Yanlızca Hakka Aşık Olmak

Rabbimize Ve Resulune Sevdalanmak

Rabbimize Sevdalı Olmak Sadece Kelimeyle Değil İslam Din’inin Emrettiklerini Uygulamak, Fakirlere, Yoksullara, Yetimlere Yardım Etmek Yani Merhamet Etmeklede Olur ve nice Hayırlı İşlerle.

Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir. Bu hakikati izaha geçmeden önce sevgi kavramı açısından bir hususun farkına varılması gerekir; sevgi aslında bir zaaftır, birine karşı belki de elde olmadan gösterilen bir temayüldür.

Onun için sevgiyi Zat-ı Uluhiyete isnad ettiğimizde ve buna benzer durumlarda, O’nu münezzeh ve müberra gösterme ihtiyacını hissediyoruz, “La teşbih” diyoruz; diyoruz çünkü başka türlü ifade etme imkanımız yok.

Aşık olmuşam” sözünü nasıl izah edersiniz? Aşk, insanın çok defa elinde olmadan özellikle karşı cinse gösterdiği temayülün adıdır, bir zaaf göstergesidir ve bunlar bizim telakkimize göre Zat-ı Uluhiyet açısından ters şeylerdir. Fakat şu da bir gerçek ki başka türlü ifade imkanımız yok.

Meselenin bir başka yönü ise Zat-ı Uluhiyet’in mevcudiyeti mülahazasına bağlı olarak yapılan temsil ve teşbihlerdir. İşte bu noktada ben temsil desem de teşbih demeden kaçınıyorum.

Çünkü el, ayak, kudret, konuşma, idrak, dileme gibi kavramlar ister istemez insan zihnine bütün bunlarla muttasıf varlıkları akla getiriyor. Onun için bu türlü misal verilmesinin gerekli olduğu yerlerde “Velehü’l meselü’l a’lâ” veya “Bir misalle meseleyi ortaya koyma, vaz’etme” demeyi tercih ederim.

Cenab-ı Hakk’ın varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir tesbitine geri dönecek olursak; bu bir yönüyle Cenab-ı Hakk’ın kendi hayatına, ilmine, iradesine, kudretine, sem’ine, basarına, vücuduna, kıdemine, bekâsına, vahdaniyetine, muhalefetün li’l-havadis olmasına, halkına (yaratma sıfatına), ibdaına, inşaına, terzikine (rızıklandırma) ilgisi ve alakası demektir.

Öte taraftan, zati ve subuti sıfatlardan çıkan bir çok isim var. Kesretten kinaye biz onlara “Binbir Esma” diyoruz.

Dolayısıyla bu isimlere de ilgisi ve sevgisi var Cenab-ı Hakk’ın. Fakat yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi bütün bu isimlerin ef’al halinde tezahürünü, sıfât halinde tecellilerini ciddi bir temkinle, Zat-ı Uluhiyet’in kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır şekilde bahsetmek gerekir.

Biraz açalım isterseniz; mesela, sevgide aynen aşkta olduğu gibi bazı mahzurlar söz konusudur. Bu açıdan sevgi hususunda konuşurken bizim kendi aramızda muhaveremize esas teşkil eden kelimeleri Zât-ı Uluhiyet’in sevgisi adına kullanırsak yanlış yaparsınız.

Onun için işte tam o noktada lisan ta’tiline girmek gerekir. Yani, boynu büküp sükut murakabesine dalma ve ardından “İçimden öyle şeyler köpürüp geliyor ama yanlış yaparım korkusuyla onları seslendirmeye cesaret edemiyorum” diye düşünürsünüz. Bana göre bu da bir konuşma ve bir ifade tarzıdır.

Bununla beraber Allah (cc) bizi öyle bir darlığa hapsetmemiş. Çünkü bilinmeyi murad buyurduğu için bildirilmesini de, bildirilmesine esas teşkil edecek malzemeyi de bize vermiş. Aksi takdirde nasıl Allah’ı anlatacaktık başkalarına? “Vemâ halaktü’l cinne ve’l inse illâ li ya’budûn

Ben cinleri ve insanları başka değil ancak beni bilsinler ve bana ibadet etsinler diye yarattım.” emrini nasıl yerine getirecektik? “Habbibullâhe ilâ ibadihî yuhbibkumullâh – Allah’ı kullarına sevdirin ki O da sizi sevsin.” hakikatini nasıl gerçekleştirecektik?

“Cenab-ı Hakk elden, ayaktan, gözden münezzehtir.” denildiğinde bu defa başkaları da: “Allah her şeyden münezzehtir diyorsunuz ama bunu söylerken sanki bir yokluktan bahsediyorsunuz.” diye itiraz ediyorlar.

