celaleddin ada ilahi yeni 2012 sana dogru ilahi dinle,Dini Sohbet

celaleddin ada ilahi yeni 2012 sana dogru ilahi dinle

degerli ilahi seven kardeşelrimiz biz en iyisi olmak için emek veriyoruz herşey sizler içindir inş

Abdurrahman Önül 2012 2013 yeni albüm annem arafat dagi doyulurmu sultana en büyük allah hz fatima ok gibi yatirirlar musallaya lailaheillallah celaleddin ada hasan dursun ali erzincanli sedat ucan sami yusuf islam 500 senelik cürümamis ceset ölüm ani 25 sehit ceseti insan basli yilan cemal kuru ender tekin mehmet gökce abdussamet tekvir ilahi ezgi 2012 2013,

Peygamberimiz (s.a.v)in kızı Hz. Zeyneb (r.a)'in hayatı,Dini Sohbet

Değerli kardeşimiz;
Hz. Zeynep, ailesine sadık, vefalı olmanın zirvedeki örneklerinden. Dünya kadınlığı onu tanımaya çok muhtaç. Toplumumuzda onun hak ettiği kadar bilindiğini söyleyemeyiz. Bu itibarla onun hayatını özetlemeye çalışacağım. Peygamber Efendimiz aleyhissalatü ve’s-selâm’ın kızlarının yaşça en büyüğü. Kasım’dan sonra evlâtların ikincisi. Hicretten 23 yıl önce Efendimiz 30 yaşında iken dünyaya geldi.

Annesi Hz. Hatice (r.a) ile beraber on yaşında iken İslâm’la müşerref oldu. Hz. Hatice kadınların ilki ise, Zeynep de genç kızlardan Müslüman olanların ilki. Kendisinden sonra yaklaşık on yıl içinde dünyaya gelen kardeşleri Tahir, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ile (r.anhüm) beraber büyüdü. Annesine ev işlerinde ve kardeşleri ile ilgilenmede yardımcı olması ona erken yaşta iyi bir hayat tecrübesi kazandırdı. Efendimiz’in Hz. Hatice’den olan altı çocuğunun tamamı M. 610’da başlayan bisetten önce dünyaya geldi. Yaklaşık on iki yılda altı çocukla şenlenen kutlu ve görgülü ailede abla olma sorumluluğu, ona erken dönemde büyük tecrübe kazandırdı. İki erkek kardeş Kasım ile Tahir’in çocuk yaşta vefatları ailede büyük hüzünlere sebep oldu. Hayat Zeyneb’i pişirip olgunlaştırdı. Çabuk olgunlaşması onu evliliğe hazırladı. Yakın akraba olması itibariyle o, evlerine gelip giden teyzesi Hale’nin oğlu Ebu’l-Âs b. Rebi’nin dikkatini çekmişti. Hz. Hatice de yeğeni Ebu’l-Âs’ı dürüstlüğü, samimiyeti, asaleti, mahir bir ticaret erbabı olması sebebiyle takdir ediyor, kendi çocukları gibi seviyordu. Ebu’l-Âs, baba tarafından Beni Ümeyye sülalesine mensup idi. Ebu’l-Âs’ın ailesi, onunla evlenmesi için Zeyneb’e talip oldu. Hz. Hatice onun bu temayülünü daha önce sezip memnun olmuştu. Hz. Peygamber’in ve Zeyneb’in de uygun görmesi neticesinde muhtemelen on beş yaşlarında iken onunla evlendi. Evlendiği zaman kocası Müslüman değildi. O sırada Müslüman bir kadının gayrimüslim bir erkekle evlenmesini yasaklayan hüküm mevcut değildi. Zeyneb’in (r.a) ona münasip üslûp ile İslâm’ı anlatıp teşvik ettiği fakat Ebu’l-Âs’ın Resulullah’a karşı çıkmamakla beraber, kavminin asırlık inançlarını da bırakmaya yanaşmadığı anlaşılıyor. Karı koca birbirini sevip uyum içinde yaşıyordu. Kocası Zeyneb’in dinine müdahale etmiyordu. Karısı da iyi bir eş olarak onu mutlu etmeye çalışıyor, onu sabırla İslâm’a hazırlamaya çalışıyordu. Belki de kocasının, kayın pederi ile karısından dolayı atalarının dinini terk ettiği intibaını uyandırmak istemediğini, dolayısıyla bir “mahalle baskısı” altında İslâm’a girmekten çekindiğini seziyordu.

