Bilim – İslami Sohbet

RNA Dünyası Evrime Çare Olabilir mi?

inancına, özellikle dayatıldığı son 100 yıl boyunca, her türlü araştırma ve çarpıtma gayretlerine rağmen, bilimden gereken ikna edici destek bir türlü gelmemiştir. Sadece peşin hükümlerle ileri sürülen tahminler, fikir yürütmeler ve kurulan senaryolarla toplum meşgul edilmiştir. Bunlardan birisi de, canlılığın menşei konusunda 1990’lardan bu yana çok dikkat çeken “RNA dünyası” veya “ribozom mühendisliği” senaryosu başlığı altında toplanır. Proteinlerin ilk dünyada nasıl meydana geldiğini açıklamakta başarısız kalan Sidney Fox tarafından yapılan proteinoid ve Miller-Urey’in aminoasit deneyleri, evrimcilerin beklediği neticeyi vermediği gibi, proteinleri, diğer bütün biyomoleküllerin ortaya çıkmasında ana molekül seviyesine yükseltmiş, bu da bir kısır döngüye sebep olmuştur: Proteinler DNA’yı gerektirir; DNA da proteini gerektirir. Bu paradoksal çıkmazdan kurtulmak için evrimciler proteinlerin canlıların ilk moleküler yapıtaşı olmaması ihtimalini düşünmeye başladılar ve DNA’ya yöneldiler. Fakat DNA bu konuda iyi bir aday değildir; çünkü DNA’nın kopyasının yapılması için kompleks proteinler dizisine ve tabii bunun neticesinde de DNA’yı şifreli şekilde yazan, bir ilim ve kudrete ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum da bir Yaratıcı’ya inanmayı gerektireceğinden evrimcilere göre, DNA canlılığın menşeinde ilk adım olamaz.

Bunun üzerine bir başka aday olarak RNA molekülünü uygun buldular. RNA, canlı hücrelerde, protein yapmak için kullanılan ve kimyevî açıdan DNA’ya benzer bir moleküldür. Thomas Cech ve Sidney Altman, RNA’nın bazen enzim (kimyevî reaksiyonları katalize eden bir protein) gibi davranabileceğini göstermişlerdir. Moleküler biyolog Walter Gilbert ise, bu buluşu destekler tarzda, protein olmadığı durumda RNA’nın kendi kendini sentezleyebilecek kabiliyet sergileyebileceğini ve bu yüzden de proteinlerden ve DNA’dan önce, ilk dünya yüzünde ortaya çıkmış olabileceğini iddia etmiştir. Evrimciler için yeni bir ümit ışığı olarak görülen “RNA dünyası”, canlı hücrelerin ortaya çıktığı bir moleküler başlangıç olabilir mi? Hücrede RNA’ların yoğun olarak bulunduğu organel yapısı “ribozomlar” olduğu için böyle RNA’lara yönelik araştırmalar da “ribozom mühendisliği” olarak bilinmeye başlanmıştır.