Evet, Zât-ı Uluhiyet’in namütenâhî bir gözü ve görmesi, kulağı ve duyması, ağzı ve konuşması, ayağı ve yürümesi vardır.

Nitekim kudsi bir hadis-i şerifte “Küntü sem’ahü’llezi yesmeu bihî ve basarahu’llezi yubsiru bihî, ve yedehülleti tebtışu biha ve riclehulleti temşî biha – (Ben veli kulumun) duyan kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” deniliyor. Ama bütün bunlar bizim idrak sınırlarımızın üstündedir.

Hasılı sırat-ı müstakimi bulmak lazım; o da “Velillâhi’l meselü’l a’lâ” fehvasınca Zat-ı uluhiyete ait meseleleri temsille anlatma yoludur.

Sevgi ile alakalı bir örnek daha arzedelim isterseniz; Kur’an-ı Kerim’de “İn küntüm tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh – Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin.” buyuruluyor.

Buradaki Allah sevgisini nasıl anlayacağız? Selef bu mevzuda; “Detaya inmeyelim, çünkü mezelle-i akdamdır (ayakların kayma noktasıdır), inhiraflar, sapmalar yaşayabiliriz.” demiş.

Ama bazıları da tam aksine farklı bir zaviyeden bu Allah sevgisini, kısmen aşık-maşuk münasebetini andıracak şekilde ele almış yazı ve şiirlerinde.

Mesela, Rabiatü’l Adeviye; “Lev kâne hubbuke sâdikan le eta’teh/İnne’l muhibbe limen yuhibbu mutîu – Senin Cenab-ı Hakk’a olan sevgin iddia ettiğin gibi doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven kimse Sevdiği’ne itaat eder.” diyor.

Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Habibullah” denmesini de bu zaviyeden değerlendirebilirsiniz.

Zira eğer sadece Efendimiz’in Allah’a olan sevgisinden bahsedilseydi -ki bazıları insan Allah’ı sevemez, itaat eder derler, bu Allah’ı bilmeyenlerin kabaca laflarından ibarettir- O’na “Habibullah” denmezdi de “Muhibbullah” denirdi.

Oysa ki “Habibullah” siga açısından hem fail hem de mef’ul manası verir.

Bu durumda “Habibullah” Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen manasına gelir.

İşin özeti, Zat-ı Uluhiyet’te her şey kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine uygun şekilde tecelli eder. Dolayısıyla Allah’a raci olan her şey nâ mütenâhî ve nâ kâbil-i idraktir vesselam

Müslümandan Yaradan Sevgisini Çalmak

Muhterem Hoca Efendimiz bu meseleyi Sözler’de şöyle izah ediyor: “Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir’ kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfat ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve mârifet istidadını ve şükür ve ibâdât cihazâtını nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû bir sûrette sarf ettiğinizden, bilistihkak cezasını çekiyorsunuz.

Çünkü Cenâb-ı Hakka âit muhabbeti nefsinize verdiniz; mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü hakiki bir rahatı, o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakiki mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, dâimâ elem çekiyorsunuz.

Hem, Cenâb-ı Hakkın esmâ ve sıfatına âit muhabbeti dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san’atını âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü o hadsiz mahbublarınızın bir kısmı size Allahaısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor.

Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor, sevse de size bir fayda vermiyor; dâimâ hadsiz firâklardan ve ümitsiz dönmemek üzere zevâllerden azab çekiyorsunuz.

Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, Onun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir; sen sû-i istimâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-i meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir.

Fethullah Gülen Hocaefendi, “gayr-ı meşru sevginin neticesi” konulu sohbetinde sevgi ve alâka hususlarında yapılan dengesizliğe şu ifadelerle dikkat çekti: “Bazen hareket, tavır ve davranışlarımızda daha farklı bir dengesizliğe de düşebiliriz.

Mesela bazen hiç farkına varmadan birilerine karşı öyle bir alâka gösteririz ki nezd-i uluhiyette öyle bir alâkaya liyakatleri yoktur onların. Fakat biz o mevzuda dengeyi koruyamayız.

İlle de onlar’ deriz. Ve hiç farkına varmadan onlardan şefkat tokadı değil de öyle nikmet tokatları (intikam, azap, kahır şamarları; içinde hiç merhamet bulunmayan hiddet silleleri) yeriz ki dünyaya geldiğimize de geleceğimize de bin pişman oluruz. Dengede kusur etmemek lazım. Herkes ne kadarsa o kadar alâka göstermek lazım.”