Peygamberimiz bütün insanlığı şirkten kurtarmak için gönderilmişti. Fakat karşısına en başta çıkan kendi milleti, hattâ akrabaları ve amcası olmuştu. Müslüman olanların sayısı birer ikişer arttıkça kavmi, rahatsızlığını tehdide, daha sonra da işkence etmeye dönüştürdü. Efendimiz “Belâların en şiddetlisi peygamberlere yapılmıştır.” hadîsinin bildirdiği muamelelere maruz kalmaya başlamıştı. Güçsüzleri ve köleleri öldüresiye işkence etmekle kalmayıp Mekke’nin en şerefli ailesinden olmasına, hem de liderlerinden Ebû Talib’in kefaleti altında olmasına rağmen Peygamber Efendimiz’i de aşağılamaya girişiyorlardı. Mesela Kâbe’de namaz kılarken hakaret ediyorlar, secdede iken üzerine deve işkembesi bırakarak ona eziyet etme ve kirletme gibi muamelelere maruz bırakıyorlardı. Efendimiz’in erkek evlâdı kalmayınca, babasına destek verme işinin kendisine düştüğünü düşünen Zeynep onu kolluyor, su götürerek elini yüzünü yıkıyor, teselli etmeye çalışıyordu. Vakti gelince, yaşta altıncı kardeşi Fatıma’nın da bu kollamayı yapıp, bu alçakça işleri yapan erkeklere müstahak oldukları sözleri söylediklerini biliyoruz. El-Ezdi şöyle diyor: “Ben Cahiliye döneminde iken Hz. Peygamber’i gördüm. “Ey milletim, diyordu, Allah’tan başka ilah yoktur, deyin ki kurtulasınız!” Etrafındakiler ise kimisi yüzüne tükürüyor, kimisi başına toprak döküyor, kimisi sövüyordu. Tâ ki gün yarı oldu ve bir kız, elinde su kabıyla geldi. Peygamberimiz ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra ona: “Korkma kızım, dedi, babanın başına bir şey getiremezler.” “Bu kız kimdir?” diye sordum. “Kızı Zeynep’tir, dediler ki güzel bir kızdı.”1

Zeynep, kocasının aile içindeki davranışlarından memnun idi. Onu sevip takdir ettiğinden sabırla hidayete ereceği vakti bekliyordu. Zeynep yirmi yaşında iken kadınlık âleminin iftiharı olan annesinin vefatı, Efendimiz gibi dört kızı için de büyük bir imtihan oldu. Aynı yıl, Peygamberimiz’in kefili olan amcası Ebû Talib’in de ölümü bu seneyi “hüzün yılı” hâline getirdi. Baskılar iyice artınca, hattâ Efendimiz’i öldürme plânları başlayınca aziz babası Resul-i Ekrem ve üç kardeşi Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma Medine’ye hicret ederken o şirk kampında kendisine diş bileyen bir ortamda, müşrik bir kocanın evinde kalmaya mahkûm olarak gidemedi. Mekke’de kalan müstaz’afinden2 (ezilenler, çaresizler) oldu. Ama yıkılmadı, kocasına sadakatini ve ailesine fedakârlığını sürdürdü.

