Bediüzzamana göre din ve milliyet

Bediüzzaman din, milliyet, islami sohbet, dini sohbet, nur sohbet, nur muhabbet

“Irk mı önemli, hamiyet-i milliye mi, yoksa din kardeşliği mi önemli ve üstündür?”

Allah katında tek üstünlük, Allah korkusundaki ve ahlâk güzelliğindeki üstünlüktür.1 İnsanlar da bu değerleri üstünlük değeri sayarlarsa ne âlâ! Aksi takdirde insanların değer verdikleri başka üstünlüklerin Allah katında ve hakikatte hiç ehemmiyeti yoktur. Ne ırk üstünlüğü, ne gösterişte kalan bir vatanseverlik, ne para, ne mal, ne makam, ne başka bir dünya üstünlüğü!… Bu üstünlükler kabir kapısına kadardır. Kabir kapısından sonra bu üstünlükler geçersizdir, orada sadece ahlâk üstünlüğü geçerlidir. Âhirette tek geçer akçe güzel ahlâktır!

Neden ırklara ve kabilelere ayrılarak yaratıldık? Irklar arası üstünlük kavgası verelim diye mi? Kabileler arası husûmet çıkaralım, kavga yapalım, kan dökelim diye mi? Hayır.

Birbirimizi tanıyalım, tanışalım, kaynaşalım, sevelim, birbirimize yardımcı olalım ve kolaylık sağlayalım diye ırk ırk, kabile kabîle, boy boy, sınıf sınıf yaratıldık. Kur’ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.”2 buyuruyor. Bu âyeti Üstad Bedîüzzaman Hazretleri şöyle tefsir ediyor: “Sizi tâife tâife, millet millet, kabîle kabîle yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâiyeye âit münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabîle kabîle yaptım ki, yek diğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz değildir.”3

Bediüzzaman’a göre, nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, takımlara ayrılır. Ta ki her neferin muhtelif ve farklı sorumlulukları, görevleri ve vazifeleri belirlensin, bilinsin, tanınsın ve ordunun fertleri görevlerini eksiksizce yerine getirsin, vatan ve millet düşman hücumundan korunsun. Yoksa bu ayrılma ve bölünme bölükler arası kavgaya, taburlar arası husûmete, alaylar arası düşmanlığa, fırkalar arası sürtüşmeye yarasın diye yapılıyor değildir.

Aynen bunun gibi, İslâm toplumları kabilelere, ırklara ve taifelere ayrılmıştır. Fakat binlerce birlik yönleri vardır. Hâlıkları birdir, Rezzâkları birdir, Peygamberleri birdir, kıbleleri birdir, kitapları birdir, vatanları birdir…. Böyle binlerce birlik bağları içindedirler. İşte bu kadar birlik bağı, Müslümanlar arasında uhuvveti, kardeşliği, muhabbeti ve birliği gerektiriyor. Demek insanlar bu âyetin ifade ettiği gibi kabilelere ve taifelere tanışmak ve yardımlaşmak için ayrılmıştır. Yoksa birbirini küçük görmek, inkâr etmek, yok saymak, asimile etmek, sömürmek, güçsüz olanı ezmek ve kaynaklarını kurutmak ve birbirine düşmanlık üretmek için kabilelere ayrılmış değillerdir.

Milliyet fikrinin iki kısım olduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, bunlardan birinin menfi, uğursuz ve zararlı olduğunu, başkasını yutmakla beslendiğini ve diğerlerine düşmanlık etmekle devam ettiğini, bu anlayışın kalıcı düşmanlıklara ve toplumlar arası huzursuzluklara sebep olduğunu kaydeder. Kur’ân’ın “cahiliyet taassubu”4 dediği, Peygamber Efendimiz’in de (asm), “İslâmiyet, cahiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği kaldırmıştır.”5 Hadis-i şerifi ile işaret buyurduğu taassup böyle menfi ve zararlı ırkçılıktır. Müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti ise, ona ihtiyaç bırakmıyor.

Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, milliyet fikrinin ikinci kısmı müsbet milliyettir. Müsbet milliyet, her toplumun kendi iç bünyesini sevmesi, yükselişini istemesi ve bunun için gayret etmesi demektir. Hamiyet-i milliye namıyla, her ferdin başka milletlere zarar vermeden kendi milletinin menfaatlerini takip etmesi elbette hakkıdır ve bu gayret zararsızdır. Bu gayreti İslâmiyet reddetmez. Bu gayret yardımlaşmaya, dayanışmaya ve güç birliğine de sebeptir. İslâm kardeşliğini güçlendirir.

