Abdest Vermek – islami sohbet

“Abdest vermek” ibaresi, kusurundan ötürü birini sert sözlerle azarlamak, tevbih veya tekdir etmek, iyice darılarak haşlamak manasına eski bir deyim. İyi de muhatabı üzmeyi göze alan böyle bir sertliğin abdestle ne alâkası var?

Abdest, maddi olmaktan ziyade hükmi bir temizlik. Abdest almayı icap ettiren halleri hatırlayın. Hatta namaz, tavaf, tilavet secdesi, Kur’an-ı Kerim’e dokunma gibi, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmayı, O’nunla mülâki olmayı ifade eden ibadet ve hallerde şart koşulmasından hareketle, abdest aynı zamanda manevi bir temizliktir, demek mümkün. Bu meyanda bir Hadis-i Şerif’te “zahmetine rağmen abdesti tam almak”, Allah Tealâ’nın “hatalarımızı silmesi” nin ve “derecelerimizi yükseltmesi” nin vesileleri arasında sayılmıştır.

Malum, “abdest” kelimesi Farsçadır; ayet ve hadislerde geçmez. Arapçada abdeste “vudû’” derler ki temizlik yanında “güzellik” manâsını da taşır. Kur’an-ı Kerim’de ise “taharet” kelimesi vardır. Taharet, maddi temizlik kadar, mesela Efendimiz s.a.v.’in mezar-ı şeriflerinin bulunduğu mekanı adlandırırken kullandığımız Ravza-i Mutahhera terkibinde görüldüğü üzere, “manevi temizlik” manâsına da gelir. Hülasa “abdest” sadece maddi bir temizlikten ibaret değildir. Aynı zamanda hükmi ve manevi bir arınma demektir. Bu sebepledir ki Rasulullah s.a.v. müminleri devamlı abdestli bulunmaya teşvik etmiştir.

Yazının başlığındaki “abdest vermek” ibaresi, kusurundan ötürü birini sert sözlerle azarlamak, tevbih veya tekdir etmek, iyice darılarak haşlamak manasına eski bir deyim. İyi de muhatabı üzmeyi göze alan böyle bir sertliğin abdestle ne alâkası var? Yukardaki girizgâhla “abdest vermek” tabiri arasında nasıl bir münasebet kuracağız? Hilm ve şefkatle muameleyi esas alan bir dinin müntesipleri hışım ihtiva eden bir tavrı, üstelik abdestle nasıl telif ediyor?

Bizler deyimlerin hangi hali yansıttığını bilmekle yetinir, neden böyle bir temsil yoluna gidildiğinin peşine düşmeyiz. Halbuki bugün unuttuğumuz birçok tabir medeniyet inşa eden eski bir anlayışa dair ipuçları taşır bakıp görebilenler için. Bu kalıplaşmış ifadeler, beşeri bir tavrı, bir durumu, bir muameleyi, benzer bir tablo ile müşahhaslaştırarak daha tesirli, daha kolay anlatmak maksadı yanında, arka planındaki kabullerle de önemli ve değerlidir.

Mesela insanların farklılığını anlatmak üzere kullanılan “Beş parmağın beşi bir değil” deyimi, farklılık yahut benzemezliklerin en yakın insanlar arasında bile olabileceğini, yaradılıştan geldiği için buna rıza gösterilmesini, hatta el bu beş parmakla iş görebildiğine göre farklılıkların verimlilik açısından gerekliliğini anlatır. Deyimin temelinde, fıtri farklılıkları tabii görmekten öte avantaj kabul eden, dolayısıyla onları ortadan kaldırmayı düşünmeyen bir zihniyet vardır. Bunun gibi, “eli kulağında” deyimi, “bir şeyin vukuuna az kaldığını, çok kısa bir zaman sonra gerçekleşeceğini” anlatmakla kalmaz, bu deyimi kullanan milletin ezanı takipteki hassasiyetini ve gündelik hayatını namaz vakitlerine göre düzenlediğini de ihsas eder. “Eli kulağında” tabiri, müezzinlerin ezanokumaya başlamadan önce, seslerinin iç kulaktaki yankısını kontrol maksadıyla ellerini kulaklarına götürmekten mecazdır, bilindiği üzere.

Eski deyimlerimizin bilinen manâlarına ilaveten yedeğindeki inceliklere dikkat çekmek üzere, “abdest vermek” veya “abdestini vermek” şeklinde kullanılan bu tabirin derinliklerindeki anlayışı birlikte tahlile çalışalım. Halk arasında “paylamak” şeklinde de söylendiğine göre, müstehak olanı hak ettiğiyle paylamak; abdest almayana, abdestsizlikte ısrar edene abdestini vermek adaletin icabıdır, meşrudur. Fakat abdest almak gibi bunun da maksadına, usûl ve erkânına, hangi şartlarda kime ve nasıl verileceği hususlarına riayet gerekir.

