Peygamberimizin Bilmece ve Şakaları

Soru sormak, kişiyi muhakeme yapmaya, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurmaya ve araştırmaya yönlendirir. Diğer bir deyişle mantıksal düşünmeye zorlar. Hz. Muhammed´in öğretimde bu yönteme çok önem verdiğini görmekteyiz.

Bilmece sorması

Hz. Muhammed (s.a.v.) çevresindekilere şöyle bir soru sorar: Ağaçlardan bir ağaç vardır ki, bunun bereketi Müslüman´ın bereketi gibidir. Yaprakları düşmez, dökülüp yayılmaz. Rabbinin izniyle her mevsim meyve verir. Müslüman gibidir. Şimdi bana söyleyin bu ağaç nedir? Hz. Peygamber´in Müslümanların çok iyi tanıdıkları ve özelliklerini iyi bildikleri hurma ağacını Müslümanlara benzetmesi, karşılaştırma yapması insanları mantıksal düşünmeye ve muhakeme yapmaya zorlamaktadır. (Buhari)

Karşılaştırma Yapması

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir gün ashabına sorar: Ne dersiniz, birisinin kapısının önünde bir ırmak bulunsa ve burada her gün beş kere yıkansa, üzerinde kir ve pislik kalır mı? Ashab: Kirden ve pislikten hiçbir şey kalmaz. Hz. Muhammed (s.a.v.): İşte suyun kiri temizlemesi gibi günde beş kez kılınan namaz da sizin günahlarınızı temizler.”

Buraya kadar verdiğimiz tüm örneklerde Hz. Peygamber´in (s.a.v.) kitabi ifade kullanmaktan kaçındığını görmekteyiz. Mesela; Hz. Muhammed, namazın Allah´ın emri olduğunu mutlaka kılınması gerektiğini söylemek yerine muhatabının anlayacağı dilden konuşmuş onlara yaşadığı çevreden örnekler vermeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşımı O´nun toplumda daha etkili olmasını sağlamıştır. (Kütüb-i Site)

Zeka türleri
*Sözel – Dilsel Zekâ
*Mantıksal – Matematiksel Zekâ
*Görsel – Mekânsal Zekâ
*Bedensel – Kinestetik Zekâ
*Müziksel – Ritmik
*Kişisel – İçsel Zekâ
*Kişiler arası – Sosyal Zekâ
*Doğa – Varoluşcu Zekâ

Soru – Cevap Yöntemi

Mekke´deki ilk ve en sıkıntılı yıllardır. Kendisine iman edenler, henüz bir avuçtur. Bu bir avuçtan bir tanesi de İmran´dır ki, babası Hüseyin Mekke´nin en akıllı, en iyi konuşan insanlarından biri kabul edilir. Oğlunun da Müslüman olduğunu duyunca onu bu kötülükten geri çevirmek ve Hz. Muhammed´i, tartışıp mat ederek başlattığı bölücülüğü (!) bitirmek için O´nun yanına gider ve sorar.

Hüseyin: Nedir bu duyduklarımız! Bizim tanrılarımızı reddediyormuşsun. Oysa senin baban, deden ve ataların herkesle beraber bu tanrılara inanıyordu. Ve onlar akıllı, şerefli insanlardı.
Hz Muhammed: Şimdilik senin atalarını da, benim atalarımı da bir kenara bırak, der ve devam eder
-Sen kaç tanrıya inanıyorsun??
-Sekiz.
-Bunların kaçı yerde kaçı gökte?
-Yedisi yerde biri gökte ( Allah).
-Sana bir musibet gelirse kime dua edip, yardım dilersin?
-Göktekine.
-Malın helak olursa, kime dua edersin?
-Göktekine.
-Rızkı kimden istersin?
-Göktekinden.
-Hastalanınca şifayı kimden beklersin?
-Göktekinden.
-Yalnız o senin duanı kabul ettiği halde diğerlerini ne diye ona ortak ediyorsun? Hüseyin, şaşırmıştır. Şimdiye kadar böyle bir kimse ile hiç konuşmamıştım, der.
Hz. Muhammed (s.a.v.) son hamleyi yapar:
– Hüseyin, Müslüman ol ki kurtulasın.
Hz. Peygamber, sorduğu sorular ile Allah´ın birliğini ve putların ne kadar gereksiz olduğunu yine kişinin kendi verdiği cevaplarla bulmasını sağlamıştır. O, karşısındakini soruları ile yönlendirmiş ve mantıksal bir çıkarım yapmasını sağlamıştır. (Kütüb-i Site)

Sözel – Dilsel Zekâ

Kelimelerle düşünme, ifade etme, kelimelerdeki anlamları ve düzeni kavrayabilme gücüne sahip olma, ayrıca mizah, hikâye anlatma, mecazi anlatım ve benzetme yaparak dili etkin bir şekilde kullanma becerisidir.

Efendimiz (s.a.v.) ve sözel zekası

*Hz. Peygamber (s.a.v.) çok düzgün, açık ve net konuşurdu. Hitabet yeteneği kuvvetliydi ve bu özelliği ile karşısındaki insanları etkileme gücüne sahipti.

