Atalarımız böyle âdil idi

İstanbul’un fethinden sonra, Osmanlı askerleri, Bizans hapishanelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende üç papaz buldular. Alıp Fatih Sultan Mehmed Han’a götürdüler. Sultan, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar” biz, bizans’ın en ileri gelen papazları idik. İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı rezalet ve sefahetten dolayı kendisini ikaz edip, sonunun yakın olduğunu söyledik. O da, bize kızdı zindanlara attırdı” dediler.

Fatih Sultan Mehmed Han, papazların ellerine serbest dolaşma belgesi verip, memleketini gezip görmelerini, Osmanlı Devleti hakkında kendisine görüşlerini bildirmelerini istedi.

Papazlar, İstanbul’da bir çarşıya girip, sabahın erken vaktinde bir şeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkandan, komşuları siftah yapmadan ikinci bir şey alamadılar.

Anadolu’ya geçtiler dolaşırken, ezan okunmaya başladı. Kimse dükkanını kapatmaya bile lüzum görmeden camiye gittiler. Hiç kimse, bir başkasının malına, canına, ırzına, namusuna zarar vermeyi aklından bile geçirmiyordu.

Papazlar, bütün bu hadiselerden dolayı şaşkına döndü. Kaç şehir dolaştıkları halde, bir mahkemeye tesadüf edemediler. Her kasabada kâdı var, fakat dava yoktu. Hırsızlık yok, katillik yok, namussuzluk yok, eşkıyalık ve dolandırıcılık yok, kötülük yoktu. Birkaç ay dolaştıktan sonra, şehrin birinde bir mahkemenin olacağını haber alıp, oraya koştular.

En sonunda Osmanlının aksak yönünü yakalarız ümidiyle dinleyici olarak içeri girdiler. Davalı ve davacı geldi. Kâdı yerine geçip meseleyi dinledi.

Adamlardan biri anlattı: ”Efendim, bendeniz bu din kardeşimin tarlasını arzu ettiği fiyat üzerinden satın aldım. Birkaç sene ekip kaldırdım. Fakat bu sene çift sürerken, sabanımın demirine bir şey takıldı. Kazıp çıkardım. İçi altın dolu bir küptü. Küpü götürüp, daha önce tarlayı satın aldığım bu kardeşime vermek istedim. O kabul etmedi: ”Ben tarlamı, altı ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın altında da bir hakkım olamaz” dedi.”

Üç papaz, altın küpünün kimin olacağına dair mahkemeyi ibretle seyrediyorlardı. Tarlanın yeni sahibi çıkarttığı altın küpünü eski sahibine vermek istiyor, ”Toprağın altında küpün varlığından haberdar olsaydı, bana orayı satmazdı” diyordu.
Eski sahibi ise, ”Efendim, durum kardeşimin anlattığı gibi vâki oldu. Ancak, bendeniz ona, o tarlayı, altı ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın altında da bir hakkım olamaz. Senelerdir ben o tarlayı sürerim, benim nasibim olsaydı ben bulurdum” diyordu.

Kâdı efendi, bu iki müslüman arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Çünkü, birinin temiz ve saliha bir kızı, diğerinin de salih bir oğlu vardı. (Bu gençleri evlendirelim, bu küp altın da onların düğün hediyesi olsun) diye teklif yaptı. Onlar da kabul ettiler. Davayı böylece halletmiş oldu. Papazlar da şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez bir halde oradan ayrıldılar.

Papazlar, Anadolu seyahatlerine devam ettiler… Yine bir gün, bir mahkemeye şahit oldular. Kâdı efendi, davacıya söz verdi. O da meseleyi şöyle anlattı: ”Bir hafta önce bu kardeşimden bir at satın aldım. Evime götürüp bakımını yaptım. Ancak birkaç gün sonra at rahatsızlandı. Atın daha önceden hasta olması mümkün olabileceği gibi, ben aldıktan sonra da hastalanması mümkün idi. Atı satın aldığım arkadaşa bir şey diyemedim. Gelip durumu size arz edeyim ki, aramızı bulasınız diye düşündüm. Ancak o gün sizi bulamadım. Siz şehir dışına gitmiştiniz. Siz geri gelmeden de at öldü. Hükmünüzü talep ederim.”

Kâdı efendi düşündü. At ölmüş, onlar arasında dava bitmişti. Suç kendisinindi. Atı satanı suçlayamazdı. Çünkü atın durumu ortaya çıkmamıştı. Öbürü de vaktinde müracaatını yapmıştı. Tek eksik taraf; kendisinin şehirde, vazife yerinde bulunmaması idi. O halde atın ücretini o ödemeliydi. Atın fiyatını öğrenip, kendi cebinden bedelini verdi.