Ziya Paşa’nın meşhur “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötekdir” beytinden de anlaşıldığı gibi “tekdir”, münkerattan men için nush ile tazir, yani öğüt ile cezalandırma arasında bir terbiye metodudur. Ancak zaruret halinde ve netice alınabileceğine kanaat getirilirse müracaat edilir. Azarlayıp paylamanın “abdest” olarak nitelenmesi, tekdir edenin yahut abdest verenin, hata ve günah işleyen muhatabı arındırma maksadına işarettir. Zira abdest “hadesten taharet”tir. Dinen çirkin görülen bütün işler, münker sayılan bütün fiiller ve bid’atler de insanı kirleten birer “hades”tir. Kaldı ki emir bi’l-marûf ve nehiy an’il-münker, yani iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmak farz-ı kifayedir.

Şahit olduğumuz bir yanlışından dolayı din kardeşlerimizi ikaz etmemenin vebali vardır. Ebu Hureyre r.a.’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü kişiyi tanımadığı biri yakalar ve der ki: Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!” İşte bu sebeple tarihteki birçok İslâm devletinde ikaz ve hüsn-i tedbir için “hisbe” teşkilatları kurulmuş; kendilerine “muhtesip” denilen ve belli şartları taşıyan vazifeliler, insanları gerektiğinde tekdir yoluyla yanlışlarından men etmeye çalışmışlardır.

Buraya kadar anlattıklarımızdan, en küçük bir kusurunda dahi karşımızdakini sert sözlerle rencide edebileceğimiz ruhsatı çıkarılmasın. Fıkıh kaynaklarında muhtesiplerin münkerattan men etmek üzere yapacağı işlemlerin mutlaka uyulması gereken bir sırası vardır. Evvela işlenen fiilin gayr-i meşru olduğunu lütuf ve mülayemetle anlatıp; bilmediğini farz ederek doğrusunu izah edecektir. Bundan sonra, yanlışlığını öğrendiği halde muhatabı o fiilde ısrar ediyorsa nasihatte bulunacaktır. Bu da fayda vermezse eğer, söz ile haşin davranmak ve ağır konuşmak gerekebilir ki, mevzu ettiğimiz deyim işin bu safhasını karşılar.

Sert konuşmak; sövüp saymak, yalan-yanlış ithamlarda bulunmak değildir elbette. Geleneğimizde tekdir metodu daha ziyade karşıdakini tenhada yüzüne karşı techil etmek, yani cehaletini ve ahmaklığını dile getirmek tarzındadır. Bunda yalan ve yanlış yoktur; çünkü günahta ısrar cehalete, ahmaklığa delalettir. Hz. İbrahim a.s.’ın kavmini tekdir için sarf ettiği, “Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” sözleri (Enbiya, 67) bu husustaki üslup ölçüsünü verir.

Buna rağmen tatlılıkla telkinde bulunmanın şayan-ı tercih olduğunu, illa tekdir gerekiyorsa sözü fazla uzatmamanın tavsiye edildiğini hatırlatalım. Hatta bu gibi ağır sözlerin fayda vermeyeceğine dair bir kanaatimiz varsa, hiç konuşmamanın, buğz ettiğimizi davranışlarımızla göstermenin daha doğru olacağı söylenmiştir.

Bu ölçüleri gözetmek kaydıyla masiyet sayılmayan münkerlerden men etmek için de tekdir meşrudur. Malum, münker masiyetten daha şümullüdür. Mesela çocukların veya delilerin bazı uygunsuz davranışları günah sayılmaz ama sakındırılması gereken birer münker olabilir. Öte yandan her hata da masiyet değildir.

Kişi önce nefsinin abdestini vermelidir. İnsanın nehyettiği şeyi yapmaması, hem münkeratı nehyetme salahiyetinin hem de o sakındırmadan netice alabilmenin şartlarındandır. Nefsin abdestine daha ziyade “tezkiye” tabir edilir ki, bu da “temizleme, temize çıkarma” demektir.

Saniyen, mesuliyeti altında bulunanlara, evlad ü ıyaline, talebesine, maiyetine, hal icap ettiriyorsa abdest verebilir. Tekdiri gerektiren halin, izah ve nasihata rağmen münkerden kaçınmamanın yol açtığı bir kirlilik olduğunu söylemiştik. Sert sözlerle kınamak, ayıplamak, hatta bazen ağır ifadelerle incitmek; muhatabı manevi kirlerinden arındırmak, onu Allah Tealâ’nın huzuruna çıkabilecek evsaf ve kıvama getirmek içindir.

