Halid-i Cezeri – islami sohbet

  Halid-i Cezeri
İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve ve velîlerin otuzuncusudur.
Anadolu’nun manevi zenginliği olan (c.c.) dostlarındandır. Cizre’de doğdu. Cizre eşraflarından olan Hacı Zuraf(Özkan ailesi) olarak bilinen aileye mensup olup aynı zamanda Cizre de Hacı Zuraf ın öz amcasıdır.Evli ve 4 kız babasıdır.Şeyh Halid-i Cezeri nin büyük kızı ilimde mucizi diploma sahibi Salih-i Sıbki de 2. kızı ilimde mucizi diploma sahibi Muhammed Mardini de 3. kızı Cizre deki Ensari Ailesinde 4. kızı da ilimde mucizi diploma sahibi Şeyh İbrahim de.
Doğum tarihi bilinmemektedir. 1255 (m.1839) yılında vefat etti. Türbesi, Şimas’ın Basret köyünün karşısındaki kabristanındadır. Aşağıda Basret köyü ve türbesi görünmektedir.
Şeyh Halid –i Cezeri’den kalan ve üzerinde 4 cüz Kuran-ı Kerim yazılı bulunan bir tası bu ailenin elinde mevcuttur.Birçok ailm ve hocanın yanında tahsil görür taa ki Mevlana Halid-i Bağdadi’nin yanına gidene kadar.Irakta olan Mevlana Halid-i Bağdadi’nin(zülcaneheyn) yanında zahiri ve batini ilimlerini tamamlayarak rabbani ilimlerinin sahibi olan Halid-i Cezeri irşad diploması alarak Mevlana Halid-i Zülcanaheyn’in sözü üzerine Cizreye döner ve Cizre halkını irşad etmeye başlar.Mevlana Halid-i Bağdadi hz. emirleri üzerine Cizreden ayrılmaz taki ;
Birgün Cizre’nin kenarında akmakta olan Dicle nehrini geçmek için kullanılan gemide günlerce sahipsiz bulunan bir heybenin birisi tarafından alınıp götürüldükten sonra .Bu olayı duyan Cizre halkı kendisine ait olmayan heybeyi alan adamı dışlıyor ve adamı Cizre den kovuyorlar.Cizrelilerden kendisine ait olmayan bir heybeyi alan adama karşı olumlu davranış ve hassasiyetlerini gören Şeyh Halid-i Cezeri hazretleri Cizrelilerin artık bu kadar İslami ahlakla müheccen ve insani duygularla irşad olduklarını görünce Şeyh Halid-i Cezeri şükür eder ve Cizrenin dışına artık çıkabileceğine kanaat getirir.Zira mürşidi Hz. Mevlana Halid-i Bağdadi kendisine demişki;Cizreliler irşat oluncaya kadar Cizreden çıkmana müsaade yoktur diye. Cizre halkı irşad olunca artık başka yerlerde yaşayıp irşad faaliyetlerini orada sürdürmek amacıyla Botan bölgesinin Kerhver(demirboğaz) köyüne yerleşiyor daha sonrada Basret(inceler) köyünü mıntıkanın Nakşi Halid Payitaht olmasına öncelik ediyor.
Basret: Botanın Dirşev ve Hacı Aliya aşiretleri arasında Basret köyü yıllar boyu mücazaa ve fitneye sebep oluyor hem bu münazaaya son vermek ve hemde zahiri ve batını ilimlere hizmet mekanı olsun diye 2 aşiretin ileri gelenleri ortak arazileri olan ve bi akarsuyun 2 ye ayırdığı Basret köyünün 2 yakasını daha önce Botan’ın Siirt/Eruh ilçesinin Kerhver(demirboğaz) köyünde bulunan Şeyh Halid-i Cezeri’nin emirlerine verince artık 2 aşiret arasında kavga edecek sebep kalmıyor ve aralarında herhangi bi münazaa vuku bulmuyor.
Şeyh Halid-i Bağdadi Bağdattan Şam a hicret ettiğinde ipek yolu üzeriyle Cizre’ye bohtan dağı üzerindeki Basret e çıkarak halifesi Şeyh Halid-i Cezeriyi ziyaret edip Şam a gitmiştir.Bu vesileyle Mevlana Halid-i Bağdadi nin 1400 halifesi içinde tek ziyaret ettiği halifesidir. Ve Mevlana Halid Bağdadi; bir mürşid gül ağacıdır arı ise gülden bal yapandır. Bir üstad gül ağacına benzer ihvansa ağaçtan gülünü alır memleketinde balını yapar bu Mevlana Halid-i Bağdadinin tasavvuftaki bir sözüdür.
Bulunduğu bölgede, ayrıca Siirt ve Mardin yörelerinde adı duyulup, pek çok insan sohbetine geldi. Devrin ve bölgenin meşayihi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin vefatından sonra sohbet dinleyecek alim bulamayınca Şeyh Halid-i Cezerinin sohbetlerini dinlemek için Molla Halid Siirdî de merkebine binerek yanına talebesi olan Şeyh Hasan-ı Nurani yi de alarak onun bulunduğu Basret köyüne kadar gider, sohbetinde bulunurdu.Şeyh Hasan-ı Nurani ye Şeyh Halid-i Cezeri nazar ederek Molla Halid-i Siirdi den ilmi bitirdikten sonra Halid-i Cezerinin yanına gelerek tarikata girerek amel etmeye başladı.
Şeyh Seyyid Sıbğatullah-i Arvasi Hazretleri Halid-i Cezeri Hazretlerinin yanında zahiri ve batini ilimleri tamamlamak üzere “Bende nasibin yok” diyerek amcası Seyyid Taha Hazretlerinin yanına göndererek Seyyid Taha’dan icazet almasını söyledi.
Şeyh Halid Cezerî Hazretleri’nin en büyük kerameti, şer’i şerife uyması idi. Pek çok insanın saadete kavuşmasına vesile olmuştur. Halifesi büyük damadı Şeyh Salih-i Sıbkî’dir.
Şeyh Halid-i Cezerinin halifelerinden Şeyh Salih-i Sıbki Hazretlerinin talebelerinden hilafete hak kazanan Şeyh Halid-i Cezeri’nin damadı Şeyh İbrahim, Şeyh Hasan-i Nurani ve damadı Şeyh Hamid-i Mardini’ye der ki; “Siz hilafete hak kazandınız ancak edeben gidin üstadım olan Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafeti alınız! Demiştir ve bu üç zat da gelip Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafet almışlar.