Kocası, Hicret’in ikinci yılı 624’te gerçekleşen Bedir Savaşı’na katıldı. Putperestlere karşı zafer kazanan Müslümanlara esir düştü. Mekke eşrafından yetmiş müşrik savaşta öldürüldü. Yetmiş kişi de esir düştü. Hz. Peygamber, ashabı ile istişare sonucunda esirlerin fidye vererek kurtulabileceklerine hükmetti. Bu esaret Zeynep ve kocası için hayatın en karanlık gecesi oldu. Bu zifiri karanlığın ileride ışığa yol vereceğini sonra öğreneceklerdi. Kâinat sahipsiz değildi. Kalblerin niyazını, mazlumların duasını, samimiliği neticesiz bırakmayan Yüce Yaratıcı’nın takdiri çok sürprizler saklıyordu. Ama o günkü yürek parçalayan durum, gerek Peygamberimiz, gerek kızı Zeynep için dayanılacak bir ıstırap değildi. Bunun dehşetini bizler tahayyül bile edemeyiz: Zeyneb’in karşısında insanlığın Efendisi, hak dini ve adaleti getirmiş babası… Kendisi de onun bildirdiği dine gönülden bağlı, onu inkâr etmenin ebedî Cehennem’e götüreceğini biliyor. Üstelik, zafer kazanmış komutan!.. Öbür yanda O’na düşman safında yer alan kocası!.. Kocasına sahip çıkmak, Allah’ın elçisini, aziz babasını karşısına almak demek!.. Ayrıca hak dine ve aziz babasına gönülden bağlanmış rahmetli annesini de hiçlemek!.. Zeyneb’in kalbi iki taraf arasında parçalanıyordu. Fakat sonunda, kendi konumunda yapması en uygun düşündüğü şeyi yaptı. Kocasını kurtarmak için elindeki avucundaki bütün paraları, hattâ annesinin evlenme sırasında taktığı kolyeyi bile ortaya koyup Bedir’e gönderdi. Esirlerden birinin fidye çıkını gelip açılınca Hz. Peygamber’in gözü içindeki kolyeye takıldı. Daha dikkatle bakınca: “Bu Hatice’nin kolyesi!” dedi. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Onun da kalbinin kaç parça olduğunu tasavvur etmeye çalışalım. Bir tarafta Allah’ın verdiği görev… Karşısında düşman kamptaki damadı… Öbür tarafta sevgili kızı… Bir tarafta da hak dini yaymak için düşmanlıklara karşı savaşan dava arkadaşları… Efendimiz bu dramatik ortamda arkadaşlarına: “Fidyeyi almak hakkınızdır; fakat dilerseniz Hatice’nin hatırasını Zeyneb’e iade edip esirini bedelsiz salıverirseniz, bu da sizin takdirinize kalmıştır.” dedi. Ashabı iade etti. Geçen zaman içinde, Müslüman hanımların müşriklerle evlenmemeleri, evli olanların da onlardan ayrılmaları gerektiğine dair hüküm inmişti.3 Hz. Peygamber, Ebu’l-As’ı gönderirken, bu İlahî hüküm gereği karısı Zeyneb’i serbest bırakıp, almak üzere göndereceği vekillerle Medine’ye gelmesine imkân vermesini istemiş, o da bunu kabul etmişti 4

Aslında Zeynep, kocasını eş ve insan olarak beğendiği gibi, o da karısını aynı şekilde seviyordu. Fakat kendi yurttaşlarının gözünde, düşman tarafın komutanının damadı olduğundan, çevresi senelerdir baskı yapıp karısını boşamaya zorluyorlardı. O da cesurca direniyor ve: “Ona bedel olabilecek Kureyş’ten bir kadın bulabileceğimi düşünemiyorum.” diyordu. Peygamberimiz çok geçmeden onu almak üzere Zeyd b. Harise’yi Mekke’ye gönderip kaçırma operasyonunu yapmakla görevlendirdi. Zeyd (r.a) aile içinde büyümüş olup o devir hükümlerine göre Zeyneb’in ağabeyi idi. Zeyneb’in ona güvenmesini sağlamak için Efendimiz yüzüğünü Zeyd’e verdi. Zeyd yola düşüp nihayet Mekke’ye ulaştı ve Zeyneb’i kaçırmak için çareler düşündü. Birkaç gün sonra bir çobana rastladı. Sorması üzerine Ebu’l-As’ın yanında çalıştığını ve davarların Zeynep bint Muhammed’e ait olduğunu söyledi. Zeyd çobana: “Kimseye söylememek şartıyla sana vereceğim şeyi ona teslim eder misin?” dedi, o da kabul edince yüzüğü çobanla gönderdi. Zeynep yüzüğü tanıyıp veren şahsı ve yerini öğrendi.5

Kocasının kendisini götürecek vekil geldiğinde gönderme izni vermesi üzerine Hz. Zeynep etrafa belli etmeden, her an yola çıkılabilir diye yolculuk hazırlığı yapıyordu. Ebu Süfyan’ın karısı Utbe kızı Hind ona: “İşittiğime göre babanın yanına gitmek istiyormuşsun?” deyince Zeynep: “Hayır, yok böyle bir şey” der. Hind tekrar “Amca kızı, bana doğruyu söyle. Eğer yolculuğun için ihtiyaç duyduğun bir şey varsa, imkânım var, sana yardımcı olabilirim. Benden gizleme, zîrâ erkekler arasındaki düşmanlık kadınları ilgilendirmez.” dedi. Zeynep der ki: “Ben onun samimi olduğuna kanaat getirmekle beraber, korkumdan yine de gerçeği söylemedim.”