Bediüzzaman’a göre milliyet fikri, İslâmiyete yardımcı olmalı, kale olmalı, zırh olmalı; fakat dînin yerine geçmemelidir. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet ve kardeşlik içinde “bin kardeşlik” vardır. Din kardeşliği berzah âleminde ve beka âleminde de kalıcıdır, yaşanmaya devam edilir. Onun için milliyetçilik ne kadar güçlü de olsa, İslâm kardeşliğinin ancak bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa İslâm kardeşliğini bırakıp, yerine milliyetçiliği koymak, büyük hatadır; kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmaktan farksız bir ahmaklık ve cinayettir.

Dipnotlar:
1. Hucurât Sûresi: 13
2. Hucurât Sûresi: 13
3. Mektûbât, s. 309
4. Fetih Sûresi: 26
5. Keşfü’l-Hafâ, 1/127

netlog chat
dini chat
islami chat
nur chat sohbetleri
risalei nur chat
islami chat odalari
nur cet
nur sohbet odalari

Bediüzzamana Göre Din ve Milliyet

Bediüzzaman din, milliyet, islami sohbet, dini sohbet, nur sohbet, nur muhabbet

“Irk mı önemli, hamiyet-i milliye mi, yoksa din kardeşliği mi önemli ve üstündür?”

Allah katında tek üstünlük, Allah korkusundaki ve ahlâk güzelliğindeki üstünlüktür.1 İnsanlar da bu değerleri üstünlük değeri sayarlarsa ne âlâ! Aksi takdirde insanların değer verdikleri başka üstünlüklerin Allah katında ve hakikatte hiç ehemmiyeti yoktur. Ne ırk üstünlüğü, ne gösterişte kalan bir vatanseverlik, ne para, ne mal, ne makam, ne başka bir dünya üstünlüğü!… Bu üstünlükler kabir kapısına kadardır. Kabir kapısından sonra bu üstünlükler geçersizdir, orada sadece ahlâk üstünlüğü geçerlidir. Âhirette tek geçer akçe güzel ahlâktır!

Neden ırklara ve kabilelere ayrılarak yaratıldık? Irklar arası üstünlük kavgası verelim diye mi? Kabileler arası husûmet çıkaralım, kavga yapalım, kan dökelim diye mi? Hayır.

Birbirimizi tanıyalım, tanışalım, kaynaşalım, sevelim, birbirimize yardımcı olalım ve kolaylık sağlayalım diye ırk ırk, kabile kabîle, boy boy, sınıf sınıf yaratıldık. Kur’ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.”2 buyuruyor. Bu âyeti Üstad Bedîüzzaman Hazretleri şöyle tefsir ediyor: “Sizi tâife tâife, millet millet, kabîle kabîle yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâiyeye âit münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabîle kabîle yaptım ki, yek diğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz değildir.”3

Bediüzzaman’a göre, nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, takımlara ayrılır. Ta ki her neferin muhtelif ve farklı sorumlulukları, görevleri ve vazifeleri belirlensin, bilinsin, tanınsın ve ordunun fertleri görevlerini eksiksizce yerine getirsin, vatan ve millet düşman hücumundan korunsun. Yoksa bu ayrılma ve bölünme bölükler arası kavgaya, taburlar arası husûmete, alaylar arası düşmanlığa, fırkalar arası sürtüşmeye yarasın diye yapılıyor değildir.

Aynen bunun gibi, İslâm toplumları kabilelere, ırklara ve taifelere ayrılmıştır. Fakat binlerce birlik yönleri vardır. Hâlıkları birdir, Rezzâkları birdir, Peygamberleri birdir, kıbleleri birdir, kitapları birdir, vatanları birdir…. Böyle binlerce birlik bağları içindedirler. İşte bu kadar birlik bağı, Müslümanlar arasında uhuvveti, kardeşliği, muhabbeti ve birliği gerektiriyor. Demek insanlar bu âyetin ifade ettiği gibi kabilelere ve taifelere tanışmak ve yardımlaşmak için ayrılmıştır. Yoksa birbirini küçük görmek, inkâr etmek, yok saymak, asimile etmek, sömürmek, güçsüz olanı ezmek ve kaynaklarını kurutmak ve birbirine düşmanlık üretmek için kabilelere ayrılmış değillerdir.

