Duanın Bir Sınırı Var mı?

Duanın Bir Sınırı Var mı? > Çok Dua Etmenin Faydaları Nelerdir? > Sadece Kendimize Dua Etmek Doğru mu? > Dua Ederken Nelere Dikkat Etmeliyiz > Dini Bilgiler > İslami Bilgiler

Duanın Bir Sınırı Var mı? > Çok Dua Etmenin Faydaları Nelerdir? > Sadece Kendimize Dua Etmek Doğru mu? > Dua Ederken Nelere Dikkat Etmeliyiz > Dini Bilgiler > İslami Bilgiler

Duanın Bir Sınırı Varmı? > Çok Dua Etmenin Faydaları Nelerdir?

Hikâyeye göre, büyük bir zâtın huzuruna iki adam çıkıyor. Çok şey isteyen ve gözü yükseklerde olan biri yüksek koltuğa oturmak istiyor. Mekânın sahibi büyük zât buna çok sinirleniyor. Çünkü O’nun huzuruna çıkmak bile lütufken fazlasını istiyor.

Diğer adam, mütevazi olduğu için kenarda bir köşe bulup oturuyor. O mekâna kabul edilmeyi bile en büyük lütuf olarak değerlendiriyor. Bu tutum o zâtın çok hoşuna gidiyor ve mütevazi adamı en yüksek koltuğa alıyor.

Şöyle soruyor okuyucumuz: Acaba biz duada çok isterken hikâyedeki yüksek koltuğa oturmak isteyen hırslı adamın konumuna düşmeyecek miyiz?

Gerçekte, yüksek koltuğa göz diken adamın tutumunun duayla, istemekle hiç ilgisi yok. Aksine kıskançlıkla, bencillikle, tembellikle, gururla ve hırsla ilgisi var.
İki türlü istemek vardır: Birisinde yalnızca kendiniz için ister, başkasına verilmesini kıskanırsınız. Aldığınızda dağıtmayacaksınız ve kendi nefsinize mal edeceksiniz. Böylesi istekler ancak haris kalplerin eseri olabilir.

Diğer istemek ise şükürle, acziyetle, fedakârlıkla yoğrulmuştur. Verenin kim olduğunu bilir, herkesin de elde etmesini ister, istemesi sadece kendisi için değildir. İlmi öğrenmek kadar, öğretmek için ister. Zenginliği yaşamak kadar, dağıtmak için ister. Mutluluğu mutlu olmak kadar, mutlu etmek için ister. İşte dua budur ve böylesi duanın sınırsızca yapılması bir insanın şanına çok lâyıktır.
Yukarıdaki hikâyedeki birinci adam öyle bir evladın haline benzer ki, babasını koltuğundan kaldırıp yerine oturmak ister. Babasının küçük kardeşine sunduğu hediyeyi kıskanır. Kıskançlık duygusu içerisinde dua edenler, hırsızdırlar, nankördürler, saygısızdırlar. Onlar hak etmeye, lâyık olmaya çalışmazlar. Onlar vermek için isteyenlerden değildirler. Bencildirler, sadece kendi nefisleri için isterler.
Peygamber (a.s.m.) der ki, “Kalbiniz incelip duygulandığında dua etmeyi ganimet bilin.” “Biriniz dua ettiğinde bolca istesin. Çünkü, Rabbinden istemektedir.” “Kendisi için istediğini başkası için de istemeyen bizden değildir.”

Bedeni bir mikroba yenilecek kadar güçsüz insan; kalbi, ruhu küçücük bir saygısızlıkla parçalanacak kadar hassas yaratılan insan, Rabbine dayanmaktan başka hangi yolla teselli bulabilir?
Sözünü ettiğimiz çılgınca dua, hikâyedeki öyle bir evladın haline benzer ki, o evlat şöyle düşünür:
“Sevgili annemiz ve babamız bizim için inanılmaz fedakârlıklara katlanıyorlar. Gerekiyorsa yemiyorlar, bize yediriyorlar. Bizim eğitimimiz için her türlü fedakârlığı göğüslüyorlar. İçlerinden ve kalplerinden bizim iyiliğimiz için cömertçe dua ediyorlar ve bizim başarımızı kıskanmak söyle dursun, onur duyuyorlar.