Ebu’l-As, tedbir gayesiyle ortada görünmeksizin hanımını kendisinin kardeşi, Zeyneb’in kayın biraderi Kinane ile gönderdi. Kinane onu Mekke’den çıkarıp Zeyd’in olduğu yere ulaştıracaktı. Zeynep deve üstünde mahfe içindeydi, Kinane deveyi çekiyordu. Kureyşlilerden bunu duyan birkaç kişi arkadan gelip Zituva’da onlara yetiştiler. Onlardan ilk davranan Hebbar b. Esved mahfeye mızrağı ile vurdu. Zeynep bir taşın üstüne düştü. Hamile olan Zeynep darbenin etkisinden ve korkudan karnındaki çocuğunu düşürdü.6 Kinane, yengesini yiğitçe savunmasına rağmen bu kanlı vaziyette yola devam mümkün olmadı. Onu o zaman Mekke’nin lideri olan Ebu Süfyan’a götürdüler. Beni Haşim’den kadınlar Zeyneb’i görmeye geldiler. Ebu Süfyan da onlara teslim etti. Ebû Süfyan, Zeyneb’in bu hicreti aleniyet kazanınca Mekkelilerin bundan rahatsızlıklarına tercüman olmuş, bu çıkışının onlar için bir züll olacağını, hiç değilse görmeyecekleri bir şekilde, güya bir emr-i vaki olarak kaçmasının uygun olacağını söylemiştir. 7

Zeynep hayli yıpranmış olarak Medine’de şefkatli babasına kavuşunca Efendimiz: “Zeynep kızlarımın en hayırlısıdır. Benden ötürü hayli musibetlere maruz kalmıştır.” demişti.

Ayrıca damadı Ebu’l-As hakkında; “Aferin, konuştuğunda doğru söyledi. Verdiği sözü de tuttu.” diyerek onu takdir etmişti.8 Hz. Zeynep Medine’ye gelince Peygamberimiz’in nezdinde kaldı.9

Burada bir parantez açarak bu hicretle ilgili bazı sorulara açıklık getirmemizde fayda vardır: Birinci soru: Zeyd’in, Zeyneb’in mahremi olmayan bir erkek olarak onu günlerce süren bir yolculukla Medine’ye getirmesi caiz midir? 10 Bunun cevabını Tahavi (ö. 321/933) gibi bir imam şöyle vermişti: O vakit Zeyd (r.a) henüz Zeynep bint Cahş’i boşamamıştı. Tebenni (evlâtlık) kurumu geçerli idi. Zeyd Peygamberimiz’in evinde büyümüştü. Onun çocuklarının ağabeyisi idi.11 Evlâtlığın, o devrin asırlık hükmüne göre öz evlâttan ayrılmadığını pekiyi biliyoruz. Öyle ki h.5 (m.627) de nazil olacak Ahzab Sûresi’nin bu kökleşmiş âdeti kaldırmasının o zaman yaşayanların birçoğunun çok zor kabul etmelerinden, evlatlığın gerçek oğuldan ayırt edilmediğini çok iyi anlıyoruz.

İkinci soru: Urve b. Zübeyr, Efendimiz’in, Zeynep hakkında: “Zeynep, kızlarımın en hayırlısıdır. Benden ötürü hayli musibetlere maruz kalmıştır.” sözünü, teyzesi Hz. Aişe’den nakletmişti. Rivayete göre bunu işiten Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeyne’l-abidin, Urve’ye gidip onu şöyle eleştirmişti: “İşittiğime göre sen Hz. Fatıma’nın en hayırlı olduğunu kabul etmiyormuşsun.” Urve cevaben: “Doğu ile Batı arasında yeryüzündeki her şey bana verilse, yine de Hz. Fatıma’nın herhangi bir hakkını gizlemeye razı olmam. Bundan böyle artık bu olayı nakletmeyeceğim.” Urve’nin bu cevabından şu açıkça anlaşılıyor: “Hz. Fatıma’nın üstünlüğü o kadar aşikârdır ki bunu bilmeyen yoktur. Fakat muayyen bir bağlamda Efendimiz’in Hz. Zeynep hakkında söylediği bu sözü de bilmemizde fayda vardır.” Şevkani bu sözü naklettikten sonra konuyu şöyle açıklamıştır: “Bu hadîste bildirilen hayırlılık, Resulullah’ın “Benden ötürü hayli musibetlere maruz kalmıştır.” ifadesindeki kayıt itibarıyladır, yoksa mutlak surette hayırlılık kasdedilmemiştir. Pekiyi bilinmektedir ki, Hz. Peygamber’in diğer kızlarının faziletleri hakkında nakledilenler, Hz. Fatıma’nın faziletlerinin onda birinden de azdır. Biz bunu ayrıntılı olarak başka yerde pekiyi açıklamış bulunuyoruz.”12

