Asrımızda cihad ,Dini Sohbet

Asrımızda cihad ,Dini Sohbet

Eskiden nasıl bir cihad anlayışı vardı ki, anadan, yardan, serden geçmişler? Sahabe efendilerimiz yurtlarında kalmamış, dünyanın dört bir tarafına dağılmışlar? Cihad nedir? Faziletleri nelerdir? Günümüzde nasıl olmalıdır? Bize ne gibi vazifeler düşmektedir?”

Cihad, yer yüzünde Allah’ın varlığının, birliğinin ve Allah kelâmının tebliğ edilmesi ve İslâm’ın yayılması için büyük bir cehd göstermek, yüksek bir gayret ve himmetle çalışmak demektir.

Allah’ın dînini insanlara tebliğ etmek Peygamberlerden sonra inananların görevidir. Şüphesiz cihad ve tebliğde çok yüksek faziletler vardır. Peygamber Efendimiz (asm) tebliğ ve cihad görevini nasıl yürütmüşse, O’nun (asm) şerefli sahabeleri tebliğ ve cihad görevini nasıl yürütmüşlerse, sahabeleri takip eden şerefli nesiller cihad vazifesini nasıl yürütmüşlerse, onları takip eden bizler de bu yüksek vazifeyi yerine getirmekle yükümlüyüz.

Cenâb-ı Hak cihad edenlere büyük mükâfât vaad etmiştir. Örneklere bakalım: “Ey Îmân edenler! Pek acı bir azaptan kurtaracak kârlı bir yolu size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlüne îman eder, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer bilseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece Allah günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere ve Adn Cennetlerine hoş ve temiz meskenlere yerleştirir. Bu ise pek büyük bir kurtuluştur! Ve size çok seveceğiniz bir başka nîmet daha nasip eder ki, o da, Allah’ın yardımı ve yakın bir fetihtir. Mü’minlere müjdele. Ey îman edenler! Allah’ın dîninin yardımcıları olun! Nasıl ki, Meryem oğlu Îsâ havârilere, ‘Allah yoluna davette benim yardımcılarım kimlerdir?’ diye sormuş, havâriler de, ‘Allah’ın dîninin yardımcıları bizleriz!’ demişlerdi. İsrâil oğullarından bir topluluk ona iman etti. Bir topluluk da kâfir oldu. Biz de îman edenlere, düşmanlarına karşı kuvvet verdik ve üstün geldiler.” (1)

Selman (ra) bildirmiştir: Ben Resûlullah’ı (asm) şöyle söylerken işittim: “Bir gün bir gece hudutta nöbet tutmak, bir ay oruç tutmaktan ve gecelerinde ibâdet için ayakta durmaktan hayırlıdır. Nöbette ölürse yapmakta olduğu amelinin sevabı devam ettirilir. Ona rızkı eksiksiz verilir. Kabir imtihanından da emin olur.” (2)

Bir adam Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’e (asm): “Yâ Resûlallah! Bana cihada denk bir şey söyleyebilir misiniz?” dedi. Allah Resûlü (asm):

“Onun dengini bulamıyorum!” dedi. Sonra: “Mücâhid evinden çıktığı vakit sen de mescidine girip namaza duracaksın ve hiç bırakmayacaksın. Oruç tutacak ve hiçbir gün yemeyeceksin. Nasıl, buna güç yetirebilir misin?” buyurdu. Adam: “Buna kim tâkat getirebilir?” dedi. (3)

Ebû Saîd el-Hudrî (ra) anlatmıştır: Resûlullah Efendimiz (asm): “Yâ Ebâ Saîd! Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, Peygamber olarak Muhammed’i (asm) kabul ve tasdik edene Cennet vâcip olmuştur!” buyurdu. Ebû Saîd bundan hayret ederek:

“Yâ Resûlallah! Bu sözleri bana tekrar eder misiniz?” dedi. Resûlullah Efendimiz (asm) tekrar etti. Sonra ilâve etti: “Bir şey daha var ki, kul onun sâyesinde Cennette yüz derece yükseltilir. Bu derecelerden her iki derecenin arası da gök ile yer arası kadardır” buyurdu.