Bu noktada akla gelen “sevgi ve alâka insanın iradesi ile kontrol edebileceği duygular mıdır” sorusuna Üstad şöyle cevap veriyor: Muhabbet, çendan, ihtiyârî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir

mahbubdan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ, bir mahbubun çirkinliğini göstermekle veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya ayna olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü mecâzî mahbubdan hakiki mahbuba çevrilebilir.

Ayrıca Fethullah Gülen Hocaefendi, Peygamber Efendimizin “Sizden biri, beni evlâdı, ana-babası ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe iman

etmiş (imanın kemal mertebesine ulaşmış) olamaz” (Buhârî, iman 8; eymân 3; Müslim, iman 69, 70; Nesâî, iman 19; İbn Mâce, mukaddime 9.) buyurmasının sevginin irade ile kontrol edilerek yönlendirilebileceğine işaret ettiğini ifade ediyor. [Bakara, 2/165, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar]

Yine bu meseleye ışık tutacak bir husus olarak Fethullah Gülen Hocaefendi, “Sevgi ve en Sevgili” sohbetinde Hazreti Ömer ile Peygamberimiz arasında geçen şu hadiseyi naklediyor: “Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, ‘Yâ Resûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..’ der.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve ‘Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!’ buyurur. O da hemen, ‘Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!’ der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Şimdi oldu.’ buyurur.”

Allah ve peygamber sevgisi ihya edilmeli

Fethullah Gülen Hocaefendi, “gayr-ı meşru sevginin neticesi” konulu sohbetinde Allah ve peygamber sevgisinin insanlardan çalındığını, sevgi kabiliyetinin bütünüyle dünyaya bağlandığını, Allah ve peygamber sevgisinin toplumda yeniden ihya edilmesi gerektiğini ve asıl delice sevgi ve alâkanın Allah’a ve derece derece Allah’a yakın olanlara gösterilmesi gerektiğini ifade etti:

“Delice alâka gösterilecekse şayet, divanece alâka gösterilecekse şayet, o Allah’a karşı gösterilmeli, İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı gösterilmeli, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’ye karşı gösterilmeli, sonra derecesine göre sahabe-i kiram efendilerimize karşı gösterilmeli.

Toplum içinde ihya edilmesi gerekli olan duygular bunlardır. Biz Allah sevgisi mahrum zedeleriyiz, biz peygamber sevgisi mahrum zedeleriyiz. Kaç insan gösterirsiniz eskide olduğu gibi camilerde Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-enam bahis mevzuu edildiği zaman bayılıyor, düşüyor orda, kalp masajı yapıyorlar yeniden onu hayata döndürüyorlar? Hiç gördünüz mü böyle birisini

Biz muhabbet mahrumu insanlarız. Allah sevgisini çaldılar bizden, peygamber sevgisini çaldılar, sevgi kabiliyetimizi bütünüyle dünyaya bağladılar, kendimize bağladılar.

Sevilmesi gerekli olan şeyleri sevilmesi gerekli olduğu ölçüde derinlemesine sevemedik. O sevgiyi suistimal ettik. Bazen birisi şöyle bir iyilik yapacak diye ona öyle bir sevgi duyduk ki bu da gayretullaha dokundu, Allah ‘aklınızı başınıza alın, onlar o kadar teveccühe, o kadar takdire layık değillerdi, haksızlık ediyor, dengeyi koruyamıyorsunuz.

diye suratımıza bir şamar indirdi. İnsanla çok alâkalı bir surede, Rahman suresinde Allah (celle celaluhu) dört defa ‘mizan’ diyor. Mizan: denge. Denge, denge, denge, denge… Dengeli olmak lazım.

Biz bazılarımız itibarıyla bu mevzuda dengeyi koruyamadığımızdan dolayı gayr-ı meşru muhabbetin cezası olarak merhametsizce tokatlara müstahak olduk. Allah, ‘aklınızı başınıza alın. O ölçünün insanları değil onlar.’ diye tokatlıyor.”

Sevgide şirk, azaba müstahak

Gayrimeşru sevgilerin merhametsizce azaba müstahak olması, insanoğluna verilen bu duyguya “Allah, Kendisine şirk koşulmasını affetmez” (Nisâ, 4/48) ayetinde ifade edildiği üzere affedilmeyen günah olan şirk şaibesinin bulaştırılmış olmasındandır.