Milliyet fikrinin iki kısım olduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, bunlardan birinin menfi, uğursuz ve zararlı olduğunu, başkasını yutmakla beslendiğini ve diğerlerine düşmanlık etmekle devam ettiğini, bu anlayışın kalıcı düşmanlıklara ve toplumlar arası huzursuzluklara sebep olduğunu kaydeder. Kur’ân’ın “cahiliyet taassubu”4 dediği, Peygamber Efendimiz’in de (asm), “İslâmiyet, cahiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği kaldırmıştır.”5 Hadis-i şerifi ile işaret buyurduğu taassup böyle menfi ve zararlı ırkçılıktır. Müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti ise, ona ihtiyaç bırakmıyor.

Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, milliyet fikrinin ikinci kısmı müsbet milliyettir. Müsbet milliyet, her toplumun kendi iç bünyesini sevmesi, yükselişini istemesi ve bunun için gayret etmesi demektir. Hamiyet-i milliye namıyla, her ferdin başka milletlere zarar vermeden kendi milletinin menfaatlerini takip etmesi elbette hakkıdır ve bu gayret zararsızdır. Bu gayreti İslâmiyet reddetmez. Bu gayret yardımlaşmaya, dayanışmaya ve güç birliğine de sebeptir. İslâm kardeşliğini güçlendirir.

Bediüzzaman’a göre milliyet fikri, İslâmiyete yardımcı olmalı, kale olmalı, zırh olmalı; fakat dînin yerine geçmemelidir. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet ve kardeşlik içinde “bin kardeşlik” vardır. Din kardeşliği berzah âleminde ve beka âleminde de kalıcıdır, yaşanmaya devam edilir. Onun için milliyetçilik ne kadar güçlü de olsa, İslâm kardeşliğinin ancak bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa İslâm kardeşliğini bırakıp, yerine milliyetçiliği koymak, büyük hatadır; kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmaktan farksız bir ahmaklık ve cinayettir.

Dipnotlar:
1. Hucurât Sûresi: 13
2. Hucurât Sûresi: 13
3. Mektûbât, s. 309
4. Fetih Sûresi: 26
5. Keşfü’l-Hafâ, 1/127

netlog chat
dini chat
islami chat
nur chat sohbetleri
risalei nur chat
islami chat odalari
nur cet
nur sohbet odalari

Biz Ne Yapıyoruz

Biz Ne Yapıyoruz

Peygamberimizin döneminde zenginler fakirleri her bakımdan buna iman da dahil hor görme eğilimindeyken, günümüzde her iki taraf için bu geçerli hale geldi;
Zenginler inanan fakirlerin cahil, kültürsüz ve çaresiz olduklarını iddia ederek inançlarını buna bağlarken, fakirler de zenginlerin hayatın nimetlerinden en üst düzeyde faydalanan, hiç bir şey umurunda olmayan zevk- sefahat içinde ‘Allah’ın sevgili kulları’ olduklarını iddia edip inanmalarını buna bağlıyorlar. Tam tersi de geçerli.
Aynı iddialar sebebiyle zenginler fakirlerin inandığı şeye inanacak olurlarsa aşağı konuma düşeceklerini, İslam’ın onların böyle yaşamasına sebep olduğunu ve kendilerine bahşedilen tüm nimetlerden (eğitim, mal, çevre gibi ) yoksun olmalarına sebep olacağını bu sebeple de İslam’ın kendilerine hitap etmediğini düşünmekteler. Bu insanları da aşağılamaktalar. Fakirler ise zenginlerin bu güzellikleri elde etmesinin yanlış olduğunu, ya da böyle güzelliklere, inanan insanların sahip olamayacağını / olmamaları gerektiğini düşünmekteler. Kendilerince adaletsiz buldukları bu ortamın içindekilerin İslam’ı yaşamaya çalışmalarına iki yüzlülük sahtekarlık olarak bakmakta, onların dini gerçek olamaz, refah içinde kulluğu herkes yapar onlar samimi olamaz gibi düşüncelerle o kişileri ve onların inançlarını aşağılamaktalar.
Her iki tavırda da Allah’ın adil olmadığı düşüncesi, eğer bu kişiler İslam inancı üzere iseler çarpık bir kader anlayışı, karşı tarafa hoşgörüsüzlük ve onları küçümseme, kendinin daha samimi Müslüman olması gerektiğini düşünme yani kendini üstün görme gibi, Kur’an’daki pek çok ayete ters düşen durum vardır. Bu tür bir durumda bu insanların birbirine hayır dileklerde bulunması, zenginin-fakire fakirin-zengine tebliğ yapması söz konusu olamamakta, birbirlerinin ilminden mutluluğundan faydalanamamakta, ayrılığa düşmektedirler. Tabi ki bunlar da Kur’an’ı Kerim’de müminlerin uygulaması tavsiye edilen/istenen davranışların tam tersidir.
Sadece zengin fakir arasında da değil tabi ki bu ön yargılı ve kendini üstün tutan yaklaşım. Okuduğu okula göre, giydiği kıyafete göre, içinde bulunduğu topluluğa/ cemaate göre, güzel/az güzel oluşuna göre, konuştuğu dile göre, yaratıldığı ırkına göre, okuduğu kitap sayısına göre, yaşına göre, daha sayın gitsin… Kısacası kafalarındaki mümin imajına ve kriterlerine göre insanları yargılıyor, hüküm veriyor ve hatta bu hükümleri uyguluyorlar. Ağza alınmayacak söylemlerde bulunuyor, onlarla alay ediyor, onları çekiştiriyor, üstüne de ahirette bulunacakları makamın da iddiasında bulunuyorlar. İman hakkındaki hükmü verecek tek yetkilinin Allah olduğunu unutmuş gibi.
Kur’an’da Resulullah’a gelen bir uyarıdan öğrenelim:

“Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” (Enam Suresi 52. Ayet)
“«Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (Enam Suresi 53. Ayet)

Evet Allah müminleri daha iyi bilmez mi? O yüzden hakikatin talibi olmak, mümin olmaya çalışmak, aydınlanmak ve çevreyi aydınlatmaya çalışmak gerekir. Hakikat her kimin elinde ağzında gönlünde ise o hakikati arayıp bulmak, ön yargılardan kurtulmak, kendi helakine sebep olacak davranışlardan kaçınmak gerekir. İman ettiğini söyleyen hiç bir kimseye Allah’ın bu uyarılarını unutarak davranmamak gerekir. Eğer hatası varsa o kişiye en güzel biçimde doğrusunu öğretmek, o kişinin imanının artması için dua etmek gerekir.

“Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: ‘Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tövbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.’” (Enam Suresi 54. Ayet)

Allah en doğruyu bilendir. Sonsuz kudret sahibidir.

Dini Kulanarak Kendilerini Kandıranlar

Dini Kulanarak Kendilerini Kandıranlar Değerli kardeşimiz;
Al-i İmran Suresi, ayet 78:

“Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katandandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.”

Ayetin Tefsiri:

Bu ve devamındaki âyetlerde ehlikitaptan bir grubun kendi kitapların­daki bilgileri çarpıtmalarına özel olarak değinildikten sonra, her akıl sahibinin ka­bul edeceği hakikatleri göz önüne almamalarının Müslümanlarla, kendi aralarında­ki diyaloga engel teşkil ettiğine dikkat çekilmektedir.

Al-i İmran 69-74. âyetlerde ehlikitaptan bazılarının, Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm’e olan güvenlerini sarsmaya yönelik şaşırtma taktiklerine yer verilmiş ve onların gerçekte sadece kendilerini aldattıkları belirtilmişti. 78. âyette ise bir de kendi kitaplarındakileri yanlış aksettirmeyi hedefleyen bir şaşırtma taktiği uygula­dıkları ve bile bile yüce Allah hakkında yalan uydurdukları bildirilmektedir.

Müfessirler genellikle 78. âyetin bir kısım Yahudiler hakkında olduğu kanaatindedirler. Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde Yahudilerin Tevrat’ı aslî hüviyetine aykırı biçimde göstermek için değişik yollar denediklerine işaret edilir. (1)

İşte bunlardan biri olan ve bu âyette belirtilen, dili eğip bükme diye ifade edilen bu davranışın başka bir âyette (2) açıkça Yahudilere nispet edilmiş olması bu kanaati destekleyici niteliktedir. Âyette geçen bu deyim ağzı eğip bükerek okumak suretiyle metni anlaşılmaz veya yanlış anlaşılır hale getirmeyi ifade eder; ancak bunun icra tarzı hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır.

Zemahşeri, doğru şekli yerine tahrif edilmiş şeklini okumanın ya da kitapta olmayan ifadeleri ondakilere benzeterek okumanın kastedilmiş olabileceğini belirtir (1,197). Kaffâl’den nakledilen bir yoruma göre, nasıl ki Arapça’da kelimelerin harekelerinde yapılan değişiklikle anlam değişikliği sağlanabiliyorsa aynı şeyin İbrânîce açısından düşünülmesi uzak ihtimal değildir.

