İnsanı İlgilendiren Yol


Burada bu dinin mahiyetine, niteliğine ve insan hayatındaki aktif metoduna ilişkin bir ön gerçeği belirteceğiz. Hem, apaçık ve anlaşılabilir bir gerçektir bu. Fakat basit olduğu halde çoğu zaman unutulur veya başlangıçta kavranmaz. Bu gerçeği kavramak ya da unutmaktan dolayı, bu din hakkında yanlış bakış ve anlayışlar doğar. Söz konusu ön gerçek, mahiyeti, tarihi, şimdiki durumu ve geleceğinin bilinmesiyle ortaya çıkar.
Bazı insanlar bu dinin -Madem ki Allah tarafından indirilmiştir. İnsanların hayatında olağanüstü, sihirli ve mahiyeti anlışalmaz araçlara sahip bir metodla gerçekleşmesini, insanların ve toplumların gelişme sahalarını insan tabiatının maddi gerçekliği ve yaratılıştan verilen yetenekleri gözönünde tutmadan pratik hayatta uygulanmasını beklemektedirler.
Onlar dinin gerçekleşme ve uygulanma metodunu bekledikleri gibi görmeyince ve insanlığı sınırlı gücüyle insan hayatının maddi gerçekliğinin bu dinle uyuşmasını ve -bazı dönemlerde geniş bir şekilde- etkisi altına almasını, bazı dönemlerde ise insanlığın sınırlı gücüyle insan hayatının maddi gerçekliğinin dinin tersi yönde etkiler yaptığını görünce bu insanlar, kendi arzu, hırs, zaaf ve eksiklerinin etkisi altında kalarak bu dinin çağrısına uymamakta ve teklif ettiği yola yönelmemektedirler.
Bu olayı görünce -Madem ki bu din Allah tarafından indirilmiştir. Büyük bir umutsuzluğa kapılırlar. Dinin hayattaki ağırlığı ve gerçekliği konusunda itimatları sarsılır ve mutlak olarak dinden şüpheye düşerler.
Bu seri hatalar, temel ve tek bir yanlışlıktan doğmaktadır. O da dinin metodunu anlamamak ve geerçeği unutmaktır.
Bu din insan hayatını düzenleyen ilahi bir nizamdır. Bunun gerçekleşmesi, insanların kendi çabaları sayesinde, yaratılışta verilen yeteneklerinin sınırı içinde ve hangi toplumda olursa olsun o toplumun gerçek maddi durumunun çerçevesinde olur. İnsanların yönetimi ona bırakılınca, ulaştıkları noktadan itibaren çalışmaya başlar. Onları, doğuştanlık güçlerinin sınırı içinde bu güçleri harcadıkları oranda asıl amaca ulaştırır.Temel özelliklerinden biri onun hiçbir anda, hiçbir safhada insan yaratılışına, yeteneklerinin sınırına ve hayatın maddi gerçeklerine göz yummamasıdır. Ve aynı anda insan -kolay, rahat, aşırılığa kaçmadan- öyle yüksek bir noktaya ulaştırabiliyor ki, insan tarafından hayat nizamı olarak ortaya konanlardan hiçbirinin bunu yapmalarına imkan yoktur. Bu bazı dönemlerde gerçekleşmiş ve her zaman da ciddi teşebbüsler sonucu gerçekleşebilir. Fakat bütün hata-başta belirttiğimiz gibi- bu dinin mahiyetini anlamamak ve unutmakla birlikte, ondan insan yaratılışını değiştirecek, onun sınırlı gücünü gözönünüde tutmayacak ve içinde, yaşadığı toplumun maddi yapısına aldırmayacak biçimde, nedenleri anlaşılmayan olağanüstü mucizeler beklemekten doğmaktadır.