Kıssa anlatarak insanları uyarması

Öğretilecek bir konuyu doğrudan anlatmak yerine kıssa ile örneklendirilerek anlatmak öğrencinin konuyu anlamasını kolaylaştırır. Sözel zekâya hitap eden bu yöntem Hz. Peygamber´in (s.a.v.) eğitim metodunda önemli bir yere sahiptir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bir gün bir adam yolda yürürken şiddetle susamıştı, nihayet bir kuyu buldu oraya indi, su içip çıktı. O sırada bir köpek dilini çıkarıp soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalıyordu. Bunun üzerine o adam; “Bu köpek tıpkı benim gibi susamış” dedi ve hemen kuyuya indi. (Su kabı olmadığından) ayakkabısına su doldurdu ve onu ağzı ile tutarak kuyudan çıktı. Köpeğe su içirdi. Bundan dolayı Allah ondan razı oldu ve onun günahlarını bağışladı.
Sahabeler: Ya Resulullah; hayvanlarda da bizim için sevap var mı? diye sordular.
Peygamberimiz: Her canlı yüzünden sevap vardır.” buyurdu. (Buhari)

Şaka ile öğretmesi

Hz Peygamber (s.a.v.), öğretmek istediği bir konuyu mizah yolu ile de anlatmıştır. Şaka yaparken bir taraftan düşündürmeyi ve ders vermeyi de ihmal etmemiştir.

Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimize gelerek: “Ya Resulullah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?” dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete giremez.”deyince, kadın üzüntüsünden ağlamaklı hale geldi.
Hz. Peygamber: (gülerek) “üzülme, sen yaşlı olarak değil bir genç kız olarak cennete gireceksin” der. (Buhari)

Benzetme yapması

Hz. Muhammed (s.a.v.), anlattığı konunun önemini vurgulamak ve daha iyi anlaşılabilmesini sağlamak için dikkat çekici benzetmeler yapardı.

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ´nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:
“Allah´ım! Sen benim kulumsun; ben de Senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Buhari, Da´avat 4; Muslim 3, (2744); Tirmizi, Kıyamet 50, (2499, 2500)

Kişisel – İçsel Zekâ

İnsanın kendi duygularını, duygusal tepki derecesini, düşünme sürecini tanıma, kendini değerlendirebilme ve kendisiyle ilgili hedefler oluşturabilme becerisidir.

Efendimiz (s.a.v.) ve Kişisel-İçsel Zekâ
Müslümanlardan bir genç Hz. Peygamberin huzuruna çıktı ve “Ey Allah´ın elçisi! Zina etmeme izin ver”. dedi. Sahabiler onu: Sus! Sus! Diye azarladılar.
Hz. Muhammed o delikanlıya:
– Şöyle gel diye yanına çağırdı. Delikanlı yanına gelip oturdu. Peygamberimiz onunla konuşmaya başladı:
– Söyle bakalım. İstediğin şeyi başkalarının annenle yapmalarına razı olur musun?
-Hayır olmam.
– Zaten hiç kimse annesiyle zina edilmesine razı olmaz. Peki, kızınla zina edilmesin ister misin?
– Hayır istemem.
-Öyleyse hiç kimse kızıyla zina edilmesini istemez. Bir başkasının kız kardeşinle zina etmesini ister misin?
– Hayır istemem.
– Hiçbir kimse kız kardeşiyle zina edilmesini istemez. Peki, halanla zina edilmesi seni memnun eder mi?
– Hayır, kesinlikle.
– Halasıyla zina edilmesi hiç kimseyi memnun etmez. Peki, birinin teyzenle zina etmesine razı olur musun?
– Hayır, buna da razı olmam.
– Teyzesiyle zina edilmesine kimse razı olmaz. Bu konuşmadan sonra Resul-u Ekrem elini delikanlının omzuna koydu ve:
– Allah´ım! Bunun günahını bağışla! Kalbini temizle! İffetini koru!? diye dua etti. O günden sonra bu delikanlı öyle şeylerle ilgilenmedi .

Gence empatiyi öğretti

Hz. Peygamber (s.a.v.), genç delikanlıya zinanın Kur´an´daki hükmünü anlatabilir ve onu korkutabilirdi. Ama Hz. Muhammed bunu yapmak yerine gencin duygularına seslenip, yapmak istediği şeyin yanlışlığını kişisel zekâyı kullanarak ona öğretmiştir. Öncelikle sorular sorarak gence muhakeme yaptırmış, daha sonra empati kurmayı öğreterek başkalarının duygularını da anlamasını sağlamıştır.

Bedensel – Kinestetik Zekâ

Haraketlerle jest ve mimiklerle kendini ifade etme, beyin ve vücut koordinasyonunu etkili bir biçimde kullanabilme becerisidir. Bu zekâya sahip insanlar söylenenden daha çok yapılanı anlarlar.

