Vicdanın Sesi

Vicdan, insana güzel davranışı ve güzel düşünceyi söyleyen, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmesini, yönünü bulabilmesini sağlayan içindeki sestir. Önemli bir özelliği tüm insanlarda ortak olmasıdır. Bir insanın vicdanına göre doğru olan, koşullar değişmedikçe diğer insanların vicdanlarına göre de aynıdır. Vicdanlar çatışmaz; çünkü vicdan Allah’ın ilhamıdır.

Şuur sahibi olduğu andan itibaren her insan vicdanının söylediklerinden sorumludur. Çevresindeki olayları idrak edebilen insan, nefsi ile vicdanını ayırt edebilecek kabiliyeti ve vicdanına uyabilecek iradeyi kazanmış demektir. Artık bundan sonra tercih ettiği yola göre sorgulanacak ya ebedî mutluluğa lâyık olacak ya da ebedî mutsuzluğa sürüklenecektir.

Birçok insan bu gerçeklerden haberdar olmasına rağmen nefsânî tutkularının ardında, Allah’ın dosdoğru yolundan yüz çevirir, tâlî yollara sapar. Bu arada vicdanen rahatsızlık hisseder. Buna da çözümü hazırdır; çeşitli mazeretler ileri sürerek bu duygusunu bastırmaya çalışır. Mazeretlerinden biri de ‘çoğunluk böyle davranıyor’ mantığıdır.

Çok sayıda insan, vicdanlarına uymanın değil, onaylamıyor da olsa çoğunluğun yaşam tarzına ayak uydurmanın zorunlu olduğunu düşünür. Onlara göre, toplumun her bireyi bu kurallarla yaşamak zorundadır.

Kur’an ahlâkını gerçek anlamda kavramamış olan bu kişilere göre; dünyada Rabbimizin emirleri dışında da insanların uyması gereken bazı kurallar vardır ve insan da sosyal bir birey olduğuna göre bu kurallara uymak zorundadır. Amaç da toplumun bireylerinin hoşnutluğudur ve tek endişeleri, “insanlar ne der, ne düşünürler, benim hakkımda şöyle düşünmesinler, böyle konuşmasınlar” gibi düşüncelerdir.

Kendileri gibi aciz birer kul olan insanlara tâbî olan, o insanların görüşlerini kesin doğru olarak kabul eden kişiler, akıllarını ve vicdanlarını kullanmadıkları için, zamanla işitmez ve görmez hâle gelirler.

İnsanda imânî derinlik ve vicdanın yükselmesi çok önemlidir. İnananlar, her zaman doğruyu işaret eden vicdanlarının sesini dinleyen insanlardır. Dini yalnızca kendi vicdanlarında yaşamaz, diğer insanlara da Rablerinin nimetini durmaksızın anlatma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve “yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar” fikir mücadelesi yapma çabası içindedirler. Allah’a aşkla bağlı, yüksek vicdanlı insanların Kur’an ahlakını anlatmaları, coşkulu olmaları, diğer insanları da olumlu etkiler, şevk verir. Samimi çaba gösteren insanlar gayreti artırır, örnek insan olur. Vicdan sahibi, kararlı, samimi örnek insanların sayılarının artması gereklidir.

Etrafa çok samimi ve akılcı bakmalıyız. Allah her şeyi görür; insanlar görmüyorsa da Allah görür. İnsanların görmediği yerde de Allah’tan korkmak çok önemlidir. Bu yüzden vicdanımızı sürekli diri tutmalıyız.

İnsanlar genellikle vicdanlarına baskı yapar, vicdanlarını boğarak yaşarlar. Bu yüzden samimiyet çok önemli bir özelliktir. Samimi olmalıyız; vicdanımızı kullanırken, içimizde baskı olmamalıdır. Aleyhimize de olsa, çıkarlarımıza da dokunsa mutlaka vicdanımızdan yana olmalıyız. Nefsimiz kötü davranışları kolay ve güzel gösterse de bizi yanıltmasına ve kötülüğe sürüklemesine izin vermemeliyiz.

