Kadere Fetva Verdirmek

Bir yıldan beri Nurcuların üzerinde aymaz bir sıkıntı dönüyor. Üstadlarının “vazife-i hayatım” dediği ve basım, dağıtım, denetim, tashih, tanzim, şerh ve neşir hakkını Nur Talebelerine verdiği Risaleleri Nur Talebeleri basamıyorlar, neşredemiyorlar.

Ve Risaleleri oldum olası iç tehdit gören devlet, bu kitapların basım ve neşir hakkını Nurcuların elinden kendi inhisarına almak için kolları sıvadı.
Oysa Nurcuların Üstadı diyor ki:
“Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. İman ve Kur’ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve esâsât-ı Kur’âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde, dünya muamelâtı suretine sokulmaz.”1
Devlet bu işi Nurcuların elinden alacak ve matbaaları susturacak!
Devletin, Risale neşrine zarar vermesi ve darbe vurması için artık bundan böyle büyük şeyler yapmasına gerek kalmayacak; kılını kıpırdatmaması yeterli olacak.
Fakat bu arenada bizim devlete veya siyasetçiye yüklenmemiz de boşuna! Çünkü bu işin en büyük vebali devletin değil, siyasetçinin de değil.
Bu işe kader fetva verecek olursa, en büyük vebal topyekûn Nur Camiasının olur! Kader canibinden bakarsak, bu işin altında Nurcular kalır.

Kader Fetva Verirse

Açık söyleyeyim, bu işe kader fetva vermezse mesele yok; kimse bir şey yapamaz!
Ya kader fetva vermişse… İşte ondan dehşet almalı.
Kader kusura ve gaflete ceza keserek insanı terbiye eder. Duâ edelim ki Rabbim, bu terbiyeyi şiddetli kılmasın! Nurcuları ihlâsla, uhuvvetle imtihan etmesin. Bizi bize dost kılsın, hasım kılmasın. Âmin.
Elimdeki Nur nimeti, gafletim yüzünden benden uzaklaşıyorsa tövbe etmekten ve Nura tarziye vermekten başka çarem kalır mı? Öyleyse ben, bu gafletten bana düşen hisseye bakarım. Hayıflanacaksam kendime hayıflanırım! Kınayacaksam kendimi kınarım! Ve derim ki:

Ey Haddinden Tecavüz Etmiş Nefs-i Pürvesvâs!

Sen, kırmızı kitaplarını devlet inhisarına veren iflâh olmaz çabalar neticeye ulaşsın diye duâ ediyorsun!
Soruyor musun neden ben basamıyorum diye? Matbaan mı yok? Yoksa günahın mı çok? Yahut sen basacaksın, devlet denetleyecek; öyle mi?
Bir yıldan beri ülkemizin üzerinde maddî-manevî sıkıntıların ve göz yaşartıcı faciaların eksik olmayışı, bu sakim sürecin Allah’ın gayretine dokunduğunun delili olduğunu anlamıyor musun?
Bir faciaya doğru sürükleniyorsun sen, farkında mısın?
Bak dostum, kader bir meselede kolay fetva vermez!
Gel; eğri otur, ama doğru düşün, doğru karar ver, doğru duâ et!
Elli yıldan beri problemsizce bastığın, neşrettiğin, denetlediğin, dağıttığın, hizmet ettiğin Risaleni basamaz, dağıtamaz, neşredemez, denetleyemez, hizmet edemez duruma düşersen, bunun hesabı da, vebali de sana çıkar! Kimseye çıkmaz!
Bir facianın ucundasın; lütfen uyan!