Nitekim Kur’an, sevgi şirkine de işaret etmektedir: “İnsanlardan bazıları da Allah’tan başkasını eş, ortak edinir ve Allah’ı seviyor gibi onları severler. İman edenlerin Allah’a muhabbeti ise daha sağlam (ve daha fazladır).” (Bakara sûresi, 2/165) [Bakara, 2/165, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar]

Fethullah Gülen Hocaefendi, sevgi şirkine şöyle dikkat çekiyor: “Şu bir gerçek ki, farkında olunsun olunmasın ehl-i iman da bazen şirke girmektedir. Aşırı çocuk sevgisi de bu şirk yollarından biridir. Hazreti Üstad, ‘Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir azap çekmektir.’ buyuruyor.

Evet, ister çocuğuna isterse de başka mahbuplara haddinden fazla alâka gösterenler için de böyle bir su-i akıbet söz konusudur; onların da maksatlarının aksiyle tokat yemelerinden ve çocuklarının/sevdiklerinin onlardan nefret etmelerinden korkulur.

Gayrimeşru sevgilere dair işaret ve ikaz ifade eden bir başka ayetin izahı hakkında Fethullah Gülen Hocaefendi şu açıklamaları yapıyor:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesâda uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Rasûlünden ve

O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde Allah, emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.

(Tevbe, 9/24) Bu ayette zikredilen hususlar aslında birer nimettir; meşru dairede bu nimetlerden istifade etmede ve onlara karşı kalbî alâka duymada bir mahzur yoktur.

Fakat zaruret ve ihtiyaç ölçüleri tam belirlenemez, onlara karşı alâkanın sınırları korunamaz ve yanlış tercihlerden uzak durulamazsa, işte o zaman, çeşit çeşit imtihan, bela ve musibetlerin gelip çatması kaçınılmazdır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, fıtrî ve tabiî sevgilerde de Allah’ın çizdiği meşru çerçeveye riayet edilmesi gerektiğini ifade ediyor: “İnsan fıtrat ve tabiatı icabı, ana-babasını, çocuğunu, hanımını, malını vs. sevmesi, evet bunlara karşı sevgi de, muhakkak Allah’ın emrettiği çerçeve içinde olması lâzımdır.

Aksi hâlde, Allah kulunu ya dünyada çeşitli vesilelerle imtihana tâbi tutar ve muaheze eder ya da ahirette. Mü’min denge insanıdır. O bu dengeyi, hayatının her lahzasında, hem de bir sürü başka arzu ve isteklerine rağmen korumak zorundadır.” [Bakara, 2/165, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar]

Huzurlu sevgi Allah’tan ötürü olan sevgidir

Fethullah Gülen Hocaefendi, Allah’tan ötürü olmayan sevgilerin insana belalar getireceğini; Allah’tan ötürü olan sevgilerin dünyada huzur, ahirette cennet getireceğini anlatıyor:

İnsan fıtrî olarak mahiyetine dercedilmiş ve kullanımı kendi iradesine verilmiş olan sevgiyi yanlış kullandığı takdirde, şahsî hayatı adına çok şey kaybedeceği gibi, Allah ve Resulünden de uzak kalacaktır.

İnsanın, Allah’ı (cc) düşünmeden bir şeye karşı duyduğu sevgi, sonunda kendi başına gaile olabilir.

Bu, evlad ü ıyâl, mal-menal, arkadaş, hatta mürşid sevgisinde de böyledir. Mü’min bir denge insanıdır. Her şeyde olduğu gibi sevgide de dengeyi gözetmesi gereklidir. Ne güzel der Allah Resûlü (sav): ‘Sevdiğin kişiyi ölçülü sev. Gün gelir düşmanın olabilir.

Buğzettiğin kişiye de ölçülü buğzet. Gün gelir o dostun olabilir.’ (Tirmizi, Birr ve Sıla, 60) Allah’ın fıtratımıza dercetmiş olduğu sevgi melekesini önce bir noktada toplamalı ve O’na tevcih etmeliyiz. Sonra da O’ndan ötürü O’nun bütün mahlûkâtına.

“Dünyada elemsiz, kedersiz bir muhabbet varsa o da Allah’a olan muhabbettir. Daha sonra da O’ndan ötürü olan muhabbetlerdir. Zât-ı Ulûhiyetten ötürü olmayan muhabbetlerin neticesi elemdir, ızdıraptır ve mahbupları kaybetmenin neticesi de kederdir, ızdıraptır.

Cenâb-ı Hakk’a karşı duyulan muhabbettir ki, mebdei huzur ve hazz-ı mânevî, neticesi de dâr-ı cinândır.