Üçüncü soru: Zeynep Medine’ye geldikten sonra Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onun darbe sebebiyle çocuğunu düşürdüğünü öğrenince, çocuğun katili olan Hebbar’ı kısas olarak cezalandırmak için adamlar gönderdi. Fakat gidenler onu öldürme imkânı bulamadılar. Daha sonraki bir zamanda Hebbar İslam’a girdiğini açıklamış, Hz. Peygamber de onu affetmiştir. 13

Hicretten sonra 6. yılın (628) sonundan bir müddet önce Ebu’l-Âs ticaret kervanıyla Şam’dan dönerken Müslümanların arazisinden geçti. Müslüman hudut nöbetçi askerlerinden küçük bir birlik onu yakaladı. Akşam Medine’de bir haber yayıldı: Müslüman müfrezesi Medine yakınında Mekkelilerin ticaret kervanını, adamları ve malları ile ele geçirmiş. Kervanın başında Ebu’l-Âs varmış. Mekkelilerle savaş hâli sebebiyle harbi kafir durumunda olan Ebu’l-Âs’ın hayat hakkı yoktu. Onun öldürülmesinden endişe eden Zeynep sabahı zor etti. Sabah namazında mescide gidip Hz. Peygamber namazı kıldırmaya başlayacağı sırada, kadınlar tarafından yüksek sesle, bütün mescide duyuracak şekilde:”Ey Müslümanlar! Ben Resulullah’ın kızı Zeyneb’im. Bilesiniz ki Ebul-Âs benim kefaletim altındadır!” Hz. Peygamber selam verdikten sonra Ashabına dönerek: “Benim duyduğumu siz de işittiniz mi?” diye sorar. “Evet” cevabını alınca, Zeyneb’in teşebbüsünden ancak şimdi haberdar olduğunu söyleyip: “Vallahi, bilin ki Müslümanların en mütevazı olanı da eman verebilir.” dedi.14 Sonra kızının yanına gidip ona dedi ki: “Himayene aldığın bu kişiyi elinden geldiği kadar iyi karşıla, fakat sakın sana dokunmasın, zîrâ sen ona helal değilsin.”15

Peygamber Efendimiz nöbetçi birliğine şu haberi gönderdi: Ganimete mutlak hakkınız var, sizin meşru malınızdır; fakat eğer razı iseniz Ebu’l-Âs’ın mallarını iade ediniz.” Ebu’l-Âs’a İslâmiyet’e girmesi teklif edildi; fakat o reddetti. Üstelik mallarını da istedi: “Benim olsa istemem; fakat bunlar emanet, Mekke’de sahiplerine ulaştırma borcum var.” Müslümanların müsamahası kervandakilerin canları gibi mallarını da bağışladı. Müşterileri ile hesaplarını ayarlama üzere Mekke’ye döndü. İlgililerin haklarını aldıklarına dair ikrarlarını aldıktan sonra, kendi hür iradesiyle İslâm’ı kabul ettiğini ilân etti. “Ben Medine’de Müslümanlığımı ilân etseydim, onlar canımı kurtarmak için İslâm’a girdiğimi zannedeceklerdi. Mekke’deki mal sahipleri de kendilerinin mallarını korumadığımı, emanete hıyanet ettiğimi iddia edeceklerdi. Onun içindir ki bu kararımı şimdi bildiriyorum.” dedi.16 Sonra Medine’ye hicret etti. Hudeybiye sözleşmesinden altı ay kadar önce idi.

Hz. Peygamber Zeynep ile yeni bir nikâha gerek görmeksizin eski nikâhları ile hanımını Ebu’l-Âs’a teslim etti.17 Bununla beraber yeni bir mehir ve nikâhla evlendirdiği de bildirilmiştir.18 Nikâh tazeleme demek suretiyle bu iki rivayeti bağdaştırabiliriz. Böylece birbirini seven, vefa timsali, birbirlerine olduğu gibi başka insanlara da dürüst davranan iki eş, her ikisi yönünden de oldukça çileli geçen uzun bir ayrılıktan sonra birbirlerine kavuşmuşlardı. Senelerce süren sabır, sevgi, vefa, içtenlik Hak Tealâ katında kabul buyruldu, hasretler vuslat ile sonuçlandı.