Yüce sırrını mukaddes ve mübarek kılsın Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri Bağdat’tan Şam’a hicret ederken İpekyolu üzeri ile gelip Cizde’den Buhtan’a çıkıp Basret Köyünde halifesi olan Halid-i Cezeri Hazretlerini ziyaret etmiş, daha sonra Şam’a gitmiştir. Bu vesile ile Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri 1.400 halifesi içerisinde ziyaret ettiği tek halifesi Şeyh Halid-i Cezeri Hazretleri olmuştur.

Kaynaklar :
1) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye
2) Pamuk Yayıncılık İstanbul ve Anadolu Evliyaları Ansiklopedisi s.776
3) Türkiye Gazetesi Evliyalar Ansiklopedisi Cilt.11
4) Tezkire-i Meşayih-i Amid Diyarbekir Velileri I-II M.Şefik Korkusuz
5) Cizre.biz.forum

 

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

Halid-i Gülpınar

Halid-i Gülpınar

Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altoğar (Altunakar) köyünde hicri 1279 tarihinde doğmuştur. İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuz dördüncüsüdür.

Babası, meşhur ulemadan, aynı zamanda Şeyh Hasan-i Nurani’nin halifesi olan Şeyh Kasım El-Hadi Altunakar (El Toğârî) Hazretleridir. İlim ve tarikat tahsilini babasının yanında yaparak sohbetlerinde kemale ermiş hem ilim, hem tarikat icazetini alarak babasının halifesi olmuştur.

