Namazda Ağlamak islami sohbet

NAMAZDA AĞLAMAK ABDESTİ – NAMAZI BOZAR MI?

Yeryüzündeki Evliyalar

Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) tarafından nakledilen hadîs-i serîf :
Bu ummetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed (a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.”
(İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî, Kesfü’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs Ammâ İstehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, II. baskı, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1351 H., c. I, s. 24; Ayrıca krs.: Ahmed b. Hanbel, Musned, c. I, s. 112; c. V, s. 322; c. VI, s. 316)

Hatta abdal hadislerini Musned’inde nakleden Ahmed b. Hanbel, yeryüzünde muhaddislerden başka abdal tanımadığını söylemektedir.
Ehli Tasavvufa göre Ricâlu’l-gayb olduğu söylenen bâzı kimselere, onları Allâh’a ortak gösterir gibi olağanüstü güçler ve yetkiler atfetmenin İslâm inancıyla bağdaştırılamayacağını söyleyen İbn Teymiyye, bu tür bir anlayışın daha çok hristiyanların ve aşırı Şiî fırkalarının inanış biçimlerini yansıttığını belirtmektedir.
(Takıyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, Tahkîk: Muhammed Resîd Rızâ-Muhammed el-Enver Ahmed el-Baltacı, (5 cilt, 2 mucelled hâlinde) Nesreden: Mektebetu Vehbe, Kahire, 1992, c. I, ss. 88-92.
İbn Teymiyye, sûfîlerin “ricâlu’l-gayb” dedikleri kisilerin cinlerden ibâret oldugunu söylemektedir. Takıyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûatu’r-Resâili’l-Kubrâ, Beyrut, 1979, c. I, s. 72)

İbn Haldun ise, kutub ve ebdâl telakkîsinin (Tasavvufta ebdâl telakkîsi, çesitli muelliflerce az çok farklı sekillerde açıklanmış olsa da bütün tasavvuf zumreleri arasında benimsenmiş ve zamanla aynı mânâda deger kazanan ricâluü’l-gayb anlayısıyla bütünlesmistir) ilk defa Irak sûfîlerinde görüldüğünü ve bu sebeple ricâlu’l-gayb ile ilgili diğer kavramların ortaya çıkışında Şia’nın ve Râfizîliğin etkili olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. (İbn Haldun’un bu konudaki görüsleri için bk.: İbn Haldun, Sifâu’s-Sâil (Tasavvufun Mâhiyeti), Terc.: Süleyman Uludag, II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1984, ss. 263-265 (“Mukaddime’de Tasavvuf İlmi” bölümü)
Nitekim İranlı yazarlar, abdal terimini XII. yy.dan îtibâren daha ziyâde heterodoks (Heterodoks: Bir ilâhiyat ve sosyal târih terimi olarak; kabul edilmiş resmî din anlayısına, yâni ortodoksluga -sunnîlik- zıt ve aykırı olan bir tür din anlayısını ifâde eden bu kavramın siyâsî, sosyal ve teolojik yönleriyle ilgili bir degerlendirme için bk.: Ahmet Yasar Ocak, Babaîler İsyânı Alevîligin Tarihsel Altyapısı [Babaîler İsyânı], II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1996, ss. 77-78) dervişleri tanımlamak için kullanıyorlardı. (Ocak, Babaîler İsyânı, s. 67)

Tasavvufçular, kendilerine göre velayeti mertebelere ayırmışlardır. Kimileri bunları gavs-ı azam dedikleri velilerin en büyüğü ile başlatmış, ondan sonra evtad, aktab, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi kısımlara ayırmışlardır.
Kur’an-ı Kerim’den ve Rasulullah’ın sünnetinden az da olsa nasibi bulunan bir müslüman bu konuda tasavvufçuların söylediklerinin Allah’ın Kitabı ve Rasulullah’ın sünetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmadığı, düpedüz yalan ve iftira olduğunu anlar. Ama tasavvufçular batın dünyasında gavs, aktab, evtad, ebdal, nuceba, nukeba, urefa gibi isimleri egemen olduğu bir devlet kurmak istemiş ve bu esrarengiz güçlerle insanları boyundurukları altına almaya çalışmışlardır.
Bu alanda tasavvuf düşüncesini okurken insan, tasavvufçuların bu yollarla insanları nasıl kul köle edib sömürdüklerini ve esrarengiz hurafe dinlerine onları nasıl soktuklarını görünce, hayretler içinde kalır. Zira insanlara yerde, gökte ve bütün yaratıklar üzerinde egemenliği esrarengiz devletlerinin yöneticileri olan bu isimleri elinde olduğunu, onların arzularına boyun eğmeyen insanların velilerinin dünya ve ahirette bedbaht edeceğini telkin etmişlerdir. Halbuki sözünü ettikleri bu veliler bazan hayatta olup okumayazma bilmeyen koyu cahiller, bazan ölüp gitmiş ve kemikleri çürümüş zalimler, fasıklar, bazan yol kenarlarında geceleyen meczuplar ve bunaklar hatta ibadet teklifini kendilerinden kalktığını iddia eden kafirler, bazan hı yat boyu su ve sabunla yıkanmayıp güya fakirler için tasarruf yapan murdar ve pis kişilerdir. Bununla beraber bu murdar ve fasık kişilerin gaybı bildikleri, yerde ve göklerde kendilerine gizli hiçbir şeyin bulunmadığı, herzeye güçlerinin yettiği ve iradelerine karşı kimsenin gelemediğini idida ederler. (eş-Şarani, el-Yevakit ve’l-Cevahir, 2/65-66)

