Dinini Değiştireni Öldürelim mi

Dinini Değiştireni Öldürelim mi İslam hakkında bir diğer önemli uydurma da dinini değiştirenin öldürülmesi gerektiğidir. Bu uydurma yüzünden birçok insan dinini değiştirdiği için öldürülmüştür. Böyle uydurmalar dinsizlerin ellerinde İslam aleyhinde koz olarak kullanılırlar. Eğer ki biz Kuran’a sarılır ve dinimizi uydurmalardan temizlersek, hem din düşmanlarını delilsiz bırakmış olur, hem de Allah’a en güzel şekilde hizmet etmiş oluruz.
Hadis, “Dinini değiştireni öldürün.” derken; Kur’an, “Dinde zorlama yoktur.” demektedir.
(Hadis: Nesei 7-8/14; Buhari 12/1883) (Kuran: 2:256)
Kuran’a göre dinini değiştirenin öldürülmesi diye bir şey söz konusu değildir. Kuran’ın dininde zorlama yoktur ki, dininden dönen öldürülebilsin. Eğer böyle olursa Kuran çelişki dolu bir kitaba dönüşür. Oysa Kuran’da çelişki yoktur:
Kur’an’ı, iyice okuyup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başka birinin katından gelseydi, elbetteki onun içinde birçok çelişki bulacaklardı. (Nisa 82)
Ey inananlar! İçinizden kim dininden dönerse şunu bilsin: Allah, yakında, kendilerini sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı boynu bükük, kâfirlere karşı başı dik bir topluluk getirecektir. Bunlar Allah yolunda savaşırlar, hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine yönelttiği bir lütuftur. Allah, yaratılışı ve yarattıklarını genişletir, her şeyi bilir. (Maide 54)
Kuran, dininden dönenlerin ve kafir olarak ölüp gidenlerin yaptıklarının boşa gideceğini haber verir:
Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günahtır. Ama Allah yolundan alıkoymak, O’na ve Mescid-i Haram’a nankörlük etmek, ora halkını oradan sürüp çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır.” Çünkü baskı ve zulüm, cana kıymaktan daha büyük bir kötülüktür. Eğer güçleri yetse sizi dininizden çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler. İçinizden kim dininden döner de inkarcı olarak ölürse böylelerinin amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Ateş ehlidir onlar. Sürekli kalacaklardır orada. (Bakara 217)
Görüldüğü gibi dininden dönenlerin cezasını vermek bize değil Allah’a düşmektedir. Zaten Müslüman olmak istemeyen birini zorla Müslüman kalmasını sağlamak dinin mantığına da aykırıdır. Hoşlarına giden ayetleri Arapçasından Türkçesine kadar ezberden okuyabilen sahtekar din alimlerimiz, sahiplendikleri hadislere ters düşen ayetleri korkusuzca görmezden gelebilmektedir. Hadisçi zihniyet, hem geçmiş uydurmalara sahip çıkar, hem yeni şeyler uydurur, hem de peşinden gittiği uydurmaların pek çoğunu uygulamaz. Bahsettiğim konuyla alakalı biraz üzerilerine gidilse, ‘Bunu bizler yapacak değiliz, devletin yapması lazım. O halde devletin İslam devletine dönüşmesi için uğraş vermeliyiz.’ benzeri cümlelerle kıvırmaya başlarlar.
Bize düşen, kendi dinimizi Allah’tan başkasından öğrenmemektir. Eğer Kuran’ı açıp okumazsak, boş bir inadın peşinden gitmeye devam edersek; ruhumuz bile duymadan İslam’ı dünyada ‘terör dini’ olarak tanıtmaya katkıda bulunmuş oluruz.