İnsanları üzmek, tedirgin etmek korkunç bir şeydir. İnsanın, bulunduğu ortama huzur vermesi, dozunda sevgi göstermesi, dozunda konuşması, sözünün gideceği yeri iyi bilmesi gereklidir. O nedenle vicdanı kullanmak önemli bir ibadettir.

İnsan, samimiyeti kazandığında vicdanının kapısı sonuna dek açılır. Kişi artık yalnızca vicdanının sesini dinleyecek demektir. Sürekli vicdanın sesini dinlemek ise -Allah’ın dilemesiyle-cennet ehli olmanın işaretidir.

“Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına, ne mazeretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş.” Mevlânâ

İman Etmeyenlerin Ahiretteki Durumları

İman Etmeyenlerin Ahiretteki Durumları İnkarcılar, ölüm ve sonrası üzerinde çok fazla kafa yormazlar. Bazısının inancına göre ölüm bir yok oluştur ve yeniden diriliş olmayacaktır. Bazısı da ölümden sonra farklı bir bedenle dünyada tekrar var olacağını düşünür. Ahiret inancına sahip olmayan bu insanlar, ölümden sonra çürümüş kemiklerinin bir araya getirilip diriltileceklerine inanmaz, alaycı bir üslupla bu gerçeği inkar ederler. İnkarcıların bu tavrı, Kuran’da Rabbimiz tarafından şu şekilde haber verilmiştir:

…Bizi kim (hayata) geri çevirebilir” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratan.” Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: “Ne zamanmış o?” De ki: “Umulur ki pek yakında.” (İsra Suresi – 51)

Kemik haline gelip, toprak olduktan sonra tekrar dirileceklerine kanaatleri gelmezken, kendi ilk yaratılışlarındaki mucizeyi asla düşünmezler.

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: “Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?” De ki: “Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.”(Yasin Suresi -77,79)

İnkar edenler ahirete inanmasalar da, Sur’a üfürülüşün ardından yer ve gök paramparça olacak ve tüm insanlar gibi onlar da dünyada geçirdikleri günlerin hesabını vermek üzere, yeni bir yaratılışla tekrar dirileceklerdir.