Böyle âdil bir kâdı efendinin ve böyle âdil bir mahkemenin mevcudiyetini akıllarına sığdıramayan Bizans papazlarının, hayretlerinden ağızları açık kaldı…

(Anadolu’da bu kadar dolaştığımız yeter) diyen papazlar, İstanbul’a dönüp, İstanbul Kâdısı Hızır Bey’in huzurunda, Padişah Fatih Sultan Mehmed Han ile, bir Hıristiyan arasında bir davanın görüleceğini duydular.

Koca Osmanlı Devleti’nin Sultanı, çağ açıp çağ kapayan İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han ile bir hıristiyan mimar, Kâdı Hızır Bey’in karşısında ayakta bekliyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Han, vazifesine ihanet eden Hıristiyan mimarı mahkemesiz cezalandırmış, Hıristiyan mimar da, Kâdı Hızır Bey’e şikayet etmişti.

Hızır Bey, Fatih Sultan Mehmed Han’ı haksız bulup aynı şekilde Sultanın da cezalandırılmasına hükmetti. Eğer mimar rıza gösterirse, diyetle kurtulabilecekti. Hıristiyan mimar, bu adalet karşısında ne yapacağını şaşırdı. Oracıkta, Kelime-i şehadet getirip müslüman oldu…

Papazlar, fetihden sonraki İstanbul hayatını da çok merak ediyorlardı. Müslümanların oturdukları, yeni yeni yerleşmekte oldukları mahallelere gittiler. Onların tam bir teslimiyet ve sükunetle işlerini yaptıklarını tam bir temizlik ve titizlikle eşyalarını yerleştirdiklerini gördüler. İstanbul bambaşka olmuş, sanki, birkaç ay önceki Bizans gitmiş, yerine gökten bir İstanbul inmişti.

Padişah tarafından Osmanlı ülkesini gezip görmekle vazifelendirilen papazlar, İstanbul’daki Hıristiyan mahallelerini de görmeden edemediler. Bugünkü Fatih Camii’nin doğu taraflarına ve Fener’e doğru gittiler. Hıristiyanlar bile değişmiş, sokaklardaki pislik azalmıştı. Kimse kimseye zulmetmeye cesaret edemiyordu. Kâdı Hızır beyin, Padişaha bile ceza vermekten çekinmemesi onları korkutmuştu. Herkes sessiz, sakin işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip, sokaklarda, nârâlar atamıyorlardı. Kimseyi rahatsız edemiyorlardı. Hıristiyanların en fakirine bile ev verilmiş, kimse aç ve açıkta bırakılmamıştı. İstanbul’da herkes huzur içerisinde idi.

Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra, birkaç gün dinlenip düşündüler, izin isteyip padişahın huzuruna çıktılar. Gördüklerini bir bir arz edip; (Bu millet ve devlet, böyle giderse, kıyamete kadar devam eder) dediler. (Böyle bir ahlak ve yaşayışa sahip olan insanların dini, elbette Allahü teâlânın hak dinidir) dediler, Kelime-i şehadet getirip müslüman olmakla şereflendiler.

SLam , iSLami Sohbet , iSLami Chat , iSLami Sohbet Odalari , Dini Sohbet , Dini Chat , iSLami Bilgiler,nur sohbet

Kıyamete yakın ölmüş bir kâfirin kabir azabı az mı olacak

Kıyamete yakın ölmüş bir kâfirin kabir azabı az mı olacak Hz. Âdem zamanında imansız ölen bir insanla, kıyamete yakın zamanda ölen bir insanın kabir azabı sürelerinin farklı oluşu adalet-i İlâhiye’ye uygun mudur?

Zaman sabit bir kavram değildir, değişkendir. Kabir azabının uzunluk derecesi, kişinin ameline ve dünyaya olan bağlılığına göre değişir.
Dünya günühesabıyla kabirde bir gün kalan insan, belki orada geçerli olan kabir günüyle bir senelik azap çekecektir.Demek ki,kabir hayatının uzunluk ve kısalığını, dünya zamanı yani bizim kullandığımız saat ve takvim ölçüsü belirleyemez.
Zaten, Allah’ın (cc)adaletinin en mükemmel şekilde görüneceği yer ahiret âlemidir. Kişi her ne kadar kısa bir müddet kabirde kalsa da, hak ettiği kabir azabını Allah (cc) mutlaka verecektir.

kabir azabı , iman , ahiret , adalet , kıyamet , zaman

ADALET VE İNSAN HAKKı

ADALET VE İNSAN HAKLARI

Adalet ve insan haklarına saygı İslam’ın değişmez:” prensiplerindendir.

Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki: Adaletli davranın. Şüphesiz Allah, adil davrananları sever .” (Hucurat Suresi, ayet:9)

Hz. Muhammed (A.S.) 632 yılında yüz binden fazla müslümana irat ettiği tarihi hutbesinde; Bütün insanların eşit olduğunu, can, mal ve namuslarının kutsal olup her türlü tecavüzden korunduğunu cihana ilan etmiştir.

Bunlar , insanların dokunulmaz haklarıdır.

Müslüman, başkalarının hakkına saygı göstermek ve insanlara zarar verecek davranışlardan sakınmak mecburiyetindedir .

Ancak, bu yeterli değildir. Kişinin olgun bir Müslüman olabilmesi, kendisi için sevip arzu ettiği şeyleri başkaları için de arzu etmesine bağlıdır.

Hz. Muhammed (A.S.) şöyle buyuruyor. “Sizden hiçbir kimse kendisi için sevdiği bir şeyi, kardeşi için de sevmedikçe gerçek mümin sayılmaz.

adalet,islami sohbet,insan,hak,ADALET VE İNSAN HAKKı,Adalet ve insan hakları

Nefse artık durma deme zamanı geldi

Nefse artık durma deme zamanı geldi Nefsin mahiyetini incelemek, hakikaten ağır ve yorucu bir konu… Asırlarca Kelamcıların, Tasavvufçuların, Felsefecilerin, Ahlâkçıların, Ruhçuların, Ruhbanların başını ağrıtan bir mesele olmuştur…

Nefis, çok geniş anlamlı bir kavramdır… Değişken ve halden hale giren bir nefisle karşı karşıyayız…

İlk etapta nefsin çağrışım yaptığı anlamlara bir göz atalım…

Bir şeyin zatı, kendisi… Ruh… Cins, tür… Öz, öz varlık, kişilik… Vicdan… İnsanda emredici güç, dinamik… Kalp… Şehvet, arzu ve gazabın başlangıç yeri, yatağı…

Nefs, tek tek kişiler, kişilerin benliği, ‘‘ene’’ si anlamındadır… Ben idrakine sahip olan varlık…

Kişi ve zat demek olan nefs, insanın maddi-manevi öz varlığı ve öz benliğini oluşturan bir iç mayadır…

Nefis, ‘‘kendi kendinin farkında olan, ben idrakine sahip şuurlu zat’’ tır…Yani, nefis sahibi varlıklar bilinçli varlıklardır, nefis bilinçle ilgilidir…

Bu tanımları yaparken dualist bir anlayışa düşmemek gerekir…

İrfan ekolüne göre insanın nefis-akıl-kalp üçgeninde cereyan eden imtihanında nefis negatif kuvvetlerin merkezi olarak algılanır… Adeta nefis şeytanın kullanabileceği bir santral pozisyonundadır…

İnsanın önünde var olan iyilik, güzellik ve doğruluk büluğ çağı ile birlikte nefs ve güçleri tarafından bencillik maskesi ile örtülmeye başlanır. Baskın olan, ayartıcı, baştan çıkarıcı, kışkırtıcı benliktir…

Şeytani özellikler heva üzerinden insanı kuşatırken, melekî güzellikler kalp ve vicdan üzerinden insana etki eder… Akıl ayırt edici, ayrıştırıcı bir rol üstlenir… Akıl, nefsinde, kalbinde hizmetine girebilir…

İnsan nefsinde üç temel kuvvet vardır:

1-Kuvve-i gadabiye (öfkenin gücü)…

2-Kuvve-i şeheviye (şehvetin gücü)…

3-Kuvve-i akliye (aklın gücü)…

Bu üç kuvvet akleden kalbin kontrolüne verilirse insan halife misyonunu kuşanır…

Akleden kalbin denetiminde öfkenin gücü; şecaata (iyiliğe) dönüşür… Şehvetin gücü, iffete inkılab eder… Aklın gücü de hikmeti yakalar…

Akleden kalp sisteme hâkim oldukça şecaat, iffet ve hikmet buluşmasından adalet çıkar…

Nefsi, akl-ı selim ve kalb-i selim ile kuşatıp silm (İslam)e teslim olmasını sağlamak gerekir… Tabii ki, bunun içinde önce vahiyden gelen ışığı akla ve kalbe yüklemek mecburiyeti vardır…