Biz neden annemize ve babamıza daha lâyık birer evlat olmayalım? Neden zekamızı ve yeteneklerimizi geliştirmeye adanmayalım? Neden zenginleşip annemiz ve babamız hayrına muhtaç insanların yardımına koşmayalım? Neden onurumuzun yüksekliğiyle anne ve babamızın öldükten sonra da onurlarını ve namlarını yükseltmeye çırpınmayalım?”
Bu örnekteki benzetmelerin penceresinden bakalım:

Allah’ın en güzel ve en hassas yarattığı kulu için sunduğu ikram az mıdır? Herşey bir yana, tüm melekleri insanın atasına secdeye davet etmemiş miydi? En yakın huzuruna kabul ettiği tek varlık, insanların reisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) değil miydi?
Allah kendi sanat eseri olan insanın iyiliğini anne babanın evladı için istemesinden az mı istiyor? Kul daha alim olsa, böylece Allah’ın sanatının parlaklığını ilan etmeyecek midir? Kul helal kazanıp fakirlerin yardımına koşsa, bu Allah’ın sevgisinin yayılmasına katkı sağlamayacak mıdır?

Sordum sorunun sahibi kardeşime: Sence Allah yürüyene neden koşar? Sence insanların arasında Allah’tan sevgiyle söz eden kulu hakkında Allah, Cebrail’e (a.s.) ve sema meleklerine neden övgüyle söz eder? Sence sabahlara kadar uyuyan kullarının semasında, rahmetiyle sürekli “Yok mu Benden af dileyen, yok mu Benden hayır dileyen?” mânâlarıyla dolu nurları neden gönderir? Neden Kur’ân’da, “Duanız ve istemeniz olmazsa ne öneminiz var?” buyurur; neden “İsteyin, icabet edeyim!” der!

Eğer Allah çok ve çeşitli vermek istemese, neden bu denli çok ve çeşitli yaratır? Neden yiyeceklerin binbirine bıktırmayacak ayrı renk, ayrı koku ve ayrı tat katar? Neden her birini mevsimlere bölüştürür?
Neden baharı da güzel, yazı da zevkli, kışı da sonbaharı da heyecan verici güzelliklerle donatır? Neden O’nun yarattığı yağmur da güzeldir, kar da heyecan vericidir, rüzgâr da coşturucudur? Neden O’nun bulutlarına bakmaktan, gökyüzünü seyretmekten, denizine dokunmaktan, yıldızlarına yönelmekten mutluluk duyarsınız? Neden uyumak da güzeldir, uyanmak da. Neden yorulmak da zevk verir, dinlenmek de; açlık da keyiflidir, tokluk da? Neden, gören kalpler için her detay ayrı bir güzellikle donatılmıştır?

Çünkü O vermek istiyor. Çünkü O isteyenler ve çalışanlar için beşyüz yıl genişliğinde birer cennet yaratmıştır. Çünkü O, cömertliğinin sınırsızlığını anlayabilecek kullar yaratmıştır. Çünkü O evreni, vermek için ve ne kadar bağışlayıcı olduğunu göstermek için yaratmıştır.

O zaman çılgınlar gibi dua et. Bunaldığında önce O’ndan istemek aklına gelsin. Sevincini paylaşman gerektiğinde önce O’na koş. Sana çamurdan çıkarıp paketleyerek sunduğu bir elmayı ısırırken, elindekinin kimin hediyesi olduğunu farket. Bir damla balı Allah’ın emriyle sana sunabilmek uğrunda ölümü göze alan kahraman arıları da hatırla.
Sonra da senin peygamberinin (a.s.m.) sabahlara kadar secdeye kapanıp, seccadesini ıslatan gözyaşları içerisinde hâlâ ve hâlâ isteyişini izle. Herşeyi kendisine feda eden ve kendisine “Habibim” diye hitap eden Rabbine dua etmekten bir türlü vazgeçemeyişini düşün.