Efendimiz (s.a.v.) ve Bedensel Zekâ

Beden dili insanlık tarihi açısından en eski iletişim aracıdır. Beden dili bir anlamda duygu ve düşüncelerimizin yansımasıdır. Hz. Peygamber konuşmalarında beden dili olarak ellerini, jest ve mimikleri kullanmaya özen göstermiştir. Ayrıca öğreteceği bazı şeyleri de uygulayarak anlatmıştır.

Hz. Peygamber: “Mümin diğer bir mümin için birbirine kenetlenmiş duvar gibidir.” dedi.(Hz. Peygamber (s.a.v.) iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek bu kenetlenmeyi gösterdi). Rasulullah (s.a.v.): “Yetimi koruyan kimse ile ben cennette şu ikisi gibiyiz.” buyurdu ve aralarını biraz açarak işaret ve orta parmağını gösterdi.

Kişiler arası – Sosyal Zekâ

Grup içerisinde işbirlikçi çalışma, sözel ve sözsüz iletişim kurma, insanların duygu, düşünce ve davranışlarını anlama, paylaşma, ifade edebilme, yorumlama ve insanları ikna edebilme becerisidir.

Efendimiz´in (s.a.v.) ve Sosyal Zekâ

Hz. Muhammed´in (s.a.v.) en çok kullandığı zekâ çeşitlerinden birisi sosyal zekâdır. O, “Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mümin) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olmaz.” Diyerek diğergam olmadıkça müminlerin gerçek anlamda iman etmiş olmayacaklarını belirtmiş diğer bir deyişle bencilliğin imana engel olduğunu söylemiştir. Böylece içinde bulunduğu topluma kardeşliği, bir arada yaşamayı ve paylaşmayı öğretmiştir.

Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Bütün müminler, birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona ortak olur.”

Hz. Muhammed ashabı ile bir yolculuktadır. Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir.
Hz. Muhammed: “Ben de ateş için odun toplayayım der”. Arkadaşları engel olmak isterler. Ey Allah´ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz. Hz. Muhammed bütün ciddiyeti ile cevaplar: Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir toplum içinde ayrıcalıklı olmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez. Ve odunları toplamaya koyulur. (Kütüb-i Site)

Doğacı Zekâ

Doğadaki tüm canlıları tanıma, araştırma ve canlıların yaratılışları üzerine düşünme becerisidir.

Efendimiz (s.a.v.) ve Doğacı Zekâ

Hz. Muhammed (s.a.v.) doğa ile iç içe olan Arap toplumuna öğreteceği birçok bilgiyi yaşadıkları çevre ile örneklendirerek anlatmaktadır. Bu anlamda Hz. Muhammed´in doğacı zekâyı çok sık kullandığını görmekteyiz.

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kur´an´ı okuyan ve gereğini olduğu gibi tatbik eden mümin, kokusu hoş, tadı güzel turunç meyvesi gibidir. Kur´an okumayan, fakat gereğini tatbik eden mümin, tadı olan ve fakat kokusu bulunmayan hurmaya benzer. Kur´an okuyan, fakat gereğini tatbik etmeyen münafık da, sadece kokusu hoş olan fesleğen gibidir. Kur´an okumayan münafık da, tadı acı ve kokusu çirkin Ebû Cehil karpuzuna benzer.”

Buraya kadar verdiğimiz birçok örnekte Hz. Muhammed´in doğacı zekayı ne kadar çok kullanıldığını görmekteyiz. (Kütüb-i Site)

Müziksel – Ritmik Zekâ

Sesler ve ritimlerle düşünme, faklı sesleri tanıma ve yeni sesler, ritimler üretme becerisidir.

Efendimiz (s.a.v.) ve Müziksel Zekâ

Kur´an-ı Kerim edebî anlamda incelendiğinde de olağan üstü özellikler taşıdığı görülmektedir. Kur´an düz bir metin olmaktan uzak, içinde teşbihler, vecizeler, icazlar, istiareler, kıssaların bulunduğu bir kitaptır. Sözlerin birbiriyle uyumu, ahengi güzel sesle birleştirildiğinde ise insanları ruhen de etkilemektedir. Kur´an´daki harflerin, kelimelerin ve cümlelerin seslendirilmesi esnasında ortaya çıkan, kulağa ve ruha hoş gelen, diğer söz türlerinde hiç rastlanmayan bir musiki vardır. Kur´an üslubunun büyüleyiciliğini, onun hem şiirin hem nesrin meziyetlerini bir araya toplayan emsalsiz nazmı teşkil eder. Hz Muhammed: “Kur´an´ı seslerinizle süsleyiniz.” Buyurarak. Kur´an-ı Kerim´in güzel sesle okunmasını tavsiye etmiştir.

Bu da müziksel zekâ´ya sahip olan insanların Kur´an-ı Kerim´i daha iyi anlamalarına yol açacaktır. Hz. Peygamber yalnız Kur´an´ın değil insanları her gün beş kere namaza davet eden ezanın da güzel sesle okunmasını istemiş ve bu yüzden güzel sesli olan Bilal Habeşi´nin ezan okumasını istemiştir.