Hakkın Yerini Batıl Alınca

Allah dinde zorlama yoktur der. Hiç kimse karşısındaki bir insanı, kendisi gibi iman etmeye zorlayamaz. Çünkü hepimiz imtihandayız, her Müslüman kendi imtihanını yaşamakla bizzat mükelleftir. Daha açıkçası kendi imtihanını, başka kişilere havale edemez, onların sözleriyle yaşayamaz. Allah sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum diyorsa, imtihanımızın da kaynağı yalnız Kur’an dır.
Kur’an terbiyesi alan bir Müslüman, hiçbir zaman kendisini temize çıkartarak, karşısındaki kişinin inancını küçümsemez, onun inancıyla alay etmez. Çünkü Allah kendinizi temize çıkartarak, başkalarına öğüt mü veriyorsunuz diyerek uyarır ve kimin Allah katında doğru yolda olduğunu, yalnız ben bilirim der.
Kur’an terbiyesi alan bir kişi ya da kişiler, aynı kitaba, aynı peygambere iman eden farklı düşünen din kardeşine, düşünce ve inancında asla baskı yapmaz. Onu inancından dolayı küçümsemez, saygısız tek bir söz dahi söyleyemez. Aynı düşüncede olmasa bile, özgürce konuşmasına müsaade eder. Farklı dinlerden bile olsa, kimse kimseye baskı yapamaz ve inancından dolayı hakaret edemez. Çünkü herkes kendi yaptıklarından hesaba çekilecek de ondan.
Toplumlar din ve iman adına, eğer birbirlerine tahammül edemiyorsa, özgürce konuşamıyor ve özgürce inancını yaşayamıyorsa, o toplumda doğrular, gerçekler uzun süre açığa çıkamaz. Gerçeklerin bastırıldığı bir toplumda, hayatın huzurlu olması da beklenmemelidir.
Hak batıldan değil, batıl haktan korkar. Onun içindir ki yasakları koyanlar, haktan yana olanlar değil, batıldan yana olanlardır. Eğer bir toplumda fikir, düşünce ve inanç ekseninde yasaklar ve baskı varsa, orada hakkın yerini batıl almış demektir.
Tüm bu sözleri neden söylediğime gelince. Ben birçok sitede, Kur’an`a davet adına yazılar yazıyorum. Din kardeşlerimi, Kur’an ın çevresinde birleşmeye ve onun ipine sarılmaya, onu anlayarak okuyup, Rabbin emrettiği gibi, ayetler üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Günümüzde bizlere, Kur’an dışından öğretilen birçok bilgileri ve Kur’an ın bahsetmediği birçok hükümleri, Kur’an a danışarak, hakkı batıldan ayırmamız gerektiğine dikkat çekiyorum.
Allah şahittir ki, benim yaptığım bunun ötesinde bir şey değildir. İşte bazı siteler ne yazık ki benim Kur’an a davet ve düşünerek, aklımızı kullanarak iman etme davetime karşı, öyle bir tavır alıyorlar ki, doğrusu bana alınan tavrı anlatmam, izah etmem mümkün değil.
Bir Müslüman`a yakışmayan küfür ve hakaretler den tutun, siz sünnet inkârcısısınız, sizin gibi kişileri sitemizde barındırmayız diyerek, ilginç nedenlerden beni sitelerinden atıyor ve girişimi yasaklıyorlar.
Sitelerinden atma nedenleri olarak, o kadar ilginç düşüncelerle karşılaşıyorum ki, bir site siz kadınların ve çocukların kafalarını karıştırıyorsunuz, onun için siteden süresiz uzaklaştırıldınız diye yazmıştı. Düşünebiliyor musunuz zihniyeti? Çocuklar ve kadınlar aynı safta. Kadınlarımız üzerinde kurulan baskının, onlara ne gözle baktıklarının güzel bir örneği.
Benim yazdıklarım eğer, kafalarda bir soru işareti yaratıyorsa, o soru işaretini gidermek için, Kur’an a danışmak yerine, onu kendimizden uzaklaştırıyorsak, korktuğumuz bir şeyler var demektir. Gerçeklerden kaçarak, üstünü örterek imtihanımızı yaşayamayız, lütfen bu gerçeği göz ardı etmeyelim. Kaybeden bizler oluruz.
Kimisi de sizin gibi sünnet inkârcılarına, sitemizde yer yok diye yazıyordu. Bir sitenin yasaklama nedeni de çok ilginçti. İslam dini hakkında saçma mesajlar verdiğimi söylüyordu. Bir siteden de atılma nedeni olarak, Prensiplerimize aykırı düştüğü için, kaydınız silinmiştir diyordu.
Çok daha ilginç bir olayla karşılaştım. Bir site yazılarıma yasak getirmek yerine, tüm yazılarımı farklı bir başlık altında toplamış. Ben yazılarımı dini konular bölümünde yayınlıyordum, yazılarımı bu bölümden almışlar ve çok düşündürücü bir başlık altında toplamışlar.
AYKIRI YAZILAR: (Üyelerin hazırladığı, aykırı İslami düşünceler içeren yazılar.)