Sur’a üfürüldü; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. (Zümer Suresi – 68 )
İnkar edenler, “Gözleri ‘zillet ve dehşetten düşmüş olarak’, sanki ‘yayılan’ çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar.” (Kamer Suresi -7) Gaflet içinde, adeta bir kör ve sağır gibi yaşadıkları koskoca dünya hayatının ardından üzerlerindeki perde kalkmış ve görüş güçleri keskinleşmiştir.
“Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir.” ( Kaf Suresi -22)
Kıyamete kadar yaşamış bütün insanlar kabirlerinden kalkarak, “Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler derler ki: “Bu, zorlu bir gün.” ( Kamer Suresi -8) İşte hayatları boyunca kendilerine yapılan hatırlatmaları göz ardı eden ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılan bu insanlar, görmezden geldikleri gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırlar. Ölümleri gibi, dirilişleri de azap içinde gerçekleşir. Allah, dünyada iken Kendi zikrinden yüz çeviren kişileri, kıyamette kör olarak haşr edeceğini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
“Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Taha Suresi – 124)
Müminler, nurları önlerinde ve sağlarında hesaplarının görüleceği yere doğru koşarken, Rablerine kavuşmanın heyecanını ve sevincini yaşarlar. İnkarcılar ise, ölümün her şeyi bitirmesini ve hesaplarını hiç bilmemiş olmayı dilerler. Dünyada iken kendilerini Allah’ın dosdoğru yoluna davet eden müminleri duymazdan gelen ve alay edip düşük akıllı olduklarını iddia ederek müminlere tuzaklar kuran inkarcılar, ahirette müminlerin nurundan faydalanmak için yalvarırlar. Ancak müminler, inkarcıların istedikleri nuru, yok olan dünyada arayıp bulmalarını söylerler. Bu gerçeklerin anlatıldığı Kuran ayetleri şöyledir:
O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: “(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım.” Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın” denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır. (Hadid Suresi -12, 13)
Hesap anı gelip çattığında artık geri dönüş yoktur. “(Artık her) Nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini bilip-öğrenmiştir.” (İnfitar Suresi -5) İnkarcılar, başlarına gelecekleri anlar ve oradan kurtulabilmek için dünyada iken sözünü dinlediği, yakınlık kurduğu herkesi suçlamaya başlarlar. Dünya hayatında iken sahiplendikleri eşlerini, oğullarını, hatta bütün aşiretlerini, cehennem azabından kurtulmak için fidye olarak vermek isterler. Ancak bunların hiç biri kendilerinden kabul edilmez. Bütün bu yaşanacakların haber verildiği Kuran ayeti şöyledir:
(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.
Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;
Kendi eşini ve kardeşini,
Ve onu barındıran aşiretini de;
Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.
Hayır; (hiçbiri kabul edilmez)… (Mearic Suresi – 10,15 )
O gün Allah onlara seslenerek, dünyada iken Kendisine ortak koştukları ilahlarının nerede olduğunu sorar. Ancak sahte ilahları ve tüm düzüp uydurdukları şeyler kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuştur. Yapayalnız ve çaresiz kalmışlardır.
O gün (Allah) onlara seslenerek: “Bana ortak olarak öne sürdükleriniz nerede” der.
Her ümmetten bir şahid ayırıp çıkardık da: “Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin” dedik. Artık öğrenmiş oldular ki, hak, gerçekten Allah’ındır ve düzüp uydurdukları kendilerinden uzaklaşıp-kaybolmuşlardır. ( Kassas Suresi – 74,75)
Sonunda dünya hayatında kendilerini aldatan şeytanla yüzleşirler. Ancak şeytan, görevini tamamlamıştır. İnsanların çoğunu kandırmış ve kendisiyle beraber cehenneme girmelerini sağlamıştır. İkiyüzlü bir tavır sergileyerek, Allah yolundan saptırdığı insanlara kendisinin yalan söylediğini, Allah’ın vaadinin doğru olduğunu ve kendisinin de Allah’tan korktuğunu söylemiştir.
O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan da korkuyorum” dedi. Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır. ( Enfal Suresi – 48)
Allah inkarcıları ve şeytanları diz çökmüş olarak cehennemin çevresinde hazır bulunduracak, ardından her bir gruptan azgınlık bakımından en şiddetli olanları ayıracaktır. Takva sahiplerine de gösterilen cehennem, onlara bahşedilen lütfu anlamaları için çok önemli bir şükür vesilesi olacaktır. Takva sahipleri o ortamdan kurtarıldığında, inkar edenler diz çökmüş vaziyette, pişmanlık ve korku içinde, cehenneme atılacakları anı bekleyeceklerdir.
Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.
Sonra, her bir gruptan Rahman (olan Allah)a karşı azgınlık göstermek bakımından en şiddetli olanını ayıracağız.
Sonra biz ona (cehenneme) girmeye kimlerin en çok uygun olduğunu daha iyi biliriz.
Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır.
Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz. (Meryem Suresi – 68,72)
Boyunları aşağılanmaktan ve utançtan ötürü bükülecektir. Başları düşmüş, yardımcısız kalmış, gururları kırılmış, perişan durumda olacaklardır. Utançlarından dolayı başlarını kaldırmadan gözlerinin ucuyla bakacaklardır. Onların bu çaresizlik içindeki durumları Kuran’da şöyle haber verilir:
Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır” dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab içindedirler. (Şura Suresi -45)
Artık inkarcıların kendilerini savunacakları ve tutunacakları hiçbir dalları kalmamıştır. Hesap tamamlanmış ve kitapları sol ellerine verilmiştir. “Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi. (Hakka Suresi -27) ve “Bana keşke kitabım verilmeseydi.” (Hakka Suresi – 25) diyerek, yaşadıkları pişmanlığı ifade ederler. Ancak geri dönüş yoktur. Vaat edilen cehennem artık hak olmuştur ve ona sunulma vakti de gelmiştir.

İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Artık mütekebbirlerin konaklama yeri ne kötüdür. (Mü’minun Suresi -76)

İnsan Güven Duymak İster

İnsan Güven Duymak İster Din dışı cahiliye toplumlarında yaşayan insanlar birbirine güvenmezler. Hatta “babana bile güvenmeyeceksin” sözü toplumda slogan haline gelmiştir. İnsanlar genellikle hep yalnızdırlar ve gerçek anlamda hiç dostları olmadığından yakınırlar.

Oysa güven duymak heyecan verici bir şeydir. Bir insana ölümüne güvenmek ve –Allah’ın izniyle- sonsuza kadar yanında olacağına ümit bağlamak. Ve asla vefasızlık, yapmayacağına inanmak. İşte insanların elinden alınan duygu budur ve bu çok büyük bir nimetin kaybıdır. Güven ve doğruluk yok olunca, geriye de zaten fazla bir şey kalmamıştır.

Günümüz evli eşleri de çoğunlukla birbirine güvenmeyen ve dost olamayan kişilerdir. Sık sık yalana başvururlar, kadın her an aldatılma ya da terk edilme korkusu içinde yaşar, erkek de çıkarları nedeniyle karısının kendisini maddi olarak değerlendirdiğini düşünür. Her ikisi de ruhlarına saygı duyulmadığından emindir. İnsanın gerçek anlamda mutlu olabilmesi için güvendiği, sevdiği ve yalan söylemeyen, Allah’tan korkan, samimi insanlara ihtiyacı vardır.

Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin. Ki O ( Allah), amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın… (Ahzap Suresi, 70-71)

İnsan karşısındaki kişiye güven duymak ister. Ancak yukarıdaki ayette de bildirildiği üzere doğru sözlü ve güven verici olabilmek için, kişide Allah sevgisi, Allah korkusu ve derin iman olması gerekir. Allah’tan korkmayan birine insan nasıl güvenebilir? Allah’ın sonsuz gücünü fark edemeyecek kadar zayıf akılda bir insandan ne derece dostluk beklenebilir?..

Dostluk, Allah korkusu ve sevgisi temeli üzerine kurulur. Birbirine sürekli yalan söyleyen, oyun oynayan, taktik geliştiren kişilerin gerçek dostluğu yaşaması imkansızdır. Bu kimselerin bulundukları ortamlar, bir tiyatro sahnesi gibidir… Bu, nefes almadan yalan söyleme üzerine kurulu bir oyundur.

Günümüzde samimiyetsizlik ve yapmacıklık insanlar arasında çok yaygındır. Samimi insanın tüm davranışları içinden geldiği gibidir ve kişi doğallığı nedeniyle çevresindeki insanları olumlu etkiler. İnsanın mimikleriyle, konuşmalarıyla ve düşünceleriyle tam anlamıyla kendisi olması gerekir. Ancak cahiliye bireyi düşüncelerinde dahi samimiyeti yaşamaz. Tepkilerini ölçmek için kurnazlık yaparak karşısındaki insana tuzak sorular sorar, tuzak üsluplar kullanır. Bu çok yorucu bir şeydir ve dürüst insan, dostuna bu tarz oyunlar oynamaz. Ayrıca kendisine böyle oyun oynadığını fark eden insan, o kişiye sevgi duyamaz. İnanan kadın ya da erkek ise son derece dürüsttür, asla tuzak kurmaz. Allah’ın rızasını amaçlayan bir insan en iyisini, en hayırlısını düşünür, karşısındaki kişinin de ona güveni tamdır.

