iSLamNuruSohbet

”İNSAN” Olabilmek..

Hayat bir matematik hesabından başka bir şey değildir aslında.Davranışta bulunurken sana neler getireceği ve senden neler alabileceğiüzerinde düşünür de davranırsan daha az acı çekersin. “Keşke” diye birşey yok. Sende olan aklın sana zaten bunun için verilmiştir. Yapacağınşeyin sonucunu düşünmelisin. İnsanlar eylemlerinde özgürdür.

Kendi davranışlarından bizzat kendisi sorumludur insan. Özgüriradesiyle karar verdiği bir davranışın sonuçlarına katlanamayacaksaniye yapar o zaman.

Bazen kötü iki şeyden birini seçmek zorunda kalırsın. O zaman da birazkadercilikle işin içinden yine sıyrılırsın. Demek ki birini yaşamakzorundasın. Çünkü hiç bir şey tesadüf değil. Bu hayat bize bir şeyleröğretmek için çok özenilerek hazırlanmış. Başına gelen her olay insaniçin bir fırsat. Anlayabilene…

Neden insanlar geçmişi unutmaz? Geçmiş, gelecekte aynı hatayı yapmamakiçin vardır. Ama geçmişe takılıp kalmak da, bizim için ne getireceğibelli olmayan bir gelecek için endişe duymak da yanlış. Doğrusu;geçmişten ders alıp geleceğe hazırlanırken “an”da kalmak. Çünkü geçmişadı üstünde geçmişte kaldı. Gelecek ise henüz gelmedi. Bizi biz yapan”an”da yaşadıklarımız ve “an”da seçtiklerimizdir.

“Keşke” insanı mutsuz etmekten başka hiç bir şeye yaramaz…

KABİR NEDİR

Cenâzelerin gömüldüğü yerlere kabir denir. Türkçe’de ziyaret edilen yer anlamına gelen mezar kelimesi, ayrıca makber ve makbere kelimesi de kabir anlamında kullanılmaktadır. Kabirlerin bulunduğu yere kabristan denir.

Kabir 100-150 cm. derinliğinde, kıbleye dik açı oluşturacak şekilde kazılır ve kıble tarafına ölünün konulabileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü kıble tarafından kabre indirilerek bu lahde konur. Çeşitli sebeplerle lahit yapılması mümkün olmaması halinde, cenâzenin kabrin tabanına konulup, üzerine toprak dökülmesini önleyecek tedbir alınabilir. Lahit kapatıldıktan sonra kabre toprak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir. Orada bulunanların da kabre toprak atması müstehaptır. (bk. Defin)

Kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeli binalar yapılması, taşına övücü veya kaderden şikâyet edici sözler yazılması yasaklanmıştır. Buna karşılık, bir ? iki karış yükseltilmesi, israfa kaçmadan ve tevhid inancına zarar vermeyecek şekilde yapılmasında bir sakınca yoktur.

Kabir Hayatı; ölümle başlayıp tekrar dirilinceye kadar devam edecek hayata denir. Kabir hayatına berzah da denilmiştir. Hz. Peygamber, “Kabir âhiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa, sonrası daha kolaydır. Kurtulamazsa, sonrakileri geçmek daha zordur.” buyurmuştur (Tirmizî, Zühd, 5; İbn Mâce, Zühd, 32).

İnsan ölüp de kabre konulunca, Münker ve Nekir ismi verilen iki melek gelerek sorgulayacaktır. Îmân ve güzel amel sahipleri sorulan sorulara doğru cevaplar verirler, daha sonra cennet kapıları açılarak cennetin nimetleri kendilerine gösterilir. Kâfirler ve münafıklar ise sorulan sorulara doğru cevap veremezler, bunun üzerine cehennem kapıları açılarak kendilerine cehennem gösterilir. Kabir hayatında, kabir nimetlerinin ve kabir azabının hak olduğuna işaret eden pek çok âyet ve hadis bulunmaktadır.