Düşünebiliyor musunuz, ben İslam a aykırı yazı yazıyormuşum. İslam demek, Kur’an demektir. Eğer Kur’an a aykırı yazı yazıyorsam, toplumu Kur’an ın hiç bahsetmediği hükümleri de, bunlarda Allah katındandır diyorsam, gerçekten ben o zaman İslam a aykırı yazı yazıyorum demektir. Rabbim bunun zerresini yapmaktan beni korusun.
Günümüzde İslam, Kur’an`dan öyle uzak yaşanır olmuş ki, İslam da neyin dine aykırı, neyin hak olduğu bilinemez olmuş. Bunu yapanları yadırgamıyorum, çünkü Hakk`ın yerini batıl alınca, İslam`ı yaşayanların büyük çoğunluğu, BATILI HAK GÖRÜR OLMUŞ. Yaptığımız yanlışların ikazını yapanlar da, elbette İslam`a AYKIRI düşünce ilan edilecektir. Allah yardımcımız olsun.
Din ve iman kişisel, şahsi prensiplerle yaşanmaz. Din ve iman, Kur’an ın koyduğu kanunlarla yaşanır. Eğer sizin inancınızda, Kur’an`ın onay vermediği bir konu varsa, onu Kur’an merkezinde düzeltmek yerine, bu ikazı yapanları yakınınızdan uzaklaştırıyorsanız, gerçeklerle yüzleşmekten korkuyorsunuz demektir. Kur’an ile yüzleşmekten korkanlar, bir gün mutlaka O acı gerçekle yüzleşeceklerdir.
Benim yaptığım, Kur’an`a davettir. Benim yaptığım emin olmak adına, imanımızı en doğru Kur’an çizgisinde yaşamak adına, aklı devreye sokmaktır. Çünkü Allah onlarca ayetinde akla, düşünmeye bizleri yönlendirmiştir. Hatta aklını kullanmayanları pislik içinde bırakırım demiyor mu bizlere? Kur’an`ın indirilmesindeki amaç, anlaşılması ve üzerinde düşünülerek bizlere yol göstermesidir. Onu anlamadan okursak, bizlere nasıl yol gösterebilir?
Kur’an gerçekleri ile hurafe itikatlarının yanlışlığı ortaya çıkmasından korkanların, toplumu korkuttukları silahta, dikkat çekicidir.
Senin bu konudaki ilmin, tahsilin nedir? Sen Arapça tahsili gördün mü? Senin ilmi kariyerin var mı? Hadisler konusunda, ne gibi bir ilmi çalışma yaptın? İşte bu tür sorular sorularak, toplumu korkutmuş, ürkütmüş ve Kur’an ile toplumun arasına edindikleri velileri sokmuşlardır.
Hâlbuki sorsanız, İslam dininde ruhban sınıfı yoktur der. Ama işine gelmediğinde, sen Kur’an dan anlayamazsın, senin ilmi kariyerin nedir ki, bu konuda konuşuyorsun diyerek, kendi yanlışına delil arama çabası içinde olurlar. Daha açıkçası İslam dininde yarattığı ruhban sınıfının, kurbanı olduklarının bile farkında değiller.
Allah`ın yemin ederek, sizler için Kur’an`ı kolaylaştırdım ki öğüt alasınız sözlerine, kulak asmayanlar, düşünmeden, aklını kullanmadan iman edenler, elbette Rabbin gerçeklerini göremeyeceklerdir. Yaradan`ın sizleri Kur’an`dan sorumlu tutuyorum uyarısını, beşerin sözlerine feda ederek, edindikleri velilerin ardı sıra gidenler, bunun gerçek acısını, mahşerde göreceklerdir.
Düşünebiliyor musunuz bizler eğer düşünmeden, bizlere iletilen her sözü, bilgiyi kontrol etmeden, bu peygamberimizin sözleridir diye doğru kabul edersek, peygamberimize iftira atma riskimizin büyüklüğü, sizce çok yüksek olmaz mı? İşte ben bu hataya düşmemek için, çaba harcıyorum ve bizlere iletilen her rivayeti, Kur’an ile doğrulama yolunu seçiyorum. Sizce peygamberimiz, Kur’an`ın onay vermediği, hiç bahsetmediği bir sözü söyler mi?
Kur’an gerçeklerinden ürkenlerin korkusu, Allah`ın, size indirdiğimiz Kur’an yetmiyor mu sözlerinedir. Şefaat tümden bana aittir diyen Rabbimizin gerçekleri, elbette şefaatçi edinenleri korkutacaktır. Velilerin ardına düşmeyin, sizin dostunuz, veliniz yalnız benim ayetlerinden tedirgin olanlar, velisi olmayan cennete giremez diyenlerdir. İnançları ile ters düşen ayetleri gördüklerinde, elbette Kur’an`da her şey yoktur, herkes Kur’an`ı anlayamaz, veli insanlar anlar diyeceklerdir. Kur’an`ın ipine sarılın sizi doğruya iletecektir, diyen Allah`ın gerçekleri ile rivayet ve sanının ardı sıra gidenler, elbette bu gerçekler karşısında huzursuz olacak ve bu düşünceye, fikre yaşama hakkı vermeyeceklerdir.
Peygamberimizin hadislerinin, tümünü inkâr ettiğim iftirasını atanları, Rabbim`e havale ediyorum. Ben söylediklerimden sorumluyum, onların anladıklarından değil. Çok şükür ben, Rabbin apaçık ayetlerini gördüğüm halde, beşerin rivayetlerini doğrulamak adına, Rabbin ayetlerini görmezden gelmiyorum. Bunu yapmak, Allah`ın ayetlerini inkâr etmektir. Hiçbir doğru bilgi reddedilemez. Yeter ki o bilginin doğru olduğunu ve Kur’an ın onayından geçtiğini görelim.