İnsan dostunda, güvenin yanı sıra akıl, samimiyet ve dürüstlük arar. Bu özellikleri hissetmek insanı çok rahatlatır. Bir insan arkadaşının Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a aşkla bağlı olduğuna ve O’na tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar. Allah’tan derin bir saygıyla korkan kişi akıllıdır ve karşısındaki insanı çok etkiler. Onun her sözü güzel sözdür ve hoşuna gider, içini açar.

İnsan Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları üzerinde tecelli eder. Mümin kardeşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı gören, ruhu onunla tatmin bulan insan, her türlü çileye, her türlü zorluğa göğüs gerer, mutluluğu yaşar. İşte bu gerçek dostluktur; Allah aşkının yansımasıdır. Bu dostluğu samimi yaşayan insan, acıyı da, belayı da, her şeyi kabul eder. Rabb’imiz, iman edenlerin bu güçlü sevgi anlayışlarını, bir Kur’an ayetinde şöyle haber verir:

Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Güvenilir insan için nefsinin bencil tutkuları değil, dostlarının istekleri önceliklidir. Güven vermek isteyen insan nefsini terk etmelidir. Nefsini gözeten, onu örtüp-saran kişi, güvenilir olma özelliği gösteremez. Nefis şeytanın etkisindedir, şeytanın sözcüsüdür. Dolayısıyla nefsinin yanında olan kişi, gerçek anlamda dost olamaz. Çünkü yaşanan bir olayda seçim yapması gerektiğinde, arkadaşını değil, kendisini ve çıkarlarını seçecektir.

İnsanların birbirlerine güvenmiyor olması korkunç bir durumdur. Temeli Allah sevgisine değil, karşılıklı çıkar ilişkilerine dayanan arkadaşlıklar, insan için zamanla azaba dönüşür. Gerçek dostluklar kurmak ve gerçek dostluğun güzelliğini yaşamak isteyen insan, özellikleri konusunda öncelikle kendisini gözden geçirmelidir. Güvenilir olmak ve güven duymak, insan için çok önemli bir ihtiyaçtır. Bu, imanın getirdiği en önemli özelliktir ve insan için güven, dünyanın en büyük nimetlerinden biridir.

Mü’minlerin kalplerine, imanlarına iman katıp-arttırsınlar diye, ‘güven duygusu ve huzur’ indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Fetih Suresi, 4)

Müslüman mısınız Mümin misiniz

Müslüman mısınız? Mümin misinizDünya nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturan Müslümanlara baktığımızda, çoğunun Kuran ahlakından uzak bir yaşam sürdüklerine şahit oluruz. Bu durum gösterir ki, nüfus cüzdanında Müslüman yazıyor olması o kişinin dini kimliği için belirleyici bir şey değildir. Belirleyici olan, kişinin Kuran ahlakına uygun bir yaşam sürmesi ve bunda da karalı olmasıdır. Bu noktada Müslüman ve mümin arasındaki fark ortaya çıkar.

Gerçek mümin, Allah’ın Kuran’da bildirdiği emir ve yasakları titizlikle korur ve bunda kararlı davranır. Kuran’ın bir kısmını yerine getirip, bir kısmından kendini muaf görmez. Peygamberimiz (sav)’in sünnetlerinin bir kısmına duyarlı olup, bir kısmını göz ardı etmez.

Çevremizde kendini hidayet üzere zanneden ancak Kuran’daki pek çok hükümden uzak bir yaşam süren çok sayıda insan vardır. Mesela evlenme sünnetini yerine getiren kişilerin çoğu, enteresan bir ruh halindedir. Erkek tarafının ebeveynleri, ev işlerinde hamarat, oğullarını çekip çevirecek aynı zamanda da kapalı bir gelin adayı ararlar. Kız tarafının ebeveynleri de damat adayı için, Cuma namazı dışında dini vecibelerle pek alakadar değilse, “evlenince nasıl olsa kızımız ona öğretir” mantığı ile bu durumun çok da üzerinde durmazlar. Hatta zina gibi bir günaha yaklaşması, elinin kiri olarak değerlendirilir ve evlenince hepsinin son bulacağı düşünülür. Oysa Rabbimiz, pek çok ayetinde, Kuran’a uygun yaşayan müminlerin birbirlerinin velileri olduğunu bildirmiştir. Bu şekilde Kuran’a uygun yapılmayan evlilikler de haram kılınmıştır.