“Kutbu’l-Aktab’lık hizmeti cefilesi, her asırda bir zatı vâlâ-kadir’in uhdesine verilir ve o zat Allah’ın lutfu ile halifetullah olup iki cihanın tasarrufu bizzat kendisine ihsan buyurulur ve dilediği gibi tasarruf eder.
Gavsu’l-A’zam tabir olunan zatı vala-kadir ise, Kutbu’l-Aktab’a mulazımdır, onun da tasarrufa kudreti varsa da el ve dil uzatmaz ve hiçbir şeye destursuz karışmaz. Kutbu’l-Ûlâ tabir olunan zatı şerif de bütün diğer kutubların evveli demektir.
Kutbu’l-Aktab, Gavsu’l-A’zam ve Kutbu’l-ulâ tabir olunan bu üç zat, halk arasında olarak anılan ve tanınan zatlardır.
Bunlardan başka “yediler” ve “kırklar” tabir edilen zatlar da her biri birer kutub olmakla beraber Allah’ın insanıyla Kutbu’l-Aktab’a hizmetçi düşmüşlerdir. Bunlardan her birisi hallerine göre birer yere memurdurlar. Yani Kutbu’l-Ula, Bağdad, Haleb, Şam gibi beldelere mutasarrıf olurlar. Diğer kutublar da halince birer ve ikişer yere mutasarrıftırlar. Hatta aralarında küffar beldelerine mutasarrıf olanlar da vardır. Ancak bunların tasarrufları Kutbu’l-Aktab’ın emriyledir. Zira Kutbu’l-Aktab’ın iki cihanda tasarruf edemeyeceği hiçbir şey olmaz. Bütün eşyayı ve bütün ehfullahı nefsinde toplamıştır. İki cihanda iyi veya kötü, her ne ki olursa, onun bilmesi ve dilemesi ve kalbinin onaylamasıyla olur ve memuriyetinin icrasıyla vucud bulur.
Kutubların tasarrufları, memur bulundukları yerde bizzat bulunmaları demek değildir. Kendisi İstanbul’dabulunur ve memuriyeti Hindistan’da olur ama bir anda icrasına muktedirdir. Onlara göre uzak veya yakın musavidir.
Bunlardan başka yüzler , üçyüzler, yediyüzler ve binler de vardır. Allah tarafından bunlar da Kutbu’l-Aktab’ın ve diğer kutupların hizmetlerine memurdurlar.
Ayrıca üçbinler, tedibinler, onbinler de vardır. Bunların kamil ve mükemmeli olsa bile, tasarruf işlerine karışmazlar ve bunlarla birlikte her asırda rivayet göre 124 bin veliyullah mevcut bulunur. Kıyamet gününe kadar da bu mevcut hiç eksilmez.
(Abdurrahman Abdulhalik, el-Fikru’s-Sııl’i fi Dav’il Kilab ve’s-Sunne, 229, 24-î, 247. Kutup inancının bizzati Rafizilerin inancı olduğunu bildirir. İbn Haldun, Mukaddime, 473, Muesseselu’l-A’lemi, Hevrul. İbn Haldun, muteahhir mutasavvıfların bu inanç ve anlayışlarını tenkid elmetle beraber selellerini savunmakla, gıayb alemini ve geleceği bilme, şatahat ve makamları’ gibi durumlarını onaylamakla, fakihlerin ve başka alimlerin onları tenkid etmelerine de karşı çıkmaktadır. Hatta sibirbaz ve cincilerin yaptıklarına benzer olaylar sergileyen tasavvufçuların yaptıklarının keramet olduğunu söylemekte ve savunmaktadır, Mukaddime, 467-475. Muesseselu’l-A’lemi lîeyrul, Şubhe yok ki, iki konularda İbn (İ. Haldun’un söylediklerine katılmamak mümkün değildir)

Şeyhu’l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah), konuyla ilgili olarak şöyle söyler:
“Gavs, kutub, evtâd, nucebâ ve diğerleri hususunda, Peygamber’den ve ashabından onların bu konuda birşey dediklerine dair maruf senedle gelen birşey yoktur. Ancak ebdal hususunda seleften bazıları konuşmuşlardır. Bu hususta Peygamber’den bir zayıf rivayet te gelmektedir.”
Sadece ebdal hususunda zayıf bir rivayetten bahseden İbn Teymiyye, başka bir yerde de zayıf dediği bu rivayeti değerlendirerek konuyu şu şekilde işler:

“Dörtler, yediler, onikiler, kırklar, yetmişler, üçyüzonüçler, kutub gibi evliya, ebdâl, nukebâ, nucebâ, evtâd, ektâbla ilgili olarak Hz. Peygamber’den gelen sahih bir rivayet yoktur. Selef bunlar içinde sadece “ebdal”den bahsetmiştir. Bu konuda zikredilen rivayetlerden birisi de şudur: ‘Ebdal kırk kişidir ve Şam’da bulunurlar.’

Rivayet tam metniyle şöyledir:
Şurayh b. Ubeyd ef-Hıms’den, şöyle demiştir: Ali (r.anh), Irak’tayken yanında Şam’lıların bahsi açıldı. O’na “muminlerin emiri! Onlara lanet et!” denilince şu cevabı verdi:
“Hayır. Ben Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Ebdal kırk kişidir ve Şam’da bulunurlar. İçlerinden birisi vefat ettiğinde Allah yerine bir başkasını koyar. Yağmura onlar vasıtasıyla kavuşulur, düşmanlara onlar vasıtasıyla galip gelinir, onlar vesilesiyle Şamlılardan azab uzak tutulur.”
(Ahmed b. Hanbel, 1/112, rakam: 896)

Bu rivayet Musned’de Ali (r.anh)’den nakledilmektedir. Ancak munkatıdır, sabit değildir.”
(Bu rivayet İbn Teymiyye’nin bahsettiği gibi munkatıdır. Çünkü Şurayh, Ali’ye yetişmemiştir.
Şâkir, Ahmed Muhammed, Musned, 11/171,896 numaralı dipnot.
Ayrıca Ahmed b. Hanbel bu rivayeti nakletmesine rağmen kendisi de şöyle demektedir:
“Eğer hadisçiler ebdal değilse, o zaman kimdir onlar?” el-Hatib, Şeref, s. 50, rakam: 101; es-Sehâvî, Mekâsid, s. (0, rakam: 8; el-Heytemî, el-Fetâva’l-Hadîsiyye, s. 324.
es-Suyûtî ise rivayeti hasen kabul ederken (Leâli, 11/332) İbn Arrâk ta senedi sağlamdır der. (Tenzihu’ş-Şeria, lf/307). el-Elbânî ise senedindeki iki illetten dolayı hadisin munker olduğunu söyler ve bu iki alimin tesbitinin yerinde olmadığını ispat eder. Peşinden de konuyla ilgili olarak, zayıftır dediği iki rivayet daha nakleder. Daile, 11/339-41)