Ebû Saîd: O şey nedir yâ Resûlallah?” diye sordu. Allah Resûlü (asm): “Allah yolunda cihad etmektir. Allah yolunda cihad etmektir” buyurdu. (4)

Şüphesiz cihad, din ve vicdan hürriyetini tanımayan veya kısıtlayan bir ilke değildir, zor kullanmak değildir, icbârda bulunmak değildir, insanları inanmaya mecbûr bırakmak değildir. Yoksa, teklif sırrına zıt bir ameliye olur ki, dîn buna müsaade etmez. Hiçbir Peygamber kanaatlere icbâr yolunu seçmemiştir. Cihadda hür irâdeyi korumak, kollamak ve hür irâde ile tercih yapılmasını sağlamak esastır.

Cihadın amacı, aslâ baskı oluşturmak değil; Allah’ın dîninin özgürce anlaşılmasını önleyen şartları imhâ etmek ve tevhid inancının hür irâde ile kabul edilmesini engelleyen karşı baskıları ortadan kaldırmaktır. Nitekim, tarih boyunca Müslümanlar fethettikleri topraklarda halkın dînine ve inanç yapısına müdâhale etmemişler; onları kiliselerinde veya sinagoglarında serbest bırakmışlardır. Dîn tercihi hususunda onları vicdanî kanaatleriyle baş başa bırakmışlardır.

İslâm’ın evrensel normlarından birisi olan “vicdanî kanaat ve düşünce hürriyeti”nin, asrımızda dünya toplumları tarafından en üstün değer olarak kabul edilmesi ve korunması İslâm tebliğinin önündeki duvarları yıkan en büyük bir gelişme olmuştur. Düşünce ve kanaat hürriyetinin geliştiği medenî toplumlarda dîni neşretmek ise ancak kitapla, kalemle, ilimle ve hikmetle mümkündür. Asrımızda maddî cihad, yerini mânevî cihada bırakmıştır. Artık Bedîüzzaman’ın ifâdesiyle silah ve kılıç yerine, hakiki medeniyet ve hakkaniyetin mânevî kılıcı ile cihad yapılacaktır. (5)

Çünkü artık toplumlar bilgi toplumudur. Bu zamanda bilgiyi, aydınlığı, tekniği, görgüyü, yüksek ahlâkî ve hukûkî değerleri elinde tutan üstünlük kazanmaktadır. Öyleyse bu çağda bu değerlerle cihad yapılacaktır. Bu değerlerin tamamı Kur’ânâ aittir. Öyleyse bu çağ, Kur’ân çağıdır. Öyleyse bu çağda cihad, Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin ifâdesiyle “îmân-ı tahkîkî” kılıncıyla yapılacaktır. (6) Bize düşen, îmanımızı tahkîkî derecede öğrenmek ve elimizden geldiğince insanlara da faydalı olmaktır. Cenâb-ı Hak, iman ve Kur’ân için mücâhede edenlerin yar ve yardımcısı olsun. Âmîn.

Dipnot:
(1) Saf Sûresi: 10-13;
(2) Riyâzu’s-Sâlihîn, 1288;
(3) Buhârî, Cihad, 8/1176;
(4) Müslim, İmâre, 116;
(5) Tarihçe-i Hayat, s. 83;
(6) Şuâlar, s. 243

 
 
dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,islami sohbetler

 

Fala bakmak ve baktırmakla ilgili âyetler ve hadisler ne diyor,islami sohbet

Fala bakmak ve baktırmakla ilgili âyetler ve hadisler ne diyor,islami sohbet

Fala bakmak ve baktırmakla ilgili âyetler ve hadisler ne diyor?”

Bir takım şekillerden bazı mânâlar çıkarmak ve geleceğe ait bir takım uydurmalarda bulunarak insanları aldatmaktan ibaret bir davranış olan fal, dinimizde haramdır. Falcılığı geçim vasıtası yapmak, bundan para kazanmak da, fala baktırıp fal sonucuna göre geleceğini yönlendirmek derecesinde haramdır.