Muhterem babası Şeyh Kasım El-Toğari resmi bir dilekçe ile oğlu Şeyh Halid-i Gülpevari’ye (Gülpınar) Siverek ilçesinde görevlendirmiştir.
Bu dilekçe şöyledir;

Huzur-i Ali-i Risaletpenahiye Ma’rudi daireleridir ki:

Vilayeticelilelerine mülhak, Siverek kazası dahilindeki –Gülpınar- karyesinde, ihtiyar-ı ikamet ve inziva eyleyip, ibadet ve duayı vacib-ul edayı cenab-i Padişahiye muvazebetle meşğul iken, her nasılsa hasbelkader bundan birkaç ay evvel, Mekke’ye i’zam olunan oğlum Şeyh Halid, Dairelerinin şayani mürüvvet ve merhamet olan ahvali perişaniyeti iştimaline dair, kendisinden bu kere almış olduğum arabiyyul ibare bir kıt’a mektubunu zat-ı Ali-i Vilayetpenahilerine takdim etmiştim.
Münderecatından, mumaileyh dailerinin güya Mekke’den hilafı rızai ali, firar eylemiş olması hakkında zuhur eden havadis ve eş’arat’ın, makarin-i Hilafe-i Uzma’ya, her mü’min ve muvahhid’in ma’ruden uhde-i sadakati olan daavat-ı Hayriye ile meşğul bir hal’i felaket ve zaruret içinde olduğu halde, merahim ve eşfak’i alemşumuli şehriyari’ye muntazır bulundağu ve şu hal Mekke’ye i’zam içun sebeb addedilen şeylerin mahiyetini tehvin ve mağduriyet ve sadakatini açıklamakla bulunmuştur.
Ahvali hususiye ve umumiyemize tahvile vakıf olan vilayet-i Celileleri ahalisince ma’lumdur ki, gerek senakar malasşiarları ve gerek oğlum mumaileyh Şeyh Halid daileri, fukarayı tarikat-ı aliyeyi Nakşi’den olup, sakin olduğumuz karyelerde, ta’lim-i ulum’i diniyye ile iştiğal ve bu cihetle isticlab-ı daavat-ı hayriyye-i ayat-ı cihanbani ile vazife-i sadakat ve ubudiyeti ikmal edegelmekte, hilafı emr ve rıza-i ali, hiçbir hal ve harekette bulunmamış ve bundan böyle dahi bulunmayacağımız derkar bulunmuştur.
Mumaileyh dailerinin Mekke’ye i’zamından bu an’a kadar tarafı ali-i asifanelerinden icra buyurulan tahkiat ve tetkikatı lazime neticesinden dahi, mumaileyh daileri hakkında, dermeyan olunan şeylerin ehemmiyetsizliği bir derece tahakkuk eylediğine ve mumaileyh’in burada kalan evladu iyali, bir hali sefalet ve felaket ve acizleri de, bu şehir-i sırr-ı şeyhuhat içinde, mufarakatı evlat teessürat-ı tahammülkedalerine takat getirememekte olup, bu gah rıza-i ali ve merhamet-i meselleme-i cenabi velayetpenahileri kail olunamayacağına binaen, dailerinin; ikamet etmekte olduğum karye’de oturup hizmeti daiyanemde bulunmak üzere mumaileyh dailerinin yine bu tarafa celbine delalet ve merhamet-i aliyye-i fehimanelerinin ……..(okunamadı)……. Buyurulması, istirhaf-e cesaret olundu

Ol bab da emr ve ferman Hazret-i men leh’ul emr’indir.
28 teşrinievvel 1306
Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiye hulefasından
Şeyh Kasım
Mühür

Şeyh Halid-i Gülpınar henüz genç sayılan 27 yaşında babasının emriyle bu dilekçe ile Şanlıurfa iline bağlı Siverek ilçesinin Gülpınar nahiyesine görevlendirilerek hemen medrese tedrisata ve tekkede irşada başlar. Birçok ulema ve meşayih yetiştirir.
Türbesi Şanlıurfa ili Siverek ilçesi Gülpınar Beldesinde meftun bulunmaktadır. Sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Bölgenin halkını irşâd ederek birçok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği ve icazet verdiği en büyük talebeleri şunlardır: Oğlu Eyyüb Gülpınar, Seyyid Mevlana Muhammed Halid-i Zilan ve Muhammed Bel Fırat Hazretleridir.

Yüce sırrını mukaddes ve mübarek kılsın.

Kaynak :
1) Tezkire-i Meşayih-i Amid Diyarbekir Velileri I-II M.Şefik Korkusuz s.144-146

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

Ümmetin Alimleri ve Nebiler

Soru: Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” hadisi hakkında bilgi verir misiniz? Böyle bir hadisin olmadığı ve olmayacağı söylenmektedir. Bediüzzaman ise hadis olarak almıştır. Konuya açıklık getirir misiniz?