Bu din Allah tarafından indirilmiş değil midir?… Allah her şeyi yapabilecek olan değil midir?… Öyleyse neden bu din -yalnız- insanın sınırlı yetenekleri çerçevesinde etkisini ve işleyinişi gösteriyor?…
Ve bu etki ile işleyişinin sonuçları, neden insan zaafının etkisi altında düşüyor? Daha doğrusu, neden bu dinin egemen duruma geçmesi, insanın yeteneklerine ve gücüne bağlıdır? Sonra neden sürekli olarak zafer kazanmamaktadır? ve mensupları daima hakim değiller?Bazen de neden maddi arzu ve zaafların ağırlığı, dinin parlaklığı, genişlemesi ve özgürce ilerlemesine engel olmaktadır?Neden vahiy karşısındaki sistemlerin savunucuları galip geliyorlar? Bütün bunlar, -gördüğünüz gibi- çeşitli kuşkular ve sorulardır. işte bu kuşku ve sorular, dinin mahiyeti ve metoduna ilişkin ön gerçeği anlamamak ya da unutmaktan doğmaktadır.
…O…
Allah, insan yaratılışını bu din aracılığı ile veya başka bir yolla değiştirebilir. Fakat O, insanı bu şekilde yaratmıştır ve bu şekilde yaratışının hikmetini de yalnız kendisi bilir. Hidayete erişmeyi de çabaların ve hidayeti istemenin sonucu yapmıştır…
“Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette, yollarımıza eriştireceğiz. Allah, şüphesiz, iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut: 19/69)
Allah insan fıtratını, sürekli olarak çalışabilir bir şekilde yaratmış ve hiçbir zaman fıtratın durgun, etkisiz kalmasını istememiştir…
“Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene anolsun ki kendini arıtan saadete ermiştir, kendisini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems:91/7-10)
Allah, ilahi nizamı, insan hayatında, insanın çabaları sonucunda ve insan gücünün sınırı içinde tümüyle gerçekleşmesini istemiştir.
“Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez.”(Rad: 13/11)
“Allah insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu.”(Bakara: 2/251)
İnsan, gösterdiği çabalar, harcadığı güçler ve ilahi nizamın gerçekleşmesi, kötülüğün ve bozukluğun hem kendisinden ve hem de hayattan uzaklaştırılması yolunda gösterdiği sabır oranında Allah’ın istediği seviyeye ulaşabilir.
“Andolsun, biz kendilerinden öncekileri de denemişken, insanlar, inandık deyince imtahana çekilmeyeceklerini mi sandılar? Allah elbette doğruları ortaya koyacak ve yalancıları da meydana çıkaracaktır.” (Ankebut: 29/2-3)
Allah’ın yarattıklarından hiçbirinin “neden Alah bütün bunları bu şekilde yaratmıştır ki böyle olmuşlardır sorusunu sormaya hakkı yoktur. Ve yaratılanlardan hiçbiri -madem ilah değildir?- Allah’dan hiçbir şey soramaz. Çünkü hiçbir yaratılan, bu kainatın düzenini, bu düzenin kainattaki varlıkların tabiatlarında gerektirdiği özellikleri tam olarak ne bilebilir ve ne de bilme imkanına sahiptir. Bu durumda, “neden” “niçin” sorularını ne ciddi bir mü’min, ne de ciddi bir kafir sorar. Mü’min sormaz. ÇünküAllah’a karşı -Allah’ın sıfatlarını, zatını ve yetkilerini bildikten sonra- saygısızlıktan uzak bir huşu içindedir. Böylece mü’min, düşüncesinin tabiatını, sınırını ve böyle alanlarda işleme imkanına sahip olmadığı bilen insandır. Ciddi kafir de bu soruları sormaz, çünkü başlangıçta Allah’ın varlığına inanmamaktadır. Eğer Allah’ın varlığına insansa, bunların Allah’a ait uluhiyetin gerektirdiği şeyler olduğunu da bilir.
“O, yaptıklarından sorumli değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.”(Enbiya:21/23)
Çünkü yalnız O, gözetici, koruyucu ve yaptıklarını mutlak bilendir.İşte bu tip acaip soruları soranlar ne ciddi mü’minler, ne de ciddi kafirlerdir. Ancak gülünç ve inancında sabit olmayan zavalılardır. Onun için böyle saçma sorulara önem vermemek ve ciddi bir şekilde ele almamak gerekir. Belki Allah’ın uluhiyetinin mahiyetini ve gereklerini bilmeyen cahiller de bu soruları sorar. Bu cahile işin aslını öğretmek için izlenecek yol da, ona direk cevaplar vermek değil, uluhiyyyetin gerçeğini vegereklerini bildirme yoludur. Bundan sonra ya buna inanır ve mü’min olur, ya da kabul etmez ve inkar ederek kafir olur. Böylece tartışma da son bulmuş olur. -Tartışmanın amacı basit bir gösterişten ibaretdeğilse- müslüman yaptığı tartışmalrı -içine gösteriş girdiği anda- derhal bırakmalıdır.