Falcılık ve fala inanmak, Tevhid inancıyla da çelişiyor. Çünkü Tevhid inancına göre gelecek, bütün yönleriyle Allah’ın ilminde, elinde ve takdirindedir. Ancak insan, Allah’tan gelecekle ilgili her şeyi, her değişikliği isteyebilir; bunun için de kavlî ve fiilî duâ kapısı sürekli açıktır. Oysa falda ve falcılıkta bu sıhhatli inanç, söz konusu değildir.

Falcılık yapan, geleceğe dönük olarak bilgiler veriyor, bir tür kehanette bulunuyor. Oysa kehanetin de gerçeklikle ilgisi yoktur. Kehanet, bir takım insanların cinlerden haber aldıklarını söyleyerek bunu insanlar arasında yayması ve bu haberleri kaynak gösterip insanları olur olmaz şeylere yönlendirmesidir. Oysa gelecekten ne cinler, ne insanlar, ne melekler; hiç kimse Allah izin vermedikçe haber veremez.

Kur’ân inmezden önce cinler, gelecek haberlerini gerçeğe yakın şekilde yakın gökten çalıp getirebiliyorlardı. Çünkü yakın gökte, mukadderâtı indiren, gelen mukadderâtı kendi aralarında konuşan vazifeli melekler vardır. Bu konuşmaları cinler kulak hırsızlığı yaparak çalarlar, gelip insanlara da söylerlerdi. İnsanlar da bu haberlere inanıp yayarlardı.

Oysa Kur’ân inmeye başlayıp, Tevhid inancı bütün kemâlâtıyla geldikten sonra artık insan, doğrudan Allah ile, yaratıcısı ile ilişkilendirilmiş, istediklerini ancak ve sadece Allah’tan istemesi öngörülmüş, duâ kapısı bu yüzden hep açık tutulmuş; böyle Kur’ân vahyine de gölge düşürecek şekilde yalan yanlış haberlerin cinlerden alınması da, bu amaçla cinlerin gökleri dinlemesi de yasaklanmıştır. Kur’ân inmeye başladıktan sonra artık cinler gökleri dinleyemiyorlar, göklerden gelecek haberleri getiremiyorlar. Fakat maalesef cinler de, insanlar da bu kapanan kapıyı günümüze kadar çalmaya devam ede gelmişlerdir.

Oysa bu haberlere inanmak ve bunları yaymak, falcılıktan başka bir şey değildir. Falcılık ise Kur’ân’da da, hadislerde de yasaklanmıştır. İşte bazı örnekler:

“Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”1

“Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”2

Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Kuş peşinde haykırmak, kuş ötmesinden uğursuzluk haberleri çıkarmak, kuş uçması ile fal bakmak kehanet çeşitlerindendir.”3

Muaviye bin Hakem (ra) anlatıyor:

“Ben dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resulü! Benim cahiliyet yolundan dönüşüm yenidir. Yüce Allah İslâm’ı getirdi de bizi kurtardı. Bizden bazı kimseler kâhinlere varıp istikbale ait haberler soruyorlar. Buna ne dersiniz?”

Peygamber Efendimiz (asm):

“Onlara gitmeyin” buyurdu. Ben:

“Kimimiz de kuşun ötmesinden ve uçmasından uğursuzluk vehmediyorlar” dedim.

Resûlullah Efendimiz (asm):

“Bunlar gerçek dışı şeylerdir. Böyle asılsız şeyler hiç kimseyi yolundan alıkoymasın”4 buyurdu.