Cevap: Peygamberimizin (asv) 23 yıllık nübüvvet döneminde bütün konuşmaları, davranışları, amelleri ve takrirlerinin tamamına hadis denir ki bunlar binlerce değil, milyonlarcadır. Ancak hadis ulemasından İmam-ı Şafii hazretleri “Usul ilmini” geliştirerek ahlaka, siyere ve mev’izeye ait olan hadisleri değil, ahkâma ait olan hadislerden hüküm çıkarmak için bu usule uyulması gerektiğini savunmuştur. Buhari ve Müslim gibi ahkâma ait hadisleri toplayan muhaddisler de ahkâma ait olan hususlarda sahih ve rıza-ı ilâhiye uygun amellere kaynak olacak hadisleri sağlam kriterlerden geçirmiş ve “Sahihine” ancak bir milyon hadisten 4 bin adedini almıştır. Diğerlerine “Hadis değildir” dememiş, benim kriterlerine tam olarak uymadığı için almadım demiştir. Diğer hadisleri “Siyer/Tarih” ve “Edebü’l-Müfred” gibi Ahlaka dair hadis kitaplarına almıştır. Bu nedenle Sahih-i Buhari’de olmayan hadisler hadis değildir denmemiştir ve denemez.

Kütüb-ü Sitte dışında İmam Malik’in Muvatta ve Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi ve diğer pek çok “Cami” ve “Müsned” adı verilen sahih hadis kitapları vardır ki bunlarda geçen hadisler de kesinlikle doğrudur ve peygamberimize (asv) aittir; ancak bu kitapların sahipleri Buhari ve Müslim’in aradığı şartlara tam uygun bir ravi zincirine sahip değillerdir. Munkatı’, zayıf ve sahih değil manası hadis değildir şeklinde anlaşılamaz, ancak “sahih senetle hadisiyeti peygamberimize (asv) ulaştığı sabit değildir” demek gerekir ve İslam bilginleri olan muhaddisler böyle kabul etmişlerdir.


“Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” hadisi de kat’i senetle peygamberimize ulaşmayan hadislerdendir. Manası hak ve hakikattir ve mana yönüyle sahihtir. 
Bazı hadis münekkidi olan ulema tarafından “Hadis olduğu sabit değildir” denirken Aclunî gibi öenmli bir münekkid  “Bu hadisin kesin olarak Hz. Peygamber’e (asv) dayanan merfu bir hadis olduğunu söyleyen âlimler arasında Fahreddin Razî, İbn Kudame, el-Esnevî, el-Barizî, el-Yafiî de vardır. Hadisin manasının sahih olduğunu söyleyenler arasında ise Teftezanî, Fethuddin eş-Şehid, Ebu Bekr el-Mevsilî de bulunmaktadır. Suyutî, el-Hasais adlı eserinde bu görüşü desteklemiştir. En-Necm “Hüsnü’t-Tenbih” adlı eserinde bu hadisin doğruluğunu gösteren başka şahitlerin de olduğunu söylemiştir. Aclunî, bunları belirttikten sonra, “Bu bilgiler, hadisin bir aslının olduğunu güçlendirmektedir” ifadesine de yer vermiştir. (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, 2:64)

Bu hadis konusunda şunlar da söylenebilir:

Birincisi: Bu hadiste bir teşbih/benzetme vardır. Peygamberimiz (asv) ümmetinin âlimlerinin Benî İsrail’in peygamberleri gibi dini güçlendireceklerini ve dine hizmet edeceklerini haber vermiştir. Teşbihler elbette zayıf olanı güçlü olana kıyas etmek için yapılır. Burada da ümmetin âlimleri peygamberler gibi vazife icra edecekler denilmiştir. Zaten “Âlimler peygamberlerin varisidir” (Buhari, İlim, 10) hadisi de aynı manayı takviye etmektedir. Bu nedenle bu hadisi Benî İsrail’in peygamberlerini küçük düşürecek manasında anlaşılamaz. Nitekim İmam-ı Rabbanî (ra) “Eski zamanda yüce Allah Mürsel peygamberlere kitap vererek dini ikame etmiş, sonra onların dinini kuvvetlendirmek için nebileri görevlendirmiştir. Nebiler kendilerine kitap verilen peygamberlerin dinini güçlendirmişlerdir. Peygamberimizden (asv) sonra nebi gelmeyeceği için bu dini güçlendirme işi müceddit ve müçtehit olan ümmetin âlimlerine kalmıştır. Bu nedenle yüce Allah bu dini müceddit ve müçtehit olan âlimler ile güçlendirir. Bunun için peygamberimiz (asv) “Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in mücedditleri gibidir” buyurmuştur” demektedir. Bu sebeple bu hadisten kast edilen ulema “Mücedditler” ve “Müçtehit” âlimlerdir ki bunlar her asırda ancak bir ikiyi geçmezler. Ancak onlar bu dinin kıyamı ve kıvamıdırlar.