Saygıdeğer İslama Şüphesiz İnanıp Yaşayan Müslüman Kardeşlerim;Dinimizi, ve En Önemlisi Allah Sevgisini Bu Ahir Zamanda bizden Çalmaya Çalışıyorlar Müminin silahı Duadır Deniliyor Sizlerde Bolca Dua Edinki Bu Şer Güçler İslam Kalesini Asla Yıkamasın.

Peygamberimizin Düşmanları Bile Onun Sıdkına Şâhittirler.

1. Kırk yaşına kadar kendisine “Muhammedül-Emîn” diyen ve emanetlerini teslim eden düşmanlarının Onu, Peygamberlikle ortaya çıktığında red ve inkâr etmeleri, kendileri adına tenâkuzdan başka bir şey değildir. Kendilerini akıllı, kültürlü ve mütefekkir gören bu insanlar, böylece tam kırk yıl aldatılıp uyutulduklarını kabul etmiş olmuyorlar mı? Öyleyse, inkârlarında başka bir maksat vardı; çünkü değişen ve dönen Peygamber değil, döneklik yapıp, Güneşe göz yuman bizzat onların kendileriydi.

2. Düşmanları Onu yalancılıkla itham edemiyor, getirdiklerini red ve inkâr edemiyor, sadece sâhir, şâir, mecnun yakıştırmalarında bulunuyorlardı. Mevcudiyet ve hakikatını inkâr edemedikleri mucîzelerine de sihir deyip geçiyorlardı.

3. Peygamberliğini kabûle yanaşmayan müşrikler, “Muhammed doğru söylüyor” diyor, fakat peygamberliğin Ona verilişini kibir ve gururlarına yediremeyip, “neden eşraftan falana, falana verilmedi de, bir yetime verildi” diye kendilerince sözde mazeret beyân ediyorlardı.

4. Mekke müşriklerinin, şiir ve belâgatta ileri seviyede oldukları halde, okuma ve yazması olmayan bir Zât tarafından, “destekçilerinizi de çağırıp haydi benzerini, hatta bir sûresinin benzerini siz de getirin” diye meydan okunarak tebliği yapılan Kurâna ve Peygamberlik davâsına karşı kendileri için en kolay ve tesirli yol olması gereken dille mücadeleyi bırakıp, en tehlikeli ve rizikolu yol olan kılıçla mücadeleye girmeleri de Onun peygamberliğine apaçık bir delildir.

5. Müşrikler, yine Onu ilzamda en kolay yollardan biri olması gereken açığını arama, yanlışını izhâr ve ilân etme mevzûunda çaresiz kalıyorlardı; zira, bir açığını ve yalanını bulsalardı hemen bütün cihâna ilân edeceklerdi.

6. Can alıcı düşmanlarının, kendisine kılıç çekmiş ve her kötülüğü yapmış hasımlarının zamanla birer birer eriyip dize gelmeleri ve Onun dairesine katılmakla müslüman olmaları da Ondaki doğruluğa, ismet, fetânet ve câzibeye ayrı bir delildir. Safvan, Ebû Süfyan, Amr ibn ül-Âs, Halid, İkrime, Hind ve Vahşî gibi en amansız hasımları ve daha niceleri sonunda hakkâniyetine boyun eğmiş ve bu hakkâniyetin yaman mübelliğleri olmuşlardır.

Hz. Muhammed (asm)'in insani yönü-Dini Sohbet

Peygamber Efendimizin (asm) on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes bin Malik Hazretleri anlatır:

“Resul aleyhisselamdan, bir şey istenmezdi ki, Resul aleyhisselam, onu, isteyene vermiş olmasın.” (Buhârî, Edeb, 39; Müslim, Fedâil, 56)

“Peygamber aleyhisselamın yanına bir adam gelir sadece, dünyayı, dünya malını elde etmeyi umarak Müslüman olur o gün, akşam olmadan İslâmiyet, kendisinin nazarında, dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha sevgili olurdu!” (bk. Müslim, Fedâil, 57-58; Müsned, 3/108, 175, 259, 284)

Kureyş müşriklerinin Eşrafından Safvan bin Ümeyye, Mekke’nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin (asm) yanından ayrılmamıştı.