İbn-i Mes’ud el-Bedrî (ra) bildiriyor ki: “Resûlullah (asm) köpeğin bedelinden, zânînin verdiği ücretten ve falcılık kazancından yasaklamıştır.”5

Resulullah’ın (asm) yanında uğursuzluktan bahsedilmişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm):

“Bunların en güzeli hayra yormaktır. Uğursuzluk endişesi bir Müslüman’ı yolundan alıkoymasın. Hoşunuza gitmeyen bir şey gördüğünüzde: ‘Allah’ım! İyilikleri ancak Sen ihsan eder, kötülükleri de ancak Sen defedersin. İbadet yapmaya kuvvet, günahtan kaçmaya kudret ancak Senin kereminledir’ desin” buyurdu.6

Dipnotlar:
1- Maide Sûresi: 3
2- Maide Sûresi: 90
3- Riyazu’s-Sâlihîn, 987
4- Riyazu’s-Salihin, 988
5- Riyazu’s-Salihin, 988
6- Riyazu’s-Salihin, 989

 
dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,nur sohbet,nur chat

Büyü Yapdırmak,Dini Sohbet,islami sohbet

Büyü  Yapdırmak,Dini Sohbet,islami sohbet

Büyü hakkında bilgi verir misiniz? Büyü bozan kişinin, büyü yapan kişinin ismini vermesi sonucu, o kişiye korku falan olur mu?”

Büyü yapmak ve yaptırmak câiz değildir, haramdır. Başkası tarafından yaptırılmış büyüyü bozdurmakta ise, bir sakınca yoktur. Kur’ân sihrin, şeytanlaşan insanlar tarafından, karı ile kocanın arasını açacak şekilde şerde kullanıldığını beyan eder ve büyüyü haram kılar. Büyücülerin Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyeceklerini de Kur’ân’dan öğreniyoruz: “Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir kimseye zarar veremezler. Onlar,kendilerine fayda vereni değil, zarar vereni öğrenmektedirler.”1

Dipnotlar:
1- Bakara Sûresi, 2/102

 
 
Dini Sohbet,Dini Chat,islami sohbet,islami chat,nur sohbet,nur chat,nur

Cihad müminin vazifesidir,Dini Sohbet,islami sohbet

Cihad müminin vazifesidir,Dini Sohbet,islami sohbet

CİHAD HER MÜ’MİNİN VAZİFESİDİR

 Dünya hayatında herkese düşen bir vazife vardır; hiçbir şeyin kararında kalmadığı, servetlerin payimal olup cennetlerin harabeye döndüğü ve insanlara ötede ancak buradan gönderdiklerinin fayda vereceği şu dünyada herkes, kendi durumuna göre bir şey yapacak ve bu örfaneye iştirak edecektir. Zira kat’iyyen bilinmelidir ki, ölümle herkesin amel defteri kapanacak ve herkes yaptığıyla karşı karşıya kalacak, ancak dinine, milletine, ırzına, namusuna ve korunması gereken her şeye zarar gelmesin diye kendini ALLAH yoluna adayanların; hayatı gerçek hayat içinde yaşayıp, Hz. Muhammed’siz (sav) bir dünyaya lânet okuyan ve her şeyleriyle yüce İslâm da’vasına sarılanların defterleri asla kapanmayacaktır.

Bu konuda Fahr-i kâinat Efendimiz, şöyle buyuruyor:

“Kişinin kendisini bir gece ALLAH’a adaması, gündüzünde oruç tutulan, gecesinde de ibadet edilen bin günden daha hayırlıdır.” Bir tarafta bin gün oruç tutacak ve bin geceyi ihya edecek, beri tarafta ise, memleketin çeşitli boşluklarından istifade ile sızmak isteyen düşman karşısında uyanık bir nöbetçi olarak silah omuzda bekleyeceksiniz. İşte bu, öncekinden daha hayırlı bir ameldir ve ALLAH katında daha makbuldür.