Görsel ve Mekânsal Zekâ

Resimler, imgeler, şekiller ve çizgilerle düşünme, harita, tablo ve diyagramları anlayabilme muhakeme etme becerisidir.

Efendimiz (s.a.v.) ve Görsel Zekâ

Öğretimde şekil, grafik, resim veya şemaların kullanılması öğrenilecek konunun hafızada kalıcı olmasını ve soyut kavramların daha iyi anlaşılmasını sağlar. Hz. Muhammed de öğreteceği bazı konuları şekil çizerek anlatmıştır.

 Şekilleri çizerek anlatması

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hattı işaret eden bir kısım küçük çizgiler attı. Resûlullah (s.a.v.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir. Bir musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”

Bir gün Hz. Muhammed bir çizgi çizer, sonra bu Allah´ın yoludur der. Sonra bunun sağına ve soluna çizgiler çizer ve şu açıklamayı yapar: Bunlar çeşitli yollardır. Her biri üzerinde (kötülüğe) davet eden şeytan vardır. Arkasından da şu ayeti okudu: “Şu emrettiğim yol benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun. Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar.” (Kütüb-i Site)

Bazı Soru ve Cevaplar

SORU 1. Bir kimse seferde iken dört rekatlı bir namazı kazaya kalır ve mukim iken kaza etmek isterse nasıl kaza edecektir?
CEVAP 1. Seferde iken dört rekatlı bir namazı kazaya kalan ve mukim iken kaza etmek isteyen kimse Hanefi mezhebine göre seferde olduğu gibi ikamette de iki rekat olarak kaza edecektir.
Şafi’i mezhebine göre ise seferde değil, hazerde bu namazını kaza ederse dört rekat olarak kaza edecektir. Fakat mukim iken kazaya kalmış olan dört rekatlı bir namazı kaza etmek isterse seferde de olsa hem Şafi’i hem Hanefi mezhebine göre dört rekat olarak kaza edecektir.
(Günümüz Meselelerine Fetvalar, H. Günenç, C.l, S. 170)
SORU 2. Kadının örtünmesini emir eden ayeti kerimede zikredilen cilbab ne demektir, manto giymek haram mıdır?
CEVAP 2. Cahiliyette insanların birçokları terbiye ve edepten yoksundu. Ahlak, iffet ve namus meselesi lafta idi. Bugün olduğu gibi kadın açılıp saçılıyordu, vücudunu, namahrem yerlerini göstermekle böbürleniyordu. İlahi rahmet olarak gelen İslam dini, tefessüh etmiş bu insanlığı ıslah etmek için bir takım emir ve prensipler getirdi. Bunlardan birisi de kadının cilbab ile örtünmesini emreder.
“Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle! Baş ve boyunlarını örtmek için cilbablarını üzerlerine alsınlar”. (Ahzab 59).
Cilbab’ın mahiyeti hakkında birkaç görüş vardır:
1-Cilbab, bütün vücudu örten uzun gömlek veya entaridir.
2-Entari üzerine giyilen geniş elbisedir.
3-Başı, boynu ve çevresini örten atkıdır.
4-Üst tarafı göbeğe kadar örten ve rida’ denilen örtüdür.
Sibeveyhinin üstadı olan Halil; “Bu manalardan hangisi kastedilirse caizdir” diyor. Müslüman kadın, el ve yüzü müstesna bütün vücudunu örtmek mecburiyetindedir. Bir kimse buna inanır fakat uygulamazsa gühahkar olur. Amma inkar ederse dinden çıkar, mürted olur. İslamın kabul etmediği tevillere baş vurup halkın inancını bozmak sapıklıktır. Tesettürün dinen makbul olabilmesi için birkaç şartı vardır, onlara riayet etmek gerekir:
1-Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince,
2-Nazarı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli,
3-Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmayacaktır.
Bir memlekette manto giymek adet ise, dar olmamak şartıyla onu giymekte beis yoktur. Çünkü İslam dini, ne erkek ne kadın için belli ve muayyen bir kıyafet getirmemiştir. Her memleketin kendisine has bir giysisi vardır. Hatta buranın çarşafı, Suriye, Irak ve Hicaz’da giyilen çarşafa benzemiyor. İlla şu veya bu kıyafet lazımdır demek doğru değildir.
(Günümüz Meselelerine Fetvalar, H. Günenç, C. 1, S. 146)
SORU 3. Birisinin çantasında veya valizinde Kur’anı Kerim ve dini kitaplar bulunduğu halde başı altına koyup yatması caiz midir?
CEVAP 3. İçinde Kur’anı Kerim ve dini kitap bulunan çanta veya valiz üzerine başını koyup yatan kimsenin gayesi onu hırsızlardan korumak ise üzerine başını koymakta beis yoktur. Yoksa günahkar olur.
(Günümüz Meselelerine Fetvalar, H. Günenç, C. 1, S. 85)
SORU 4. Bir kimsenin cebinde, üzerinde ayeti kerime yazılı bulunan para veya parmağında Allah’ın veya Peygamberin ismi yazılı bulunan bir yüzük bulunsa helaya gidebilir mi?
CEVAP 4. Cebinde, üzerinde ayeti kerime veya Allah’ın ismi yazılı bulunan para veya parmağında Allah ve Peygamber ismi bulunan bir yüzük bulunursa helâya gitmek istediği zaman onu çıkarması icâb eder. Enes bin Malik’den rivayet edilmiştir. Peygamber (sav) helaya gittiği zaman elindeki yüzüğü çıkarırdı. Çünkü üzerinde “Muhammed Resulullah” ibaresi yazılı idi.
(Günümüz Meselelerine Fetvalar, H. Günenç C.l, S. 85)
SORU 5. Bir sergi veya namazlık üzerine bir ayeti kerime veya Allah’ın ismi yazılı bulunsa üzerine oturmak caiz midir?
CEVAP 5. Bir sergi veya namazlık üzerine ayeti kerime veya Allah’ın ismi yazılı olursa üzerine oturmak veya namaz kılmak caiz değildir. Ayeti kerime’ye ve Allah’ın ismine karşı sû-i edebdir.
SORU 6. Yatakta Kur’ânı Kerim okumak caiz midir?
CEVAP 6. Kur’anı Kerimi okumak isteyen kimsenin abdest alıp kıbleye doğru oturması, huşû ve manasını düşünerek okuması sünnettir. Bununla beraber ayakta ve yatarken de Kur’anı Kerimi tilavet etmekte beis yoktur.
(Günümüz Meseleleri Fetvalar, H. Günenç, C. 1, S. 86)
SORU 7. Bir kimse sabah namazını kılamayıp güneş doğduktan sonra kılsa, eda diye mi yoksa kaza diye mi niyet eder?
CEVAP 7. Bir şahsın güneş doğduktan sonra ve kerahat vaktinin çıkmasını takiben kılacağı namaz artık eda değil kazadır. Ancak bu namaz öğleden önce kılınacak olursa sünneti ile birlikte kaza edilir. Daha sonra kılınır ise yalnız farzını kaza etmek gerekir. Bir namazı vaktinde kılmaya gayret göstermeli, şayet kazaya kalmışsa daha fazla geciktirmeden onu kazaya çalışmalıdır.
(Zamanımız Meselelerine Fetvalar, Mehmet Emre, C. 1, S. 25)