İkincisi: Mücedditler ve müçtehit âlimlerin dini güçlendirmesi zaman içinde dine sokuşturulan bid’a ve dalalet fikir ve amelleri kaldırarak peygamberin sünnetini ihya etmeleri şeklindedir. Zira dinin terki sünnetin terki ve dinin ihyası sünnetin ihyası iledir.(Darimi, Mukaddime, 16) Nitekim Allah’ın emirleri ve yasakları ancak peygamberin (asv) uygulamaları ile sabit olur ve uygulanabilir. Aksi takdirde nasıl ibadet edileceği ve uygulanacağı bilinemez ve ibadet ortadan kalkar. Ulema ise peygamberin (asv) uygulamalarını ortaya koyarak ümmeti ona uymaya davet ederek dini ihya ederler. Zira yüce Allah “Peygamber size ne verdi ise onu kabul edin ve sizi neden sakındırdı ise ondan da kesinlikle kaçının” (Haşr, 59:7) ferman etmiştir. “Peygamberin sünnetine aykırı olan ve yerine geçen her adet bid’attır ve her bid’at sahibini cehenneme götürür.” (Ebu Davud, Sünne, 5) Bu nedenle âlimler bid’atları dinden çıkarır ve sünneti ihya ederler. Peygamber nasıl ibadet ediyor ise ve ne yapıyorsa onu yapmak sünnettir (Nesai, Taksir, 1) ve ona uymak da Allah’ın emridir.

Üçüncüsü: Âlim kur’andan hüküm çıkaracak ve ümmetin ihtilaflarını gidererek sünneti ihya edecek seviyede ilim ve ihtisas sahibi olan kimseye denir. Yeni ortaya çıkan meselelere Kur’an ve Sünnetten hüküm çıkararak şüpheleri giderecek ve hadisi ve sünneti koruyacak bilgiye sahip olamayan ve inkâr yoluna girenler âlim denmez. Onlar nakilcidirler ve neyin gerçek ve neyin yanlış olduğunu bilmedikleri için belli âlimlere takılmışlar ve onlardan etkilenmişlerdir. Bu nedenle özellikle “Ehl-i Sünnet Uleması” yerine “Ehl-i Bid’a” olan âlimlerin görüşlerini naklederek hadislerin mantıklı ve doğru izahını yapamayarak, anlamadıklarına “bu hadis değildir” diye inkâr yoluna gidenler gerçek âlim değillerdir. Bunlar ancak nakilcidirler ve saptırıcı âlimlerdir. Bu nedenle bunlardan uzak durmak gerekir. Âlim izah ve ispat eden ve şüpheleri giderendir, inkara sapan ve şüphe uyandıranlar âlim olma vasfına ulaşmamışlar demektir. Ve bu âlim geçineneler elbette bu hadisin işaret ettiği âlim değillerdir. Bunlar âlim olmadıkları için Benî İsrail’in peygamberleri gibi tabii ki dine hizmet edip dini güçlendirmekten uzaktır.