Bir kısım müminler, cihad vazifelerini doğrudan doğruya ve fiilen yüklenip yaparlar ve neticede yukarıdan beri arzettiğimiz fazilete ererler. Bir kısım insanlar da vardır ki, onların bu işe fiilen sahip çıkmaları söz konusu değildir. Fakat onlar da, yaptıklarının karşılığını Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak diğerleri ölçüsünde alacaklardır. Yani, imana ve Kur’ân’a hizmet istikametinde sırtına bir kerpiç alıp taşıyan insanın sa’yi heba olmayacaktır. Bu uğurda önüne tomar tomar kâğıt yığıp da İslâmî müessese yapacağım diye yazıp çizen mühendisin kaleminden damlayan mürekkep, şehidin kanıyla muvazene edilecek kadar kıymet ve değer kazanacaktır. Kalemiyle cihada iştirak eden yazarın durumu da aynıdır. Öyle ise herkes, bu örfaneye Rabbin kendisine bahşettiği imkânlarla iştirak edecek ve neticede herkes, aynı sevaba ortak olacaktır.

Mümin, ALLAH yolunda hayatını, zevkini, rahatını ve gençliğini feda ederken, bunların heder olmadığı, fenaya gitmediği kanaat ve düşüncesini taşıyacak ve öbür aleme gittiğinde de hiç bir şeyin zayî olmadığını bizzat görecektir. Her şeyi koruyan, muhafaza eden Hz. ALLAH, onun verip feda ettiklerini de korumaktadır: Eğer Cennet’te secde söz konusu ise, mümin bu lütuf ve ihsanlar karşısında secdeye kapanır ve Cennet’te başını secde-den kaldırmak istemezdi. Öyle zannediyorum ki, bu secdeden alınan zevk, diğer cennet nimetlerinden alınan zevkten aşağı da olamazdı..

Bilhassa günümüzde, cihadın terke uğraması göz önünde bulundurulacak olursa, cüz’i-küllî bu işe iştirak edenlerin mutlaka cihad sevabından hisselerini alıp payidar olacaklarına yakînimiz vardır. Ve kat’i kanaatımız odur ki, Cenab-ı Hakk bizi bu yakînimizde yalancı çıkarmayacaktır.

 

islamnurusohbet.net, nur chat, dini sohbet, islami sohbet

Cihadın gayesi nedir?– Dini Sohbet – islami Sohbet

Her milletin ilham kaynağı olan mefkureleri vardır. Bir millet, bunlara ne kadar derinden derine inanırsa, onları gerçekleştirmek gayreti de o kadar büyük olur(1). Bir devlet kurmak, milletlerarası arenada söz sahibi olmak, aynı milletin mensuplarını biraraya toplamak… gibi mefkureler, bunlardan bazılarıdır.

Kur-an’ı Kerim, bu noktada ehl-i imanla ehl-i küfür arasında şu net ayırımı yapar: “İman edenler Allah yolunda savaşır. İnkar edenler ise “tağut” yolunda…” (Nisa suresi, 76)

“Tağut” ifadesi Allah yerine ikame edilen her şeyi içine alır. (2) Şeytan bir tağuttur. Şeytanın yolunda giden Firavun misali kişiler, birer tağuttur. Terbiye edilmemiş nefisler, birer tağuttur… Kur-an-ı Kerim, “hevasını ilah edineni gördün mü…?” (Furkan suresi, 43 ve Casiye suresi, 23) ayetiyle nefsin kötü arzularının putlaştıranlara işaret eder.

İşte inkarcılar böyle tağutların peşinde giderler. Şeytana tabi olur, nefse uyar, kötü kimselerin rehberliğinde mücadele ederler. Onların bu mücadelesi, her türlü ulviyetten mahrum, süfli bir mücadeledir. Bu mücadelenin temelinde “menfaat” duygusu vardır. Kendi hasis menfaatleri için dünyayı ateşe vermekten asla çekinmezler. Nitekim, son ikiyüzyılın savaşlarına bakıldığında, onların bu süfli isteklerini açıkça görmek mümkündür. (3)

Bazıları,
-Yeryüzünü istila,
-Ganimet elde etmek,
-Sömürgeler, pazarlar, hammadde kaynakları bulmak,
-Bir tabakanın, başka bir tabakaya, bir milletin başka bir millete hakimiyeti… gibi gayeler için savaşırlar. (4)

Elindeki inciri komutanlarına gösterip, “bunun yetiştirdiği diyarlar hala bizim değil. Haydi arkadaşlar, oralara sefer düzenleyelim, oraları ele geçirelim” diyen Romalı hükümdarla, dünyanın belli başlı hammadde kaynaklarını ele geçirmeyi hedefleyen sömürgeci devletlerin idarecileri arasında pek fark yoktur. Devletler, şahıslar değişse de, zihniyet aynı zihniyettir. Tarih, bu noktada tekerrür etmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, bu hakikatin ispatıdırlar.