İbn Teymiyye böyle dedikten sonra rivayeti metin yönüyle tahlile tabi tutar ve kabul etmemesini şuna bağlar: “Malum olduğu üzere Ali ve onunla beraber bulunan sahabiler, hem Muâviye’den hem de onunla beraber Şam’da bulunanlardan faziletlidir. Aynca insanların en faziletlileri, Ali’nin askerleri tarafında değil de Muâviye’nin askerleri tarafında bulunmaz.” (İbn Teymiyye, Mecmuu Fetâvâ, Xl/167)

Görüldüğü gibi İbn Teymiyye meseleye aklî olarak ta yaklaşmakta, ebdaller Şam’da olacaklarına neden Ali’nin yanında değiller sorusunu sormaktadır. İbn Teymiyye başka bir yerde de bu tür hadisleri toptan bir değerlendirmeye tabi tutar ve yalan olduklarını belirtir:
“İçinde ebdâl, ektâb, eğvâs, velilerin sayısı ve benzeri hususlar geçen rivayetler hadis alimlerince malum olduğu üzere, yalandırlar.” (İbn Teymiyye, Minhacu’s-Sunne, IV/115)

İbn Teymiyye gibi İbnu’l-Kayyım da genellemeye giderek “ebdâl, ektâb, eğvâs, nukebâ, nucebâ, evtâd hadislerinin hepsinin Rasûlullah adına uydurulmuş batıl rivayetler olduğunu belirtir. Bir tek İbn Teymiyye’nin zikrettiği rivayetin doğruluğa yakın olduğunu ancak onun da munkatı olduğunu belirtir. (İbnu’l-Kayyım, Menâr, s. 136, rakam: 307- 308)

İbnu’s-Salâh da evtâd, nucebâ, nukebâ hakkında ehli tarikin beyanlarının olduğunu, bu hususta sabit olan bir hadis bulunmadığını, ebdal hakkındaki en sağlam rivayetin ise Ali’ (r.anh)’nin kendisindenden nakledilen Şam’da ebdâlin bulunacağına dair rivayet olduğunu söyler.
(Abdullah b. Sah’ân naklediyor: Sıffîn günü biri ayağa kakıp “Allahım! Şam’lılara lânet et deyince, Ali radıyallahu ahn, O’na şöyle dedi: “Geniş bir topluluk olan Şamlılara böyle sövme. Çünkü Şam’lıların içinde ebdal var, Şam’lıların içinde ebdal var, Şam’lıların içinde ebdal var.” Abdurrazzâk, XI/249, rakam: 20455.)
(İbnu’s-Salâh, Fetâvâ, s. 53, rakam: 34; Mevdudi, Meseleler ve Çözümleri, V/244-6)

Bu tür hadisleri reddeden alimler yanında ilgili rivayetlerin çokluğu sebebiyle bunlara mevzu denemeyeceğini, içlerinde sahihler bulunduğunu söyleyen İbn Hacer (852/1448) yanında, konuyla ilgili hadislerin zayıf olduğunu söyleyen es-Sehâvî (es-Sehâvî, Mekâsid, s. 8-11, rakam: 8. Muhammed Nâsirıddîn el-Eibânî ise tedkîk ettiği bu hadislerden bir kısmına mevzu, bir kısmına da son derece zayıftır, der. Daife, III/666-670) , rivayetlerin birbirini desteklediğini belirten el-Aclûnî ilgili rivayetleri genel hatlarıyla kabul etmektedirler.
(el-Aclûnî, Keşful-Hafâ, I/25-8, rakam: 35. Benzer yaklaşımlar için es-Suyûtî, el-Hâvi li’l-Fetâvâ, H/455-72; el-Câmiu’s-Sağir, 1/470-1, rakam: 3032-7; Leâti, H/332; İbn Arrâk, Tenzthu’ş-Şeria, il/307; el-Kettânî, Nazm’l-Munâsir. s. 231-2, rakam: 279)

Ve tasavvuf ülkesinin bu meçhul ve esrarengiz hiyerarşisi böyle devam eder.

Nazara Karşı Maşaallah Demek

“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- (Medine’den) Mekke’ye doğru yola çıktığında sahâbe de Cuhfe yakınlarındaki Hazzâr denilen yere varıncaya kadar onunla birlikte yürüdüler.(Oraya vardıklarında) Sehl b. Huneyf (üzerindeki cübbeyi çıkarıp) yıkanmaya başladı. Sehl, bembeyaz bir tene ve güzel görünüşlü bir cilde sahipti. Sehl yıkanırken o sırada Adiy b. Ka’b oğulları kabilesinden Âmir b. Rabia ona baktı ve:

– Bugünkü gibi bir manzarayı ve böylesine ancak çadıra çekilmiş bâkire kızda bulunabilen bir teni hiç görmedim, dedi.

Bunun üzerine Sehl hemen orada çarpılmış gibi yere yıkılıp kaldı.

Onu alıp Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in bulunduğu yere götürdüler.

Sahâbe: Ey Allah’ın elçisi! Sehl’e bakar mısın? Allah’a yemîn olsun ki başını kaldıramıyor ve kendine gelemiyor, dediler.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

– Onunla ilgili olarak herhangi birisini itham ediyor musunuz (kimden şüphe ediyorsunuz)?

Sahâbe: Ona, Âmir b. Rabia bakmıştı, dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Âmir b. Rabia’yı çağırdı ve onu azarlayarak şöyle buyurdu:

– Sizden biriniz niçin dîn kardeşini öldürüyor? Dîn kardeşinde beğendiğin ve hoşuna giden bir şey gördüğün zaman ona, mübarek olması için duâ etseydin ya! (yani Mâşallah, Bârakallah gibi sözler söyleseydin ya!).

Daha sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Âmir b. Rabia’ya:

– Onun (Sehl) için yıkan, buyurdu.

Bunun üzerine Âmir b. Rabia, bir kabın içinde yüzünü, ellerini, dirseklerini, dizlerini, ayak parmaklarını ve izarının içini yıkadı.Sonra bu su, Sehl b. Huneyf’in arkasından başının üzerine döküldü. Ardından Sehl hemen iyileşiverdi ve sanki kendisinde hiçbir şey yokmuş gibi insanlarla birlikte yola çıktı.”