Zeyneb’in Ali adında bir oğlu ile Ümame adında bir kızı olmuştu. Çocukların Medine’ye ne zaman geldikleri konusunda bir kayda rastlamadım. Anneleri ile birlikte hicret ettikleri hâlde isimleri zikredilmemiş olabilir. Hz. Ali, Hz. Peygamber hayatta iken vefat etmekle beraber tarihi hakkında tam bir kayıt yoktur.19 Hz. Peygamber’in Ümame omuzunda iken namaza durduğu, secde edeceği sırada onu yanına bıraktığı nakledilmektedir.20 Hz. Ali, Hz. Fatıma’nın vefatından önce kendisine tavsiyesi üzerine bilahare Ümame ile evlendi. Ondan evladı olmadı. Şehit edildiğinde onun nikâhı atında idi Hz. Zeynep (r.a) çilelerden, özellikle o mızrak darbesinin etkisiyle oluşan hastalıktan kurtulamamıştı. Hz. Zeynep ile kocasının beraberlikleri maalesef uzun sürmedi. Kavuşma ancak bir yıl sürdü. Hicretin 8. senesinde (M. 630) Zeynep (r.anha) otuz yaşında iken vefat etti. Hz. Aişe’nin yeğeni Urve, hicret sırasında darbe sonucunda çocuk düşürmesinden beri hastalığının devam ettiğini bunun için vefatından sonra herkesin onu şehit olarak andığını ifade etmiştir.21 Hz. Zeynep H. 8 (M. 630) yılında 30 yaşında ahirete göçtü. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü ve’s-selâm, cenazeyi yıkayan Hz. Sevde ile Hz. Ümmü Seleme’ye belinden çıkardığı peştamalını kefen yapılması için verdi. Efendimiz cenaze namazını bizzat kendisi kıldırdı.22 Kabrinin başında ağladı. Sonra üzgün bir şekilde kabre girdi, kabirden tebessüm ederek çıktı: “Zeyneb’in zayıflığını düşünerek kabir sıkıntısını azaltsın diye Cenab-ı Allah’a dua ettim, O da bunu kabul buyurdu.” dedi.23

Asıl adı Lakit olan, daha çok künyesi Ebu’l-Âs ile meşhur olan kocası, Mekke’ye çok bağlı olmakla tanınmaktadır. Nitekim Ebu’l-Âs, hanımının vefatından sonra, aynı yılda fethedilen Mekke’ye yerleşmiştir.24 Abdullah b. Abbas ile Abdullah b. Amr b. Âs ondan hadis nakletmişlerdir. O da hanımından dört sene sonra H.12 Zilhicce ayında vefat etmiştir.25 Hz. Ebu Bekir’in hilafetinde vuku bulan Yemame Savaşı’nda şehit olduğu bildirilmektedir.26 Allah onlardan razı olsun. Onların güzel davranışlarını yeni nesillerimizde devam ettirsin.

Dipnotlar
1. M. Y. Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Divan Yay. 1980, 1/330 Taberani’den (Heysemi 6/21). Burada Beyhaki ile Taberani’den onunla ilgili iki hadise daha nakl edilir.
2. Nisa 4/75.
3. Mümtahine 10 ayetinde: “Bundan böyle Müslüman hanımlar kafir kocalarına, kafir kocaları da bu hanımlara helal olmazlar. Bununla beraber, kocalarına da vermiş oldukları mehirleri siz iade ediniz…”
4 El-Mevsuatu’l-Arabiyye, 10/515.
5. M. Y. Kandehlevi, age, 1/462 Taberani’den (Heysemi 9/213).
6. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, 1/164, İstanbul, İrfan Yay. 1972; M. Y Kandehlevi, age, 1/461 Taberani ‘den (Heysemi 9/216).
7. M. Y. Kandehlevi, age 1/461 el-Bidaye 3/330’dan naklediyor.
8. Muha el-Mubarek, El-Mevsuatu’l-Arabiyye, 10/515
9. İbn Hişam, Sire, 2/296
10. Hz. Peygamber’in Zeyd ile birlike adı verilmeyen bir başka sahabiyi görevlendirdiği de rivayet edilmekedir: İmam Ahmed, Müsned 6/276; İbn Hişam 2/294-295.
11. Şevkani, Derru’s-sehabe fi menaqıbi’s-sahabe, s.280-281, Dimaşq, 1404/1984, tahkik: Huseyn b. Abdullah .Muhakkik bu bilginin Tahavi’nin Müşkilu’l-asar 1/44-46’da yer aldığını bildirir.
12. Şevkani, age, s.281.
13. M. Hamidullah, age, 1/164.
14. Şevkani, age, s. 281 Taberani ve İbn İshak’tan.
15. Şevkani, s. 282; M. Hamidullah, 1/165
16. M. Hamidullah, age. ;Şevkani, s.281’de Hakim,Müstedrek (2/236) ve İbn Hişam (2/302) den.
17. M. Hamidullah, 1/165; İbn Sa’d, Tabakat, 8/33
18. Abdülğani el-Hanbeli, Cüz’un fihi zevacu Ebi’l-As b. Rebi’ bi Zeynep bint Resulillah , s.15 , tahkik: Müsaid Salim, Beyrut, 1423/2002, Likau’l-aşri’l-evahir bi’l-Mescidi’l-Haram içinde,no:38,mecmua:4.
19. Belazüri, Ensabu’l-eşraf.
20. Abdülğani el-Hanbeli, age, s.14.
21. M. Y. Kandehlevi, 1/461,Taberani’den (Heysemi 9/216); M.Hamidullah, 1/164.
22. İbn Sa’d, Tabakat, 8/36.
23. İbnu’l-Esir, Üsdü’l-ğabe, 5/467, Kahire, 1280.
24. Belazüri, Ensab, s.400, tahkik:M.Hamidullah.
25. Abdülğani el-Hanbeli, age, 19, 22.
26. Age, s.19.

Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit, Temmuz-Ağustos-Eylül 2011, Sayı :93 Yıl:24

Selam ve dua ile…

dini sohbet, dini chat, dini sohbetler, dini sohbet odaları, dinisohbet, dinichat, dini sohbet siteleri,

Bedduâ etmek,Dini Sohbet

Bedduâ etmek ne gibi hallerde günah olur? Bedduânın tuttuğu nasıl anlaşılır?”

Dost-düşman kime karşı olursa olsun, bedduâ etmek; tel’in etmek, lânetlemek, ilenmek, birisine kötü olması ve başına kötülük gelmesi için duâ etmek ve hakkında kötülük istemek demektir. Bedduâ konumunda olan kişinin iki hâli vardır: Ya haklıdır, ya haksızdır.

1- Haksız ise, bedduâ yapmakla haddini aşmış ve hattâ zulüm yapmış olmaktadır. Ki bu haramdır. Çünkü haksız bedduâ ancak “sû-i zan”dan beslenir. Sû-i zan ise, haramdır. 1

Laf aramızda, aslında toplum olarak, zanlarımızın çoğu kötü cinstendir. Yani kulağımıza gelen bilgi ve haberlerde, ya da içimize düşen şüphelerde muhatabımız lehine delil varsa, ancak o zaman hüsn-ü zanna, yani iyi zanna gidiyoruz. Halbuki delil varken iyi zan sahibi olmak marifet değildir, fazîletten de sayılmaz. Çünkü zaten muhatabımızın delili, kötü zan kapısını kapamıştır.

Biz; muhatabımızın elinde delil varken değil, delil yokken; göstergeler muhatabımızın aleyhine işliyor gibi görülmeye yüz tutmuş iken; muhatabımızı içimizde mahkûm etmeye meyletmişken; kulağımıza muhatabımız aleyhine sözler gelmeye başlamışken; muhatabımızı yargısız infâza kurban etmeye değil, hüsn-ü zanna, yani muhatabımız hakkındaki iyi zannımızı bozmamaya, kulağımıza gelen veya içimize doğan kötülük düşüncesini de muhatabımız lehine tevil etmeye memur ve vazifeliyiz. Yüce dînimiz zanna dayalı bilgilerde muhatabımızı bizim şerrimizden korumuştur. Ki, sû-i zannın hemen arkası, çoğu zaman bedduâdır. Bedduâları araştıralım, inceleyelim: Esefle göreceğiz ki, büyük çoğunluğu haksızdır, yani sû-i zandan beslenmektedir. Böyle haksız yere yapılan bedduâlar, ilenmeler, tel’inler, lânetlemeler, Allah nezdinde makbul de değildir. Çünkü haklılık yoktur, çünkü sû-i zanna dayanmaktadır, çünkü gerçeklerden uzaktır.

2- Haklı konumda olana gelince, eğer insaf sahibi ise bedduâya yol vermez. Ya ıslâhı için duâ eder. Ya da, çok rencîde olmuş ise, sabrı ve insafı kurumuş ise, onu, Allah’ın adâletine, cezâsına, celâline, kahrına ve kibriyâsına havâle etmekle, yani Allah’a ısmarlamakla yetinir.

Haklı olan kişinin böyle bir havâlesini ise Cenâb-ı Hak çoğu zaman makbûle şâyân bulur, kabul eder ve onun hakkını ondan mislî bir cezâ ile alır.