islami sohbet, dini sohbet dinle, dini sohbet videoları, kanal 7 sohbet, seviyeli sohbet, dini sohbet konuları, dini chat, dini sohbet odaları

Allah’tan Başkası Adına Kesilmiş Olanı Yememek

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun”
Kitapta yenilmesi haram kılınan yiyecekler dört madde altında sıralanıyor. Domuz eti, kan, leş ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar. Bunların yanında bir yiyeceğin/içeceğin pis olmaması ve yiyeceğin/içeceğin sarhoşluk vermemesi de kitapta anılan ve dikkat edilmesi gereken hususlardan…Bunlar herkesin bilgi sahibi olduğu şeyler.
Domuz ETİnin haram olduğunu bilmeyen yoktur. Kan ve leş de milyonda bir ihtimalle bile olsa yanaşılacak şeyler değil. Burada da sorun yok. Gelip tıkandığımız nokta “Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar” olarak problemmiş gibi görünüyor. Bu yüzden helal kesim vesaire gibi bir seri vesveseyle yeme işimiz de zorlaştırılıyor. Klasik bilgilerimizle bu kısıtlamaya yaklaştığımızda aklımıza şu soru geliyor? “Kimin Besmele çekip çekmediğini nereden bileceğiz?”
Kendimize bu soruyu sormamızın başlıca nedeni bu güne kadar duyduğumuz, alıştığımız ve gördüklerimiz. Biz sadece besmeleye odaklanıyor ve İslami denen usulleri arıyoruz. Peki kitapta “ehli kitabın kestikleri de size helal kılındı” dendiğine göre mesele sadece “besmele” çekilmesi ve/veya ilk anladığımız şekliyle İslami kesim konusu olmasa gerek. Marketten paketlenmiş şekilde aldığınızın tavuğun besmele ile kesildiğine emin misiniz!!!
Yani öncelikli mesele başkalarının adına kesilen hayvanların haram olması gibi görünüyor. İsterseniz en temiz hayvanı bin besmele çekerek kesin, bu hayvan birilerinin ayağına kesiliyorsa haram değil midir? Eski dönemlerde çoğunlukla putlar adına kesilenler söz konusuydu belki. Bugünse şeyhe yaranmak için, valiyi karşılamak için, başkanı övmek için, insani makamlara saygı için, zorbanın zulmünden korunmak için kesilenler olabilir mi? Kaz gelecek yer için esirgenmeden boğazlananlar olabilir mi? Kesilirken Allah’ın berisinde beşerin de adının anıldığı hayvanlar olabilir mi!!!
En doğrusunu elbette Allah bilir. Konuyu bitirirken… Önümüzde bayram var. Bayramda gezelim, yiyelim, içelim, görüşelim ve barışalım elbette… Ama bunların çoğunu yapamayanları unutmayalım. Kurban bayramını sadece hayvan kesip ziyafet çekme bayramı değil de… Kurban değil de… GARİBAN BAYRAMIna dönüştürebilenlere ne mutlu. Yazıyı bitirirken hiç dallandırıp budaklandırıp uzatmayayım… Bu vesile ile bayramınızı tebrik ediyor, daha güzel günlere köprü olmasını, Allah’tan diliyorum.