Dördüncüsü: Gerçek âlimler imanları güçlendiren ve şüpheleri gideren, insanları ahirete davet eden, kibirden tevazua, riyadan ihlasa, düşmanlıktan dostluğa ve kardeşliğe davet edenlerdir. Bunların yanında hak ve hakikati izah ve ispat edip gösterirler. İlimleri ve faziletleri ile din yolunda takva ve cihadları ile meşhur olmuş olanlar ve ulema beyninde müçtehit ve müceddit olarak kabul edilenlerdir. Onlar bildikleri ile amel ettikleri için (Aluni, Keşfu’l-Hafa, 2:236; Gazali, El Munkızu mine’d-Dalal, 60) yüce Allah onlara bilmediklerini de “İlham ve sünuhat tarıkıyla” öğretmiştir. Bu nedenle hakaık-ı eşyaya ve ledünniyata vakıftırlar. Ümmetin uleması arasındaki ihtilafları ancak bunlar giderirler. Bunlar da İmam-ı Şafii ve mezhep imamları, Hüccetu’l-İslam İmam Gazali, İmam Celaleddin-i Suyuti, İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursi gibi allamelerdir. Nitekim İmam Şazelî anlattığı bir rüyasında Peygamberimizin (asv) bir kürsü üzerinde diğer peygamberlerin de yerde oturdukları halde Hz. Musa’nın (as) “Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” buyurmuşsun. Bana bunlardan birin göster” deyince peygamberimizin (asv) İmam-ı Gazali’yi gösterdiğini söyler. İmam Gazali’ye Hz. Musa (as) bir soru sorar. O da on şıkla cevap verdiğini, Hz. Musa’nın (as) on takdir ettiğini ifade eder. (Ragıb El-Isfahani, El Muhadaratu’l-Udebâ, s.317)

Beşincisi: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri müceddit ve müçtehit olduğu ve eserlerini “İlham ve Sünuhat” olarak kalbe doğan ilhamlar yoluyla yazdığı için sözleri ve rivayet ettiği hadislerde “Usul Ulemasının” kurallarına uyma zorunda değildir. Yazdığı ve hadis olarak belirttiği hususlar kesinlikle hadistir. Mücedditlerin ilham ve sünuhat kabilinden yazdıkları hususlar esas olup diğer âlimlerin görüş ve düşünceleri onların sözleri ile tashih edilirler. Bu nedenle Bediüzzaman Said Nursi hazretleri hadis diyorsa kesinlikle hadistir. Ulemanın vazifesi bu rivayetin hadis olduğunu inkâra yönelik değil, ispata yönelik çalışmalar yapmaları gerekir. Yani Bediüzzaman’ın tasdik edecek şekilde çalışma ve araştırma yapmaları icap eder. Zira peygamberimizin (asv) hadisine göre ulemanın “Zamanın imamını tanıyarak ona uyma mecburiyeti” (Müsned-i Ahmed, 4: 96) vardır.

Altıncısı: Hayrettin Karaman gibi ulema-i ilm-i zahirin bu hadise itirazları ve şüpheleri ise bu konuda yüzeysel bilgiye sahip olmalarından ve zamanın imamını tanımamalarından, Bediüzzaman Said Nursi gibi zamanın allamelerinden istifade etmemelerinden kaynaklanmaktadır. Hayrettin Karaman bu konuda hadisi kabul eden âlimleri değil de kabul etmeyen âlimlerin görüşlerini nakletmiştir. Tahavi’nin “Bu uydurma bir sözdür” sözünü nakletmiş, ancak Farettin-i Razi, İbn-i Kudame, Taftazanî, Ebubekir Mevsilî, Celaleddin-i Suyuti, İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursi gibi allame ve müçtehitlerin bu sözü hadis olarak kabul etmelerinden dolayı da “Bu bir teşbih ve benzetme olabilir” diye ince bir teville hadisi kabul ettiğini de itiraf etmiştir. (1) Yine Hayrettin Karaman aynı yerde “İlm-i Ledün” konusunda da olumlu yaklaşmış ve ümmetin âlimlerinin kitap ve sünnete aykırı olmamak şartı ile ilham ve sünuhat tarikıyla hakikatlerin inkişaf edeceğini beyan etmiştir.

iSLam , iSLami Sohbet , iSLami Chat , iSLami Sohbet Odalari , Dini Sohbet,nur sohbet