Günahını, Vebalini, Kusurunu Bir Gör

Kendini bir sorgula iki gözüm: İstersen İhlâs Risalelerini kendine vur! İstersen Uhuvvet Risalesini; ya da Şuâlar’ı; yahut Lâhika Mektuplarını kendine vur! İstersen Beyanat ve Tenvirler’i, yahut Hizmet Rehberini, veya Haşir Risalesini, yahut Şükür Risalesini, veya Hasbiye Risalesini kendine vur!
Hangisine karşı kusur yaptın? Yoksa hepsine karşı mı?
Sende bir hal var dostum; sen normal değilsin!
Sen tövbe et ve şu kırmızı kitaplarına bir dön, onları bir anla, onları kafana bir anlat! Günahını, vebalini, kusurunu, taksiratını bir gör!
Gör ki, devlet senin kırmızı kitabınla ilgilenmez, onu dert edinmez, bunun uhrevî hesabını düşünmez, senin hizmet bildiğini hizmet bilmez, bir genç imansız olmuş derdinde olmaz!
Lütfen uyan!
Uyumaya devam edersen, yarın mahşerde Üstadının yüzünü görmeye yüzün olmayacak! İmam-ı Ali’yi (ra) görünce yüzün kızaracak! Peygamberinin (asm) huzuruna varmaya hicap edeceksin!
Tövbe et! Allah tövbeleri kabul eder.
Kadere fetva verdirmenin dayanılmaz sorumluluğunu üzerinde taşıma!

Dipnot:

1- Mektubat, s. 72.

Hakka Teslimiyet Esastır

Yasin Bey: “Bediüzzaman Hazretleri kaddesallahu sırrahum tarihçe-i hayatında şöyle diyor: ‘Dünyamı da feda ettim, ahiretimi de feda ettim.’ Benim sorum şu: Dünyayı feda etmek kavramını anlıyoruz ve inşaallah biz de feda edenlerden oluruz. Ama âhiret feda edilir mi? Bu nasıl olur?”

BU ŞEM’A MEVLÂ’YA AİTTİR

“Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez! Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”

Mevlâ’nın yaktığı bir meşaleyi ne dünyanın maddî güçleri, ne dünyanın karanlık şeytânî desîseleri, ne de dünyanın helâl da olsa câzibedâr nimetleri söndüremediği gibi, bu meşaleyi elde tutmanın karşılığında Allah’ın rızâsından başka hiçbir şey, âhiret nimeti de olsa, Cennet de olsa, Cehennemden kurtulmak da olsa, hiçbir bedel istenmez. Çünkü meşale Hakka aittir, Haktan geliyor, Hak için geliyor!

Biz de Hakkın kuluyuz! Ve eğer elimize tutuşturulmuşsa, şükür şükran içinde tutmakla yükümlüyüz!

Allah’ın takdiri başka şeydir. Cennete girmek için veya Cehennemden kurtulmak için “yaşamak” başka şeydir. Cenneti istemek veya Cehennemden kurtulmak istemek çok daha başka şeydir. Bunları birbirine karıştırmamak lâzım.

CENNETİ İSTERİZ; AMA DÂVÂ EDEMEYİZ

Biz Müslüman olarak dünyada da, âhirette de Allah’ın takdirine teslim oluruz, boyun eğeriz. Allah’ın takdirinden râzı oluruz. Şüphesiz Allah’ın lütfundan, fazlından ve rahmetinden Cennete girmeyi istediğimiz gibi, Cehennemden kurtulmayı da isteriz. Bu başka şeydir. Çünkü istemek kul olarak bizim görevimizdir.

Fakat Cennete girmek için veya Cehennemden kurtulmak için yaşamadığımız gibi, Cenâb-ı Allah’tan hiçbir şekilde bu sonuçları hak dâvâ da edemeyiz!

Biz, “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” (Biz Allah için varız ve Allah’a döneceğiz.) 1 âyetinde de ifâdesini bulduğu gibi biz Allah için varız, Allah için yaşarız, Allah için ölürüz ve Allah’a döneriz. İnançlarımızın ve iyi amellerimizin karşılığında Cennete girmek veya Cehennemden kurtulmak gibi bir bedel isteyemeyiz!  Çünkü bütün iyi amellerimiz de Allah’ın birer ihsanıdır!

DÂVÂ ALLAH’IN DÂVÂSI

Çünkü dâvâ Allah’ın dâvâsı. Şem’a Allah’ın şem’ası. Meşale Allah’ın meşalesi. Din Allah’ın dîni. Biz de günahlarımızla, kusurlarımızla, hatâlarımızla Allah’ın kullarıyız. Biz günahımızı görmekle yükümlüyüz. Tövbe etmekle yükümlüyüz. İyi amel yapmakla yükümlüyüz. Fakat tövbemizi ve iyi amelimizi birer gurur heykeli yaparak Allah’tan hak dâvâ etmek gibi bir konumda değiliz. Yarın âhirette Allah’tan herhangi bir şekilde hak dâvâ etmek için burada bu hizmetin içinde bulunuyor değiliz. Çünkü olsa olsa, üzerimizde şükür borcumuz var. Eksiğimizle, kusurumuzla onu yapmakla meşgulüz.