Bu bölümde vardığım sonuç şudur:Hiç kimse, Allah’dan neden insanı bu fıtratta yarattığını sorma hakkına sahip değildir. Neden, insan yaratılışının yorulmayan, durmayan ve çalışan bir nitelikte olmasını istemiştir? Neden ilahi nizamın insan hayatında gerçekleşmesini, uygulanmasını, insanın çabalarına, gücüne ve hayatın madi gerçeklerinin sınırına bağlamıştır?Neden bu ilahi nizamın uygulanmasını olağanüstü, gizli – kapalı araçlara bağlamamıştır?… V.S. İşte bu gibi sorular sormak hakıkna sahip değildir insan…
Fakat Allah’ın kullarından herbiri, yukarıda sıraladığımız gerçekleri anlama, öğrenme, insanın pratik hayatındaki işleme ve etkilemelerini görme hakkına sahiptir. Ve bu gerçekleri ışığı altında, insan, tarihi olayları yorumlayacak ki, bir yandan bunların tarihsel gelişme çizgisini anlayabilsin, öte yandan bu çizgiyi nasıl takib edeceğini, nasıl yöneleceğini ve yöneteceğini araştırsın. Ve nihayet Allah’ın hikmeti ve kaderi çerçevesinde yaşamak ve onları da bu çerçeveye sokmak için çalışmalar yapsın…
…O…
Bu ilahi nizamın -Hz. Muhammed’in getirdiği ve onun son şekli olan İslam dini- yeryüzünde, insan hayatında gerçekleşmesi, uygulanması hemen Allah katından gelmesiyle, anında olmaz. Allah’ın “Ol” emriyle de uygulanmaz, uygulanmamıştır. Yalnız tebliğ ve açıklamakla da olmaz… Bunun insan hayatında gerçekleşmesi, gezegenlerin zaruri olarak bağlı bulunduğu tabii kanunların işleyişi gibi değildir, olamaz. Ancak bir gurub insanın onu taşıması, tam bir imanla sanılması, gücüyettiği kadar onun doğruları üzerinde kalması, başkalarının kalbine, hayatına girmesi için de çaba harcaması, ellerinde bulunan bütün imkanları kullanarak savaşması sonucunda uygulanır. Ancak insandaki hırs ve zaaf duygularına karşı durarak, bu duyguların etkisiyle hidayetin yayılışını engellemeye çalışanlarla savaşarak gerçekleşir bu düzen… işte bütün bunları yaptıktan sonradır ki ilahi nizam -insan yaratılışının imkanları ve hayatın maddi sınrıları çerçevesinde- ancak uygulamak ve gerçekleşme düzeyine kavuşur.
Bu toplum, insanların ulaştıkları noktadan, içinde bulundukları hayat şartlarına göz yummadan ve ilahi nizamın uygulama aşamalarını gereği gibi anlayarak çalışmaya başlaması gerekir. Bu mü’min toplum, fedakırlık yaptığı ve içinde bulunduğu zaman ve zemin şartlarına uygun düşecek araçları kullandığı oranda, kendi işlerinde ve başkalarında var olan engelleri aşacak, ya da yenilgiye uğrayacaktır. Ve her şeyden önce bu düzen, onu gerçeketn temsil ettikleri, kendi hayatlarında yaşadıkları kadarıyla gerçekleşir.