Peygamberimiz (asm), Ci’rane’de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan bin Ümeyye, Peygamberimizin (asm) yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı durdu. Peygamberimiz (asm) ise, onun bu halini göz ucuyla süzüyordu.
“Ebu Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gitti?” diye sordu.
Safvan bin Ümeyye “Evet!” dedi.
Peygamberimiz (asm) “O vadi de, içindekiler de, senin olsun!” buyurdu.
Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:
“Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece cömert ve üstün olamaz! Şehadet ederim ki Allah’dan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed, Allah’ın Kulu ve Resulüdür!” dedi ve hemen orada Müslüman oldu. (bk. Tirmizî, Zekât, 30)

İbn-i Şihab’üzzühri’nin bildirdiğine göre: Resul aleyhisselam, o gün, Safvan bin Ümeyye’ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti.
Safvan “Vallahi, Resul aleyhisselam, bana verdiğini, verdi. Ama, kendisi, bana insanların en münfuru idi. Bana, vermekte devam etti de, nihayet, nazarımda, insanların en sevimlisi oldu!” demiştir.
Peygamberimiz (asm), böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşilerin yanına döndü.
Onlara “Ey Kavmım! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!” dedi.

Peygamberimiz (asm)’den bir şey istenildi mi, asla “Yok!” demezdi.
Kendisine kim gelip bir şey ister, istenilen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi. Bulunmazsa, va’d ederdi. (bk. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemâili, Erkam Yay., İstanbul 1998, s. 402)

Resulullah Efendimiz (asm), gençliğinden itibaren güvenilir, itimat edilir bir kimse olarak tanınmıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Mekke’de sadece “el-Emin” diye anılıyordu. Mekkeliler kendisine kıymetli eşyalarını teslim ederlerdi. Peygamber Efendimiz (asm) bu emanetleri sağlam bir şekilde iade ederdi. Emanetlere en zor anında sahip çıkardı.

Medine’ye hicret edeceği gece müşrikler, öldürmek maksadıyla onun evini kuşatmışlardı. Evini terketmeden önce, yanında bulunan emanetleri Hz. Ali (ra)’ye teslim etmiş, ertesi gün sahiplerine vermesini istemiştir. En sıkıntılı zamanda bile emanetleri sahiplerine ulaştırdı.

İslâm dininin kısa zamanda kabul görmesi Resulullah Efendimizin (asm) güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar onun etrafında toplanmazdı.

Resulullah Efendimiz (asm) eshabına daima güvenilir olmayı telkin ederdi. Emanetin zıddı olan hiyanetin çirkin bir davranış olduğunu söylerdi. Sahabiler de Resulullah efendimizi emin olarak tanımışlar ve sonsuz bir güvenle kendisine bağlanmışlardır.

Her Müslüman Resulullah (asm) gibi, güven vermesi, her kesiminde ve her alanda bunu sürdürmesi gerekir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene; işverenin işçiye; satıcının müşteriye; müşterinin satıcıya güven duyduğu bir cemiyet sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.

Resulullah Efendimiz (asm) alışverişte güvenin bolluğa, berekete vesile olacağını bildirir.

“Emanete riayet rızık, hainlik ise fakirlik getirir.”  (Camiü’s-Sağir)

buyurur. Burada emanet, sözde ve işte güven demektir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler.

Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkar ise iş sipariş etmekten kaçınırlar. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Resulullah Efendimizin (asm) “hainlik fakrilik getirir” sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.

“Öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin!”

Adalet dinin esasındandır. Bunun için, Kur’an-ı Kerim’de adalet üzerinde çok durulmuş, Resulullah Efendimize (asm) insanlar arasında adaleti gerçekleştirmesi emrolunmuştur. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanların zalim oldukları bildirilmiştir.

Dinimiz, kişisel çıkar, akrabalık, zenginlik, fakirlik, kin, düşmanlık, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedeni ve ruhi bakımdan kusurlu olması gibi durumlar bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini, adil davranmamayı, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermeyeceğini bildirmiştir.
Resulullah Efendimiz (asm) faaliyetlerinde daima adaleti esas almıştır. İnsanlar arasında fark gözetmemiştir. Başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden ilahi emirlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmiştir. Kitaplarda onun adaletle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. İnsanlar arasında adaleti sağlamanın aynı zamanda bir sadaka olduğunu söylemiştir.

Peygamberimiz (asm) hak hususunda titiz davranır, kimsenin canına ve malına zarar vermeyi ve üzerine kul hakkı geçmesini istemezdi. İstemeden zarar verdiği olursa, bir özür dilemekle halledilebilecek veya buna gerek duyulmayacak durumda bile, şayet kendisinden bir kısas talebinde bulunulursa seve seve bu isteği yerine getirirdi.