İçinde bulunduğumuz hizmet, dünyada hak ettiğimiz için elimize verilmiş olmadığı gibi, yarın âhirette bir hak dâvâ içine girelim diye de elimize verilmiş değildir. Bizim yerimizde pekâlâ Allah’ın başka kulları da olabilirdi ve biz burada olacağımıza pekâlâ batıl bir inanç veya dâvâ grubunda da olabilirdik! Yani elimizde bulunan doğru inançlar, tamamen Allah’ın lütfu, Allah’ın ikrâmı, Allah’ın rahmeti ve Allah’ın takdiri ile bize ihsan edilmiştir. Bundan dolayı kendimizi şanslı görebiliriz-–bunun için de şükür borçluyuz—; fakat tamamen bir şeytan hîlesi olan, biz iyi veya üstün olduğumuz için böyle doğru inançta bulunduğumuz vehmine kapılamayız!

BEDİÜZZAMAN BİR YOL HARİTASI ÇİZMİŞTİR

Âhireti fedâ etmek, âhirette herhangi şekilde bir dâvâ peşinde olmayı düşlememek demektir. “Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de” diyen, ve sözlerinin devamında, “Ben cemiyetin îmân selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu! Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin îmânı nâmına bir Saîd değil, bin Saîd fedâ olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem. Orası da bana zindan olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur.” 2 diyen Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri böylece kendisinin bu dâvâya yaklaşımını özetlediği gibi, bu dâvânın yükünü omuzunda taşıyanların yaklaşımını da özetlemiş, bir yol harîtası çizmiştir.

Bu yol haritasında Cennet namına hareket etmek yok, Allah rızâsı için adım atmak vardır. Allah’a karşı ne dünyada, ne âhirette herhangi bir şekilde iddiâ sahibi olmak yok, Allah’a şükür ve teşekkür borcunu ödeme gayreti vardır. Allah’a karşı naz ve dâvâ peşinde olmak yok, Allah’ın takdirini lütuf bilmek ve Rab olarak Allah’tan râzı olmak anlayışı vardır!

Hiç şüphesiz duâ, naz ve dâvâ demek değildir. Duâ, bizim kul olarak istek ve ihtiyaçlarımızı dile getirmemiz demektir ki, Cenâb-ı Hak buna izin vermiştir. Buna ihtiyacımız da vardır. Fakat duâmızı bir naz ve tahakküm aracı yapmamıza izin yoktur. Kötülüklerimizi ve günahlarımızı nefsimizden; iyiliklerimizi Allah’tan bilmeliyiz.

Dipnotlar:
1- Bakara Sûresi: 156.
2- Tarihçe-i Hayat, s. 543, 544.

Bediüzzamana göre din ve milliyet

Bediüzzaman din, milliyet, islami sohbet, dini sohbet, nur sohbet, nur muhabbet

“Irk mı önemli, hamiyet-i milliye mi, yoksa din kardeşliği mi önemli ve üstündür?”

Allah katında tek üstünlük, Allah korkusundaki ve ahlâk güzelliğindeki üstünlüktür.1 İnsanlar da bu değerleri üstünlük değeri sayarlarsa ne âlâ! Aksi takdirde insanların değer verdikleri başka üstünlüklerin Allah katında ve hakikatte hiç ehemmiyeti yoktur. Ne ırk üstünlüğü, ne gösterişte kalan bir vatanseverlik, ne para, ne mal, ne makam, ne başka bir dünya üstünlüğü!… Bu üstünlükler kabir kapısına kadardır. Kabir kapısından sonra bu üstünlükler geçersizdir, orada sadece ahlâk üstünlüğü geçerlidir. Âhirette tek geçer akçe güzel ahlâktır!