(İmam Ahmed; hadis no: 15550. İmam Mâlik; hadis no: 1811. Nesâî ve İbn-i Hibbân. Elbânî de ‘Mişkâtu’l-Mesâbîh;hadis no:4562’de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.)

Dini Nikah Hakkında İslami Sohbet

1- İcâb – Kabul :
Hanefîlere göre ister koca isler kadın olsun, akdi yapanlardan biri tarafından ilk söylenen icaptır. Kabul ise, öbür taraftan ikinci olarak söylenen lafızdır.
Cumhura göre icâb, kocanın veli veya onun vekili durumunda olan kimse tarafindan söylenen sözdür. Çünkü kabul icâb için olur. Eğer icabtan önce olursa manasız olacağından kabul olamaz. Kabul ise, kadının koca tarafından söylenen, evliliğe razı olmasına delâlet eden sözdür

2- Şahidlik :
Velinin dışında iki kişinin şahidliği olmaksızın evlilik sahih olmaz.
Aişe (r.anha), RasuIullah (s.a.v.)’dan rivayet eder:
Veli ve iki adil şahid olmaksızın nikâh olmaz.” (Dârakutnî ve İbni Hibbân Sahihinde rivayet etmişlerdir)

Darakutnî, Aişe’den şöyle bir hadîs rivayet eder:
Nikâhta mutlaka dört şey olmalıdır: Veli, koca ve iki şahid.”

Tirmizî de İbni Abbas’tan şöyle rivayet eder:
Fahişe olan kadınlar kendilerini bir delil olmadan eğlendirenlerdir.” (Neylu’l-Evtâr,VI, 135.)

Çünkü şahidlik, zevcenin ve çocuğun haklarının korunmasını sağlar. Babanın çocuğunu reddetib nesebinin kaybolmasını eşlerin töhmet altında kalmasını önler. Evliliğe özen ve önem verme gereğini ortaya koyar.

Şahidlerin erkek olması Hanefiler dışında cumhura göre şarttır.

Evliliğin değeri ve öneminden dolayı sadece kadınların ya da bir erkek ve iki kadının şahidliğiyle evlilik yapılmaz. Mallar ve malî muamelelere ait şahidlik bu durumun dışındadır.
Zuhrî der ki: “Sünnete göre hadlerde, nikâhta ve boşanmada kadınların şehadeti caiz değildir.” (Sünnetten kasdolunan da Nebevi sünnettir) Çünkü bu bir akittir, mal değildir, mal elde etmek maksadıyla da yapılmaz. Çoğu hallerde bu akitte erkekler bulunabilir. Dolayısiyle hadlerdeki gibi bunda da kadınların şahidliği ile akit sabit olmaz.

Hanefîlere göre ise, evlilik akdinde bir erkek ve iki kadının şahidliği mallarda olduğu gibi caizdir.
Çünkü kadın şahidliği yüklenme ve yerine getirme ehliyetine sahiptir. Hadlerde ve kısasta şahidliğin kabul edilmeyişi ise unutma, dikkatsizlik ve emin olmama ihtimali sebebiyle şubhe bulunduğu içindir. Hadler ise şubheyle ortadan kalkar.

3- Velinin İzni :
Hanefîler hariç cumhura göre şarttır.
Allahu Teâlâ’nın, “Eşleriyle evlenmelerine engel olmayın.” (Bakara, 232) buyruğuna göre, evlilik velisiz sahih olmaz.

Şafifler şöyle demektedirler: Bu ayet velinin gerekliliğinin en açık delilidir, yoksa engel olmasının bir anlamı kalmazdı. Peygamber (s.a.v.)’ın “Velisiz nikâh olmaz” (Ebu Musa el-Eşari’den Ahmed ve Sunen musannifleri rivayet etmişlerdir. Ibnul-Medinî, Tirmizî ve İbni Hibbân tashih edip irsalinde illet olduğunu belirtmişlerdir. Subulu’s-Selâm, II, 117) hadîsi bir başka şer’î hakikati nefyetmektedir.
Buna da Aişe’nin şu hadîsi delâlet etmektedir:
Hangi kadın, velisinin izni olmadan nikahlanma, nikâhı batıldır, batıldır, batıldır. Eğer erkek onunla zifafta bulunursa uzvundan yararlandığı için kadına mehir vardır. İhtilâf ederlerse velisi olmayanın velisi sultan (hükmeden kişi)dir.
(Neseî hariç Ahmed ve dört Sunen rivayet etmişlerdir. Tirmizî, Ebu Evane, Ibni Hıbban, el-Hakim, lbni Mu’in ve diğer hafızlar tahsis etmişler ve sahih olduğunu söylemişlerdir. Subutu’s-Seiâm, III 127 vd)

Birinci hadîsi için kâmil manada olmadığı şeklinde anlamak sahih değildir, çünkü şâri’in sözü şer’î hakikatlere hamledilir. Velisiz şer”î bir nikâh olamayacağı gibi şeriatte de bu yoktur.
İkinci hadîsten de evliliğin sıhhatinin velinin izni ile olacağı anlaşılmaz. Çünkü genellik ifadesine haizdir, başka şekilde anlaşılmasına gerek yoktur; genelde ise kadın velinin izni olmadan evlenir. Üçüncü bir hadîs de onu doğrulamaktadır:
Kadın, kadını ve kendisini evlendiremez.”
(Ebu Hurayra’den İbnî Mace ve Dârakulnî güvenilir kişilerden rivayet etmişlerdir. Subulu’s-Selâm, III, 129 vd)

Kadının kendi kendini veya bir başkasını evlendirmede velayet hakkına sahip olmadığına delâlet etmektedir. Nikâhta icâb ve kabulun yerine getirilmesinde etkinliği yoktur. Kendi kendini veya başkasını velinin izniyle evlendiremez. Kendinden başkasını velayet ve vekâletle de evlendiremez. Nikâhı da ne velâyet ne de vekâletle kabul edemez.

Özet olarak:
Cumhura göre nikâh kadınların sözüyle kıyılamaz. Bir kadın kendi kendini ve başkasını cvlcndirse veya velisinden başkasını velisinin izniyle kendisini evlendirilmeye vekil kılsa, nikâhın şartı olan velinin olmaması sebebiyle nikâhı sahih olmaz.

Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’tan gelen rivayette (zahiru’r-rivâye) Hanefîlere göre akıllı ve baliğ olan kadın kendini ve küçük kızını evlendirebilir. Başkalarının yerine de vekil olabilir. Fakat kendine denk olmayan kabul ederse velileri itiraz edebilirler.
Durumu şöyle ifade etmektedirler:
Velisi kıymasa bile hür, akıllı ve baliğ olan kadının nikâhı kendi rızasıyla kıyılabilir. İster bakire ister evlenmemiş kadın olsun, Ebu Hanife ve Yusuf’a göre durum aynıdır. Veli bulunması sadece mendub ve muslehabdır. Muhammed’e göre, mevkuf olarak akit yapılabilir.

Kur’an’dan delilleri : Üç ayetle nikâhın kadına isnad edilmesidir:
Bundan sonra bir kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helâl olmaz.” (Bakara, 230),
Kadınları boşadığınızda müddetleri sona ermişse kocaları ile evlenmelerine engel olmayın.” (Bakara, 232).
Hitab, cumhurun dediği gibi velilere değil, eşleredir.

Müddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur.” (Bakara, 234).

Bu ayetler açıkça göstermektedir ki, kadının evlilik kararı kendine aittir.

Sünnetten delilleri: “Evli olmayan kadın kendi hakkında karar vermede velisinden daha önceliklidir. Bakireye sorulur, onun izni ise susmasıdır.” (İbni Abbas’tan Muslim rivayet etmiştir. Subulus-Selâm, III, 119) hadîsidir.

Bir rivayette de “Eyyim (kocasından ölüm ya da boşanmayla ayrılan)a sorulmadan, bakireden de izin alınmadan nikâhı kıyılmaz.
Dediler ki: Ey Allah’ın Rasulu! Onun izni nasıldır?
Dedi ki: Susması.” (Ebu Hurayra’den rivayet edilmiş olub muttefekun aleyhtir. Subulus-Selâm, III, 118)

Hadîs evli olmayan kadının, evliliğinde karar verme hakkının kendine ait olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bakire de onun gibidir. Fakat hayasının çokluğu sebebiyle şeriat onun rızasına delâlet edecek bir şekilde izin alınmasını yeterli bulmuştur. Bu tutum onun umumi ehliyetinin olmasına rağmen akde katılma hakkım elinden almak anlamına gelmez.

Şafıîlerden fıkıh âlimi Ebu Sevr’in orta bir görüşü vardır:
“Evlilikte kadın ve velinin nzası mutlaka birlikte olmalıdır. Onlardan biri diğerinin nzası ve izni olmadan evliliğe tek başına karar verme hakkına sahip değildir. Ne zaman razı olurlarsa, o zaman her biri akdi kıyma hakkına sahibdir. Çünkü kadın tasarruflarında tam ehliyete sahiptir.” (el-Muhezzeb, II, 35)

***
Mehir :
Kadının, kocasının kendisi ile evlenmek için akit yapması veya gerçekten zifafta bulunmasıyla hak ettiği maldır.
Fethu’l-Kadir kenarında bulunan el İnaye kitabının muellifi mehri şöyle tarif etmiştir:
“Nikâh aklinde koca üzerine kadının buz’u (ondan cinsî yönden yararlanma) karşılığında ya belirlenerek (tesmiye) ya da akit sebebiyle vacib olan maldır.”

Bazı Hanefiler ise şöyle tarif etmişlerdir:
“Mehir, kadının nikâh akdi veya cinsî ilişki sebebiyle haketliğidir.”

Malikîler ise şöyle tarif etmişlerdir:
“Kendisinden yararlanmanın karşılığı olarak kadına verilen haktır.”

Şafiîler ise şöyle tarif etmişlerdir:
“Nikâh ve cinsî ilişki sebebiyle veya süt emzirme, şahidlerin vazgeçmesi gibi mecburen buz’ (kadından cinsî bakımdan yararlanma) hakkının elden çıkması sonucu icâb eden şeydir.”

Hanbelîler de şöyle tarif etmişlerdir:
“İster akitte isterse sonradan hakim veya her iki tarafın rızasıyla belirtilsin, nikâhın veya nikâhın benzerlerinin karşılığıdır (Şubheye dayanarak yapılan cinsî ilişki veya mükrehe (ilişkiye zorlanan kadın) ile yapılan ilişki gibi.”

Mehrin vacib olmasının delilleri : (el-Muğnı, VI, 679; el-Muhezzeb, II, 55)

Kur’an’dan:
Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Nikâh ettiğiniz kadınların mehirlerini seve seve verin.” (Nisa, 4).
Yani bu Allah tarafından verilmiş bir armağan veya bir hediyedir.
Çoğunluğa göre ayetin muhatabı kocalardır. Veliler olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü cahiliye döneminde veliler mehri alıyorlardı ve ona nihle adını vermekteydiler. Bu da mehrin kadına ikramda bulunmanın ve onunla evlenmeye rağbeti bulunduğunun sembolü sayılıyordu.

Allahu Teâlâ buyuruyor ki:
O hâlde, onlardan hangisi ile faydalandınız sa mehirlerini kendilerine farz olarak verin.” (Nisa, 24),

Mehirlerini de güzellikle kendilerine verin.” (Nisa, 25),

Haram kılınanların dışında kalanlar namuslu ve zinaya sapmayan insanlar halinde yaşamanız şartıyla imallannızla (yani mehir vererek) arayıp nikahlamanız için size helâl kılındı.” (Nisa, 24)

Sünnetten:
Rasulullah (s.a.v.) evlenmek isteyene şöyle demiştir:
Demir bir yüzük oba bile bul ve getir
(Muslim, Buhari ve Ahmed üzerine ittifak etmişlerdir. Sehl b. Sa’d’dan alınmıştır. Neylu’l-Evtâr, VI, 170)

Rasulullah (s.a.v.) hiçbir evliliği mehirsiz bırakmamıştır.
Mehrin akit esnasında tesbit edilib belirtilmesi sünnettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) hiçbir nikâhı mehirsiz bırakmamıştır. Böyle yapmak husumeti (anlaşmazlığı) önleyicidir. Bir de kendini Peygamber (s.a.v.)’e hibe eden kadının nikâhına benzememesi için böyle yapılır.