Ancak, bu senaryoda da derin problemler vardır. Şimdiye kadar hiç kimse, etrafta bu sentezi yapacak canlı hücreler olmadan önce, RNA’nın nasıl meydana geldiğini inandırıcı bir şekilde gösterememiştir. Scripps Araştırma Enstitüsü’nden biyokimyacı Gerald Joyce’ye göre, RNA canlıların ilk yapıtaşı olmak açısından uygun ve muhtemel bir aday değildir, “Çünkü RNA’nın ilkel dünyada önemli miktarlarda üretilmiş olması ihtimali yoktur.”1RNA, bir azotlu nükleotid bazından (adenin, sitozin, guanin veya uracil), beş karbonlu şeker ribozundan ve bir de fosfat grubundan meydana gelir. Enteresan olan bir husus ise, bu nükleotid bazlarının oluşumunu destekleyen maddî süreçler ile şeker ve fosfat grubunun oluşumu birbirini engelleyecek tarzda çalışır. Tabii ki bunun tam tersi de doğrudur, yani şeker-fosfat grubunun sentezi süreci de azotlu bazların oluşumunu engeller. RNA’nın ilk yeryüzü şartlarında nasıl olabileceği hakkında hazırlanan bir deneyi New York Üniversitesi’nden biyokimyacı Robert Shapiro şöyle tarif etmiştir: “Prebiyotik sentezin bir örneği, 1995’te Nature dergisi tarafından yayımlanmış ve New York Times tarafından da haber yapılmıştır. RNA’nın bazlarından olan sitozin, ağzı sıkıca kapalı cam bir kapta iki saf kimyevî maddenin yaklaşık bir gün boyunca 100 °C’de ısıtılması ile yüksek oranda elde edilmiştir. Maddelerden birisi, ilkel dünyada var olabilecek çok sayıda bilinen kimyevî maddeler ile reaksiyona girme kabiliyetinde olan siyanoasetaldehit, diğeri ise üre’dir. Tabii bu sırada reaksiyona girebilecek ortamdaki diğer kimyevî maddeler deneyin hâricinde tutulmuşlardır. Reaksiyonun yeterli bir başarıda ilerleyebilmesi için ürenin, son derece yüksek konsantrasyonda bulunması gerekir. Neticede meydana gelen ürün olan sitozin ise, su ile basit bir reaksiyona girdiğinde hemen kendine zarar veren bir maddedir (yani bozulur). -Bizim hücrelerimize, DNA’nın tamir mekanizmasında bunu önlemek için özelleşmiş uygun enzimler ihsan edilmiştir.- İstisnai derecede yüksek üre konsantrasyonunu aklî ve mantıkî hâle getirmek için Nature’daki makalede ilk dünyadaki göllerin kuruması gerektiğine sığınılmıştır. Ben bu makaleye karşı yayınladığım itirazımda, o yüksek üre konsantrasyonu elde etmek için, büyük bir gölün, muhteviyatını kaybetmeden küçük bir çamurlu su birikintisi halini alıncaya kadar buharlaşması gerektiğini hesapladım. Dünya yüzünde böyle bir özellik bugün yoktur.”2

Şunu da eklememiz gerekir ki, uzak geçmişte de bu tarz bir özelliğin olduğuna dâir hiçbir delil yoktur. Ancak, RNA gerçekçi ilkel hayat şartları altında üretilebilir olsaydı bile, ilkel dünyada var olduğu düşünülen bu şartlar altında uzun süre varlığını devam ettiremeyecekti -çünkü çok kararsızdır-. Bu yüzden Joyce şöyle bir netice çıkarmıştır: “En mantıklı yorum, canlılığın RNA ile başlamadığıdır.”3 Joyce, RNA dünyasının, protein-DNA dünyasından önce geldiğini düşünse de, RNA taşımayan canlıların, (daha sonra DNA canlılarına evrimleşen) RNA canlılarından önce geldiğine inanıyordu. Joyce’ye göre, “RNA’nın yaşayabilir ilk biyomolekül olması için saman adam üstüne saman adam inşa etmeniz gerekir.”4

Bu açıdan, RNA dünyası, “yaşayabilir ilk biyomolekülün” nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair hiçbir açıklama öne sürmez. Ancak, evrimcilerin bitmeyen ümitlerine göre(!) henüz bilinmeyen bazı materyalistik senaryolar böyle bir molekülü üretebilir.2 Peki, bu molekül neye benzemektedir? Neye dönüşebilme kabiliyeti vardır? Kendini çoğaltan tek bir RNA olabilir mi? Eğer öyleyse bir sonraki adımda ne olur? Kendini çoğaltan koordineli bir RNA sistemi, oluşturmak için, daha çok RNA birikecek midir? Ve böyle bir sistem, şu an bildiğimiz canlıların temel yapısı olan DNA-protein makinelerine dönüşecek midir? RNA dünyası bütün bu tarz soruları cevapsız bırakmaktadır. Ger­çek­ten, canlılığın menşeini araştıran evrimciler, bu soruları cevaplamak için hiçbir ipucuna sahip değildir.

Kendi kendine organize olan­ların dünyası
Canlılığın menşeini için yapılan materyalistik açıklamaların karşılaştığı ürkütücü ve çözülmez problemleri görünce, evrimcilerin, bu problemi çözme konusunda artık pes ettiklerini ve karamsar olduklarını düşünebilirsiniz. Fakat evrimciler materyalist ideolojilerine destek arayışından asla vazgeçmezler ve gelecekte büyük ve son bir başarı elde edecekleri konusunda ümitli olma eğilimindedirler. Hattâ, birkaç küçük detay dışında, canlılığın menşeine ait problemlerin zaten çözüldüğü intibasını vermeye gayret ederler. Bu iyimser evrimci bakışa bir örnek olarak, matematikçi, Ian Stewart tarafından dile getirilen şu ifadelere bakalım:

“Canlılığın menşei artık zor bir problem olarak görünmemektedir. Anahtar molekül terkibinin -en azından bu gezegen üzerinde- DNA olduğunu bilmekteyiz. Canlılığın temeli molekülerdir. Şimdi ihtiyacımız olan şey, kompleks moleküllere dair bir kavrayıştır: İlk olarak nasıl ortaya çıkmışlardır ve nasıl canlı formlarının ve davranışlarının zengin dünyasına katılmış ve katkıda bulunmuşlardır. Açıktır ki, temel bilimsel konu, canlılığın orijinine ait makul muhtemel bir açıklamanın olmaması değildir -önceden böyle olsaydı da- şimdi tam aksine bu konu hakkında açıklama zenginliğinden dolayı şaşırıp kalıyoruz. Çok sayıda muhtemel açıklamalar vardır; zorluk onların arasından seçim yapmaktadır. Bu kadar fazla açıklamadan dolayı ‘canlılık, cansız süreçlerden nasıl ortaya çıkabilmiştir?’ sorusu hakkında bir sıkıntı yoktur, sadece ‘Dünya üzerinde canlılık ne zaman başladı?’ sorusu için bazı problemler vardır.”5

Canlılığın menşei prob­lemi hakkında Ste­ward’ın bu değerlendirmesi çok cesurcadır. Aslında, herhangi bir fenomen için tek bir iyi teori ile ortaya çıkmak bile yeterince zordur. Meselâ, Newton’un evrensel çekim teorisinden önce, yıldızların, ayların, gezegenlerin hareketlerini açıklayacak hiçbir bütünleşmiş teori yoktu. “Açıklama zenginliğinden dolayı şaşırma”, bir problemin çözümüne işaret etmez, bir çözüm hakkındaki sadece içi boş tahminlere işaret eder. Steward’ın yüksek perdeden savurduğu bu iyimser ‘çok sayıda muhtemel açıklama vardır’ iddiası, bu açıklamalardan hiçbirinin doğru bir ihtimal olmadığını düşündürür. Çünkü bunlardan herhangi biri gerçekten doğru olsa idi, o zaman adamlarının, onun gerçekten muhtemel ‘doğru’ veya ‘hatasız’ olduğu hakkında bir görüş birliğine sahip olmasını beklerdik. Bunun yerine, hiçbiri evrensel olarak kabul görmeyen ve her biri ölümcül hatalar bulunduran geniş bir “muhtemel açıklamalar” görmekteyiz.

Evrimciler bu konularda öne sürdükleri “ihtimalleri” önce delil olarak görmeye, ardından bu delili hayallerinde canlandırdıktan sonra mümkün olacağına inanmaya başlarlar. Böylece düşünce ve peşin hükümlerini, deneyleriyle ve verileriyle değiştirmiş olurlar. Bütün bunları yaparlarken bilim nerededir? Dolayısıyla Steward’ın can­lılığın menşeine ait çok çeşitli materyalist a­çıklamalara atfettiği “ihtimal” tabiri, bir inanç ifadesi olmaktan kurtulamamaktadır. Ya olursa!? Tıpkı Nasrettin Hoca’nın göle maya çalması gibi, ya tutarsa! Evet, evrim bütün bir hayatı ya tutarsa ihtimaline bağlayan bir bilimsellikten bahsediyor!