…O…
İşte bu dininmahiyeti, metodu, hareket planı ve gerçekleşme yolları bunlardır. Allah bu gerçeği şu ayetlerle müslüman topluma öğretmek istemiştir:
“Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir miletin cezalandırmasını isteyince de artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah’dan başka hami de bulunmaz.”(Rad: 13/11)
“Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah alemlere lütufkardır.” (Bakara: 2/251)
“Ama bizim uğurumuzda cihat edenleri elbete yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”(Ankebut: 29/69)
Uhut savaşında müslümanlar, bu savaşın bazı aşamalarında savaşa uygun tedbirler almayı ihmal ettikleri, dinin gerçek yapısını anlayamadıkları veya unuttukları için, aynı zamanda müslüman toplumunun mutlaka yeneceği duygusuna kapıldıklarından, Allah, bu savaşta dinin mahiyetini, uygulama safhasında izlenecek metodu öğretmek istedi:
“Başkalarını iki misline uğrattığımız bir müsibette kendiniz uğrayınca mı “bu nereden?” dersiniz. De ki:O kendi tarafınızdandır.”(A’li İmran: 3/165)
“Andolsun ki Allah size verdiği sözde durdu. O’nun izniyle kafirleri biçiyordunuz ki, içinde dünyayı isteyenler ve ahireti isteyenler bulunduğundan, sevdiğiniz zaferi size gösterdikten sonra başkaldırdığınız, verilen buyruk hakkında çekiştiğiniz ve yıldığınız zaman sizi denemek için Allah mağlubiyete uğrattı. Andolsun ki, O sizi bağışladı. Allah’ın insanlara nimeti boldur.”(A’li İmran: 3/152)
İnsan toplumu, bu gerçeği sözle ve azarlanarak değil, kan ve acılarla öğrenmiş, bu uğurda büyük kayıplara uğramıştır. Zaferden sora yenilgiye, kazançtan sonra zarara ve kayıplara uğramış, toplumun hiçbir ferdi kurtulamamıştır. Bununla beraber -aralarında Hamza’nın da olduğu- büyük şehirler vermişlerdir. Bütün bu acılardan daha büyüğü ve müslümanları en fazla etkiliyeni, Rasulullah’ın, yüzünden ve diğer yerlerinden yaralanması, dişlerinin kırılması, Kureyşlilerden Ebu Amr tarafından kazılan kuyuya düşmesi, meydanda yalnız bir kaç müslümanla kalarak müşriklerin saldırılarına uğraması, etrafındaki müslümanların birer birer şehit olması, Ebu Ducana’nın, sırtıyla peygamberi müşriklerin oklarından koruması gibi olaylar olmuştur. Bu zor ve acı dersi aldıktan sonra Müslümanlar peygamberimizin etrafında bu gerçeği öğrenerek toplandılar.
…O…
Fakat şunu belirtmek gerekir ki, ilahi nizamın insan gücünün sınırları çerçevesinde gerçekleşeğini, insan hayatını ve toplumları doğruya yöneltmesinin insanın çabalarına bağlı olduğunu söylerken Allah’ın bu konudaki amacını açıklamak gayretinde değilim. Sadece Allah’ın iradesinin insan hayatındaki etkileri ve belirtilerini ortaya koymak istedim.Çünkü insan kalbinde imanın sağlamlaşması, pekişmesi, ancak O’nun uğrunda, diğer insanlara karşı bütün varlığını ortaya koyacak, onların içinde bulundukları cahiliyye düzenini ve kapıldıkları yanlışları sevmeyecek, diliyle, onları, bulundukları cahiliyye düzeninden kurtulmaya çağıracak, doğruyu hakkı onlara anlatacak, tebliğ edecek, kafirler hidayet yolunu kapayıp kuvvete ve öldürmeye başvurduklarında, müslüman da onları kuvvet kullanarak bu yoldan uzaklaştırmaya, hidayet yolunu açmaya çalışacaktır. Bu yolda savaşırken belki zulme ve eziyete uğrayacak fakat bunlara karşı direnecek, sabredecektir. Hatta zaferde de sabredecek. Çünkü zaferde sabretmek yenilgide sabretmekten daha zordur. Sonra şüpheye düşmede bu yolda devam edecek, ilerleyecek ve hidayete kavuşacaktır.