…zina eden erkek, zina eden ya da müşrik olan bir kadından başkasını nikâhlayamaz; zina eden kadını da zina eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikahlayamaz. Bu, mü’minlere haram kılınmıştır. (Nur Suresi, 3)

Dini konularda birtakım sünnetlere uyulurken, Peygamberimiz (sav)’in rehber edindiği Kuran hükümleri maalesef pek çok kişi tarafından göz ardı edilir. Evlenmek, hayırlı evlat yetiştirmek, onları evlendirmek, sıcacık evde namaz kılmak, eşi için yığmış olduğu altınlardan zekat vermek, uçakla Kabe’ye gidip beş yıldızlı otellerde kalıp, alışveriş edip dönmek… Bütün bunlar elbette yapılması gereken ibadetlerdir ancak, her Müslüman’ın kolaylıkla yapabileceği ve yaparken de zorlanmayacağı konulardır. Şayet Kuran’a ve sünnete bağlıysak, ayetler ve Peygamberimiz (sav)’in sünneti gereği tüm müminlerin sorumlu kılındığı tebliğ ibadetini layığı ile yerine getirmemiz şarttır.

Bütün peygamberlerin inkârcı felsefelere karşı verdiği mücadele bizlere örnek olmalıdır. Sen Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. (Fetih Suresi, 23) ayeti gereği, günümüz toplumunda da mücadele edilmesi gereken Darwinist ve Materyalist felsefeleri görmezden gelmek, ayete ve sünnete ters düşmek olur. Zira Peygamberlerin mücadelesi de bu felsefelerle olmuştur. Rabbimiz, …Öyleyse kafirlere itaat etme ve onlara (Kur’an’la) büyük bir mücadele ver. (Furkan Suresi, 52) buyurarak, bu mücadelenin nasıl olması gerektiğini açıkça bildirmiştir. Mücadelede erkek ya da kadın ayrımı yoktur. Amellerde kadın da erkek de Allah katında eşit muamele göreceği için, herkes bu konuda üzerinde düşen görevi layığı ile yerine getirmelidir. Sıcak evde ibadet etmek, nefse hoş gelen sünnetleri uygulamak her Müslüman’ın yapabileceği şeylerdir. Önemli olan elini taşın altına koymaktır. Zorluklara göğüs germek, her koşulda Rabbinin nimetini durmaksızın anlat. (Duha Suresi, 11) maktır. Tebliğ, bir müminin en birinci görevidir.

…Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? … (Bakara Suresi, 214) ayeti gereği, geçmişte yaşayan müminlerin başına gelenlerin, günümüz müminlerinin de başına gelmesi Allah’ın sünnetidir. Şayet bir Müslüman’ın hayatında İslam uğrunda bir mücadele yoksa o kişinin durup bir düşünmesi gerekir. Zorluk çekmek, iftiraya uğramak, delilikle suçlanmak, zindana atılmak, peygamberlerin başına gelen, Kuran’da da bildirilen sünnetlerdir. Bir insanın başına bunlar geliyorsa, bu durum o kişinin Hak yolunda olduğunu gösteren önemli bir delildir. (Allah en doğrusunu bilir)
Peygamberimiz (sav)’de yaşadığı dönemde her türlü zorluğa göğüs germiş, kendisine yapılan zulüm sonucunda hicret etmiştir. Yanında bulunan samimi Müslümanlar, evlerini, ailelerini bırakarak peygamberimizle birlikte hareket etmişlerdir. İçlerinden samimiyetsiz olanlar ise ailelerinin olduğunu, ya da havanın çok sıcak olduğunu öne sürerek savaşa çıkmak istememişlerdir. Bu bahaneleri, onların son derece riyakâr olduklarını göstermiştir.
Allah”ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: “Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.” Bir kavrayıp-anlasalardı. (Tevbe Suresi, 81)
Rabbimizin nasıl bir Müslüman olmamızı istediği ayetlerde açıkça bildirilmiştir. Rabbimiz bir insanın bütün malını, mülkünü, canını Allah yolunda harcamasını ister. Samimi bir mümin için her şeyden önce Allah ve O’nun rızası gelir. Bu uğurda ne eşini, ne kardeşini ne çocuğunu gözü görür. Peygamberimizin ailesi yok muydu, çocukları yok muydu? Yanındaki salih sahabelerin de eşleri ve çocukları vardı. Ancak gözlerini dahi kırpmadan Allah yolunda cihat etmekten, hicret etmekten çekinmediler.
Zorluk çekmeden, hayatını Allah’a vakfetmeden cennete girebileceğini düşünenler çok yanılırlar. Onlar kendilerini son derece samimi ve takva görürken Kuran’da tarif edilen Müslüman kimliğinden ne kadar uzak olduklarından tam anlamıyla gafildirler.

Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Ali İmran Suresi, 142)

Allah adına gerektiği gibi mücadele edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir… (Hac Suresi, 78)

Kur'an-Kerim de ve Hadislerde Kader

Dini Sohbet , iSLami Sohbet , iSLami Chat , Dini Chat , Dini Sohbet Odalari , Dini Forum , iSlami bilgiler , Dini Bilgiler.Kur’an-Kerim de ve Hadislerde Kader

Kadere iman farzdır. Bu husus Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler ile bildirilmiştir. Allahü teâlâ, ezeli ilmiyle, insanların ve diğer mahlûkatın, ne zaman doğacağını, ne zaman öleceğini ve ne yapacaklarını bilir. İlahın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen, muhtaç olan, ölebilen ilah olamaz. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını bilir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir) buyuruluyor. (Bekara 255)

İnsanların başına gelecek olaylar, doğacakları, ölecekleri ve ne iş yapacakları gibi bütün bilgiler, levh-i mahfuz denilen bir kitaptadır. Bu kitaptaki bilgilere kader deniyor. Kader hakkında birçok âyet-i kerime vardır. Birkaçının meali şöyledir
(Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [levh-i mahfuzda yazılmış] olmasın. Elbette bu, Allah’a kolaydır.)
[Hadid 22]

(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.)
[Al-i İmran145]

(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.)
[Enam 2]

(Yaptıkları küçük büyük her şey, satır satır kitaplarda yazılmıştır.)
[Kamer 52, 53]

(Her ümmetin bir eceli vardır, gelince ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gider.)
[Araf 34]

(Biz, her şeyi kader ile [bir ölçüye göre] yarattık.)
[Kamer 49]

(Allah her canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda] dır.)
[Hud 6]

(Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.)
[Sebe 3]

(Bir canlıya verilen ömür ve ömrünün azaltılması da mutlaka bir kitaptadır.)
[Fatır 11]

Peygamber efendimiz, bu âyet-i kerimeleri açıklamıştır. Kadere inanmak, imanın altı şartından biridir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.)
[Buhari, Müslim, Nesai]

(Kadere inanmak, iman esaslarındandır.)
[Ebu Davud, Tirmizi]

(Kadere inanmayan imanın gerçeğine erişmez.)
[Nesai]

(Kaderi inkâr edenin İslam’dan nasibi yoktur.)
[Buhari]

(Kadere iman etmek, tevhidin nizamıdır.)
[Deylemi]

(Ahir zamanda şerli kimseler kader hakkında konuşur.)
[Hâkim]

(Ahir zamanda kaderi inkâr edenler çıkacaktır)
[Tirmizi]

(Ahir zamanda, şu üç şeyden korkuyorum: Müneccimlere [falcılara] inanmak, kaderi inkâr ve idarecilerin zulmü.)
[Taberani, İbni Asakir, Hatib, İbni Ebi Âsım]