Biraz Cesaret Lütfen

Ben bu tür sitelerin varlığından haberdar olmadan önce kafamı kurcalayan birçok soru ve kuşkular vardı. Nedense oturup da bu soru ve kuşkularıma bir cevap arama zahmetine giremiyordum. Daha doğrusu kitaplara bu konularda yazan kaynaklara ulaşmak çok da kolay değildi. Günümüzde ise bir tıkla denir ya işte her türlü bilgiye ulaşmak mümkün oluyor. Kafamda ki sorular; neden her mezhepte bazı uygulamalar farklı, namaz kılıyorum ibadet ediyorum ama neden içim rahat değil ve daha birçok soru. Bir gün Kuranın mealini baştan sona okumaya karar verdim ve okudum. Ama sanki Arapçasını okur gibi yani anlamak üzere değil de okumuş olmak içindi sanki. Belki de bu okumamın karşılığı olarak sonra daha çok meal okumaya başladım ve gördüm ki namaz da sesin tonu nasıl olmalı, abdest nasıl alınır resmen tarif edilmiş. Yani benim hocalara sorduğum soruların cevabı Kuran da varmış zaten. Bunun üzerine daha da bir anlamaya çalışarak okumaya başladım ve halen devam ediyorum. İnşallah Allah anlamayı daha çok nasip eder.
Mesela okuduğum bir ayette grup grup olmayın diyordu Allah. Ama baktığımda grup grup, cemaat cemaat bölünmüş olduğumuzu ve resmen ayete karşı geliyor olduğumuzun farkına vardım. Araştırmalarım neticesinde mezheplerin çıkışını, mezheplerin din de neyi baz aldıklarını görmeye başladım ve birçok şeyin Kurana uymadığını gördüm. Ama bir taraftan da yüzyıllardır uygulanagelen kuralların dışına çıkmam, bazı şeyleri reddetmem gerekiyordu. Yani sadece Kurana uyularak din olur muydu? Kuranı okuyup Allah’ın Kuranı anlamamız için bizlere indirdiğini ve Kuranın apaçık eksiksiz olduğunu bildirmesi beni cesaretlendirdi. Şimdi daha çok araştırıyorum ve okuyorum. Ha bazı insanları da karşıma almadım değil hem de en yakınlarım, onlar benim doğru yolda olmadığımı bunun böyle olamayacağını söylüyorlar. ancak anlayarak ve bilerek kendin karar verince asıl Kurana uyulması zorunluğunun ortaya çıktığı da gün gibi aşikar. Allah’a her namazda dua ediyorum ”Allah’ım beni doğru yoldan ayırma ”. Çünkü bu dünya geçici ve ebedi bir hayat bizi bekliyor. Allah’ın bizi nelerden sorumlu tutacağını bilirsek ve ona göre davranırsak birçok problemin ortadan kalkacağına eminim. Allah cümle Müslümanlara aklını kullanmayı, Kuranı anlayarak okumayı ve ilim sahibi olmayı nasip etsin.