Neden ırklara ve kabilelere ayrılarak yaratıldık? Irklar arası üstünlük kavgası verelim diye mi? Kabileler arası husûmet çıkaralım, kavga yapalım, kan dökelim diye mi? Hayır.

Birbirimizi tanıyalım, tanışalım, kaynaşalım, sevelim, birbirimize yardımcı olalım ve kolaylık sağlayalım diye ırk ırk, kabile kabîle, boy boy, sınıf sınıf yaratıldık. Kur’ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.”2 buyuruyor. Bu âyeti Üstad Bedîüzzaman Hazretleri şöyle tefsir ediyor: “Sizi tâife tâife, millet millet, kabîle kabîle yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâiyeye âit münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabîle kabîle yaptım ki, yek diğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz değildir.”3

Bediüzzaman’a göre, nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, takımlara ayrılır. Ta ki her neferin muhtelif ve farklı sorumlulukları, görevleri ve vazifeleri belirlensin, bilinsin, tanınsın ve ordunun fertleri görevlerini eksiksizce yerine getirsin, vatan ve millet düşman hücumundan korunsun. Yoksa bu ayrılma ve bölünme bölükler arası kavgaya, taburlar arası husûmete, alaylar arası düşmanlığa, fırkalar arası sürtüşmeye yarasın diye yapılıyor değildir.

Aynen bunun gibi, İslâm toplumları kabilelere, ırklara ve taifelere ayrılmıştır. Fakat binlerce birlik yönleri vardır. Hâlıkları birdir, Rezzâkları birdir, Peygamberleri birdir, kıbleleri birdir, kitapları birdir, vatanları birdir…. Böyle binlerce birlik bağları içindedirler. İşte bu kadar birlik bağı, Müslümanlar arasında uhuvveti, kardeşliği, muhabbeti ve birliği gerektiriyor. Demek insanlar bu âyetin ifade ettiği gibi kabilelere ve taifelere tanışmak ve yardımlaşmak için ayrılmıştır. Yoksa birbirini küçük görmek, inkâr etmek, yok saymak, asimile etmek, sömürmek, güçsüz olanı ezmek ve kaynaklarını kurutmak ve birbirine düşmanlık üretmek için kabilelere ayrılmış değillerdir.

Milliyet fikrinin iki kısım olduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, bunlardan birinin menfi, uğursuz ve zararlı olduğunu, başkasını yutmakla beslendiğini ve diğerlerine düşmanlık etmekle devam ettiğini, bu anlayışın kalıcı düşmanlıklara ve toplumlar arası huzursuzluklara sebep olduğunu kaydeder. Kur’ân’ın “cahiliyet taassubu”4 dediği, Peygamber Efendimiz’in de (asm), “İslâmiyet, cahiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği kaldırmıştır.”5 Hadis-i şerifi ile işaret buyurduğu taassup böyle menfi ve zararlı ırkçılıktır. Müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti ise, ona ihtiyaç bırakmıyor.

Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, milliyet fikrinin ikinci kısmı müsbet milliyettir. Müsbet milliyet, her toplumun kendi iç bünyesini sevmesi, yükselişini istemesi ve bunun için gayret etmesi demektir. Hamiyet-i milliye namıyla, her ferdin başka milletlere zarar vermeden kendi milletinin menfaatlerini takip etmesi elbette hakkıdır ve bu gayret zararsızdır. Bu gayreti İslâmiyet reddetmez. Bu gayret yardımlaşmaya, dayanışmaya ve güç birliğine de sebeptir. İslâm kardeşliğini güçlendirir.

Bediüzzaman’a göre milliyet fikri, İslâmiyete yardımcı olmalı, kale olmalı, zırh olmalı; fakat dînin yerine geçmemelidir. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet ve kardeşlik içinde “bin kardeşlik” vardır. Din kardeşliği berzah âleminde ve beka âleminde de kalıcıdır, yaşanmaya devam edilir. Onun için milliyetçilik ne kadar güçlü de olsa, İslâm kardeşliğinin ancak bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa İslâm kardeşliğini bırakıp, yerine milliyetçiliği koymak, büyük hatadır; kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmaktan farksız bir ahmaklık ve cinayettir.