Kabir Ziyareti; erkek ve kadın Müslümanlar için menduptur. Hz. Peygamber, “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size âhireti hatırlatır” buyurmuştur (İbn Mâce, Cenâiz, 47). Kabirlerin haftada bir gün, özellikle Cuma veya Cumartesi günleri, ayrıca arefe ve bayram günleri ziyaret edilmesi iyidir. Kabirleri ziyaret eden kimse, kıbleye veya ölülerin yüzüne karşı dönerek “es-selâmu aleyküm yâ ehle kubûr. Ve innâ inşâallahu biküm le-lâhikûn” (Ey kabir halkı! Allah’ın selâmı üzerinize olsun. İnşâallah biz de size (bir gün) kavuşacağız.) diyerek selamlar.

Kabir ziyaretinde bulunan, sevabını ölülere bağışlamak üzere Kur’ân-ı Kerim okur, onlar ve kendisi için duada bulunur. Kabir ziyaretinde, mezar taşlarına el-yüz sürülmez, kabirler çiğnenmez, üzerine oturulmaz ve yatılmaz. Ayrıca kabirlere karşı namaz kılınmaz ve ölülere adak yapıl

islamnuru sohbet,İslami sohbet,Dini sohbet,Dini chat

Hakiki Kul Olmak ve Salih Amel Yapmak

Hakiki Kul Olmak ve Salih Amel Yapmak

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği Peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle beraberdirler.” (Nisa: 69) Demek ki Allah-u Zülcelal, insanın ahirette ne şekilde olacağını bu dünyada bildirmiştir. İnsan, Allah ve Resulünün emir ve nehiylerine riayet ederse, kıyamet günü Peygamberler, şehitler ve sıddıklarla beraber olacaktır.

Bizim bu zamanımız öyle bir zamandır ki, insan, Allah-u Zülcelal'in nimetlerine karşı nasıl cevap vereceğini şaşırıyor. Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sonra, and olsun ki, kıyamet günü, (dünyada) sizlere verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür; 8)

Biz görüyoruz ki, soframızda nice nimetler vardır. Nice çeşitli yemekler yiyoruz. Peki bu nimetlere karşı Allah-u Zülcelal'e hangi dil ile cevap vereceğiz, hangi amel ile O'na cevap vereceğiz? Bizler, gece gündüz affolunmak için ağlasak yine de azdır. Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ey Habibim! Onları kendi hallerine bırak, doyuncaya kadar yesinler, dünya lezzetleri ile lezzetlensinler. Emel onları gaflete düşürsün. Onlar gelecek zamanda başlarına gelecekleri bileceklerdir.” (Hicr; 3)

Az yemek yiyenin nefsi zayıf olur. Nefsi zayıf olunca, vücudun bütün azalarında nefsin tasarrufu da o derece azalır, kesilip gider. Nefsin tasarrufu gidince, aklın tasarrufu gelir. Akıl nuru, göz nuru gibi değildir. Duvarların ardındakini göz göremez, ama akıl görür. Yemek çok yendiğinde, bedende aklın tasarrufu kesilir. Tasarruf nefsin eline geçer. Nefsin tasarrufu ile olan işler hep hatadır. Hatalı olduğu gibi dine muhaliftir. Öyle ise çok yemek gönlü karartır ve basiret gözünü kör eder.

Ebu Talib el-Mekki şöyle demiştir: “Bu karın dedikleri, kamış gibidir. İçi boş olduğunda, güzel ses verir; içi dolu olduğunda, asla ses seda vermez.” İnsan karnı söyleyicidir. İçi boş olsa, hep hikmetten söyler, her söylediği hoş olur. Uykuyu az uyur. Seherde uyanıktır. Çok yiyen kimseler kuşluğa kadar uyurlar. Niçin uyumasın ki, midesinde yemeklerin buharı vardır. Böyle olunca nefs-i emmarelik sıfatı galip ve hükümran olur. Hz. Aişe (R.A) anha şöyle buyurmuştur: “Bu ümmet arasında ilk çıkan bid'at çok yemek oldu. Ondan sonra diğer bid'atlar yüz gösterdi. Resulullah zamanında ümmet, çok yemekten korkardı. Aksi halde imanın lezzetini, İslam'ın tadını bulamayız, derlerdi.” Şeytan, nefsin istek ve arzularını kullanarak yaklaşır, baskı kurar. Nefs aşırı emellerle ve boşuna kuruntularla insanı avutur. Zira vurdum duymazlık, gaflet, rahata düşkünlük, tembellik ve miskinlik, nefsin özelliğidir. İnsan dünyada neyi sever ve neye aşık olursa, daima ondan bahseder. Bir genç, bir kıza aşık olduğu zaman, herhangi bir arkadaşını gördüğünde hemen ondan bahseder. Bir tüccar malını sevdiği için, nerede oturursa otursun, malından bahseder.Allah-u Zülcelal'e aşık olan kimse de nerede oturursa otursun, Allah-u Zülcelal'den bahseder. Böyle davranmadığımız takdirde Allah-u Zülcelal, kural ve kaideye göre, bizi yalancı çıkaracaktır. İnsan bir gün tek başına kabre girecektir. Orada ne mal ne de aile efradı, hiç biri olmayacak, tek başına kalacaktır. Fakat yanında iman nuru ve salih amel götüren kimseye ne mutlu!..