Resulullah Efendimiz (asm) adaletin zıddı olan zulmü her vesile ile kötülemiştir. Kitaplarda onun bu hususla ilgili çok sayıda ikazı yer almaktadır. Bunların en meşhurlarından birisi şudur:

“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez…” (Buhârî, Mezâlim 3)

Bu sözüyle o, Müslümanların kardeş olduğunu dile getirdikten sonra, Müslümanın en başta gelen vasfının kardeşine zulmetmemek, haksızlık yapmamak olduğunu bildirmiştir. Müslümanların birbirine haksızlık yapmamasını istediği gibi, aynı zamanda başkalarına da zulüm yapılmamasını emretmiştir. Kendisi haksızlığa uğrayanı daima korumuş, mazlumun korunmasını ve ona yardım edilmesini istemiştir.

Allah Teâlâ, adaleti emretmiş, adaletin zıttı olan zulmü haram kılmıştır. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Birkaçı mealen şöyle:

“Allah, insanlar arasında, adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58)

“Allah, adalet yapmanızı, ihsan etmenizi ve (muhtaç olan) akrabaya vermenizi emredip, fuhştan, münkerden (her çeşit kötüleklerden) ve zulüm yapmaktan da nehyeder.” (Nahl, 16/90)

“Ey iman edenler, bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun!” (Mâide, 5/8)

Çalışıp kazanmaya önem verirdi

Resulullah Efendimizin (asm) hayatı diğer alanlarda olduğu gibi çalışma hayatında da insanlar için örnektir. Doğruluk, güvenilir olma, adaleti uygulama ve sözleriyle davranışları arasında çelişki bulunmama gibi hallerde en güzel örnetti.

Kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini, fakire, yoksula yardım için çalışmayı Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç ve geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur. Peygamberimizin (asm) çalışma, helal kazanç ile ilgili pek çok sözleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Hiçbir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez.” (Tecrid, c. VI, s.369, H. No. 967)

“Allah’ım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım.” (Buharî, Edebu’l Mufred, 2/72, H. No: 615)

“Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı ahirette peygamberlerle, sıddikler ve şehitlerle beraber olacaktır.” (Tirmizî, Buyu’, 4)

“Allah kulunu helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever.” (Tac, 2/35)

“İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir.” (İbn Mace, H. No:2137)

“Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir.” (Buharî, Buyu’, 15)

En kötü şartlar altında çalışmayı dahi başkalarına yük olmaktan iyi gören Resulullah Efendimizin (asm) bu sözleriyle insanları çalışmaya teşvik ettiği, tembelliği kötülediği, çalışkan insanları dünya ve ahiret mutluluğu ile müjdelediği görülmektedir.

Resulullah Efendimiz (asm) insanları çalışmaya teşvik ettiği gibi, bizzat kendisi de çalışmış ve çalışma hayatının ilkelerini kendi hayatında uygulama alanına koymuştur. Çalışmalarını çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Nitekim bilindiği üzere çocukluğunda çobanlık yapmıştır.
Gençliğinde ve yetişkinliğinde ticaretle meşgul olmuştur. On iki yaşında iken amcası ile birlikte uzun bir ticaret yolculuğuna çıkmıştır. Yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice (ra)’nin kervanını ücret karşılığında Suriye’ye götürüp getirmiştir. Ticari faaliyetlerinde meslektaşlarının, ticari ilişkilerde bulunduğu kimselerin ve tüm Mekkelilerin güvenini kazanmıştır.

Onun bütün bu faaliyetleri geçimini temine yönelik çalışmalardır. O, bütün bunların yanında sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Gençliğinde cemiyetine katılması ve Kabe’nin inşası sırasında hakemlik yapması bunlara güzel birer örnektir.

İlave bilgiiçin tıklayınız:

Bir Kul Olarak Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam,..

 

NAMAZIN ÖNEMİ

NAMAZIN ÖNEMİ

Namazı doğru kılanın, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür.) [İ.Ahmed]

Allah buyuruyor ki, “söz veriyorum ki, namazlarını vaktinde, doğru olarak kılana, azab etmem, onu sorgu-suâle çekmeden Cennete koyarım” [Hakim]

Her peygamberin ümmetine son nefeste vasıyeti namazdır.

Namaz, çok önemli bir ibâdet olduğu için, namaz kılmıyanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Namaz kılmıyanın kalbi kararır, diğer günahları işlemekten çekinmez.

Tadil-i erkana riayet etmek vaciptir. Namazın vaciplerinden biri bilerek terkedilirse, o namazı tekrar kılmak vacip olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

Hırsızların en büyüğü, namazından çalandır. Yani namazın erkanına riayet etmez, rükû ve secdelerini hakkıyle yerine getirmez.

Herkesin namazında, kalbin hazır olduğu kısımlar yazılır. Kalbin hazır olmadığı namaza, Allahü teâlâ nazar etmez.