(Kaderi inkâr etmeyin. Hıristiyanlar kaderi inkâr eder.)
[Cami-us-sagir]

(Ümmetim kaderi inkâr etmedikçe, dinde sabittir. Kaderi yalanlayınca helak olurlar.)
[Taberani]

(Ahirette kaderi tekzib edene rahmet nazarı ile bakılmaz.)
[İ. Adiy]

(Şu üç şeyden korkuyorum:
1- Âlimin sürçmesi,
2- Münafıkların (Kur’an böyle diyor) diyerek tartışmaya girişmesi,
3- Kaderin inkâr edilmesi.)
[Taberani]

(Kaderden bahsedilince dilinizi tutunuz!)
[Taberani]

(Kaderi inkâr edene, bütün peygamberler lanet eder.)
[Taberani]

(Kadere, hayra ve şerre iman etmedikçe, başa gelenin asla şaşmayacağına, başa gelmemesi mukadder olanın da asla gelmeyeceğine inanmadıkça, hiç kimse iman etmiş sayılmaz.)
[Tirmizi]

(Bütün Peygamberler şunlara lanet etmiştir:

1) Allah’ın kitabında olmayan şeyi ona ekleyen [Kur’anda böyle yazıyor diye yalan söyleyen, Kur’anı kendi görüşüne göre tevil eden],
2) Allah’ın kaderini inkâr eden,
3) Allah’ın zelil ettiğini aziz, aziz ettiğini de zelil eden zalim idareci.)
[Taberani]

Kaderi yaratan Allahü teâlâdır. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Allahü teâlâ buyurur: “Ben âlemlerin rabbiyim, hayrı da, şerri de ancak ben tayin ederim. Hakkında şer yazdığıma yazıklar olsun, hakkında hayır yazdığıma ise ne mutlu.)
[İ.Neccar] (Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi kötülük işleyeceklerini, Cehennemlik mi, Cennetlik mi olduklarını elbette bilir, bildiğini yazıyor. Yoksa yazdığı için kul öyle yapmak zorunda kalmıyor. Cebriye zorla Allah yaptırır der, Mutezile ise Allah’ın kaderini inkâr eder.)

(Bütün işler Allahü teâlâdandır; hayır olanı da şer olanı da.)
[Taberani]

(Kaderiyenin İslam’dan nasibi yoktur. Bunlar, Şer takdir edilmedi derler.)
[Beyheki] (Kaderiye, Mutezile demektir.)

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Bana iman edip de kadere, hayır ve şerrin benim takdirimle olduğuna iman etmeyen, benden başka Rab arasın.)
[Şirazi]

(Ümmetimin helaki üç şeydedir: Irkçılık, kaderi inkâr ve nakle itibar etmemek)
[Taberani]

(Allahü teâlâ, ilk önce Kalemi yaratıp, “Kaderi, olanı ve sonsuza kadar olacak olanı yaz” buyurdu.)
[Tirmizi, Ebu Davud]

(Her şey ezelde yazıldı. Kalem kurudu.)
[Tirmizi] (Yani kader, takdir son buldu ve kaleme yazacak bir şey kalmadı.)

(Ya Resulallah, yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre, iş yapmanın ne önemi var) diye soranlara, (Herkes, kendi işine hazırlanır) ve (Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır) buyurdu.
(Müslim, Tirmizi)

Kaderi bahane etmek,iSLami Sohbet , iSLami Chat , Dini Chat , Dini Sohbet Odalari

Kaderi bahane etmek,iSLami Sohbet , iSLami Chat , Dini Chat , Dini Sohbet Odalari,Kaza ve kadere inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane edere kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan”Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, bu şekilde takdir etmiş, ben ne yapayım?” diyerek günah işleyemeyeceği gibi, günah işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez, kaderi mazeret olarak ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için bu seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Ayrıca sır olan kaderin içyüzü Allah ‘tan başkası tarafından bilinemez. O halde kader ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, İslam’ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir İlahi kanundur ve kaderdir.