İllâ Edeb! İllâ Edeb

İllâ Edeb! İllâ Edeb Girdim irfan meclisine, kıldım ilmi taleb. İlim geride kaldı illâ edeb, illâ edeb!
Belki birçoğumuzun manâsını tam anlayamadığı veya sırrını tamamen keşfemediği bir hakikatli cümle var: “Girdim irfan meclisine, kıldım ilmi taleb. İlim geride kaldı illâ edeb, illâ edeb!” Evet edeb, ilimden hem önce gelir hem de sonra… Yani ilmin başlangıcı da edebtir, sonu da… Edebin neticesi ilim, ilmin de neticesi yine edebtir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde medreselerde okutulan ‘Talîmü-l Müteallim’de ilim sıfatının bir kalpte yerleşebilmesi için üç şart lâzımdır denir. Birincisi ilme, hocaya ve kitaba hürmet yani edeb, ikincisi istikâmet, üçüncüsü de dâimî okuma. Bir insana ibâdetlerini yapmadığı için kâfir denemez; fakat ibâdetlere hürmetsizlik yani edebsizlik eder ve inkâra saparsa kâfir olduğuna hükmedilir. Yani müminin amel noktasında noksanları ve zaafları olabilir, fakat her dâim kulluk şuurunu elinde tutup muvaffak olamadığı amellere, hürmet etmesi kendinden beklenir. Hürmetsizlik, münâfıklık alâmetidir.
İmâm-ı Gazâlî (ra) vehbî ilim (Allah vergisi, ledün ilmi) ile kesbî ilmin (çalışarak elde edilen ilmin) mukayesesini yaparken bir kıssayı anlatır ve vehbî ilmin üstünlüğünü şöyle nazara verir: Bir zaman padişahın huzurunda biri Çinli diğeri de Romalı iki sanatkâr iddiaya tutuşmuşlar. Sen mi daha büyük bir sanatkârsın yoksa ben mi? Padişah demiş ki: “Bu işin bir kolayı var. Araya bir perde çekeriz, her biriniz sanatınızı icra edersiniz, sonra da bakarız, kim daha büyük bir sanatkârmış diye.” Perde çekilmiş, ikisi de sanatlarını icra etmişler… Sonra perde açıldığında önce Roma’lı sanatkârın sanatına bakmışlar… Gerçeğine çok benzeyen bir heykel yapmış Romalı sanatkâr… Sonra Çinlinin sanatına bakmışlar ve hayretler içinde kalmışlar. Çünkü duvara öyle bir cilâ çekmiş ki, Romalının sanatı aynen duvarda aksediyor. Buradan, Çinlinin daha mâhir bir sanatkâr olduğuna hükmetmiş padişah. Aynen öyle de gayretle, çalışarak elde edilen ilim Romalının sanatı gibidir, fakat güzel ahlâk (edeb), kalb temizliği (cilâ) ile Allah’ın o kulunun kalb aynasında aksettirdiği ilim (vehbî ilim) ise Çinlinin sanatı gibidir.
Cenâb-ı Hak, insana vermiş olduğu his, duygu ve kuvvelere yaratılışça bir sınır ve hudut çekmemiştir. Akıl, şehvet ve gazap gibi kuvvelerin (duyguların) ucu açık bırakılmıştır. İnsanoğlu bu noktalarda sınırsızca ilerleyebiliyor. Yaratılışça bir sınır konmamışken, Kur’ân ve sünnetçe bu ucu açık his, duygu ve kuvvelere şer’î bir hudut çekilmiştir. Yani “şuraya kadar senin hakkın, fakat şuradan sonra artık senin haddin ve hakkın değil!” tarzında Âlemlerin Rabb’i sınır çizgisini çekmiştir. İnsan, tabiatı yani fıtratı gereği diğer insanlarla beraber yaşamak, işbirliği yapmak ve ihtiyaçlarını ve hakkını diğer insanlar arasında aramağa muhtaç ve mecburdur. Fakat insanlar arası münâsebetlerde zulümler, haksızlıklar ve haddi aşmalar yaşanıyor. Çünkü, kimi insan kimisinden daha kurnaz, daha doyumsuz, daha hırslı, daha şehvetlidir. Böyle olunca da maalesef bu elîm ve istenmeyen hâdiseler yaşanabiliyor. İşin en vahim ve ebedi hüsranı netice veren kısmı ise, kulun Rabb’ine karşı da haddi aşmasıdır. Amel noktasında kulun haddi aşmasının ismi, ‘günah’tır. Fakat îtikad (iman) noktasında haddi aşmanın ismi ise ‘küfr’dür. Günahlar, Hâlık’ın af ve mağfireti ile silinir gider. Ama îtikad noktasındaki sapma ve haddi aşmalar ise ‘Allah muhafaza buyursun’ ebedî azap ile karşılık görecekler.