Yanlış bilginin ne olduğunu açıklarken ise müfessirler daha çok ehlikitabın kendi kutsal kitaplarında Özellikle Hz. Muhammed (asv)’ın gele­ceğini ve onun sıfatlarını haber veren kısımları değiştirmeleri, anlaşılmaz hale ya da yanlış anlaşılacak bir şekle getirmeleri üzerinde dururlar. Bazı müfessirler de bu âyeti İbn Abbas’tan gelen şu rivayetin ışığında yorumlarlar: “Kıyamet günün­de Allah’ın kendileriyle konuşmayacağı ve kendilerine bakmayacağı kimseler, Muhammed hakkındaki bilgileri karmaşık hale getiren bir kitap yazıp, onu Hz. Muhammed’i anlatan kutsal kitaba karıştıran, sonra da: ‘İşte bu Allah katındandır’ diyenlerdir.”

Bununla birlikte sonraki iki âyetin muhtevası dikkate alınırsa burada, ehlikitaptan bir kısım din adamlarının Kitâb-ı Mukaddes’teki -”baba” kelimesinin “evrenin sahibi, koruyan, gözeten” anlamında olmak üzere yüce Allah hakkında kullanılması gibi- bazı mecazi ifadeleri çarpıtmalarından ve açıkça tek tanrı inancını ihlâl eden bir yola girmelerinden söz edildiği sonucu çıkarılabilir.

“Kitapta olmayanı ondan sanasınız diye” İfadesiyle “Allah katından olmadı­ğı halde, ‘Bu Allah katındandır’ derler” ifadesinin aynı anlama geldiğini ve ikin­cinin birinciyi teyit için olduğunu söyleyenler varsa da, konunun inceliklerine İnen bilginler bunların arasındaki farkı şöyle açıklarlar:

Kitapta olmayan her şey İçin “Bu Allah katından değildir” denemez; zira dinî hüküm kitapla sabit olabileceği gibi sünnet, icmâ ve kıyasla da sabit olabilir. (3) Bu izahta dinî hü­kümlerin bilinmesi ve kaynaklardan çekip çıkarılması açısından İslâmî metodoloji ve terminolojiden yararlanılmışla da, bunu şu şekilde anlamak uygun olur:

Kutsal kitaba izafeten yanlış bilgi veya izlenim vermeleri iki yönde cereyan ediyordu:

a) Kitaptaki ifadeleri değiştirme,

b) Kitabı kendi kişisel arzularına ve eğilimlerine göre yorumlama.

Kanaatimizce de konu Yahudilerin ilâhî kelâma sadakatsizlikle­rini anlatan diğer Kur’an âyetleri ışığında incelendiğinde, bu iki ifade arasında böyle bir anlam farklılığının bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu ayırım dikkate alındığında, âyette Müslümanlara da şöyle bir ikazın bulunduğu düşünülebilir:

Ehliyetsiz veya kötü niyetli kişilerin gerek hadis uydurmak gerekse nasları keyfi yoruma tâbi tutmak suretiyle “Bunlar Allah kalındandır” iddiasında bulunabilecekle­rine ve dini aslî hüviyetinin dışına çıkarmaya çalışabileceklerine dikkat edilmeli­dir. Nitekim Müslümanlar asırlar boyu bu tür menfur çabaların acı sonuçlarım görmüş, bunun sıkıntısını yaşamışlardır.

Bu iki ifade arasındaki farklılıkla ilgili diğer bir yorum da şöyledir: Çarpıtarak verdikleri bilgileri, Tevrat’ı bilmeyenlere “Bunlar Tevrat’tandır” diye takdim ederlerken, Tevrat hakkında bilgisi olanlara da bunların Hz. Musa (as)’dan sonra gelen peygamberlere vahyedilenlerden, yani yine Allah katından olduğunu söylüyorlardı. (4)

Dipnotlar:
1. Bu yol­lar hakkında bk. Âl-i İmrân 3/ 3-4; özellikle “tahrif hakkında bk. Bakara 2/75
2. Nisa 4/46
3. Râzî, VIII, 108
4. Râzî, VIII, 108
(Kur’an Yolu, Diyanet Tefsiri, I/451-453.)

Selam ve dua ile…