Bir sarrafa altın bozdurmak için gittiğimizde, önce aldanmamak, zarara uğramamak için onu kontrol eder. Eğer kontrol etmeden alırsa, zarara uğrayacağını, sahte çıkacağını bilir. Peki, bizler neden Kur’an dışından bizlere iletilen bilgileri Kur’an`a danışarak, kontrol etmiyoruz? Sarraf kadar olamıyor muyuz? Ya yanlışsa bizlere iletilen sözler, bilgiler ne olur bizlerin hali mahşer günü?
Yoksa bu Dünyanın nimeti, nefsimiz için çok daha fazla mı değerli, ahiret hayatımızdan?
Hani emin olmadığınız bilgilerin, ardına düşmeyin diyordu Rabbimiz? Yaradan`ı duyan, dinleyen yok mu? Ama edindikleri velilerin sözleri, ne yazık ki baş tacı olmuş. Allah`ın ayetlerini, herhangi bir konuda örnek gösterdiğimde, neden hadis örnekleri çok fazla vermiyorsun diyecek kadar, bazı kişilerin gözleri perdelenmiş, kör olmuş. Bu nasıl kıyas, bu nasıl akıl ve mantık. İnsan bunu söylerken, yaptığı saygısızlığın farkında olur. Peygamberimiz, farklı bir kaynaktan mı yaşadı İslam`ı? Topluma, farklı bir kaynaktan mı tebliğ etti bu dini?
Peygamberimiz bizler için örnek bir insandır. Bunu Allah söylüyor. Nasıl olurda onun hayatı, yaşam örnekleri göz ardı edilir. Elbette bu bilgileri Kur’an süzgecinden geçirerek almalı ve yararlanmalıyız. Ben de öyle yapıyorum, Rabbim şahittir. Allah da, peygamberimiz de böyle yapmamızı öneriyor din ve imanın şaka götürmeyeceği uyarısını yapıyor. Peki, bizler gereken itinayı, titizliği gösteriyor muyuz?
Benim yazılarımda üzerinde durduğum en önemli konu, bizlere peygamberimizin hadisleridir dedikleri her sözü, kesin doğru kabul ederek almamızın, bizleri yanlışa götüreceği gibi, din düşmanlarının, dine nifak sokanların oyununa geleceğimizi anlatmaya çalışıyorum. Peygamberimizde bu konuda bizleri, dikkatli olmamız için uyarmıştır.
Peki, bu uyarıdan, imanımızı Kur’an ile kontrol ederek, daha garantili ve itinayla yaşamamızdan, neden korkuluyor ve telaş ediliyor? Peygamberimizde yalnız Kur’an`a iman edip, yalnız Kur’an ı tebliğ etmedi mi bizlere?
Tarikat ve cemaat eksenli siteler, ne yazık ki yalnız kendilerine layık gördükleri, biz ehlisünnet inancındayız, bunun dışında düşünceyi kabul etmeyiz diyerek, kendi yanlışlarının bile açığa çıkmasından korkuyorlar. Ben Müslümanım diyen hiç kimse zaten ehlisünnet dışında olamaz ki.
Ehlisünnet inancı, peygamberimiz ve ashabı nasıl iman ettiyse, İslam`ı nasıl Kur’an merkezli yaşadıysa, öyle iman ediyoruz anlamındadır. Peygamberimiz Allah`ın sünnetine iman edip, onun dışına nasıl çıkması mümkün değilse, bizlerde ehlisünnet inancına iman ettiğimizi söylüyorsak, Kur’an`ın asla dışına çıkmamalıyız.
Peygamberimiz hayatında, yalnız Kur’an`a uyduğunu bizlere anlatırken, yemin ederek, Kur’an`ın helal kıldığından başkasını helal kılmadığını, Kur’an`ın haram dediğinden başkasına da haram demediğini söylüyorsa bizlere, lütfen imanımızı yaşarken, gerçek ehlisünneti yaşamak için, Kur’an`ı elimizden düşürmeden, onu anlayarak ve üzerinde düşünerek çaba göstermeliyiz.
Gerçek ehlisünnet yolcusu, takipçisi asla kendisi gibi düşünmeyenden korkmaz. Ona da saygı gösterir, içinde barındırarak onu asla uzaklaştırmadan, gerçekleri görmesini sağlar din kardeşinin. Tabi bunu yapacak kişiler, inancından emin olan insanlardır. Bunu yapamıyorsa, bu hoş görüyü gösteremiyorsa, bu kişilerin inançlarından emin olmadıklarındandır. İnancından emin olan, karşısındaki kişinin sözlerinden etkilenmez, korkmaz. Tekrar söylemek gerekirse, HAK BATILDAN DEĞİL, BATIL HAKTAN KORKAR.
Peygamberimizin takipçisi olduğunu söyleyip de, kendisi gibi düşünmeyene yaşama hakkı vermeyenlere sormak isterim. Peygamberimiz kendisine iman etmeyenlere dahi, nasıl davranmıştır? Elbette ne kızmıştır, ne hakaret etmiştir, ne de yakınından uzaklaştırmıştır. Her zaman güzellikle, hoş görüyle onlarla geçinerek, onlara İslam`ı anlatmanın, tebliğ etmenin yol ve yöntemini aramıştır. Onun içindir ki Müslüman olmayanların bile, takdirini kazanmıştır. Yaradan da elçisine bu güzel davranışından dolayı, nasıl bir ayet indirip bu güzel huyunu takdir etmiştir, gelin hatırlayalım.