Biz Ne Yapıyoruz

Biz Ne Yapıyoruz

Peygamberimizin döneminde zenginler fakirleri her bakımdan buna iman da dahil hor görme eğilimindeyken, günümüzde her iki taraf için bu geçerli hale geldi;
Zenginler inanan fakirlerin cahil, kültürsüz ve çaresiz olduklarını iddia ederek inançlarını buna bağlarken, fakirler de zenginlerin hayatın nimetlerinden en üst düzeyde faydalanan, hiç bir şey umurunda olmayan zevk- sefahat içinde ‘Allah’ın sevgili kulları’ olduklarını iddia edip inanmalarını buna bağlıyorlar. Tam tersi de geçerli.
Aynı iddialar sebebiyle zenginler fakirlerin inandığı şeye inanacak olurlarsa aşağı konuma düşeceklerini, İslam’ın onların böyle yaşamasına sebep olduğunu ve kendilerine bahşedilen tüm nimetlerden (eğitim, mal, çevre gibi ) yoksun olmalarına sebep olacağını bu sebeple de İslam’ın kendilerine hitap etmediğini düşünmekteler. Bu insanları da aşağılamaktalar. Fakirler ise zenginlerin bu güzellikleri elde etmesinin yanlış olduğunu, ya da böyle güzelliklere, inanan insanların sahip olamayacağını / olmamaları gerektiğini düşünmekteler. Kendilerince adaletsiz buldukları bu ortamın içindekilerin İslam’ı yaşamaya çalışmalarına iki yüzlülük sahtekarlık olarak bakmakta, onların dini gerçek olamaz, refah içinde kulluğu herkes yapar onlar samimi olamaz gibi düşüncelerle o kişileri ve onların inançlarını aşağılamaktalar.
Her iki tavırda da Allah’ın adil olmadığı düşüncesi, eğer bu kişiler İslam inancı üzere iseler çarpık bir kader anlayışı, karşı tarafa hoşgörüsüzlük ve onları küçümseme, kendinin daha samimi Müslüman olması gerektiğini düşünme yani kendini üstün görme gibi, Kur’an’daki pek çok ayete ters düşen durum vardır. Bu tür bir durumda bu insanların birbirine hayır dileklerde bulunması, zenginin-fakire fakirin-zengine tebliğ yapması söz konusu olamamakta, birbirlerinin ilminden mutluluğundan faydalanamamakta, ayrılığa düşmektedirler. Tabi ki bunlar da Kur’an’ı Kerim’de müminlerin uygulaması tavsiye edilen/istenen davranışların tam tersidir.
Sadece zengin fakir arasında da değil tabi ki bu ön yargılı ve kendini üstün tutan yaklaşım. Okuduğu okula göre, giydiği kıyafete göre, içinde bulunduğu topluluğa/ cemaate göre, güzel/az güzel oluşuna göre, konuştuğu dile göre, yaratıldığı ırkına göre, okuduğu kitap sayısına göre, yaşına göre, daha sayın gitsin… Kısacası kafalarındaki mümin imajına ve kriterlerine göre insanları yargılıyor, hüküm veriyor ve hatta bu hükümleri uyguluyorlar. Ağza alınmayacak söylemlerde bulunuyor, onlarla alay ediyor, onları çekiştiriyor, üstüne de ahirette bulunacakları makamın da iddiasında bulunuyorlar. İman hakkındaki hükmü verecek tek yetkilinin Allah olduğunu unutmuş gibi.
Kur’an’da Resulullah’a gelen bir uyarıdan öğrenelim:

“Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” (Enam Suresi 52. Ayet)
“«Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (Enam Suresi 53. Ayet)

Evet Allah müminleri daha iyi bilmez mi? O yüzden hakikatin talibi olmak, mümin olmaya çalışmak, aydınlanmak ve çevreyi aydınlatmaya çalışmak gerekir. Hakikat her kimin elinde ağzında gönlünde ise o hakikati arayıp bulmak, ön yargılardan kurtulmak, kendi helakine sebep olacak davranışlardan kaçınmak gerekir. İman ettiğini söyleyen hiç bir kimseye Allah’ın bu uyarılarını unutarak davranmamak gerekir. Eğer hatası varsa o kişiye en güzel biçimde doğrusunu öğretmek, o kişinin imanının artması için dua etmek gerekir.

“Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: ‘Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tövbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.’” (Enam Suresi 54. Ayet)

Allah en doğruyu bilendir. Sonsuz kudret sahibidir.

Yanlızca Hakka Aşık Olmak

Rabbimize Ve Resulune Sevdalanmak

Rabbimize Sevdalı Olmak Sadece Kelimeyle Değil İslam Din’inin Emrettiklerini Uygulamak, Fakirlere, Yoksullara, Yetimlere Yardım Etmek Yani Merhamet Etmeklede Olur ve nice Hayırlı İşlerle.

Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir. Bu hakikati izaha geçmeden önce sevgi kavramı açısından bir hususun farkına varılması gerekir; sevgi aslında bir zaaftır, birine karşı belki de elde olmadan gösterilen bir temayüldür.

Onun için sevgiyi Zat-ı Uluhiyete isnad ettiğimizde ve buna benzer durumlarda, O’nu münezzeh ve müberra gösterme ihtiyacını hissediyoruz, “La teşbih” diyoruz; diyoruz çünkü başka türlü ifade etme imkanımız yok.

Aşık olmuşam” sözünü nasıl izah edersiniz? Aşk, insanın çok defa elinde olmadan özellikle karşı cinse gösterdiği temayülün adıdır, bir zaaf göstergesidir ve bunlar bizim telakkimize göre Zat-ı Uluhiyet açısından ters şeylerdir. Fakat şu da bir gerçek ki başka türlü ifade imkanımız yok.

Meselenin bir başka yönü ise Zat-ı Uluhiyet’in mevcudiyeti mülahazasına bağlı olarak yapılan temsil ve teşbihlerdir. İşte bu noktada ben temsil desem de teşbih demeden kaçınıyorum.

Çünkü el, ayak, kudret, konuşma, idrak, dileme gibi kavramlar ister istemez insan zihnine bütün bunlarla muttasıf varlıkları akla getiriyor. Onun için bu türlü misal verilmesinin gerekli olduğu yerlerde “Velehü’l meselü’l a’lâ” veya “Bir misalle meseleyi ortaya koyma, vaz’etme” demeyi tercih ederim.