Aksi taktirde nefsin istekleri karşılandıkça, ruhun alanı daralır…

Potansiyel insanın, hakiki insana dönüşmesinin önündeki engel nefsin hevasıdır… Yani peşine takılıp gidilen nefsani arzulardır… İnsandaki vahşeti ancak vahiyle durdurmak mümkündür… Çünkü İkbal’in ifadesi ile: ‘‘Yol kesenler, Kur’an-ı okuyup öğrenince yol gösterici oldular’’ Haramilerden sahabi çıkaran, eşkıyayı evliya kılan vahyin sırrıdır…

Nefis ciddi bir tezkiye ve terbiyeye tabi tutul duğu zaman, hevaya muhalefet, Rabbine muvafakat ettiği görülecektir…

Peki nefis terbiyesi nedir?

Nefis terbiyesi,insan terbiyesi demektir… Aklın, kalbin, ruhun, iradenin, bedenin vahyin disiplin ve düzenine bağlı kalmasıdır…

Nefis terbiyesi, kullukta ayar ve amellerde yeni bir kıvam demektir…

Terbiye, ekmele, eşrefe, ahsene yönelik ulvi bir seferdir…

Bu terbiyenin temelinde Allah’a teslimiyet vardır… Rabbani disiplinde karar kılmak vardır… Allah’ın ruhundan üflenen insanın, Allah’ tan bağımsız bir yaşamı reddetmesi vardır…

Bu terbiye sisteminde; Müslüman canının istediği gibi yaşayamaz… Kafasına göre takılamaz… Allah’ın istediği gibi yaşamak zorunluluğu altındadır…

Nefsin insan ruhu üzerinde iki baskı alanı vardır: İstemek ve sahip olmak…

Ad, ünvan, şan, şöhret, mülk, makam, para, rütbe, kariyer, itibar vs. Habire bunları istemek ve sahip olmak arzusundadır insan… Bu kontrol edilmediği zaman sonuç sömürü ve savaşa varacaktır…

Terbiye odur ki; tüm bu isteme iştahını ve sahip olma güdüsünü meşru ve maruf zemine çekmektir…

Nefsin duyum ve fonksiyonları şeytanın etkisine açıktır… Şeytanın güdümüne giren nefis benlik, bencillik, bireysellik belasına maruz kalacaktır… Şeytan, nefsin arzularından hareketle kalbe nüfuz etmeye çalışır… Kalbe fesat tohumları ekmeye başlar…

İşte bu aşamada tedbir ve terbiye kaçınılmazdır…

Temel hedef nedir? Nefsi adam etmektir… Daha doğrusu adem olmaktır…

İslam’ın derdi insanın çamurlaşmadan, insanlaşmasıdır…

Örnek oluşturmak… Denge unsuru olacak merkez kişilikler yetiştirmek… Dünya da herkes bir gösteriş dalgasına kapılıp gidiyorken, İslam’ın insanı ise, ihlas ve takvası ile farkını ortaya koyabilendir…

Kendini yönetebilen, kurabilen, koruyabilen, hükmedebilen, dizginleyebilen insan İslam’ın insanıdır… O insan kendini bilen, haddini bilen, Rabbini bilen insandır…

Nefsine hükmedemeyen kişi, sınır, ölçü, kural, hukuk tanımayan, tuğyana aday olan insandır… Ondan adalet, merhamet, ahlak, beklenebilir mi?

Terbiye almamış insan hamdır, hırçındır,huysuzdur, huzursuzdur hep…

Ruhunu, benliğini yitirmiş insan zarar deposudur… Nefsin galebesi ve baskısı yaşama dar açıdan bakmayı doğurur… İç güdüleri ile hareket edenler, terbiye yoksunu zavallılardır… Kıskançlık, kızgınlık, cinsellik, aç gözlülük onların iç dünyalarına hakim olmuştur… Artık ‘‘iç’’ leri geçmiş, ‘‘deri’’den ibaret bir ‘‘hiç’’tirler…

Kişilikleri gelişmez… Paylaşımları olmaz… Özveri, vefa, sadakat, sevgi lügatlerinden silinmiştir…

Esasta bu olumsuzlukları tetikleyen beşeri hırslar ve şehvetlerdir…

Nefis insana hep ‘‘daha, daha’’ der… Daha çok kazanç… Daha çok üretim… Daha çok tüketim… Daha çok başarı… Habire rekabet… Sürekli reklam… Şöhret, servet, şehvet sınır tanımaz olur… ‘‘Daha, daha’’ demenin ne hukuku, nede ahlâkı vardır… Bu ‘‘Rabbena hep bana’’ mantalitesi ile kendisinden başka kimseyi görememe körlüğüdür…