İcma:
Nikâhta mehrin meşru olduğunda Müslümanlar icma etmişlerdir.

Mehrin vacib olmasının hikmeti:

Bu akdin önemini ve yerini ortaya koymak, kadını izzetli kılmak ve ona değer vermek, onunla karşılıklı saygıya dayalı bir evlilik hayatı kuracağını göstermek, onunla uyumlu bir hayat yaşayacağına dair iyi niyetini belirtmektir. Ayrıca evlilik için gerekecek elbise ve masraflar için kadının hazırlanmasına imkân sağlanmış olur.
Mehrin kadına değil sadece erkeğe vacip olması şeri kaidelerin “Kadın, ister eş ister kız isterse de anne olsun hiç bir nafaka göreviyle yükümlü değildir.” kaidesi ile uyum arzetmektedir.
Mehir veya geçim nafakası ve başka şeyler olsun nafakadan erkek sorumludur, çünkü erkek nzk peşinde koşmaya ve kazanmaya daha yatkındır.
Kadının görevi ise evi düzenlemek, çocukları terbiye etmek ve nesli devam ettirmektir. Bu da kolay ve basit olmayan bir yüktür. Eğer mehrin verilmesiyle yükümlü kılınır, onu elde etmeye mecbur bırakılırsa yeni zorluklar yüklenmek zorunda bırakılmış olur ki, bu yolda onun saygınlığı da azaltılmış olur.
Kur’an-ı Kerim kadınla erkek arasında malî sorumlulukların dağılımını belirtmiştir. Allah-u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
“Erkekler, kadınlar üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi islerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler (onlara) mallarından infak etmekte, harcama yapmaktadırlar. (Nisa, 34).

Mehir, evliliğin ruknu veya şartı değildir:

Mehrin -akitte vacib olmasına rağmen- evliliğin ne bir şartı ne de bir ruknu olmadığını evliliğin şartları bahsinde belirtmiştik.
(el-Bedayi, II, 274; Keşşafu’l-Kına, V, 144,174; et-Muhezzeb, II, 55, 60; Muğni’l-Muhtac, III, 229 Bidayetel-Muctehid, III, 25; eş-Şerh es-Sagir, II, 449)

Gerçekte evliliğin üzerine terettub eden sonuçlardan biridir. Bu sebeble onda meydana gelecek olan basit bir bilmezlik ve düzeltilmesi mümkün olan aldanma affedilmiştir:
Çünkü evlilikten amaç kadın erkeğin bir araya gelmesi ve yararlanmadır. Eğer akib mehirsiz gerçekleşirse sahihtir ve ittifakla kadına mehir verilmesi vacib olur.
Bunun delili ise şu ayettir:
Kendilerine dokunmadığınız (yani zifaf yapmadığınız) yahut kendilerine bir mehir tayin etmediğiniz kadınları boşadınızsa bunda size günah yoktur” (Bakara, 236)

Mehirin tesbitinden ve zifaftan önce boşanmayı Allah teâlâ mubah kılmıştır. Bu da mehirin şart ve rükün olmadığının delilidir.

Sünnetten delil:
Alkame’den gelen şu rivayettir:
“Abdullah İbni Mes’ud’a zifafta bulunmadan ve bir mehir de tesbit etmeden ölen bir adamın karısı hakkında soruldu.
Abdullah dedi ki: “Emsali (benzeri) kadınların aldığı miktarda mehri alması, miras alması ve iddet beklemesi görüşündeyim.”

Ashabdan Ma’kıl b. Sinan el-Eşcaî bunu duyunca Peygamberin (s.a.v.)’de Vâşık kızı Berva’ hakkında aynı şekilde hüküm verdiğine şahidlik etti.”

Coca Cola Hakkında isLami Sohbet

Evvela Coca Cola’nın üzerinde bulunan ürünün içindekiler kısmında bulunan Kafein, Kahveden ayrıştırılan, uyarıcı özellikli bir maddedir ki, caiz de değildir.

Kahveden ayrıştırılarak elde edilen kafein, tek olarak veya bir karışıma katılarak içilmesi caiz değildir. Fakat Kahvede veya Çayda doğal halde bulunan (çok az) kafeinin bir zararı yoktur. Çünklü doğal halde bulunan pek çok bitki ve meyvada (hurma, muz, portakal, erik, şeftali gibi meyvelerde ve bal, ekmek, yoğurt gibi yiyeceklerde vb) çok az da olsa dahi Alkol bulunmaktadır. Bunları doğal olarak alıp yemek caizdir. Fakat bunlardan alkolu, kafeini ayrıştırıp, sadece alkol veya kafeini alıp içmek, ya da karışımın içine atıp başka bir içecek oluşturup, içmek caiz değildir.
Kafein ayrıca bağımlılık yapma özelliğine sahibtir. Kafein de nikotin, amfetamin ve kokain gibi bağımlılık yapan bir maddedir. Kafein, uyarıcı bir maddedir ve kişiye tetikte olduğu duygusunu verir. Kafein, beyinde Dopamin gibi bazı sinir iletkenlerini artırarak alışkanlık yapar. Alışılmış olan kafein dozu günlük alınmadığı zaman vücutta bazı tepkiler oluşur. Baş ağrısı, yorgunluk, huzursuzluk, konsantrasyon bozukluğu ve sinirlilik gibi şikayetler gelişir.