Müminler ise, Allah yolunda savaşırlar. Ulvi değerler uğrunda cihad ederler. Rızay-ı İlahi yolunda gayret gösterirler. Müminlerin mücadelesi, bir fazilet mücadelesidir. Kur’an-ı Kerim’de, cihad ve kıtal (savaş) ifadelerinin geçtiği yerlerde, devamlı “fi sebilillah” (Allah yolunda) kaydının bulunması, son derece dikkat çekici bir durumdur. Allah yolunda olmayan bir mücadelenin, bir savaşın, hiçbir kıymeti yoktur.

Nisa suresi 141. ayette, mü’minlerin zaferine “fetih”, kafirlerin galebesine “nasib” denilmesinde, her iki tarafın savaş gayelerinin farklılığına işaret vardır. Mü’minler fethederler. Kafirler ise; dünyevi, fani şeylerden bir miktar nasiplenirler. (5)

Kur-an-ı Kerim, yapılacak mücadelenin hedef ve gayesini şu şekilde belirler:

“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfal suresi, 39)

Ayette, ehl-i imana iki hedef gösterilmiştir:
1- Fitnenin kökünü kazımak.
2-Allah’ın dinini hakim kılmak.

“Fitne” kelimesi “karışığını almak için altını ateşe koymak” anlamındadır. (6) Bundan, “mihnet ve belaya sokmak” manasında kullanılmıştır. İnsanları inancından dolayı işkenceye tabi tutmak, ibadetine müdahale etmek, inandığı gibi yaşamalarını engellemek, inancından dolayı yurdundan sürüp çıkarmak gibi durumlar hep birer fitnedir. Kur-an-ı Kerim’de, “fitne ölümden beterdir” denilir (Bakara suresi, 191). ” Ölümden daha ağır ne vardır ?” dememek gerekir. Zira, ölümü temenni ettiren hal, ölümden daha ağırdır. (7)

“Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar” ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükuneti sağlamak, müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i müslim bir devlet, bir başka gayr-i müslim devlete zulmetse, müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara, hadlerini bildirmelidir.

Cihadın bu ulvi gayesine, şu ayet işaret eder:
“Size ne oluyor ki, “Ya Rabbena, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı yolla !” diyen mazlum erkek-kadın ve çocuklar uğruna Allah yolunda savaşmıyorsunuz ?” (Nisa suresi, 75)

“Dinin bütünüyle Allah’ın olması” hedefi ise, beşeri beşere kulluktan kurtarıp, sadece Allah’a kul olmasını temin gayesine yöneliktir. (8) Kur-an-ı Kerim, yahudi ve hristiyanlardan bahsederken, “Onlar, alimlerini ve rahiblerini Allah’tan başka Rab’ler edindiler” der (Tevbe suresi, 31) Şüphesiz, herhangi birini Rab edinmek için, ona “Rab” namını vermiş olmak şart değildir. (9) Üstteki ayeti açıklayan hadiste belirtildiği gibi, alim ve rahiblerin helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmek, onları Rab edinmek demektir. (10)

İslam hür bir ortamda tebliğ edilebilmeli, bu dine girmek isteyenlere engel olunmamalı ve bu dini yaşamak isteyen her fert, serbestçe yaşayabilmeli, kimse dininden dolayı fitneye düşürülmemeli, ezaya maruz kalmamalıdır.