Dipnotlar:
1. Hucurât Sûresi: 13
2. Hucurât Sûresi: 13
3. Mektûbât, s. 309
4. Fetih Sûresi: 26
5. Keşfü’l-Hafâ, 1/127

netlog chat
dini chat
islami chat
nur chat sohbetleri
risalei nur chat
islami chat odalari
nur cet
nur sohbet odalari

Bediüzzaman İçtihad ve Fetva Ehlidir

Bediüzzaman İçtihad, tecdid ve fetva hakkında Nur Sohbet

BEDİÜZZAMAN TECDİD VE İÇTİHAD YAPMIŞTIR

Bediüzzaman Said Nursî (ra) dinde tecdid ve içtihad yapmıştır.

Din hizmetinde, cihadda, gerektiğinde klâsik usûl üzere fıkıhta ve bilhassa iman ilimlerinde çok sayıda içtihad etmek ve fetva vermek suretiyle, içinde bulunduğumuz taassubu kırılmış, inancı sarsılmış, teslimiyeti yıkılmış, iffeti ve edebi kaybolmuş, ahlâkı ve ameli bozulmuş asırda kalplere imanı tahkikî olarak, ahlâkı amelî olarak perçinlemiştir.

Bizzat kendisi bu manayı ifade sadedinde diyor ki:

“Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz.”1

Keza Bediüzzaman, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, helâket ve felâket asrında, iman direğinin sarsıldığı ve deccalizmin küfrü ve sefaheti medeniyet saydığı bir zamanda gelmiş ve Kur’ân’ı asrın idrakine sunmuş, sünneti ihya etmiş, İslâm’ı ve imanı tecdid etmiştir.

BEDİÜZZAMAN HÂKİMDİR VE HAKÎMDİR

Bediüzzaman hâkimiyet ve hikmet sıfatlarını zatında toplanmıştır.

Mahkûm iken hükmetmiştir.

Bir defasında savcıya şöyle hitap ediyor: “Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana ‘Çıkmayacaksın’ diyebilir. Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun!”2

İslâm’ın, imanın, vahyin, ahlâkın, ibadetin kalplere nüfuz eden hükmünü, hikmetlerini ve faziletlerini, dağlar kuvvetinde hüccetler, deliller, keşfiyatlar ve bin tiryak kuvvetinde ilâçlarla3, tefekkür tadında altı bin sayfalık bir eserde yazmak suretiyle münkir filozoflara ve bid’akâr rejimlere meydan okumuştur.

Keza, Risale-i Nur’da kalp ile aklı imtizaç ettirmek suretiyle, bin yıllık kelâm okulu ile tasavvuf mesleğini ve felsefenin hikmet yönünü hedefte birleştirmiş, her üç yoldan daha mükemmel biçimde Kur’ân’ın cadde-i kübrasını göstermiştir.4

Bütün bunlar ulum-u imaniyede içtihaddırlar.

BEDİÜZZAMAN ZAMANIMIZIN İRŞAD KUTBUDUR

Risale-i Nur, yalnız bölgesel bir tahribatı ve mahalli bir haneyi tamir etmiyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor.

Risale-i Nur, küllî bir tahribatı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Bin seneden beri müfsit âletlerle hırpalanan kalb-i umumîyi, efkâr-ı âmmeyi ve vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla tedavi ediyor.

Dünyayı saran ve yer küreyi sarsan deccalizm, süfyanizm ve inkâr-ı Ulûhiyet fırtınalarına karşı iman esaslarını delillendiriyor, temellendiriyor, ilmiyle ve tefekkürüyle imanı taklitten tahkike çıkarıyor.

Risale-i Nur okundukça, kulağını açan herkese, imanın hadsiz mertebelerinde terakkî ve inkişaf veriyor, iman-ı kâmil kazandırıyor5 ve insanı, hakikî insaniyet-i kübra mertebesine çıkarıyor.

RİSALE-İ NUR DÂVÂSI BİR EHL-İ BEYT MESLEĞİDİR

Bediüzzaman gerek soy itibariyle, gerekse dâvâ ve meslek itibariyle hem Hazret-i Hasan (ra), hem de Hazret-i Hüseyin (ra) Efendilerimize dayanıyor.