Bu amansız yarışta kendini paralayan, ruhunu parçalayan bir mahluk karşımızdadır… Yükselmek, kazanmak için ezen, sömüren, soyanların çoğaldığı bir sektör oluştu… Riyakârlık, hilekârlık, sahtekârlık ‘‘yüz kızartıcı’’ suç olmaktan çoktan çıktı, ‘‘iş birlilik’’ olarak kabul gördü… Çılgınlıklar, çirkinlikler alkışlanır oldu…

Ülkelerin kodamanları, bürokratları, ağababaları, yalan, talan, soygun düzenlerini yürütürken ne doyumsuz nefisler taşıdıkları âleme malum değil mi?

Tarihte ve günümüzde bir çok savaşın nedeni ihtiras, öfke, kin ve husumet kusan azgın nefisler değil midir?

Halkına kan kusturan despot yöneticilerin temel sorunu kudurmuş heva ve hevesleri değil midir? Saltanat ve nefsaniyet davası güdenlerin yüzlerine yansıyan kin ve husumet iç dünyalarındaki vahşeti ele veriyor… Bu ululanma belası insanlığa pahalıya mal oluyor…

Uçuruma yürüyen gençlik , nefsi tutkuların kurbanı… ‘‘Özgürlük söylemi’’ nefsin dizginlerini serbest bıraktı… Moda, marka, model, modernite nefsi kışkırtmanın çağdaş tuzakları…

Kardeşlerimiz en fazla nereden yara alıyor? Vahdetin önündeki en büyük engel nedir? Müslümanlar arası sorunlar, fikri midir yoksa nefsimidir? Nefisler arası savaşı kim durdurabilir?

Kendi zaaflarını yenemeyenler etrafa da zarar veriyorlar…

Tahammülsüz, sabırsız, geçimsiz, vefasız, özverisiz ilişkilerin gerisinde depreşen nefisleri göreceksiniz?

Tekmeler, çelmeler, ithamlar, yargısız infazlar hangi haklı gerekçeye dayandırılıyor? Merhamet, hak, adalet, ahlak ayak altı ise, vicdan suküt etmiş, insaf kurumuş ise, bunun nefisle ne ilgisi var, diyebilir miyiz?

Cahiliyenin putlarına ilan-ı harp edilirken, nefis putu okşanıyorsa, bu ne yaman çelişki, değil mi?

Evet, önce içimizdeki canavarı görelim…

İnsanın içindeki haset çamurda yıkanan, şehvetle beslenen şeytani duyguları teşhis etmek gerekmiyor mu?

İçimizdeki ‘‘fücur’’ gündelik hayatımıza, ilişkilerimize, toplumsal dokumuza sirayet ediyor… Hatta himaye görüyor… ‘‘Seri katil’’ soğukkanlılığı ile ruhumuzu katlediyor…

Günah işlemekteki bu cesaret nereden geliyor?

Allah’a isyandaki bu pervasızlığı nasıl anlamak lazım?

Gırtlağına kadar harama batmış, iliklerine kadar günaha bulanmış, hâlâ kendilerine toz kondurmayanlar..! Kendilerini halis, muhlis Müslüman görmeye devam ededursunlar…

Kendimizi nasıl temize çıkarabiliriz ki? Rabbimiz Kitab’ında şöyle buyururken:

‘‘Öyleyse kendinizi temize çıkarıp-durmayın…’’ (Necm-32)

Hz. Yusuf (as) şu gerçeğe vurgu yaparken:

‘‘Ben nefsimi temize çıkarmıyorum.’’ (Yusuf-53)

O halde bize düşen görev; nefsi savunmak değil, sorgulamaktır…

Rasulallah (sav) uyarısına kulak vermektir…

‘Akıllı kimse nefsini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır’’ (Tirmizi)

Bunun için, ‘‘Nefis terbiyesi’’ üzerine felsefik, teorik münazaralar gerekmiyor… Tasavvufi, kelamı tartışmalara boğulmak da doğru değil…

Bizim bağlı olduğumuz terbiye sisteminde; yoga, meditasyon, diyet, perhiz, nefsi cezalandırmak istenmiyor…

Nefsi ‘‘öl’’dürmek değil, ‘‘ol’’ durmak esastır… İslam, nefsi ne öldürmeyi, ne de azdırmayı öneriyor…