İnsanın akıl, fikir, hayal gibi kuvvelerine fıtraten bir sınır getirilmediği için bazı insanlar îtikad noktasında Kur’ân ve sünnetin koyduğu şer’î hudutu çiğneyip dalâlet vadilerinde doludizgin koşabiliyorlar. Haddi ve hakkı olmayan meselelere girip ‘edebsizce’ kendisine çekilen şer’î hudutu aşıp küfre düşebiliyor. Aklın ve fikrin sınırı yok. Ölçüyü Kur’ân ve sünnet koyuyor ve koyulan bu ölçüye hürmet edip kâle almak ise ‘edeb’ ile de ifade edebileceğimiz hâle sahip olmakla oluyor. Kul, edebini bilirse bütün hukuklara da riayet eder. Edebi elden bırakırsa, ne kulların hukukunu ne de Rabb’inin hukukunu dinler. Haddi olmayan lâflar, cür’etkâr davalar, dokunduran hareketler, gazabı celbeden fiiller, boyunu aşan kusurlar ondan sudûr edebiliyor. Bütün bunların temelinde ise ‘edeb’ ile isimlendirilen o mümtaz vasfa sahip olmamak var. “Edebsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur.” ifâdesi ne kadar da veciz anlatıyor bu hakikati.
Bediüzzaman Hazretleri ‘edeb’in en geniş çerçevede tarifini veriyor bize: “Sünnet-i Seniyedeki edeb, o Sâni’-i Zülcelal’in esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.” Yani âlemlerin Rabb’inin bin bir isminin her birinin bir gereği var. İşte sünnet-i seniyedeki edeb ise, bu isimlerinin hakkına ve hukukuna riayet etmek, o isimlerin gereği ne ise, o hâl üzere bulunmaktır. Meselâ Rabb’imizin Latîf, Müzeyyin, Hakîm, Cemîl gibi isimleri, varlıkların hep güzel gözükmesini, çirkin hâllerinin gizlenmesini, nâhoş vaziyetlerin örtülmesini gerektiriyor. İşte, bu isimlerinin gereklerini yerine getirmek ve kendi ahlâkımızda göstermenin ne kadar edebe uygun bir tavır ve hâl olduğunu hayâl ve tefekkür edebiliriz. Bu esmânın hakkına riayet etmemenin de, gerek Allah katında gerekse kullar nazarında ne kadar çirkin görüneceği, nasıl bir karşılık göreceği anlaşılır.
Tahsil edilen ilim, insanı bu ‘edeb tahtı’na çıkarmıyorsa, ‘edeb’ suretinde kulu süslemiyorsa, o ilim neticeye ulaşmamıştır. Böyle bir ilim kulu ind-i İlâhî’de mesul etmekten, kullar nazarında da alçaltmaktan başka hiçbir şeye yaramaz.
‘Ehl-i huzûr’ olmakla ‘edeb’ arasında çok kuvvetli bir râbıta var. Ehl-i huzûr, her an Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda olduğunun farkında olan ve bundan kalben ve ruhen huzûr duyan kimsedir.
Cenâb-ı Hakk’ı isim ve sıfatlarıyla tanıyıp bilmeyi netice veren imânî bir tefekkürden gelen parıltılar ile, bir çeşit huzûr kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in her yerde hâzır ve nâzır (gözetleyici) olduğunu düşünüp, O’ndan başkasının teveccühünü aramayarak, huzûrunda başkalarına bakmak ve başkalarından medet istemek, o huzûrun edebine muhâlif olduğunu düşünmekle kul, ihlâsı kazanır ve riyadan kurtulur. Her anında ve her yerde Rabb’inin huzurunda olduğunu bu şekilde idrak eden birisi elbette en güzel bir edeb tarzını takınmaya başlar. Her hareket, fiil ve amelini o İlâhî huzûrda olmanın şuuruyla en edebli bir tarzda yapmaya gayret eder. Oturuşu, kalkışı, yatışı, yemesi, içmesi, yürümesi kısacası her hareketinden ‘edeb’i okunur.
Demek ki edebin neticesi ilim, ilmin neticesi de yine edebtir. Edebsiz insan bilgi sâhibi olur, fakat ilim sâhibi olamaz. İlim sâhibi olduysa da, bu, onu yine edebli bir kul yapar. Ne mutlu edeb ziyneti ile Rabb’inin ziynetlendirdiği kullara.
Yazar: Mustafa TOPÖZ