Dolayısıyla Risale-i Nur dâvâsı, Ehl-i Beyt mesleğinin asrımızdaki tezahürüdür.

Bediüzzaman, Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylani’den (ks) yaklaşık sekiz yüz yıllık bir aradan sonra Ferid makamına mazhar bir kutb-u azamdır, ümmetçe yolu gözlenen mehdi-yi muntazardır. Derslerinde herhangi bir şeyh silsilesine bağlı kalmadan doğrudan Kur’ân’dan tefeyyüz etmiş ve Resulullah Efendimiz’den (asm) talim eylemiştir.

Bunlar mübalâğalı ifadeler değildir. Nitekim bizzat Bediüzzaman, kendi görevini, makamını ve vazifesini aynen şöyle tarif ediyor:
(Nezaketi dolayısıyla bu görevleri üçüncü şahıs diliyle ifade ediyor)

“Cenâb-ı Hak..…  Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır.”6

Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 413.
2- Mektubat,s. 74.
3- Şuâlar, s. 163.
4- Mektubat, s. 317.
5- Şuâlar, s. 163.
6- Mektubat, s. 425.

Barla’ya bir omuz vuralım

Barla Yollarında Nur Sohbet İslami Sohbet Dini Sohbet

Bir Ömür Boyu Barla’da…
Tepelice çama çıktım,
Gelincik dağına baktım.
Mümkün olsa kalacaktım,
Bir ömür boyu Barla’da…

Bahar ve yaz dönemlerinde, tatil günlerinde ve yılın hemen her ayında, her gününde öğrenciler, öğretmenler, müdebbirler, Nur Talebeleri ve Nur dostları akın akın Barla yollarındalar…

Nur Üstadının geçtiği yollardan geçmek, bastığı topraklara basmak, teneffüs ettiği havayı ciğerlerine çekmek, tefekkür ettiği ve Nurdan huzmeler yazdığı Cennet Bahçesinin, Karakavağın, Çınar Ağacının, Çam Dağının, Katran ve Çam ağaçlarının, Gelincik Dağının ve Eğirdir Gölünün sahifelerini okumak, Nur Üstadının “Yıldız sarayına değişmem” dediği, “Ehl-i imanın manevî imdadına gönderilen Risâle-i Nur Külliyatının telif edilmeye başlandığı ilk merkez” dediği, “Üç yüz elli milyon İslâm’ın merkezi hükmünde ilk dershane-i nûriyesi” dediği Barla’ya defalarca ayak basmak milyonların ortak aşkı ve sevdası…

Peki Barla’da Üstad’ın ziyaretçilerine ve misafirlerine hizmet verecek ne kadar sosyal tesis var dersiniz?

Aslında fazla sosyal tesis yok.

Yeni Asya Sosyal Tesislerinden başka bir otel, bir iki vakıf binası var.

O milyonları bir anda Barla’da ağırlamayı teklif etmiyoruz.

Ama hiç olmazsa 100-200 kişilik Barla ziyaretçilerine aynı anda hizmet verebilecek tesislere, mekânlara, hizmet binalarına, hizmet neferlerine ihtiyaç olduğu kesin.

EK HİZMET BİNASINDA SON DURUM

Bu şiddetli ihtiyaca bir nebze olsun cevap verebilmek amacıyla, mevcut 70 yatak kapasiteli, azamî 100 kişiye hizmet verebilen Yeni Asya Sosyal Tesisinin hemen yanı başında daha önceden bir arsa alınmıştı. Bu arsa üzerine yine 70 yatak kapasiteli bir ek hizmet binası planlanmıştı.

Bu plan, geçtiğimiz yıllarda cennetmekân bir hayırseverin 400 bin TL bağışlamasıyla yola girdi. Zemin kat kalorifer odası, yönetim odaları ve resepsiyon, birinci, ikinci ve üçüncü katlar suit odalar ve öğrenci okuma odaları, dördüncü kat mescit ve toplantı salonu planıyla totalde beş katlı inşaatın kabası bununla tamamlandı. Su, elektrik ve kalorifer tesisatı çekildi. Pencereler takıldı. Dıştan ve içten ısı yalıtımı sağlandı. Kışa uygun hale getirildi. İlâve bağışlarla mermer, fayans, kalebodur ve laminantlar alındı. Taban şapları atıldı. Kapılar için söz alındı.