İman, uğrunda, baskıya ve zulme karşı direnme hali olmadan kalbde kökleşmez. Çünkü mü’min başkalarına karşı direnirken kendi nefsiyle savaşır… Böylece imanında yeni ufuklar açılır ki, kendi halinde, sükunet içinde kalsaydı bu sevgiye ulaşamazdı. Bununla birlikte hayat ve insanlar hakkında öylesine doğru ve derin gerçeklerle karşılaşır ki, başka şekilde hareket etseydi bu gerçekleri görmez, kavrayamaz. Ayrıca davranışları, düşünceleri, bilinci, alışkanlıkları, tepkileri, öylesine doğru gelişir ki, bu acı ve zor deneylere girmemiş olsaydı bu seviyeye gelemezdi. Aşağıdaki ayet bu gerçekleri belgelemektedir:
“… Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün dengesi bozulurdu. Fakat Allah alemle lütufkardır.” (Bakara: 2/251).
Durgun bir hayat içinde bulunan insan kişiliği bozulur, azim ve hamle gücü gevşer, bu da ruhu bozar, gevşetir. Sonunda hayat bütün yönleriyle, durgunluktan ve gevşemekten dolayı kokuşmaya başlar. Bu da en çok insanların refaha daldıkları zamanda kendisini gösterir. Bunlar, Allah’ın yarattığı insan fıtratının gerçekleridir. Bu fıtratın bozulmaması, insan için konulan ilahi nizamın insan gücü sayesinde ve bu gücün sınırları çerçevesinde gerçekleşmesiyle mümkün olur.
Öte yandan mücadele sırasında, mücadele edilirken uğranılan eziyet ve baskılar katlanılan çileler hem insan şahsiyetini kötü, bozucu etkilerden kurtarır, hem de samimi, doğru insanları dener ve toplumu, çalışmayan engelleyen, zayıf ruhlu insanlardan, münafık iki yüzlülerden kurtarır. İşte İslam toplumunu sınava çekerken, mü’minler çeşitli bela ve acıların etkisi altında, tecrübenin zorluğu karşısında kalırken Allah’ın müslümanlara öğretmek istediği gerçekler bunlardır.
Uhud olayından sonra müslümanlar tarafından “bu nereden geldi?” şeklinde sorular sorulmaya başlandı. Bunun üzerine Allah “o, sizin kendinizdendir” diyerek yukarıdaki gerçekleri öğretmek istemiştir.Sonra Uhud olayına ait şu ayetler inmiştir:
“Başkalarını iki misline uğrattığımız bu musibete kendiniz uğrayınca mı “bu nereden?” dersiniz. (Ey Muhammed) de ki “o, kendi tarafınızdandır. Doğrusu Allah her şeye kadirdir.” (A’li-İmran:3/165)
İki topluluğun karşılaştırdığı günde başınıza gelen, Allahın izniyledir. Bu insanları da, münafıklık edenleri de belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere:”Gelin, Allah yolunda savaşın, veya hiç olmaz sa kalabalık edin”dediği zaman”Eğer savaşmayı bilseydik ardınızdan gelirdik”dediler. O gün onlar, imandan çok inkara yakındırlar.Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.” (A’li-İmran: 3/166-167)
Eğer siz bar yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da benzeri bir yara almıştır. Allah inananları belirtmesi ve içinizden şahitler edinmesi için insanlar arasnda bu günleri (bazen lehe, bazen aleyhde) döndürür dururuz. Allah Zulmedenleri sevmez.” (A’li-İmran: 3/140)
“Allah inananları sizin durumunuzda bırakacak değildir, temizi pisten ayırackatır. Allah’ın peygamberinden dilediğini seçmesi müstesna, Allah size gaybı bildirecek değildir. Artık Allah’a ve peygamberlerine inanın, inanır sakınırsanız size büyük ecir vardır.” (A’li- İmran: 3/179)
Bütün bunlar, Uhud savaşında uğradıkları yenilginin, bilinç ve davranışlarında imanı gerçekten tam olarak temsil etmekte gösterdikleri ihmal nedeni ile olduğunu müslümanlara anlatmak için buyrulmuştur. Fakat sonradan bu durum, Allah’ın keremi ve kusurlarnı affetmesiyle onların lehlerine dönüşmüştür. Bu dersi ve sonuçlarını, onları eğitmek, temizlemek ve saflarını zayıflardan kurtarmak için kullanılmış ve bu durumu, kendileri ve hayatları için hayırlı bir şekilde sonuçlandırmıştır.