İslam nefis tezkiyesi için herhangi bir merasim,protokol, prosüdür, hiyerarşik silsile ön görmüyor…Bu amacı gerçekleştirmek için, ‘‘meyyitin gassala teslimiyeti gibi’’ birilerine teslimi nefis etmek diye bir kural yoktur… Kendinden vazgeçerek, kendini yok sayarak bir arayışa girmek değil, kendi kalarak, varoluşunu sürdürerek, şahitlik ve sorumluluk yüklenerek hayatta aktif rol almak, doğru olan budur…

Yine nefis tezkiyesi için halvet, uzlet şartı yoktur… Toplumsal sorumlulukları ertelemekle, içe kapanmakta, hayata sırtını dönmekle, dünyadan el-etek çekmekle istenen amaç gerçekleşmeyecektir… Takva hayattan kopmak değildir… O zaman silik, sessiz, pasif bir kişilik oluşacaktır…

Olması gereken ise münzevi değil mütevazi bir yaşamdır…

Burada önemle üzerinde durulması gereken husus ,insanı ve İslamı bütünlüğü içinde ele alıp ,anlamaktır… Bütünü zedeleyen parçacı anlayışlara düşmemektir…Tüm boyutları ile meseleyi idrak etmektir…Üzerinde durduğumuz konu salt bir ahlakçılık,ruhçuluk mevzusu değildir…Tasavvufun tarihi seyri içinde düştüğü yanılgılara ve yanlışlara tepki verirken doğrularımızı ve görevlerimizi terk etmemek durumundayız …

‘Vasat ümmet olma vasfı ile dengeli duruşumuzu sürmeliyiz…

İslamı ‘‘şeriat” sız bir sevgi ve barış dinine indirgeyen anlayışla, ‘‘takva” sız bir kulluğu savunan şekilci ,slogancı, ruhsuz söylemde sakattır…

Adalet ve özgürlüğü öne çıkarırken , ubudiyet ve ahireti atlayan bakış açısı problemdir…

Endişem o ki, insanlarımız iki yanlıştan birini tercih etmek durumunda kalmalarıdır: Dünyevileşmek veya ruhbanlaşmak… Bu durum sekülerize edilen bir dinle, mistik, bir anlayış arasında, sapmak ve savrulmaktır…

Bu durum da çözüm, dünyada hayata ,eşyaya uhrevi bir boyut yükleyerek yaşamaktır…

İslamı ideolojileştirmeden, sadece toplumsal hayata düzen getiren bir din olmadığını, insanın iç düzenini de öncelikle kurduğunu hatırlayarak okumak lazım…

Deruni, enfusi, ruhi, kalbi, boyutu olmayan bir İslami kişilik ve dini yaşam aşksız,ruhsuz ve ihlassızdır…

Sürdürülemeyen dindarlığın altında bu gibi nedenler bulunuyor… Bu boyut ihmale gelmez… Salt kuru akıl insanı … Bilgi, kültür hamalı olan aydını… Sadece kaba kuvvetle yürüyen fanatik eylem adamı… Bir tarafı eksiktir hep… Uzun soluklu ayakta kalması mümkün değildir…

Ruh dünyaları yoksullaşanları, dünyevi zenginlikleri kurtaramayacaktır…

Ruhu besleyecek iç dinamiklere yoğunlaşmak lazım… Bu çerçevede tevekkül, teslimiyet, tefekkür huşu,haşyet, ihlas,ihsan, ittika, yakin, dua, zikir, hamd, havf, reca ,sabır temel gereksinimlerdir…

İnsanın bünyesinde ruhi, ahlaki ve manevi tehlikeler karşında bir erken uyarı sistemi vardır… Bunun adı vicdandır, önünü açmak lazım…

Fıtratı körelten tortuları silip atarak, tevhid ağacını yeşertmek zamanı… Kökü sabit, dalları semaya uzanan güzel ağaç… Mahşerde gölgesine sığınacağımız ağaç…

Vücud toprağımızı vahiyle suladığımız zaman cennet tubalarının yeşerdiğini göreceğiz… Vahiy yağmurundan yoksun çorak yüreklerde ancak cehennem zakkumları bitecektir…

Evet vahiy merkezli bir terbiye süreci artık kaçınılmazdır… Bu sürecin besmelesi, Allah’ı ve ahireti hatırlamaktır…Allah’ı ve ölümü unutan nefisler bitiktir… Yarınlara yönelik yaşamalıyız… ‘‘Hesap günü’’ endişesi ile hesapları güncelleyerek…

Efendimiz (sav)ciğerparesi, biricik kızı Fatımaya olan uyarısını gündemde tutarak…

‘‘Ey Fatıma nefsini ateşten kurtar, senin için kıyamet günü elimden bir şey gelmez’’

Bize düşen sorumluluk; terbiye-i Muhammedi de, sünneti seniyyede karar kılmaktır…

İşte o zaman nefis, ‘‘fakr’’ını ‘‘acz’’in ‘‘zaf’’ını fark edecektir…

Ve şu müjdeye mahzar olacaktır:

‘‘Ey mutmain nefis!