Fakat yetmedi. Mescit tavan ve duvarların lambrileri borçla alındı. Kalorifer için kırk civarında petek lâzım. Güneş enerjisi tesisatı çekildi. On iki panel ve beşer yüz kg.lık iki depo gerekiyor.

Biraz daha bağışa ve desteğe ihtiyaç var.

Ege bölge illerine durumun aciliyeti aktarıldı.

Hiç şüphesiz illerimizin kendi imkânlarını zorlayan hizmet yatırımları ve ihtiyaçları var. Bununla beraber İzmir, Antalya, Denizli, Isparta, Manisa gibi Ege illerinden yaklaşık 60 bin TL’lik bir destek sağlandı. Allah razı olsun.   

BİRAZ DAHA DESTEK LÂZIM

Yaklaşık yüz bin TL daha destek sağlanması halinde, içine hızla usta ve işçi girecek. İnce işlerini tamamlayacak. Halı, çekyat, koltuk, yatak, ranza, masa, sandalye, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi tefrişat ve donanım malzemeleri alınacak. Ek hizmet binasının bütün eksikleri Ramazan ayına kadar tamamlanacak ve inşallah Ramazan ayında hizmete açılacak.

Bediüzzaman sizlere selâm ediyor. Diyor ki: “Genç, kavî, iktidarlı çok Said’ler sizlerde vardır. Aynı ruh, aynı ifade, aynı iman… Hadsiz şükür ve sena olsun ki; Rabb-i Rahim sizleri Risale-i Nur’a hâmi, naşir, sahip, şakirt eylemiş… Ruh u canımla her birinize binler selâm. Mâşaallah, barekallah derim.”1

Barla’nın yardım ve desteklerinize acil ihtiyaç duyduğunu bildirirken, kavi, iktidarlı ve genç Said’ler için bağış hesap numarasını yazalım:

T.C. Ziraat Bankası Dinar Şubesi hesap no: 23 32905723-5001

(Şerafettin Sağbaş adına)

İBAN: TR92 0001 0000 2332905723 5001

İlgi duyanlara, destek verenlere, vereceklere ve duâ edenlere teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.

Dipnot:
1- Kastamonu Lâhikası, s. 25.

Mevlananın Zamanında Yaşasaydım Mesnevi Yazardım

Mevlana Mesnevi Hakkında İslami Sohbet Nur Sohbet

Aydından Emine ORUÇ: “Üstad Hazretlerine âit olan, “Mevlânâ’nın zamanında yaşasaydım Mesnevî yazardım” sözünü açıklar mısınız? Bu söz nerede geçiyor?” Zamanın gidişâtına ve ihtiyacına göre dîn hizmetlerinin de değişik metotlar istediğini Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bu vecîz ifâdesiyle bildirmiştir. Bu ifâdeyi Son Şahitler’de Ermenek eşrafından Ahmet Gümüş Ağabeyin hâtıralarında buluruz. Rahmet duâsı olur ümidiyle, bu sözü bir ölçüde yaşadıklarıyla tefsîr eden Ahmet Gümüş ağabeyin hâtıralarından bir bölümünü kendisinden dinleyelim:
“Bir gün sabah namazı vakti annem, beni sabah namazına kalkmam hususunda zorladı. Ben ise, tembelliğimden gelen müdafaa ile:
“Bana ne öğrettiniz de namaz kılayım? Kur’ân okumasını bilmiyorum. Namaz sûrelerini de tam öğrenemedim ki, doğru namaz kılayım” dedim.
Annem namazı bitirdi. Duâsını yaptı. Bana dedi:
“Benim günahım başımdan aşkın. Yarın mahşerde, ‘Annem bana dînimi öğretmedi’ diyeceksin. Ben senin dînî bilgilerini öğretmedikten sonra hiçbir okula göndermem. (Ben o zaman ilkokulu yeni bitirmiştim.) Ben yarın öldüğümde mezarımın başında bir fatiha da okumasını bilmeyeceksin.”
Annem beni medrese tahsili yapmış ehl-i hal bir kimse olan eniştesi Molla Mehmet Efendi’de okumam için teyzeme teslim etti.