İşte cihad, bu hürriyetleri sağlamak ve bu hususta ortaya çıkan engelleri aşmak içindir. Önündeki engeller kaldırıldığında, bütün insanlığın koşarak gireceği tek İlahi din, İslam olacaktır. (11)

Şüphesiz, “dinin bütünüyle Allah’ın olması”, başka dinlere hayat hakkı tanımamak, o dinlerin mensublarını zorla İslam’a sokmak anlamında değildir. (12) Tatbikatta da böyle olmamıştır. Hz.Peygamber devrinden günümüze kadar, İslam devleti bünyesinde başka din mensupları da rahat bir şekilde yaşamışlardır.

Ahmet Özel’in dediği gibi, “İslam’ı tebliğ için girişilen fetih hareketleri, o ülkelerdeki insanları zorla İslam’a sokmak amacıyla değil, ferdi planda tebliğ imkanının bulunmadığı bu ülkeleri, herkesin dilediği inancı serbestçe seçebileceği şekilde tebliğe açmak gayesiyle yapılmıştır.” (13)

Kur-an’ın, “hiç bir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Enfal suresi, 39) ayeti, İslam’ın hamle gücünü ortaya koyar. Müslümanlara, varmaları gereken nihai hedefi gösterir. Onları, gündelik işlerin telaşından kurtarır, yüce ideallere sevk eder. Bu yüce hedefin yeni nesle kazandırılması, onların ufkunu açacak ve onları ulvi mefkurelere sahip kişiler haline getirecektir.

Kaynaklar:
1-Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, Ter. Ali Kuşçu, Ahmed Said Matbaası, İst. 1963, s. 135
2-Beydavi, I, 135
3-Abdurrahman Azzam, Ebedi Risalet, Ter. H.Hüsnü Erdem, Sönmez Neş. İst. 1962, s.165
4-Kutub, I, 187; Sabuni, Saffetu’t-Tefasir, I, 127
5-Beydavi, I, 244
6-Ebu’l-Fadl İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, VI, 317
7-Yazır, II, 695
8-Kutub, III, 1433
9-Yazır, IV, 2512
10-Tirmizi, Tefsir, 9-10; Razi, XVI, 37
11-Yazır, II, 690
12-Zeydan, Şeriatu’l-İslamiye, s. 55-56; Vehbe Zuhayli, El-Alakatu’d- Düveliye fi’l- İslam, Müessesetü Risale, Beyrut, 1989, s.25; Madelung, VII, 110
13-Özel, TDV.İslam Ans. “Cihad” md. VII, 530

dini sohbet,islami sohbet,islami forum,dini forum

Cihat yapmayı isteyen birine ne önerirsiniz? ,Neler cihattır?, dini sohbet, islami sohbet

Cihat başlıca dört kısma ayrılır.

1. Cehalete Karşı Cihat: Bu cihat, insanlara hakkı, doğruyu ve güzeli öğretmektir. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimize (asm) hitaben şöyle buyurur:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125)

Bir başka ayet-i kerime:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve fenalıktan men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erişenler onlardır.”(Âli İmran, 3/104)

Kur’an-ı Kerim sadece bir kavmin değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanların maddî ve manevî, ferdî ve içtimaî yaralarını tedavi etmeye kâfi İlâhî bir tiryaktır. Bu tiryakı bütün insanlığa takdim vazifesi Müslümanlara verilmiştir.

2. Nefisle Cihat: Bir ayet-i kerimede nefsin desiselerine karşı müminler şöyle ikaz edilirler:

“Heva ve hevesine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

Peygamber Efendimiz (asm.)’da,

“Cihadın en büyüğü nefisle cihattır.” ve

“Senin en büyük düşmanın, içinde bulunan nefsindir.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, Beyrut, I/143, Hadis No: 413)

hadis-i şerifleriyle bu cihadın önemine dikkatimizi çeker. Nitekim, bir harp dönüşünde,

“Küçük cihattan büyük cihada döndük.” (Kenzu’l-Ummal, IV, 430, Hadis No: 11260 )

buyurmakla nefsi yenmenin düşmanla harp etmekten daha zor ve daha önemli olduğunu çok veciz bir şekilde dile getirir.