Cenab-ı Hakk’ın varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir tesbitine geri dönecek olursak; bu bir yönüyle Cenab-ı Hakk’ın kendi hayatına, ilmine, iradesine, kudretine, sem’ine, basarına, vücuduna, kıdemine, bekâsına, vahdaniyetine, muhalefetün li’l-havadis olmasına, halkına (yaratma sıfatına), ibdaına, inşaına, terzikine (rızıklandırma) ilgisi ve alakası demektir.

Öte taraftan, zati ve subuti sıfatlardan çıkan bir çok isim var. Kesretten kinaye biz onlara “Binbir Esma” diyoruz.

Dolayısıyla bu isimlere de ilgisi ve sevgisi var Cenab-ı Hakk’ın. Fakat yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi bütün bu isimlerin ef’al halinde tezahürünü, sıfât halinde tecellilerini ciddi bir temkinle, Zat-ı Uluhiyet’in kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır şekilde bahsetmek gerekir.

Biraz açalım isterseniz; mesela, sevgide aynen aşkta olduğu gibi bazı mahzurlar söz konusudur. Bu açıdan sevgi hususunda konuşurken bizim kendi aramızda muhaveremize esas teşkil eden kelimeleri Zât-ı Uluhiyet’in sevgisi adına kullanırsak yanlış yaparsınız.

Onun için işte tam o noktada lisan ta’tiline girmek gerekir. Yani, boynu büküp sükut murakabesine dalma ve ardından “İçimden öyle şeyler köpürüp geliyor ama yanlış yaparım korkusuyla onları seslendirmeye cesaret edemiyorum” diye düşünürsünüz. Bana göre bu da bir konuşma ve bir ifade tarzıdır.

Bununla beraber Allah (cc) bizi öyle bir darlığa hapsetmemiş. Çünkü bilinmeyi murad buyurduğu için bildirilmesini de, bildirilmesine esas teşkil edecek malzemeyi de bize vermiş. Aksi takdirde nasıl Allah’ı anlatacaktık başkalarına? “Vemâ halaktü’l cinne ve’l inse illâ li ya’budûn

Ben cinleri ve insanları başka değil ancak beni bilsinler ve bana ibadet etsinler diye yarattım.” emrini nasıl yerine getirecektik? “Habbibullâhe ilâ ibadihî yuhbibkumullâh – Allah’ı kullarına sevdirin ki O da sizi sevsin.” hakikatini nasıl gerçekleştirecektik?

“Cenab-ı Hakk elden, ayaktan, gözden münezzehtir.” denildiğinde bu defa başkaları da: “Allah her şeyden münezzehtir diyorsunuz ama bunu söylerken sanki bir yokluktan bahsediyorsunuz.” diye itiraz ediyorlar.

Evet, Zât-ı Uluhiyet’in namütenâhî bir gözü ve görmesi, kulağı ve duyması, ağzı ve konuşması, ayağı ve yürümesi vardır.

Nitekim kudsi bir hadis-i şerifte “Küntü sem’ahü’llezi yesmeu bihî ve basarahu’llezi yubsiru bihî, ve yedehülleti tebtışu biha ve riclehulleti temşî biha – (Ben veli kulumun) duyan kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” deniliyor. Ama bütün bunlar bizim idrak sınırlarımızın üstündedir.

Hasılı sırat-ı müstakimi bulmak lazım; o da “Velillâhi’l meselü’l a’lâ” fehvasınca Zat-ı uluhiyete ait meseleleri temsille anlatma yoludur.

Sevgi ile alakalı bir örnek daha arzedelim isterseniz; Kur’an-ı Kerim’de “İn küntüm tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh – Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin.” buyuruluyor.

Buradaki Allah sevgisini nasıl anlayacağız? Selef bu mevzuda; “Detaya inmeyelim, çünkü mezelle-i akdamdır (ayakların kayma noktasıdır), inhiraflar, sapmalar yaşayabiliriz.” demiş.

Ama bazıları da tam aksine farklı bir zaviyeden bu Allah sevgisini, kısmen aşık-maşuk münasebetini andıracak şekilde ele almış yazı ve şiirlerinde.

Mesela, Rabiatü’l Adeviye; “Lev kâne hubbuke sâdikan le eta’teh/İnne’l muhibbe limen yuhibbu mutîu – Senin Cenab-ı Hakk’a olan sevgin iddia ettiğin gibi doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven kimse Sevdiği’ne itaat eder.” diyor.

Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Habibullah” denmesini de bu zaviyeden değerlendirebilirsiniz.

Zira eğer sadece Efendimiz’in Allah’a olan sevgisinden bahsedilseydi -ki bazıları insan Allah’ı sevemez, itaat eder derler, bu Allah’ı bilmeyenlerin kabaca laflarından ibarettir- O’na “Habibullah” denmezdi de “Muhibbullah” denirdi.

Oysa ki “Habibullah” siga açısından hem fail hem de mef’ul manası verir.

Bu durumda “Habibullah” Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen manasına gelir.

İşin özeti, Zat-ı Uluhiyet’te her şey kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine uygun şekilde tecelli eder. Dolayısıyla Allah’a raci olan her şey nâ mütenâhî ve nâ kâbil-i idraktir vesselam