1952-1953 yılı Ermenek Ortaokuluna devama başladım. Boş derslerimizin birisinde arkadaşlarla dışarıda çalışırken, eski bir Kur’ân sayfası gördüm. Onu aldım. Kitabımın içine koydum. Zil çalınca sınıfa girdik. Dersimiz yine boştu. Muavin sınıfa girdi. Benim sıraya yaklaştı. Kitabımın arasında o eski Kur’ân sayfasını görünce:
“Bu Arap yazısı sende ne arıyor? Sen Türk’sün!” dedi. Ben de:
“Bu Kur’ân sayfasıdır. Kur’ân okumasını biliyorum. Ona sonsuz hürmetim vardır” diye cevap verdim. Bir gün, İbrahim Koynuk, bana Risâle-i Nur’dan ve Bedîüzzaman Hazretlerinden bahsetti. Ben de hürmeten dinledim. Arkadaşlığımız devam etti. Bir gün beraber ders çalışırken, İnebolu baskısı, teksirle basılmış, Bedîüzzaman Saîd Nursî’nin Tarihçe-i Hayat’ı elime geçti.

Risâle-i Nûr’u okumak ve müellifini görmek için bende şiddetli bir arzu uyandı. Hayalimde, “Aradığım zat budur, arzu ettiğim Kur’ân tefsîri budur” diye tahmin ettim.

1954 yılında Üstad Saîd Nursî Hazretlerinin Barla’da olduğunu öğrendim. Kurban Bayramına bir gün kala Üstad’ın Barla’daki evine vardım. Zübeyir Ağabey çıktı. Isparta’dan Bayram Ağabeyin bana emanet ettiği emanetleri verdim. Kendimi tanıttım. Abdestli olduğumu, fakat henüz namaz kılmadığımı söyledim. “Kardeşim, Üstadımız mescidde tesbîhâtını yapıyor. Sen yanına yaklaşma” dedi.

Ben müezzin mahfelinde namazımı kılarken Üstad mescidden ayrıldı. Namazı bitirdim. Zübeyir Ağabey ile Ceylan Ağabeyin odasına girdim. Çağırdı.
“Hoşgeldiniz!” dedi. Babamı, annemi ve Zübeyir ağabeyin babasını, annesini sordu.
Yatsı namazını Üstad’la birlikte mescidde kıldık. Sabah namazını da öyle. Bayram namazı için Büyük Câmiye Ceylan ağabeyle gittim. Sonra Üstadımızın yanına geldim. Üstad Hazretleri benim İmam Hatip Okuluna devam edeceğime çok memnun oldu.

“Ben o okulları, eski zamanın mübârek medreseleri olarak kabul ediyorum” dedi. “Hazret-i Mevlânâ benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nûr’u yazardı. Ben de Hazret-i Mevlânâ zamanında gelseydim, Mesnevî’yi yazardım. O zaman hizmet Mesnevî tarzındaydı. Şimdi Risâle-i Nûr tarzındadır.” dedi.1 Evet, Kur’ân’a hürmetin kırıldığı bu asrın hizmet metodu Risâle-i Nûr tarzında idi. Akılların ve kalplerin sağlam olduğu geçtiğimiz bin yıldan beri ise, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’si gönülleri şâd etmeye yeterli oluyordu. Fakat gönüllerin sönükleştiği, akılların ve kalplerin de maddeye ve dünyaya çevrilmek istendiği ve îmânî şüphe ve vesveselerle susturulmak istendiği asrımız insanına tehlike oranında büyük çaplı, akla ve kalbe beraber hitap edebilen, düşüncede felsefeye meydan okuyan bir eser lâzımdı. İşte Risâle-i Nûr’un asrımızda icrâ ettiği hizmet tarzı bu idi.

Bu sözle, Hazret-i Mevlânâ’nın da, Hazret-i Bedîüzzaman’ın da taraf-ı İlâhîce istihdam edilmiş birer müceddid olduklarını ve her birinin kendi zamanlarında yeri doldurulamayan devâsâ bir hizmet tarzı ortaya koyduklarını anlıyoruz.

Dipnot:
1-Şahiner, Necmettin, Son Şahitler, 1/318;