Fakat buradaki havâlenin dil ile, çok galiz tabirlerle, sövüp saymakla, bağırıp çağırmakla yapılmasına gerek yoktur. Esasen, böyle galiz tabirler, sövmek ve saymaklar kişiyi, Allah nezdinde haklı iken, haksız duruma da düşürebilir. Çünkü karşı tarafın el ile verdiği zararı, kendisi de dil ile vermiştir, hakkını dili ile kendisi almıştır, Allah’ın adâletine bırakmamıştır.

Bir kişinin haksız yere kalbinin incitilmesi, gönlünün kırılması, gözlerinin yaşarması esasen fıtrî bir bedduâ hâlidir. Ve asıl bedduâ dili de budur. Dilinin hiçbir biçimde tel’in ifâdesi okumasına, yani bedduâ etmesine gerek yoktur. Çünkü Allah, Ahkemü’l-Hâkimîn’dir; hâkimlerin Hâkim’idir. Erhamü’r-Râhimîn’dir; merhametlilerin en merhametlisidir. Mâsumların, mazlumların, dilsizlerin, yavruların, çaresizlerin, kimsesizlerin, hayvanların hal dili ile çaresizlik içinde yaptıkları beddualardan sakınmalıdır.

Halkımız, ters giden işinde birinin hakkı ve hukûku söz konusu olduğunu düşünür veya üzerinde bedduâ izleri arar. Bunda haksız da değildir. İşimizin ters gidişi bazan üzerimizdeki bir bedduânın eseri olabilir. Düşünürüz, hatâmızı anlarız, pişman oluruz ve tevbe ederiz.

Haklı konumda olduğumuz halde bedduâ yapmamak ve muhatabımızın ıslâhını dilemek, hidâyeti için duâ etmek, ahlâkımızın güzelliğini gösterir. Sünnet olan da budur. Yani zarar gördüğümüz birisinin, ıslâhı için duâ etmek sünnettir.

Hakkı tebliğ için Taif’e giden Peygamber Efendimiz (asm), burada hiçbir güler yüzle karşılaşmamakla berâber, Taif’lilerin küstahça hakâretlerine, alaylarına, istihfaflarına, ağır sözlerine ve ezâlarına maruz kalmıştı. Bununla bırakmadılar; ne kadar ayak takımı, sokak genci ve köle varsa, Fahr-i Kâinât Efendimizin (asm) üzerine saldırttılar. Gözü dönmüş kendini bilmezler, İki Cihan Güneşini (asm) taşa tuttular. Öyle ki, taşların acısından Peygamber Efendimiz (asm) yürümekte zorlanıyor, oturuyor; fakat vicdan yoksunları yeniden taşa tutuyorlar, Allah Resûlünü (asm) kalkmak ve uzaklaşmak zorunda bırakıyorlardı. Mübârek vücudu yara almıştı, ayakları kan içinde kalmıştı. Kendisini bir bağın içine attı ve Allah’a şöyle duâ etti:

“Allah’ım! Güçsüzlüğümü ve halk tarafından hor ve hakîr görüldüğümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen, zaif olduğunu hissedip Sana sığınanların Rabb’isin. Sen, beni kötü huylu, asık suratlı ve yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hattâ işlerimi eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak derecede üzerimde merhamet sahibisin. Allah’ım, eğer Sen bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Bununla berâber, Senin koruyuculuğun, bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Senin gazabına uğramaktan, ya da hoşnutsuzluğuna düşmekten, Senin o karanlıkları yırtan, parlatan ve dünya ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhî nûruna sığınıyorum. Sen râzı olasıya kadar affını diliyorum. Allah’ım, beni affet! Her kuvvet ve her kudret ancak Seninle kâimdir.” Sonra Hazret-i Cebrâil (as) ile birlikte dağlar meleği göründü. Hazret-i Cebrâil (as);

“Şüphesiz Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti. Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere onlara emredebilirsin” dedi.

Dağlar meleği, emretmesi halinde, kaşla göz arasında müşriklerin üzerine Ebû Kubeys dağı ile Kuaykıan dağlarını yıkarak müşrikleri helâk edebileceğini belirtti. Fakat Rahmet Elçisi Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Allah’ın, bu müşriklerin sulbünden, yalnız Allah’a ibâdet eden ve hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarmasıdır.”2

Demek, haklı da olsak, bedduâya sarılmak fazîlet değil, şeref değil, mârifet değil, insaf değil, erdem değildir.

Dipnot:
1-Hucurât Sûresi, 49/12;
2-Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 9/1333; Tecrit Terc. 2/759

 
 
dini sohbet,islami sohbet,dini chat,dini sohbetler,islami sohbet oldaları