Ali imran
159: Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…….

İşte peygamberimizin, İslam ı anlatmaya çalışırken çevresine olan tavrı. Acaba bu tavrı bizler kendi aramızda yaşayabiliyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Eğer yaşayamıyorsak, din kardeşlerimize bile tavrımızda hoş görülü değil de, kaba, saba ve kötü sözlerle hitap ediyorsak, kusura bakmayın böyle bir toplumun, ehlisünnet bir inanç takipçisi olduğunu söylememiz, ancak sözde olur. Sözde değil, özde ehlisünnet inancında olduğunu söyleyen, hiç kimseye saygıda kusur etmez, çevresine güler yüzle bakarak, örnek bir insan olur.
Ben hiçbir yazımda, düşünce ve fikirlerimden dolayı, kendimi temize çıkartırcasına, ben haklıyım siz haksızsınız demedim, karşımdaki din kardeşime. Yazdıklarım Kur’an`dan benim anladıklarımdır dedim ve karşımdaki düşünceye saygı duydum her zaman. Çünkü Yaradan ayetler üzerinde düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı ve imtihanımızı bizzat kendimizin yaşamasını istediği için, ben bu yolu izledim.
Elbette bende bir beşerim, hata yapabilirim diyerek, her düşünceye saygı duydum, her uyarı üzerinde günlerce düşündüm. Hatta bana yapılan uyarılar üzerinde yazılar yazdım. Elbette ben de karşımdaki kişiden, düşünce ve inancıma karşı saygı bekledim. Saygı gösterenden Allah razı olsun. Saygı göstermeyip, hakaretler yağdıranların hükmünü de, Rabbim e havale ediyorum.
Her yazımda yaptığımı, yazımın sonunda tekrarlamak istiyorum ve din kardeşlerimi Kur’an`ı anlamaya, üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Allah Kur’an`ın temeli olan Muhkem ayetlerinin, anlaşılır, açıklanmış ve nice örneklerle ifade edilmiş olduğunu, bizzat Yaradan söylüyor.
Kur’an`ı anlayarak, düşünerek okuyanların, gönül gözlerini açacağını söylüyorsa, birilerinin söylediği gibi, Kur’an anlaşılması zor değildir. Bunu söyleyenlerin, bizlerden gizlemeye çalıştıkları, Kur’an gerçeklerinden korktukları bir şeyler var demektir. Lütfen onların oyunlarına gelmeyiniz. Bakın Yüce Rabbimiz ne diyor ve uyarıyor bizleri.

Enbiya
10; And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

Rabbim sana şükürler olsun. Sen bize öyle bir rehber gönderdin ki, bizler onun kıymetini hiç bilemedik. Çünkü Kur’an ile aramıza, edindiğimiz velileri soktuk. Onun içindir ki onun ışığından, nurundan da istifade edemiyoruz.
Şanımızın ve şerefimizin Kur’an`da olduğunun farkında olamadığımız içinde, tüm bu güzelliklerin farkında olmadan yaşıyoruz. Senin GÜNEŞİNİ yüksek bir yere astık, ona saygımızı böyle gösteriyoruz. Elimizden düşmeyen, beşerin rivayetlerini, mum ışığını ise ne yazık ki rehber edindik. Senin kitabını, rehberini anlaşılması zor ve her şeyin açıklanmadığı, herkesin anlayamayacağı kitap ilan ettiğimiz içinde, hayatımızı rivayetlerle ve sanıyla yaşıyoruz. Bizleri affet ve aklımızı başımıza getirmek için, bizlere yardım et Rabbim.
Yaratıcımız bütün şanınız, şerefiniz Kur’an da dediği halde, bizler Allah’ı dinlemedik, Kur’an`ı siz anlayamazsınız diyenlerin sözüne kandık, beşerin sözlerinin ardına düştük. Kur’an`ın nurundan uzak yaşayan toplumlar, nasıl hayatını sürdürürse, bizlerde öyle yaşıyoruz. Lütfen affet bizleri Rabbimiz. Çünkü sana layık bir kul olamadık.
Saygılarımla

İSlam Zayıflıyormu

İSlam Zayıflıyormu evet islam zayıflıyor çünkü bizler kul olarak üstümüze düşen görevi yerine getirmekden aciz bir toplum haline geldigimiz islama sahip çıkmamıyoruz elin gavuru kafiri kendi dinine sahip çıkıyor biz kendi dinimize sahip çıkmazsak kardeşlerim elin kafirimi çıkacak kendi dinene hayır islam bölünmez kimseninde bölmeye gücü yetmez salam bir temel üzerine inşaga edilmişdir temeli atanda ALLAH C C dır kardeşlerim bizi yokdan var eden rabimiz bizden sadece kulum bana ibaded edsin demekden başka bir beklentisi olmayan rabimizdir inş.

islam,toplum,islami sohbet,İSlam Zayıflıyormu,dinimiz

Ümit Dinidir İslâm, Karamsarlık Yok

Rabbimizin hem (rahmeti) hem de (gazabı) vardır. Ancak Rahmeti mi, yoksa gazabı mı fazla? diye sorulan bir soruya Rabbimiz kendisi cevap vermektedir:
– Rahmetim gazabımı geçmiştir!

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını aşmış ve taşmıştır.

Bunu kulunun iyiliğine yazdığı sevapla, kötülüğüne yazdığı günahtan da anlamak mümkündür.
Kul bir iyilik yaparsa sevabını ondan başlatan Rabbimiz, bir kötülük yaparsa günahını birden başlatmakta, böylece rahmetinin gazabını geçtiğini de açıkça ilan etmiş bulunmaktadır. Kuran-ı Kerimde tekrarlanan âyetler de bunu ifade etmektedir:
– Kim bir iyilik yaparsa on sevap yazılır. Kim de bir kötülük işlerse bir günah kaydedilir. (Enam–160).