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “(Ey Muhammed!) İnsanları, azabın geleceği gün ile korkut. O gün, zalimler şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de senin davetine uyalım ve Peygamberlere tâbi olalım.” (İbrahim; 44)

Bizler, Allah-u Zülcelal'in ayetlerinden gafil olmamalıyız. Allah-u Zülcelal çok şefkat ve merhamet sahibidir. O, kıyamet gününde bizleri azabı ile azablandırmayı istemiyor. Daima bizleri ayet-i kerimelerle ikaz ediyor. Bizim de bu durumdan gafil olmamamız gerekir.Bu ayet-i kerimeden anlaşıldığı gibi, insan kıyamet gününde böyle diyecek ve tekrar dünyaya dönerek amel yapmak isteyecektir. Fakat bu durum Allah-u Zülcelal'in koymuş olduğu kural ve kaide dışındadır. Onun için biz ölmüş ve Allah-u Zülcelal bizlere müsaade etmiş ve tekrar dünyaya gelmişiz gibi kendimizi ayarlamamız gerekir.

İsa aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “Dünyayı üç gün olarak kabul et: Birincisi; dün gelip gitmiştir, ondan yana elinde bir şey yoktur. İkincisi; yarına kavuşacak mısın, kavuşmayacak mısın bilemezsin. Üçüncüsü; içinde bulunduğun gün, bu günün kıymetini bil ve değerlendir.” Hatta dünya üç saatten ibarettir. Birincisi; geçip giden saat. İkincisi; kavuşup kavuşamayacağın bilemediğin saat. Üçüncüsü; içinde bulunduğun saattir. O halde bu saatin kıymetini bil ve değerlendir. Hatta dünya üç nefesten ibarettir. Birincisi; geçip giden nefes. İkincisi; kavuşup kavuşamayacağını bilemediğin nefes. Üçüncüsü; almakta olduğun nefestir. Zira, senin sahip olacağın tek nefesten ibarettir. O halde, bu tek nefes içinde, taat işlerine koş ki, asi gitmeyesin. Ölmeden, o nefesi tevbeye ver. Bilemezsin, belki de ikinci nefese geçmeden ölmüş olursun.

Anlatıldığına göre, adamın biri, çölde yürüyordu. Bir gün, şeytan onunla arkadaş oldu. O adam; sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı namazını kılmadı. Akşam olunca o adam uyumak istedi. Hemen şeytan onu bırakıp kaçtı. Şeytan kaçarken o adam: “Neden benden kaçıyorsun?” diye seslendi. Şeytan: “Nasıl kaçmam ki? Ben ömrümde Yüce Allah'a bir kere asi geldim, onun için ebedi lanete uğradım. Sana gelince, bir günde beş kere Yüce Allah'a asi geldin. Allah'tan korkarım ki; sana gazab eder, senin sebebinle beni de kahreder!” diye cevap verdi.
İşte namazımıza tam dikkat edip, kıyamet gününü sanki bugün olacakmış gibi bilmemiz gerekir. Bakın bizden öncekiler gittiler. Biz de nöbetimizi bekliyoruz ve bizim nöbetimiz de bir gün bitecektir.