3. Şeytana Karşı Cihat: Kur’an-ı Kerim’de,

“Şüphesiz ki şeytan sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutun.”(Fatır, 35/6 )

ayet-i kerimesiyle insanlara en büyük düşman olarak şeytan gösterilmiş, dolayısıyla da en büyük cihadın, bu en büyük düşmanla yapılan cihat olacağına dikkat çekilmiştir.

4. Silahla Harp Etmek: Bu cihat devamlı olmadığı gibi herkese de farz değildir. Devletin yeterli gücü bulunması halinde cihat farz-ı kifayedir; yani bir gurup insanın cihat etmesiyle diğer insanlardan bu vazife düşer.

Manevi cihad, bütün Müslümanların kendi nefsi arzularını gemlemek amacıyla nefis ve şeytanın tuzak ve hilelerine karşı mağlup olmamak için yürüttükleri manevi bir savaştır. Manevi mücahede, ya da “Cihad-ı ekber” (en büyük cihad) olarak da nitelendirilen manevi cihadın amacı, her mümin için nefis ve şeytan ile bir ömür boyu mücadele etmek, nefsini kötülüklerden arındırarak, istikamet çizgisinde halis bir kul, faydalı bir Müslüman, faziletli ve kamil bir insan olmaktır. Manevi cihad, iç dünyanın tanzimine kuvvet vermektir. İçini kirden, günahtan yıkamak ve bütün kötülüklerden arınmaya çalışmaktır. Müminin kendi iç dünyasını mamur ve müstakim kılmasını amaçlayan manevi mücahede, kulluk görev ve ciddiyeti ve insan olma sorumluluğudur.

Manevi mücahede, bütün Müslümanlar için daimî bir farzdır. Manevi mücahede, süreklilik içinde kulluk şuurunu icra etmeye çalışmaktır. Manevi cihadın önemi Kur’an-ı Kerim ve hadislerde açık bir şekilde vurgulanmıştır. Hz. Muhammed (a.s.m.)

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112)

ayet-i kerimesi ile ilgili olarak,

“Hud Sûresi beni ihtiyarlattı.” (Tirmizi, Tefsir, sure 56)

buyurarak, emr-i ilahi çizgisinde istikameti muhafaza etmenin önemini ve kulluk görevi ile ilgili hassasiyetini ifade etmiştir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,

“Güneşe ve onun aydınlığına, güneşi takip ettiğinde Ay’a, onu açığa çıkardığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 91/1-10)

beyanıyla Cenab-ı Hak kurtuluşa ermenin ancak nefsini kötülüklerden çekmek ile mümkün olacağını kasem (yemin) ile beyan buyurmaktadır.

Hz. Muhammed (a.s.m.) bir hadisinde

“Mücahid nefsiyle cihat edendir.” (Tirmizi, “Feza’iü’l cihad”2)

buyurarak nefis ile mücadelenin önemini belirtmiş, Cenab-ı Hak da, Kur’an-ı Kerim’de nefsin kötülük ve desiselerine karşı:

“ Muhakkak nefis daima kötülüğe sevk eder.” (Yusuf, 12/53),

“Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. Ve yalnız benden korkun, yasaklarıma karşı gelmekten sakının.” (Bakara, 2/41)

emri ile insanları ciddi bir şekilde ikaz etmiştir. Bu ikaz ile birlikte arınmanın ve temizlenmenin yollarını da göstermektedir:

“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, SİZİ TEMİZLEYEN, size kitabı ve hikmeti getirip bilmediklerinizi öğreten bir resul gönderdik.” (Bakara, 2/151)

Dinde muvaffakiyet, büyük ölçüde manevi cihadda muvaffakiyet demektir Gerçekten Allah’ın emirlerine uyma konusunda nefsi ile cihad edemeyenin düşmanla cihat edemeyeceği de açıktır.

Manevi mücahade yapan müminlere Yüce Allah’ın yardım ve ihsanı vardır. Nitekim bu hususu şu ayet-i kerime teyit etmektedir:

“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut, 29/69).

Şener Dilek (Prof. Dr.)

dini sohbet, islami sohbet, dini forum, islami forum