Bu dinin mahiyeti ve metodu hakkında yukarda gerekli açıklamaları yaptığımızı umuyorum. Fakat önemli gördüğüm bir konuyu daha açıklığa kavuşturmam gerekiyor.
Bu ilahi nizamın gerçekleşmesinin insan gücüne bağlı olarak bu gücün sınırları içinde olması çeşitli koşullarda, çeşitli aşamalarda insan hayatının maddi temelinin söz konusu olması ve insanın çabalarıyla gerçekleşmesi, bunu insanın yalnızca kendi başına yapması, Allah’ın kaderi, tedbiri, yardımı ve başarıyı etkilemesi gibietkenlerden kopması demek değildir. Bu gerçeği böylece düşünmemek, temelinde islami düşüncenin tabiatına aykırı bir öz taşır ve yanlış bir anlayışın uzantısı olur.
Daha önce açıkladığımız gibi Allah, doğruyu bulmak için çalışana yardım eder.
“Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz, iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut: 29/69)
İnsanlar kendilerini değiştirdikleri zaman Allah da onların durumlarını değiştirir.
“Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah’dan başka hami de bulunmaz.” (Rad: 13/11)
İşte bu iki ayet, insanların çabalarıyla onların kurtulmasında, uğrunda çalıştıkları doğrulara ulaşmasında Allah’ın yardım ve desteği arasındaki ilişkiyi gösterir. Yani, son etken gene Allah’ın iradesidir. İnsan ona dayanmadan kendiliğinden hiç bir şey yapamaz. Fakat bu ilahi irade, bunu bilene, yardım isteyene ve Allah’ın rızasına kavuşmak için Allah yoluna çalışana yardım eder.
Ve Allah’ın kaderi -bununla birlikte- insanlarla olayları kuşatır, meydana gelen zorluklar ve imtihanla bunları aşabilenlerin elde edecekleri hayır, bu kadere hayır, bu kadere uygun birşeklide oluşur. Uhud savaşında Allah, zaferin ve yenilginin insan çabasıyla ilgili olduğunu bildirmek ve bütün bu olayların, zafer ve yenilgilerin arkasında da gezi hikmetinin olduğunu açıklamak istemiştir.
“Andolsun ki Allah, size verdiği sözde durdu, O’nun izniyle kafirleri biçiyordunuz ki, içinizde dünyayı isteyenler ve ahireti isteyenler bulunduğundan, sevdiğiniz zaferi size gösterdikten sonra başkaldırdığınız, verilen buyruk hakkında çekiştiğiniz ve yıldığınız zaman sizi denemek için Allah mağlubiyete uğrattı. Andolsun ki O’sizi bağışladı. Allah’ın inananlara nimeti boldur.” (A’li-İmran: 3/152)
Sonuç olarak bütün olayların ve nedenlerin arkasında Allah’ın düzenleyiş yetkisi, iradesi ve koyduğu doğal ölçü hakimdir. Bu da Allah’ın zatına ait bir tasarruf olduğu için hakkında sorular sorulamaz. Bu gerçek aynı zamanda imanın hakikatıdır. Bu hakikat kalbde köklü yer etmezse ne ona şüphe etmeden inanılmaz ise iman tamamlanmış olmaz, olamaz…
Bu bölümden, bu dinin gerçek niteliğini ve metodunu anlatırken açıklanması zorunlu olan bir gerçeği de bildirmiş olduk. Düşünen müslüman, bu gerçeğin Allah taraından konduğuna kalbiyle inanır ve ona karşı Allah’ın kitabında alınmamış düşünce ve yargılarla çıkmaz.

Bir önceki yazımız olan Besmelenin Arka Planı başlıklı makalemizde Besmele, Besmelenin hikmeti ve Bismi Rabbi hakkında bilgiler verilmektedir.

Etiket(ler): , , , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.