Bakın Ebu Derda (R.A)'dan rivayetle Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayınız. Biraz da ibadet için vakit ayırınız. Zira kimin gailesi sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır. Fakirliği iki gözünün arasına getirir. Hep fakir olduğunu sanır. Kimin de gailesi daha çok ahiret olursa, Allah işlerini toparlar, huzurunu arttırır. Zenginliği kalbine yerleştirir. Gönül zenginliğinde huzur bulur. Kim kalbini Allah'a bağlarsa, Allah mü'minlerin kalbinde ona sevgi ve merhamet yaratır, meydana getirir. Herkes onu sever. Hakkında hayırlı olan herşeyi ona hızla yaklaştırır.” (Taberani, Beyhaki)

Hz. Peygamber (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz şöyle buyurur: EyAdemoğlu! (Kulum) Kendini ibadetime ver ki, kalbini kanaatle, elini malla doldurayım. Ey Ademoğlu! Benden uzaklaşırsan (ibadeti terkedersen) kalbini fakirlikle (aç gözlülükle) doldurur, elini de faydasız şeylerle oyalarım.” (Hakim)

Bunun için bizlerde, dünyada devamlı olarak Allah-u Zülcelal'in zikri ile meşgul olmaya çalışırsak ve Allah-u Zülcelal'in istediği, emrettiği şekilde kulluk vazifelerimizi yapmaya gayret edersek, kabre girdiğimizde ve mahşer yerine vardığımızda da Allahu Zülcelal bize rahmeti ile muamele edecektir inşallah. Unutmayalım, Allah-u Zülcelal bizden hakiki ve samimi bir şekilde kulluk istemektedir. Bunun yoluda O&39;nun emrettiği, Hz. Peygamber (S.A.V)&39;in

islamnurusohbet,Nursohbet,rise nur,Dini sohbet,Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin…

Cennet ve cehenem

Cennet Ehlinin Allah’a Yakınlığı

Cennettekilerin Allah’ın Yüce Zatı’nın Tecellisini Görebilmeleri

Şimdiye kadar değindiğimiz tüm bu nimetlerin yanı sıra, Allah’a olan yakınlıkları, cennet ehlinin sahip oldukları en büyük ve en önemli nimet olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav)’in pek çok hadisinde, cennetteki müminlerin Allah’tan bir lütuf olarak O’nun Zatı’nın bir tecellisini görebileceklerinden bahsedilir:

Cennet ehli cennete girdiği zaman, Allah Tebareke ve Teala şöyle buyuracak: “Size ilave olarak yapmamı istediğiniz başka bir şey var mıdır?”

“Sen bizim yüzlerimizi bembeyaz yapmadın mı? Cehennemden kurtarıp bizi cennete sokmadın mı; (Bundan daha iyi ve fazla ne olabilir ki?)” diyecekler.

Bunun üzerine perde kaldırılacak, kendilerine Rableri Tealayı görmekten daha sevimli bir şey verilmediğini anlayacaklar. [Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 415/10130]

“Ey Allah’ın Resulü! Rabbimiz’i görecek miyiz?”

“Bulutsuz berrak bir mehtap gecesinde Ay’ı görmek için itişip kakışır mısınız?”

“Hayır.”

“Bulutsuz bir günde Güneş’i görmek için birbirinizi itip kakarak birbirinize zahmet verir misiniz?”

“Hayır.”

“İşte Rabbinizi de öyle zahmetsiz ve sıkıntısız, apaçık göreceksiniz.”… [(Buhari, Müslim, Tirmizi), Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 416/10133]

Bir rivayete göre ise Peygamberimiz (sav)’in bu konu ile ilgili sözleri şöyledir:

Cennet ehli cennete girdiklerinde amellerinin derecelerine göre oraya yerleşecekler. Sonra onlara dünya günlerinden Cuma günü kadar bir süre Rablerini ziyaret etmelerine izin verilecek. Onlara Allah’ın Arş’ı gösterilecek. Onlara cennet bahçelerinden bir bahçede gözükecektir. Onlara, nur minberleri, inci minberleri, yakut minberleri, zeberced (zümrüt cinsinden parlak, yeşil, kıymetli bir taş) minberleri, altın minberleri ve gümüş minberleri kurulacak. En aşağı dereceli kişileri bile -ki içlerinde aşağı dereceli kimse yoktur- misk yığını üzerinde oturacak. Kürsi sahiplerinin onlardan daha üstün meclisleri bulunduğunu görmezler… O mecliste Allah’ın yanında bulunup, O’na muhatap olmayacak hiç kimse olmayacaktır… [(Tirmizi), Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 409-410/10100]