“Çeşitli Üniversitelerin Kimya fakültelerinin gıda mühendisliği Bölümlerinde okutulan kitaplarda ve konunun uzmanlarınca yazılan yazılarda, uyarıcı ve bağımlılık yapan maddeler içerisinde yer alan Kafein hakkında şu bilgi verilmektedir:
Kafein bir alkaloid’dir. Bilinen birçok alkoloid bileşikleri vardır. Kahve, çay, kakao bitkilerinde yaygın bulunur. Kahve içiminde unemi olmakla birlikte lezzet üzerinde çok da etkinliği yoktur. Bitkilerden elde edilen kafein, ilaç sanayi, içecekler ve yumuşak içki yapımında kullanılır. Kolada da belli oranda kafein bulunur.
Kafein zihni açar, kan dolaşımını artırır, vücuda sıcaklık verir, yorgunluğu giderir, sindirimi kolaylaştırır. Fazlası sinir sistemi üzerinde etki yapar.
Kafein maddesi Çayda ve kahvede de bulunmaktadır. Çoğu zarar veren Şeyin, zarar verecek miktarını kullanmamalıdır. Vücuda zarar verecek kadar çok yemek de haramdır. Bazı gıdalar, bazı hastalara yararlıdır.
Vücuda zarar verdiği bilinen şeyleri kullanmak doğru değildir. Bir kimseye kahve ve çayın fazlası zarar veriyorsa az içmeli, azı da zarar veriyorsa hiç içmemelidir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı)

Kafein : Kafein, alkoloid grubunun azotlu organik bir bileşiğidir. Birçok bitkide bulunan kafeinin ölümcül dozu, 10 gr’dır. Gereğinden çok kahve tüketimi bilinenin aksine, kişide uyarıcı etki yaratmaz; sinirsel uyarıların algılanmasında yavaşlamaya ve uyuşmaya neden olur. Kişide keyif verici bir hal yaratması, bağımlılık yapan özelliğinin temel kaynağıdır. Kafein, 200-400 mg alındığında dikkati artırır, yorgunluğu azaltır. Kafeinin uykusuzluğu giderme, direnci artırma, fiziksel, psikomotor ve intellektüel performansı artırma gibi etkileri de vardır.

Kafein;
• Merkezi sinir sisteminde uyuşukluk ve zihin yorgunluğu giderici etkisi vardır
• Yüksek dozda konvülsiyon (sara nöbeti) oluşturur
• Solunum sistemini uyarır, kalp atış hızını artırır
• Hafif idrar söktürücü etkisi vardır
• Kas, sinirler ve mide salgısını uyarıcı, metabolik hızı artırıcı etki yaratır
• Orta düzeyde alındığında (200-300 mg) iştah artırır

Coca-Cola ürünleri ne kadar kafein içerir?

Coca-Cola, 330 ml’lik her kutu başına 33 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın üçte birine ve aynı miktardaki Türk kahvesinin dörtte birine denk gelir.

Coca-Cola light, 330 ml’lik her kutu başına yaklaşık 42 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın yarısına ve aynı miktardaki Türk kahvesinin üçte birine denk gelir.

Coca-Cola zero, 330 ml’lik her kutu başına 33 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın üçte birine ve aynı miktardaki Türk kahvesinin dörtte birine denk gelir.

100 ml Burn enerji içeceği yaklaşık 15 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın yarısına ve aynı miktardaki Türk kahvesinin üçte birine denk gelir.

Hangi içecekle ne kadar miktarda kafein alıyorsunuz?

İÇECEK TÜRÜ KAFEİN MİKTARI (mg)

Cappucino, 360 ml. 160-200
Kahve, kafeinsiz, instant, 240 ml. 2
Kahve, kafeinsiz, demleme, 240 ml. 2
Espresso, 30 ml. 64
Kahve, kafeinli, instant, 240 ml. 62
Kahve, kafeinli, demleme, 240 ml. 95
Coffee Latte, 500 ml. 150
Coffee Grande, 500 ml. 330
Siyah çay, demli, 240 ml. 47
Yeşil Çay, demli 30-50
Ice Tea, limonlu, 360 ml. 10
Cola 47
Enerji içeceği, 250 ml. 76

(1 büyük fincan = 235 ml)

Coca Cola’nın İslam’a aykırılığı (haram) Kafein ile sınırlandırmak tabi ki yetersizdir. Çünkü Coca Cola firması hakkında tevature varan şekilde sahibinin yahudi olduğu ve 2005 yılında Filistin’li muslumanlarla savaşan İsrail’e, gelirinin % 10 ‘unu vererek yardım etmişliğidir. Bu ise kufurdur ki, buna rağmen muslumanların, yahudilerin pislik dolu coca colasına esir olmuş derecede mubtela olması, bir o kadar sakat bir durumdur! Ahiretteki vebalinden kolay kurtulamazlar.

Yine Coca colanın gizli formulundeki pislik, böcek, ve haşeratın olduğu, asitin çokluğu sebebiyle mideyi delebileceği, Tuvalet temizlemede dahi kullanılabilecek derecede yüksek asit içermesi de İnsan sağlığına zararlı bir karışımdır ki, muslumanların bu pislikten uzak durmaları, nefislerinin kölesi olup, bir anlık istek uğruna her türlü batağa batmamalıdırlar.

Dikkat : Coca Cola için söylediklerimizin pek çoğu diğer Colalar (Cola Turka, Pepsi cola) için de geçerlidir. Ülker firmasının Cola Turkası ve Pepsi cola firması da, Cola adı için Coca Cola firmasına isim hakkı için ücret ödediğini yıllar önce duymuştum.

Benim Ümmetimin Ömrü

Soru : “Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecektir” sözü hadis midir ?

” Benim Ümmetimin Ömrü 1500 Seneyi Pek Geçmeyecektir” Sözü
(Suyuti, el-Keşfu an Mucavezeti Hazihil Ummeti el-Elfu, el-havi lil Fetavi, Suyuti. 2/248, tefsiri Ruhul Beyan. Bursevi ; Said Nursi Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 46; Kastamonu Lahikası, s. 33)
UYDURMADIR

Said Nursinin talebelerinden Ahmet Feyzi Kul’un ümmetin ömrü ile ilgili zikrettiği hadisi inceleyelim:

Suyutî, dünyanın ömrünün yedi bin yıl olduguna dair bir çok hadis rivayet etmistir. O, bu ümmetin ömrünün bin yıldan fazla olacagını ve bu fazlalıgın da beş yüz yıla
ulaşmayacağını zikreder.

Suyutî, buna delil olarak el-Kesf an Mucavezeti hazihe’l-Ümmeti’l-Elf adını verdigi risalesinde yer verdiği hadisleri gösterir.
( Mahmud Ebu Reyye, Adva alâ es-Sünneti’l-Muhammediyye: Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, çev.
Muharrem Tan, Yöneliş Yayınları, İstanbul 1988, 257.
Çeviride “O, bu ümmetin ömrünün bin yıldan fazla olmayacagını (…)” seklindedir ki, dogrusu “olacagı”dır.)