Görülen odur ki, kul bir iyiliğine on sevap aldığına göre ümitsizlik hissine girmemeli, sadece iyiliğini daha da çoğaltmayı hedef almalıdır. Zira bir iyiliğe on sevap yazıldığına göre kurtulması çok mümkündür. Rabbimiz de kulun kurtulmasını istediği içindir ki lehine koymuş hükmünü. Bir hayrına on sevap yazmayı takdir buyurduğunu ilan etmiştir kitabında. Hemen ilave edelim ki bu iyiliğin de zerresi zayi olmadan intikal edecektir mahşerdeki günah sevap terazisine.

Bunu da ilan etmiştir Rabbimiz (Zilzal) suresindeki âyetinde:
– Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görecektir. Kim de zerre kadar şer işlerse cezasına uğrayacaktır. (Zilzal 7–8)

Bir gün bu âyetleri okuyan Efendimiz (sav)in huzurunda sahabeden Ebu Said el Hudri de vardı. Dikkatle dinledikten sonra sordu:
– Ya Resulallah, bu âyette Rabbimiz işlediğimiz hayrın da şerrin de zerresinin zayi olmayacağını haber veriyor, değil mi?
– Evet, öyledir, buyurunca, feryadı basıyor Ebu Said el Hudri:
– Yandın ey Ebu Said yandın, annen ağlasın haline…
Efendimiz (sav) soruyor:
– Seni yakan nedir ey Ebu Said?

– Ya Resulallah diyor, işlediğim şerrin zerresi dahi zayi olmayacaksa ben nasıl içinden çıkabilir, hesabını verebilirim bunca şerrin?
Efendimiz tebessümle izah ediyor:
– Ey Ebu Said diyor, senin zerresi zayi olmayan sadece şerrin değil ki. Hayır olan işlerinin de zerresi zayi olmadan terazinin sevap tarafına konuyor, böylece bire bir olan günahın karşısında bire on olan sevapların da tartıya giriyor, sevapların daha ağır geleceğinden seni inşaallah kurtarıyor. Yeter ki bire on kazandıran iyilik ve hayırlarını daha da çoğalt, lehine olan durumu daha da lehine çevirmekten geri kalma.

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. Bir iyilik ve hayra on sevap verir, bunun da zerresini zayi etmeden terazisinde tartar, kulunu kurtarır. Yeter ki kul buna rağmen günahını ağır getirecek bir ihmal ve ilgisizliğe yönelmiş olmasın. Hayrı, şerrine galip gelsin.

Bundan dolayı söylenmiştir şu söz:
– Ümit dinidir İslâm, karamsarlığa yer yoktur!
– Çünkü Rabbimizin rahmeti, gazabından çoktur!

dinimiz,islami sohbet,din,islamkaramsar olmak

islami ile birlik olmak

islami ile birlik olmak Aziz ve muhterem Müslümanlar!

Hutbemiz İslâm’da birlik hakkındadır.

Müslümanları birbirine bağlayan manevî bağlar pek çoktur. Başta îmandan doğan İslâm kardeşliği bağı gelir. Dinimiz buna çok ehemmiyet vermiştir.

Uhuvvet dairesinde, muhabbet hisleriyle birlikte yaşamak insanı arşın gölgesine ulaştıran büyük bir ibadettir.

Dinimiz birlik ve beraberlik dinidir. Allah’ımız bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz birdir.

Dinimiz İslâm, Kitabımız Kur’ân-ı Azîmüşşan, peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), kıblemiz Kâbe-i Şerif, itikatta mezhebimiz tarîk-i müstakim olan ehl-i sünnet velcemaattir.

Kâinatı ve küreleri, yıldızları ve galaksileri birbirine bağlayan bu kuvvetli rabıtalarla bizler birbirimize bağlıyız. Bizleri birleştiren, kopmaz bağlarla sıkı sıkı bağlayan îman ve islâm kardeşliğidir. Hem dünya, hem âhiretimizin kurtulması için kal’a-i metin olan uhuvvet-i İslâmiyeye girmeli, esmâ-i İlahiyeye sımsıkı sarılmalıyız.

Cenab-ı Hak bütün insanları bir baba ve anadan yaratmıştır. İnsanlar Hz. Adem’in evlatlarıdır. İlk babamız bir peygamberdir. Yaratılış itibariyle her insan aynı hususiyetlere sahiptir. Bir kavim bir kavme, bir aşiret diğer bir aşirete karşı üstünlük iddiasında bulunamaz.

Bütün insanların sahibi, maliki Allah’tır. Hepsi O’nun eserleri, O’nun kullarıdır. İnsanlar arasında farklılık ancak ilim ve marifet, îman ve îtikat, fazilet ve takva, ahlâk ve terbiye gibi ulvî meziyetler itibariyledir.

Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz ümmetim tefrikaya karşı uyanık tutarak “Men ferraka feleyse minnâ!” buyurmuştur. Yâni: “Müslüman millet ve kavimleri, fert ve cemaatleri birbirinden ayırıp bölmeye çalışan bizden değildir!”

Aziz, sıddık, sarsılmaz kardeşlerim!

Her zaman olduğu gibi bugün de vatan ve milletimiz için en büyük tehlike tefrikadır. Müslüman bir milleti hiçbirşey korkutamaz, yıldıramaz, ezemez. Ancak tefrika öldürür.