Hayatın cansız süreçlerden kendi kendine meydana gelebileceğini söyleyen, Steward, cansız maddelerin canlı maddeler oluşturmak ü­zere düzenlenebilece­ğini iddia ederken, as­lında cansız maddele­rin, dışarıdan hiçbir yar­dım olmadan, kendi kendilerine canlı bir mad­de oluşturabilecek bir düzenleme yapma kabiliyetinde olduğunu kabul etmektedir. Canlılığın “ortaya çıkmasına” ait hâdiselerin işleyişine gerçekte verdiği mânânın, son derece im­kân ve ihtimal dışı hâ­diselere bağlanması kabul görmeyeceğinden, başka bir çıkmazı kabul etmeye yönelir ve cansız maddelerin mahiyetine ait veya maddenin derinliklerinde mündemiç bulunan bir özellik olarak, kendilerini canlı maddeler şeklinde organize ettiği noktasına gelir. Canlılığın menşeini araştıranlardan başka bir evrimci olan Harold Morowitz, Her Şeyin Ortaya Çıkışı adlı kitabında “Tesadüfi kimyevî ürünlerin arka arkaya sonsuz ihtimaller içinden hep isabetli olanın yakalanmasıyla arka arkaya aminoasitler, basit proteinler, kompleks proteinler, organeller ve hücreyi meydana getirmesi varsayımı mümkün görünmeyen bir süreç olduğu için bunu detaylandırmak gerekir. Benim görüşüme göre, tabii seleksiyon mekanizmaları, bir ‘çekirdek metabolizmanın’ ortaya çıkmasını netice verir. Bu çekirdek metabolizma daha sonra ortaya çıkacak yapı ve fonksiyonların hiyaraşik bir düzenlenmesini üretmiştir. Bunlar dikkati çekecek derecede komplekstirler ve evrensel atanın mükemmel kimyasını netice verir. Bu, düşünce biyolojinin standart giriş derslerinde öğretilenden çok farklı olan bir görüştür; ancak ben bunun çok daha muhtemel bir senaryo olduğuna inanmaktayım.”6demektedir. Monomerler şeklindeki molekül birimlerinin (aminoasitlerin) aklı ve ilmi olmadığından kendilerini, biyolojik açıdan fonksiyonel polimerler (proteinler) hâlinde organize etmelerinin hiçbir yolu yoktur, bu muazzam ihtimal dışılık ile ilgili olan problemi, evrim düşüncesi çözemez. Eğer canlılığın menşei, son derece imkân dışı bir hâdise ise, o zaman bunun meydana gelmesi acayip, sıradışı ve anormal bir durumdur. Olması aşırı derecede şans isteyen bir hâdise, olmasına gerek olmayan ve olmaması daha muhtemel bir olaydır. Ancak, canlılığın menşeinin şans olduğunu söylemek ilmî bir teori ortaya koymaz. Bu durumda, cansız maddelerin, kendilerini canlı maddeler şeklinde organize etmek için kendilerinde bir meyil vardır. Çekirdek bir metabolizmanın artan derecede kompleks yapı ve fonksiyonları ortaya çıkmasını sağladığı Morowitz’in “önce metabolizmanın ortaya çıktığı yaklaşımı”, atomların ve moleküllerin kendi kendini organize ettiği gibi akıllara ziyan bir bakış açısı örneğidir.

Burada gözden kaçırılan husus, kanunların aklının ve mantığının olmadığıdır. Kanun üst bir merci tarafından konulur ve zâtî bir varlığı yoktur, bir molekül dizilişini diğerine tercih edemez. Çünkü sadece fizik ve kimyaya ait maddî sebeplerin belli bir düzen içinde işletilmesine kanun diyoruz. Kanunu ihdas eden ve işleten, onu sebepler zinciri şeklinde düzenleyen asıl Fail ise, ilmi ve kudreti sonsuz Allah’tır (celle celâluhu). Biyoloji ise fizik-kimya kanunlarının ötesinde farklı bir görünüm sergileyerek ha­yatın mucize olarak ortaya koyulduğu bi­yolojik prensipler çerçevesinde işleyişler gös­terir. Biyolojik prensiplerin, istisnaları çok fazla olup, içinde bulunduğumuz mevcut zaman içindeki hayatî fonksiyonlar konusunda nispeten güvenilir bilgiler verir. Fakat canlının veya hayatın menşei mevzuunda, biyolojik prensiplerin dışında söyleyeceği hiçbir izah yoktur.

Kaynaklar

1. Joyce, G.(1989): RNA Evolution and the Origins of Life. Nature 338 (1989): 217-24.

2. Shapiro R.(2007): A simpler origin for life. Sci Am. Jun, 296 (6):46-53. New York University, USA.

3. Joyce, G.(1989): RNA Evolution and the Origins of Life. Nature 338 (1989): 217-24.

4. Irion, R.(1998): RNA Can’t Take the Heat. Science 279 : 1303.

5. Stewart, I. (1998): Life’s Other Secret: The New Mathematics of the Living World (New York: John Wiley, 1998), 48.

6. Morowitz, H.J. (2002): The Emergence of Everything: How the World Became Complex (New York: Oxford University Press), 76.

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

Bir önceki yazımız olan Tahir BÜYÜKKÖRÜKÇÜ'nün dilinden Peygamber Efendimiz başlıklı makalemizde dini videolar, islami chat ve hakkında bilgiler verilmektedir.

Etiket(ler): , , , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.