… Adn Cenneti’nde, cennetliklerle Rablerini görmeleri arasında Allah’ın vechindeki (yüzündeki) rıdâu’l-kibriyadan (büyüklük perdesinden) başka bir şey yoktur. [(Buhari, Müslim, Tirmizi), Cennet 3, 2530]

AHİRET NEDİR

Ahiret kelimesinin sözlük anlamı, son ve sonra olandır. Bu anlamda dünyanın sonuna ahiret denir. Terim olarak ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayatın adıdır.

İçinde yaşadığımız dünyada bulunan her şey sürekli bir değişiklik göstermektedir. Her şeyin durmadan değiştiğini, eskidiğini, canlıların doğup, büyüyüp, gelişip,yaşlanıp öldüklerini, hep gözlemekteyiz.

Yaratılmış olan varlıkların zamanı gelince yok olmaları doğaldır. Çünkü Yüce Allah’tan başka ölümsüz, kalici varlik yoktur. şu halde her şey belirli süreler içersinde varligini devam ettiriyor, sonra da yok oluyor. Bu varliklar arasinda kendisine verilen akil, irade ve güç sayesinde özel bir yere sahip olan insan da belirli bir süre yaşadiktan sonra ölmektedir. Işte insanin canli kaldigi, varligini sürdürdügü bu zaman süresine ömür diyoruz. Insan ömrünün belli bir zaman sonra Allah’ın emriyle son bulmasına da ecel diyoruz. Dünyada her gün veya her an vakti gelen insanların ömürleri tükeniyor; diğer taraftan da yeni doğanlarla yeni hayatlar başlıyor. İşte bunlar gibi bu dünyanın da bir ömrü, bir sonu vardır. Dünyanın bu son bulma anına “Kıyamet kopması” diyoruz. Bundan sonra, Yüce Allah yeni bir âlem yaratacak, bütün ölüleri diriltecek ve hepsini “Mahşer” denilen yerde toplayacaktır. İşte bu yeni âleme “Ahiret” denir.

Ahirete, ahiret günü, kıyamet günü, din günü, ceza günü, son gün, diriliş (ba’s) günü gibi isimler de verilmiştir.

İnsana hayat ve canlılık veren ruh, insanın ölümü ile bedenden ayrılır ve ruhlar âlemine gider.

Kıyametin kopma zamanı gelince İsrafil adlı melek Allah’ın emriyle Sûra üfleyecek bütün bu âlemin düzeni bozulacak, her şey alt üst olup taş üstünde taş kalmayacak ve bu dünya hayatı son bulacaktır.

İsrafil’in Sûra ikinci defa üflemesiyle bütün ölüler dirilecek ve yeni bir âlem kurulacaktır. Burada insanlara dünyada yaptıkları bütün iyilik ve kötülükleri açıkça gösterilecektir. Sevabı, yani iyilikleri çok olanlar Cennete gideceklerdir. Günahı, yani kötülükleri çok olan Müslümanlar günahlarının cezasını görmek üzere Cehenneme gireceklerdir. Bunları Yüce Allah dilerse affeder, dilerse cezalarını çektikten sonra yine Cennete koyar. İnkâr edip iman etmeyenler ebedî olarak Cehennemde kalacaklardır.

İşte yeniden dirilme ile başlayıp sonsuza kadar sürüp gidecek olan hayata âhiret hayatı ve bu hayatın geçtiği âleme de âhiret âlemi veya öteki dünya denir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Sûra üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır. Sonra Sûra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp, bakakalacaklardır.” (Zümer: 68.)

Birinci Sûrda Allah’ın dilemesiyle ölmeyip kalanlar, Cebrail, Mikâil, Israfil, Azraîl, veya hamele-i arş(Arşı taşıyan melekler), ya da Rıdvan melekleri, hûriler, cennetin hazînedarı olan Malik’le cehennem bekçileri olan zebânîlerdir. Bu âyete göre ” Sûr ” iki defa üflenecektir: Birincisi ölüm üfleyişi, ikincisi de ba’s (dirilme) üfleyişidir.