Onun için Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de, “Va’tasımû bihablillâhi cemîan velâ teferrekû!” (Hepiniz toptan Allah’ın ipine yapışınız! Tefrikaya düşmeyiniz! Bölünüp parçalanmayınız!) buyuruyor.

Demek en büyük düşmanımız tefrikadır, bölücülüktür.

Evet, “Bizim en büyük düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittihad silahıyla cihad edeceğiz.”

Dinimize ve vatanımıza tecavüz vaziyetini almış yüzlerce düşmanımıza karşı en kuvvetli silahımız, en metin kalemiz, İslâm kerdişliğidir. (İslâm’ın bu kalesini sarsmak için çalışan, dinimizin reddettiği ırkçılığı yaymak suretiyle kardeşi kardeşe kırdırmak isteyen içimizdeki münafıklara karşı uyanık olmalıyız.

Kâinatın Efendisi’ni (sav) dinleyelim:

“Ümmetimin helak olması üç şeyden olacaktır. Bunlardan biri de ırkçılıktır.”

“Her kim kâfir olan ecdâdından 9 tanesinin adlarını sayarak ululuk ve asalet taslamak suretiyle ‘Ben falan oğlu falanım!’ diyerek onlara mensup olduğunu söylerse, cehennemde onların onuncusudur.”

“Kavmiyet dâvâsına çağıran bizden değildir. Kavmiyet uğruna savaşan da bizden değildir. Yine kavmiyet dâvası üzerine ölen de bizden değildir.”

“Kim kavmiyetçilik dâvası güderse, namaz kılsa da, oruç tutsa da, cehennemde iki dizi üstüne çökecektir.”

“Ameli kendisini gerileteni, nesebi ilerletemez!”

“Ey nâs! Rabbiniz birdir! Hepiniz Adem’in çocuklarısınız! Âdem ise topraktandır. Allah indinde en şerefli olanınız, takvaca en ileri olanınızdır. Arap’ın Arap olmayan üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyahın beyaz üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyazın da siyah üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir.”

“Kendi ameli kendini cehenneme götüren kimseyi, ırkı ve nesebi cennete götüremez!”

Asr-ı Saadet’e bakıyoruz:

Muâz bin Cebel (ra), ırkçılık yapan birisinin yakasından tutup Fahr-i Âlem (sav) Efendimiz’in huzuruna getirdi.

“Yâ Resûlallah! Bu adam Araplık, Acemlik diye aramıza ırkçılık fikrini sokuyor; fitne çıkarıyor. Ne buyurursunuz?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem (sav), “De’hu ilennâr!” buyurdular. (Bırak onu, cehenneme kadar yolu var!)

Hakikaten o ırkçı adam bir mürted olup İslâm dinini terketti.

Hz. Selmân-ı Farisî’ye (ra) babanızı, dedenizi sayar mısınız?” dediler.

O da şu manâlı cevabı verdi: “Ben İslâm oğlu Selman’ım!”

Mü’min kardeşlerim!

Dinimiz ırkçılığı reddetmiştir. Büyük günah ve içtimaî tehlike saymıştır.

Bizler elhamdülillah Müslümanız! Milliyetimiz İslâm’dır! Milliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ândır.

Bu mevzuda İslâm büyüklerinin görüşleriyle hutbemizi bağlayalım:

Hanefî mezhebinde İslâm birliğini bozan kavmiyetçi insanın tevbe etmeden ölünce cenaze namazı kılınmaz.

İmâm-ı Şafiî’ye (ra) göre sözü ve fiiliyle kavmiyetçiliği esas alan kimsenin mahkemede şahitliği kabul edilmez.

Şâh-ı Nakşîbend’e sormuşlar:

“Nesebinizin silsilesi nereye varıyor?”

Cevap vermiş:

“Nesebinin silsilesiyle kimse bir yere varamaz!”

İslâm şâiri Akif’in şu mısralarına bakınız:

“Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş, ne gezer?

Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber!

En büyük düşmanıdır ruh-u Nebî, tefrikanın;

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez!

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!”

Hem âyet-i kerime, hem de hadîs-i şerifler kat’î bir surette menfî milliyetçiliği kabul etmiyorlar.

Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti ona ihtiyaç bırakmıyor.

İslâmiyet sayesinde bir Müslüman bugün yeryüzünde 2 milyara yakın kardeşe sahiptir.

“Ey ehl-i îman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı, ‘İnne-melmü’minûne ihvetün!’ kal’a-i kudsiyesi içine giriniz. Tahassun ediniz! Maddî ve manevî hayatinizi ve hukukunuzu ancak bu suretle muhafaza ve müdafaa edebilirsiniz! İç ve dıştaki bölücü düşmanlara karşı uyanık olunuz! Hayat ancak ve ancak İslâm kardeşliği dairesinde birlik ve beraberlikle mümkündür!”

islami ile birlik olmak,islami sohbet,birlik,Müslümanlar,Uhuvvet,dinimiz,Asr-ı Saadet