Dünyanın ömrünü yedi bin yılla tahdit eden ve Hz. Peygamber’in altıncı bin yılın sonunda geldiğini bildiren haberlerden sadece birisi merfu olarak rivayet edilmis, ancak
ibnu’l-Cevzî ve diğer hadis uzman ve sarrafları bunun da uydurma olduğuna hükmetmislerdir.
Madem bu haberlerin herhangi bir kıymeti yoktur, öyleyse hadislere dil uzatmak için bize bir sebep teskil edemez. Bunlardan bazıları mevkuf olarak sahabeden ve tâbiundan rivayet edilmistir. Sabit oldukları kabul edilse dahi, husn-u niyetle Müslüman olan ehl-i kitaptan aldıkları, batıl israiliyattan oldukları muhakkaktır. Maazallah merfu olmaları mümkün degildir.
Dünyanın ömrünü 7000 yılla tahdit etmek; Allah’a, yaratıklara ve ilme iftara eden Yahudilerin cehaletindendir.
(…) İmam Suyutî’nin içtihadı, onu bu israilî haberlerin bir kısmını kabul etmeye götürmüsse, bu süphesiz bir hatadır.
İsmet sıfatını haiz olmayan hangi insan hata etmez ki?
İsmet sadece Allah’a ve Rasulune aittir.

İmam Suyutî bu haberlere güvenmişse, öte yandan onun dışında bir çok hadis imamı, onları tenkit etmiş ve batıl olduklarını ortaya çıkarmıştır.

Dünyanın ömrünün bu haberlerde belirtilenden kat kat fazla oldugu kat’î delillerle ortaya çıkmıştır ki, bu da rivayetlerin batıl olduklarını kesinleştirmistir.
( Ebû Sehbe, Sünnet Müdafaası, 1/329-330.
Çeviride “Dünyanın ömrünü yedi bin yılla tahdit eden ve Peygamber’in altıncı yüzyılın (…)” ve “Dünyanın ömrünü 700 yılla tahdit etmek (…)” seklindedir ki, dogrusu “altıncı bin yıl” ve “7000 yıl”dır.)

Uydurma hadisi tanıma yollarından biri de hadisin Kur’an’ın sarahatine muhalefetidir;
tıpkı dünyanın ömrünün yedi bin sene olup, bizim de bu yedinci bin (yılın) içinde bulunduğumuz hakkındaki hadis gibi. Bu, çok açık bir yalandır. Çünkü, bu hadis doğruysa,
kıyamete 251 sene vaktimiz kaldıgını herkes bilir. Allah Tealâ ise söyle buyurmustur:
Sana kıyametin ne zaman gerçeklesecegini soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır.’ (…)”(A’râf, 187.)
(Aliyyu’l-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 431; ibn Kayyım, Menâru’l-Munîf, 79)
Şevkânî, “Nebi (s.a.v.)’nin vefatından sonra kıyamet gününe kadar bin sene geçmeyecegi” hadisi hakkında İmam Nevevî’nin, “Bâtıldır, aslı yoktur.” dediğini
zikreder. (Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, 509.)

Reşid Rıza da söyle demektedir:
Bazıları da, “Âdem (a.s.)’den Peygamberimize gelinceye kadar 5500 sene geçtigini, dünyanın ömrü 7000 yıl olduğundan, bu ümmetin ömrü de 1500 senedir” demişlerdir.
Dünyanın ömrünün 7000 yıl olduğuna dair nakledilen haberler İsrailiyattan başka bir şey değildir; israiloğullarının bu kabil haber ve kıssalarına itimat edilemez. Bu mevzuda güvenilecek bilgi kaynagı jeolojik araştırmaların vardığı neticelerdir ki, bu da milyonlarca sene ile ifade edilmektedir. (Rızâ, Muslih ve Mukallid, 58)

Hadis olduğu ileri sürülen haberlerin, Kur’an’a ve sahih Sünnete muhalefeti sebebiyle kolayca tanınması mümkündür.
Dünyanın ömrünü tayin eden bir uydurmada Peygamber’in, “Dünyanın ömrü yedi bin senedir. Biz yedinci binin içinde bulunmaktayız.” dediği iddia edilmektedir.
Rasul-u Ekram (s.a.v.)’in vefatından bu yana bin dört küsur sene geçmis olmasına rağmen, dünyanın hâlâ ayakta durması, her şeyden önce bu sözü yalanlamaktadır. Kaldı ki, bu söz, hem ayetlere, hem de sahih hadise muhaliftir.

Kur’an-ı Kerim’de: “Senden kıyametin ne zaman vukua gelecegini sorarlar. De ki: ‘Onun ne zaman gelecegini Rabbim bilir.’ (A‘râf, 186)

Kıyametin ne zaman gelecegini bilmek Allah’a mahsustur.” (Lukmân, 34) buyurulmakta,

HPeygamber diliyle de “ben gaybı bilmem” (En’âm, 50) denmektedir.

Yine, “Cibril Hadisi” diye meşhur olan hadis-i serifte ise Peygamber, kıyametten bahisle:
bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha fazla bir bilgiye sahib degildir” (Buhârî, İman 1; Muslim, İman 1) buyurarak kıyametin ne zaman vuku bulacağını bilmediğini söylemektedir.
Şu hâle göre, yukarıdaki haber hem Kitaba, hem de sahih Sünnete muhalif oldugu için uydurmadır. ( Kandemir, Mevzû Hadisler, 181-182. )

Uydurma haberleri kitaplarına alıp, bu rivayetlerin gerçeklige de uygun olduğunu (!) kanıtlamak amacıyla zorlama yorumlarla milletin imanını kurtardığını sanan ve bununla da iftihar eden bu zihniyet (Nurcu); gerçekte bu suretle, bilimsel bulgulardan haberdar olanları imanlarında şubheye düşürmektedir.
Sapkın itikatlerini Allaha ve Rasulune rağmen muhalefet edercesine fikir yürütenleri Allahın kitabına davet ediyorum:

Allah ve Rasulu bir işe hükmettiği zaman, gerek mumin bir erkek ve gerekse mumin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Rasulune âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur. (Ahzab 36)