Münafıklara en ağır gelen namaz, yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmaktır. Bunlardaki ecri bilen, sürünerek de olsa, cemaate gelir.[Buharî]

Hadîs-i şerîfte, “Bir namazı, özürsüz olarak vaktinden sonra kılan, seksen hukbe Cehennemde yanacaktır” buyuruldu. Bir hukbe seksen senedir. Her senesi üçyüzaltmış gündür. Her günü, seksen dünya senesidir.

Dünyada olan altı azap:
1- Namaz kılmayanın ömründe bereket olmaz.
2- Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kendine kalmaz.
3- Hiçbir iyiliğine sevap verilmez.
4- Duâları kabûl olmaz.
5- Onu kimse sevmez.
6- Müslümanların birbirlerine yaptıkları iyi duâlarının buna fâidesi olmaz.

Ölürken çekeceği azaplar:
1- Zelîl, kötü, çirkin can verir.
2- Aç olarak ölür.
3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.

Mezarda çekeceği acılar:
1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer.
2- Kabri Cehennem ateşi ile doldurulur. Gece, gündüz onu yakar. Cehennem ateşi dünya ateşine benzemez.
3- Allahü teâlâ, kabrine çok büyük yılan gönderir. Dünya yılanlarına benzemez. Hergün, her namaz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.
Kıyâmette çekeceği azaplar:
1- Cehenneme sürükleyen azap melekleri yanından ayrılmaz.
2- Allahü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar.
3- Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır

Kürtaj haramdır,Dini Sohbet,islami sohbet

Sual: Dinimizde kürtajın hükmü nedir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri, (Fakirlikten korkarak, kızlar öldürülürdü. Bu, cana kıymak ve evlat hakkını tanımamaktır) buyuruyor. (3/41)
Çocuk aldırmak da böyle büyük günahtır. İbni Âbidin hazretleri, (Özürsüz çocuk düşürmek haramdır. Annenin veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, uzuvları teşekkül etmeden düşürmek caiz olur) buyurdu. Uzuvlar 120 gün sonra teşekkül eder. Çocuk olmaması için önceden bir tedbir almak caizdir, fakat canlı çocuğu, almak da, aldırmak da haramdır. Fakirlikten dolayı iyi besleyememek korkusu, çocuk düşürmek için özür olmaz. Fakat İslâm terbiyesiyle yetiştirememek korkusu özür olur. (S. Ebediyye)

Demek ki, kürtajın caiz olması için şu iki şart birlikte bulunmalıdır:
1- Annenin veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür olacak veya İslâm terbiyesi ile yetiştirememe korkusu olacak,

2- Çocuk anne karnında 120 günden küçük olacak.

Dört ayı geçince, hiçbir sebeple kürtaj caiz olmaz. Sakat doğacak diye çocuğu aldırmak, doğduktan sonra sakat diye çocuğu öldürmek gibi cinayet olur.

Süt bankası
Sual: Gönüllü kadınların vereceği sütlerle süt bankası kuruluyor. Sütü olmayan anneler, bu sütlerden alarak bebeklerini besliyorlar. Bunun dinen bir mahzuru olur mu?
CEVAP
Bir kadının sütünü içen bebek, onun süt çocuğu olur. Bu kadının sütünü emen bütün çocuklarla da sütkardeş olur. Evlenme yönüyle sütkardeş, öz kardeş gibidir. Süt emilen annenin, hiçbir çocuğuyla evlenemez. Böyle bir süt bankasından her bebeğe rastgele verilirse, ileride bilmeden sütkardeşiyle evlenenler olabilir. Bu, haram olur. Tıbben de çocukların hastalıklı olmasına sebep olur. Bu şekilde sütler birbirine karıştırılmamalı. Hangi anneden süt alındığı ve kimlere verildiği kaydedilirse, tutulan bu kayıtlar sütü alınan anneye ve süt verilen bebeğin yakınlarına verilirse, sütkardeşle evlenme yanlışlığı önlenmiş olur.

Taşıyıcı annelik
Sual: Taşıyıcı annelik caiz olur mu?
CEVAP
Hayır, caiz olmaz. S. Ebediyye kitabında deniyor ki: Erkeğin menisini, bir tüp veya başka şey içinde, yabancı bir kadının rahmine koyup, çocuk hâsıl olmasına sebep olmak haramdır. Çocuk, veled-i zina olur.

Nur Sohbet Dini Sohbet islami sohbet dini chat dini radyo islami chat kanalı Chat Kanalları Sohbet Odaları Nur Sohbet mirc script islami sohbet