Kendini razı olmuş ve (ilahi) rızaya ermiş olarak dön Rabbine.

Artık kullarımın arasına gir.

Cennetime gir.’’(Fecr-27-30)

nefsim,islami sohbet,Nefse artık durma deme zamanı geldi,adalet,nefis

Peygamberimizin sevdiği müslüman

Peygamberimizin sevdiği müslümanın aslî özelliği Adil Olmak

llah Teâlâ; kullarına âdil olmayı, adaleti ayakta tutmayı emreder;

kötülüğü ve haksızlığı yasaklar.

Hakkı korumayı, haksızlıktan kaçınmayı, haklının yanında yer almayı ister ve âdil olanları sevdiğini söyler.

Peygamber Efendimiz’den de şunları ister:

Allah Teâlâ’nın kendisine öğrettiği gibi hüküm vermesini,

hâinleri asla savunmamasını ve onların yanında yer almamasını;

insanların arasında adaletle hükmetmesini.

Her zaman adalet

İnsan sadece hüküm verirken değil, bir şeyi ölçerken, tartarken, bir konuda şâhitlik yaparken de âdil olmalıdır.

Öfkeli olduğu zaman da, sâkin olduğu zaman da adaletten ayrılmamalı ve böylece mânevî kurtuluşu kazanmalıdır.

İnsan kendisine ait olmayanı istemediği, vermesi gerekeni de engellemediği zaman âdil davranmış olur.

Allah Teâlâ, Dâvûd peygamberden insanlar arasında dosdoğru hüküm vermesini istemiş, ona keyfine göre davranmamasını tembih etmiş, gelip geçici arzuların insanı Allah’ın yolundan saptıracağını bildirmiştir.

Öyleyse adaletin yerini bulması için; adaleti dağıtacak olanları, bilgili ve üstün ahlâklı kişiler arasından seçmelidir.

Hâkimin Sorumluluğu

Hâkimin maksadı elbette doğruyu bulmak; adaletle, yerli yerinde hüküm vermektir.

Bu sebeple sadece davacıyı değil, davalıyı da dinlemelidir.

Verdiği hüküm yerindeyse iki sevap kazanacak, değilse bir sevap kazanacaktır.

Onun için âdil olmaya bakmalıdır.

Bir kimse, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği bilgiyle doğru ve yerinde hüküm verebiliyor ve bildiğini başkalarına da öğretiyorsa, o imrenilecek bir şahsiyettir.

Bir hâkim, sadece gerçeği bulmak niyetiyle hareket ettiği halde yine de yanılabilir. Bundan dolayı bir günahı yoktur. Çünkü yanılmak insanın bir özelliğidir. Yanılmayan sadece Allah’tır.

Resûl-i Ekrem Efendimizin belirttiğine göre, bir kimse dâvâsını çok güzel dile getirebilir ve bu özelliği sebebiyle Peygamber’i bile yanıltabilir: Peygamber de o adamın konuşmasına bakarak onun lehine hüküm verebilir. Peygamber Efendimiz bunu söyledikten sonra sözünü şöyle bitirmiştir:

“Konuşmasına bakarak, kardeşinin hakkını kendisine verdiğim kimseye, esasen cehennem ateşinden bir parça vermiş olurum; sakın onu almasın.”

Peygamber Efendimizin belirttiğine göre hâkimler üç gruptur:

Bir grubr cennette, diğerleri cehennemdedir.

Gerçeği bilen ve ona göre hükmeden cennettedir.

Doğruyu bildiği halde haksız hüküm veren ile doğruyu bilmeden hüküm veren Cehennemdedir.

Bilmeden hüküm verenin suçu, yeterli bilgiye sahip olmadan hâkimlik yapmasıdır.

Elbette hâkimlik zor bir iştir. Bu zor işi üstlenen kimse görevini hakkıyla yapmaz, haksız hüküm verirse, dininin mahvolmasına, âhiretinin yıkılmasına sebep olabilir.

Danışmanın önemi

Doğru ve yerinde karar vermek konuyu iyi bilmekle olur. Herkes her konuyu bilemeyeceğine göre, karar vermekte zorlanan kimse bilene danışmalıdır.

Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e bile yapacağı işlerde ashâbına danışmasını, dünya işlerinde onların görüşünü almasını tavsiye etmiş;

müminlerin de işlerini kendi aralarında danışarak, istişâre ederek halletmelerini uygun görmüştür.

Hz. Süleyman oğluna öğüt verirken, bir işte kesin karar vermeden önce bilene danışırsa üzülmeyeceğini söylemiştir.

Hele verilecek karar insanın âhiretini etkileyecek kadar önemliyse, mutlaka bir bilene danışmalıdır.

İyi ve başarılı idareciler, kendilerine danışman olarak âlimleri seçerler ve onların görüşlerine değer verirler.

Adam kayırmamak

İnsanlar arasında hüküm veren, haklıyı haksızdan ayıracak olan kimse taraf tutmamalıdır.

Vaktiyle soylu bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kabilenin ileri gelenleri ona ceza verilmesini istemedi. Hz. Peygember’in çok sevdiği Üsâme ibni Zeyd’in aracılık yapması uygun görüldü.

Üsâme, onların bu isteğini Hz. Peygamber’e ilettiği zaman Efendimiz aleyhisselâm:

“Allah’ın koyduğu bir cezanın verilmemesini nasıl istiyorsun?” diye ona çıkıştı. Sonra da halka bir konuşma yaptı ve eskiden bazı milletlerin hırsızlık yapan soyluları bağışladıklarını, fakirlere ise ceza verdiklerini, bundan dolayı da Allah Teâlâ’nın gazabına uğradıklarını anlattı. Sözünü şöyle bitirdi:

“Bu suçu kızım Fâtıma yapsaydı, ona da ceza verirdim.”

Çünkü suçluyu cezalandırmamak, daha büyük haksızlıklara göz yummaktı.

Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethedildiği gün de halka bir konuşma yaptı. İslâmiyet gelince soyu ile övünme âdetinin artık sona erdiğini, bütün insanların Hz. Âdem’in çocukları olduğunu, Âdem’in topraktan yaratıldığını, insanların sadece iyi veya kötü diye ikiye ayrıldığını hatırlattı.

Bir sahâbî çocuklarından birine özel bir bağışta bulunmuştu. Peygamber Efendimiz, diğer çocuklarına da aynı bağışta bulunmadıkça, yaptığı bu işin haksızlık olduğunu söyleyerek onu uyardı.

Haksızlık felâkettir

Haksızlık büyük bir günahtır; cezası da pek ağırdır.

Allah Teâlâ’nın buyurduğuna göre;

Haktan ayrılanlar Cehenneme odun olurlar.

Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.

Âhirette, zalimler için ne bir candan dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi bulunacaktır.

Şimdi de bu konuda Peygamber Efendimizi dinleyelim:

Allah Teâlâ bazı günahların cezasını dünyada, bazısını âhirette verir; ama zulüm ve haksızlığın cezasını hem dünyada hem de âhirette verir.

Haksızlık eden, kıyamet gününde zifiri karanlıklar içinde kalacak, rezil ve perişan olacaktır.

İşte bu sebeple, her kim din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir haksızlık yapmışsa; altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin.

Gelip geçici dünya menfaati için zulüm ve haksızlık eden, başkasına değil, sadece kendine kötülük eder.

Allah Teâlâ, kullarına karşı alçak gönüllü olmayı, kimseye böbürlenmemeyi, kimseye haksızlık etmemeyi emreder.

Haksızlık, işte böylesine ağır bir suçtur: Bu sebeple Peygamber Efendimiz sabahları evinden çıkarken “haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan” Allah’a sığınmıştır.

Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir:

Zâlimin zulmü varsa, mazlûmun da Allah’ı vardır.

Allah mazlûmun hep yanındadır. Mazlûmun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur. Bu sebeple mazlumun bedduasını almaktan şiddetle sakınmalıdır.

Peygamber Efendimiz işte bunun için mazlûmun bedduasından Allah’a sığınmıştır.

musluman,islami sohbet,Peygamberimizin sevdiği müslüman,islam,adalet,öfke,kin

Niçin Namaz Kılıyoruz Dini Sohbet

Niçin Namaz Kılıyoruz Dini Sohbet

Selam aleyküm ey müminler hiç kendi kendinize sorduğunuz oldumu? niçin namaz kılıyorum yada niçin namaz kılayım ? ya da hiç çevreniz dekileri yargıladığınız oldumu içinizden niye bu insanlar namaz kılmıyor? gibi keşke herkez namaz kılsa diye hayeller kurdunuzmu? benim gibi,:(