Bu sebeple maksadı bakımından “nasihat” ile “tekdir” arasında fark yoktur. Zira “bir kimseye kalbini yumuşatacak, onu iyiliğe sevk edecek surette söz söyleme” manasına kullandığımız “nasihat” yahut “nush” kelimeleri de kök itibariyle “temizleme, saflaştırma” demektir. Mesela “tevbe-i nasuh” terkibindeki “nasuh” aynı köktendir; tevbedeki halisâneliği, saflığı, samimiyeti ifade eder.

Netice itibariyle nasihat de tekdir de te’dib etmenin iki vasıtasıdır. Aslında “edeblendirme, terbiye, güzel ahlâk ve davranışlarla teçhiz” manâsına “te’dib”in zaman içinde “muaheze, sert bir üslupla haddini bildirme” manasını da kazanmış olması, terbiyede tekdire de müracaat edilebileceğine, hatta bazen bunun gerekliliğine işarettir.

Eskiler madem ki azarlayarak, muaheze ederek, paylayarak yapılan bu işe “abdest vermek” demiş ve böylece bunu bir arındırma ameliyesi olarak görmüştür; o halde muhatabın iyiliğini, ebedi saadetini esas almışlardır. Belki “abdest vermek” deyiminin en mühim inceliği buradadır. Tenakuz gibi görünse de abdest vermek kinin, düşmanlığın, gayzın değil, muhabbetin tezahürüdür. Nefsani bir öfkeyle bağırıp çağırmakla, haklı sebeplere dayansak bile abdest vermiş olmayız.

Tekdir ettiğimiz insanı sevmiyorsak tathir de edemeyiz. Eskilerin faikiyeti burada. Bizim bu kadar sözle izaha çabaladığımız şeyi onlar iki kelimeyle, “abdest vermek” diyerek anlatıvermiş.

Bu Yazı Şuana Kadar 16 views kez Okunmuştur.

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

Sabır Üzerine

Efendim, bugünkü yazımıza bir hadîs-i şerîfle başlayalım istedik. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
(Sabır üçtür: Musîbete sabır, tâ’ate sabır ve günâh işlememeye sabır… Musîbete sabredene, Allahü teâlâ üçyüz derece ikrâm eder. Her derece arası yerden göğe kadar mesâfedir. Tâ’ate sabredene, Allahü teâlâ, altıyüz derece ihsân eder. Her derece arası, yerin dibinden, Arş’a kadardır. Günâh işlememeye sabredene, Allahü teâlâ, dokuzyüz derece verir. Her derece arası, yerin dibinden Arş’ın üstüne kadardır.)
Çocuğun ölmesi, malın elden çıkması ve gözün görmemesi, kulağın işitmemesi gibi insanın isteği ile ilgisi olmayan musîbetlere sabretmekten fazîletli sabır yoktur… Tabii ki sabır deyince ilk akla gelen Eyyûb aleyhisselamın sabrıdır…
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden Eyyûb aleyhisselâmın çok mal ve serveti ile on oğlu vardı. Sürü sürü hayvanları, bağları ve bahçeleri bulunuyordu… Allahü teâlâ, hazret-i Eyyûb’u imtihân etmeyi murâd etti. Onun mallarını çeşitli vesîlelerle elinden aldı. O sabretti…
Bir gün, hocaları ile ders okuyan on çocuğunu da depremde kaybetti. O, Allahü teâlâya teslimiyetini bildirdi. Güzel sabretti…
Bundan sonra vücuduna hastalık geldi. Akrabâları, komşuları yanına uğramaz oldu. Şehir halkı onu ve hanımı Rahîme Hatun’u şehirden dışarı çıkardılar. O, yedi yıl dert ve belâ içinde kaldı. Hâlinden hiç şikâyet etmedi, yine sabır gösterdi…
Bir gün Cebrâil aleyhisselâm gelerek Allahü teâlâdan;
“Ey Eyyûb! Belâ verdim sabrettin. Şimdi ben sıhhat ve nîmet vereceğim” haberini getirdi. Allahü teâlâ;
“(Ey Eyyûb!) Ayağını yere vur. Çıkan sudan gusleyle ve soğuğundan iç” buyurdu. Bu emr-i ilâhî üzerine Eyyûb aleyhisselâm ayağını yere vurdu. Biri sıcak, biri soğuk, iki pınar fışkırdı. Sıcak sudan gusledince bedenindeki; soğuk sudan içince içindeki hastalıklardan kurtuldu ve sıhhate kavuştu. Gencecik biri oldu. Allahü teâlâ mallarını iâde etti. Çok sayıda evlat ihsân etti…
Unutmayalım ki hepimiz imtihandayız. Allahü teala cümlemizi bu imtihanı kazananlardan eylesin.