Ben dînimden vazgeçmem

Ben dînimden vazgeçmem,Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, dünyada iken Cennetle müjdelenen on sahabîden biridir. İlk Müslüman olanların yedincisidir. Onyedi yaşında iken hazret-i Ebû Bekir’in vasıtasıyla Müslüman olur. İman etme hâdisesi şöyle rivâyet edilir:
Müslüman olmadan önce bir rüyâ görür. Rüyâsında kendisi zifiri bir karanlığın içinde iken, birdenbire her tarafı aydınlatan parlak bir ay doğar. Ayın aydınlattığı yolu takip ederken aynı yolda ve önünde Zeyd bin Haris hazretlerinin, hazret-i Ali’nin ve hazret-i Ebû Bekir’in ilerlediğini görür. Kendilerine;
-Siz buraya ne zaman geldiniz? diye sorar. Onlar da;
-Şimdi, diye cevap verirler.
Gördüğü bu rüyâdan üç gün sonra hazret-i Ebû Bekir’in kendisine İslâmiyeti anlatması üzerine, kalbinde İslâmiyete karşı bir sevgi hasıl olur. Bunun üzerine hazret-i Ebû Bekir onu Peygamber efendimize götürür ve Peygamber efendimizin huzûrunda îmân edip, Müslüman olur.

ÎMÂN KUVVETİ!..
Annesi oğlunun Müslüman olduğunu duyunca çok sinirlenip, Onu İslâm dininden döndürebilmek için çeşitli yollara müracaat eder. Oğlunun kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bildiğinden, İslâm dîninden döndürebilmek için;
-Allahın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya dâima iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen sen değil misin? der. Hazret-i Sa’d da;
-Evet der. Bunun üzerine annesi asıl maksadını bildirmek için şöyle söyler:
-Yâ Sa’d! Vallahi, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helâk oluncaya kadar ağzıma bir şey almayacağım. Sen de bu yüzden anne kâtili olarak insanlarca ayıplanacaksın.
Hazret-i Sa’d, o güne kadar annesinin her isteğine boyun eğmiş, bir dediğini iki etmemiştir. Allahü teâlâ ve Onun Resûlüne bütün kalbiyle inanmış ve bağlanmış olduğundan bu îmân kuvveti üstün gelir ve annesinin isteğini kabûl etmez. Annesinin yiyip içmediğini ve bunda inat ettiğini görünce de, şöyle söyler:
-Ey anne, senin yüz canın olsa ve her birini İslâmiyeti bırakmam için versen, ben yine dînimden vazgeçmem. Artık ister ye, ister yeme!..
Annesi hazret-i Sa’d’ın dinine bağlılığını, imânındaki sebâtını görünce şaşırır, çaresiz kalır ve yemeye, içmeye tekrar başlar.
Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri ile annesi arasında geçen bu hâdiseden sonra Allahü teâlâ, evladın anne ve babaya hangi hâllerde tâbi olacağını, hangi hâllerde tâbi olmayacağını bildiren Ankebût sûresinin 8. âyet-i kerîmesini göndererek meâlen;
(Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın, ilâh tanımadığın bir şeyi bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara, bu husûsta itaât etme! Dönüşünüz ancak banadır. Ben de yaptığınızı amellerinizin karşılığını size vereceğim) buyurur.
İslâmiyetin, ilk yıllarında Müslümanlar müşriklerden çok ezâ ve cefâ görüyorlardı. Hazret-i Sa’d da çok eziyet çekmişti. Eshâb-ı kiram ibâdetlerini serbestçe yapamıyorlardı. Hazret-i Sa’d ilk Müslüman olan Sahâbîlerden birkaçı ile beraber, Mekke’de Ebû Düb denilen bir vadide namaz kılmakta idiler. Müşriklerden bazıları onların yanlarına gelerek namazlarıyla alay etmeye ve kötülemeye başlarlar. Bunun üzerine hazret-i Sa’d, eline geçirdiği bir deve kemiğiyle bir müşriğin başını yarar ve bunu gören diğer müşrikler korkuya kapılıp kaçarlar. Böylece hazret-i Sa’d, Allah yolunda, ilk cihâd eden Sahâbî olur.

OKÇULARIN REÎSİ…
Netice olarak hazret-i Sa’d, bütün gazâlarda bulunmuş ve çok kahramanlıklar göstermiştir. Uhud harbinde de, Müslümanların sıkışık durumlarında büyük bir metanetle çarpışmış, Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmamıştır. Hazret-i Sa’d, ok atmakta çok maharetliydi. Her attığı ok isâbet ederdi. İslâmiyette, Allah yolunda ilk ok atan Sahâbî olup, okçuların reîsiydi. Uhud harbinde, 1000’den fazla ok atmış, Peygamber efendimizin büyük iltifâtlarına ve duâlarına mazhar olmuştur. Peygamber efendimiz, ok atarken Ona;
(At yâ Sa’d! Anam, babam sana feda olsun!) diye duâ etmişlerdir. Peygamber efendimizin, hayatında “Anam, babam sana feda olsun” diye sadece hazret-i Sa’d için duâ ettiğini, bunun dışında hiçbir kimseye böyle duâ etmediğini hazret-i Ali bildirmiştir. alıntı türkiyegazetesi

Ben dînimden vazgeçmem,islami sohbet,din,dinimiz,islam,hayat,annam,babam,ÎMÂN KUVVETİ