Abdest Aldığın Zaman

Abdest Aldığın Zaman
Dökülür bedede cümle günahlar
Namaz işin abdest aldığın zaman
İki melek iki yanında durur
Sabah namazım kıldığın zaman

Dahi namazım terketme sakın
İsterisen ola imanın bütün
Hak kulum der sana Rasül ümetim
Öğle namazım kaldığın zaman

Gökten yere iner bütün melekler
Meleklere müştak olur felekler
Kabul olur anda bütün dilekler
İkindi namazın kıldığın zaman

Cennet bahçesin! Hak kendi bezer
Şad olur müminler içinde gezer
Kiramen Katibin sevabın yazar
Akşam namazım kıldığın zaman

Bu namazdır müminlerin burağı
Hak teala yakın eder ırağı
Cenneti ala olur anın durağı
Yatsı namazım kıldığın zaman

Ecel yastığına koyunca başın
Dökülür gözünden kan ile yaşın
İman Kur’an olur senin yoldaşın
Azraile canın verdiğin zaman

Cenaze namazında abdest şart mıdır

Cenaze namazını kılarken abdest almak şart mıdır Yıkanıp hazırlanan müslüman bir ölü, ön tarafa konarak onun namazı kılınmak üzere müslümanların abdest almaları ve kıbleye yönelmiş bulunmaları farz-ı kifayedir.” (Büyük İslam İlmihali)
Namazın genel sıhhat şartları, cenaze namazı için de aynen geçerlidir. Dolayısıyla, cenaze namazının sahih olması için, sünnî fukaha çoğunluğu, abdestli olmayı zorunlu görür.

Erkekler neden istibra yapar

Erkekler neden istibra yapar?
Erkekler neden istibra yaparlar? Değerli Kardeşimiz;
İstibra abdestin ve namazın makbuliyeti için gereklidir.
İstibra pislikten uzak olma, temizlenme, idrardan sonra gelen sızıntıyı gidermektir. Abdest aldıktan sonra idrar sızarsa abdesti bozar. İstibrâ özellikle erkeklerin dikkat etmesi gereken bir temizlik şeklidir. Kadınlar buna ihtiyaç duymayabilir. Onların idrardan sonra biraz beklemeleri yeterlidir. Bundan sonra temizlenerek abdest alabilirler.
Küçük abdestten sakınmamak kabir azabı sebebidir
Küçük abdestten sonra temizlenmenin adabı, hadislerde şöyle belirlenmiştir: İbn Abbas (ra) dedi ki: “Resul’u Ekrem (asm) iki kabrin yanından geçiyordu: “Bakın dikkat ediniz, bunlar azap görüyorlar. Azap görmelerinin sebebi de büyük bir şey değildir. Bu sidikten sakınmazdı, su da koğuculuk yapardı” buyurdu. Sonra yaş bir hurma dalı isteyerek ikiye ayırdı, bir parçasını kabirlerinin birinin üzerine, diğerini de öbürünün üzerine dikti ve “Bu dallar kurumadıkça onlardan azabın hafifletileceğini umarım ” buyurdu. (Buhârî, Vudû, 57; Müslim, Tahâre, 34; Tirmizi, Tahâre, 53; Nesâî, Tahâre, 5; İbn Mâce, Tahâre, 26).
Allah’a emanet olunuz.

Abdest Nedir

Abdest ne demek? Abdest ne zaman alınır? Müslümanlıkta abdestin yeri, abdest hakkında bilgi.

Abdest; Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınmadır. Abdest namazın ön ve zorunlu koşulludur. Abdest alınmadan namaza durulmaz. İslâm dininde belli kurallara göre yıkanıp temizlenme üç durumda gereklidir:

a) Namaz kılmadan önce niyetlenilerek besmele çekilir, sağdan başlamak ve üçer kez tekrarlamak koşuluyla eller, ağız, dişler, burun, yüz ve dirseklere kadar kollar, baş nushedildikten sonra kulaklar, kulak arkası, bileklere kadar ayaklar yıkanır,
b) Düşsel ya da gerçek cinsel yakınlaşma ve ilişkilerden sonra bütün vücudun paklanması koşulu vardır. Gusül ya da boy abdesti denen bu temizlik işleminde vücudun her yanının suyla yıkanması esastır; bu iş sırasında namaz abdesti de alınarak ağız, burun üçer kez çalkalanır, sağ ve sol omuzdan üçer kez su dökülür,
c) Abdest için gerekli suyun bulunmadığı durumlarda temiz toprakla teyemmün edilir.

Abdest; camiye gitmek, namaz kılmak, Kuran okumak ve kutsal yerleri ziyaret etmek için temel koşuldur; doğal gereksinimlerin, kanama ve kusmaların, uykunun, baygınlıkla sarhoşluğun abdesti bozduğu kabul edilir.