O zaman, neden çok dua etmen gerektiğini hissedeceksin…

Muhammed Bozdağ

Bu Yazı Toplam – 123 – Defa Okundu

islami sohbet,dini sohbet,nur sohbet

Çocuk Düşürme Tehlikesi Olan Kadın İçin Dua

Tıbb’ul-Eimme’de bu ayetlerin yazılıp hamile kadının üzerine asılması rivayet edilir:
“Ve lebisû fî kehfihim selâse mieti sinîne vezdâdû tis’an, gulillâhu e’lamu bi-mâ lebisû. Lehu ğeyb’us-semâvâti ve’l-arzi ebsir bihi ve esmi’ mâ lehum min dûnihim min veliyyin vela yüşriku fî hukmihî eheda.”
Anlamı:
“Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve bu yıllara dokuz yıl daha kattılar. De ki, ne kadar yatıp kaldıklarını Allah daha iyi bilir; Onundur göklerdeki ve yeryüzündeki gizli şeyler. Tam görüştür onu görüşü ve tam duyuştur duyuşu. O’ndan başka bir dost ve yardımcı da yoktur. Hükmüne hiç kimseyi ortak etmez. [1]
—-
1-el-Hacat , 189
—-
“Kuran ve Ehlibeyt Kaynaklı Dualar” kitabından alıntıdır.
Derleyen: Hürriyet Varol
Sayfa:79

islam, islami sohbet, dini sohbet, dini chat, nur sohbet,dini sohbet odaları, islami sohbet odaları, dini sohbetler, islami sohbetleri

Mesane Ağrısı İçin Dua

Muhammed b. Cafer el-Bursî, Muhammed b. Yahya el-Armanî’den; o, Muhammed b. Sinân es-Sinânî’den; o, el-Mufaddal b. Ömer’den; o, Muhammed b. İsmail’den; o, Ebû Zeyneb’den rivayet ediyor:
Mesanesindeki ağrıdan şikayet eden bir kardeşimize Ebû Abdullah es-Sadık (as) şöyle dedi: “Uyumadan önce üç defa ve uyandıktan sonra bir defa şu ayetler ile şifa ara.“
<<<>>>
Adam şöyle dedi: “Söylediklerini yaptım ve bir daha ağrım olmadı.”
———
“İmamların Tıbbı” kitabından alıntıdır.
Sayfa:50

islam, islami sohbet, dini sohbet, dini chat, nur sohbet,dini sohbet odaları, islami sohbet odaları, dini sohbetler, islami sohbetleri

Duanın Kabul Edilmemesinin Sebepleri

Duanın kabul edilmemesinin sebeplerinden biri, edilen duanın kulun maslahatına uygun olmamasındandır. Çünkü bizler işlerin hakikatinden haberdar değiliz. Zira biz insanlar kendimiz için zararlı olan birçok şeyi zahire göre değerlendirip bizler için faydalı olduğunu düşünürüz.

Hâlbuki durum tam bunun tersinedir. Allah-u Teâlâ bizim maslahatımızı bizden daha iyi bilmektedir. İsteklerimizden bazıları dinimiz için zararlı olabilir. Allah varlıkların bütün işlerini bilendir ve bizim yaşamımızdaki işlerde varlık âleminin bir parçasıdır. Öyleyse O bizim şer ve hayrımızı bilmektedir ve bu sebeple bize şer olan bazı dualarımız kabul edilmemektedir. Bazen de dualarımızın kabulü ahirete kadar tehir edilir yani duamız ahirette kabul edilecektir. Rivayetlerde kıyamet günü, dünyada çok dua eden ve duaları kabul edilmemiş kimseler, çok mutludurlar.

Allah orada, onlara o kadar büyük nimet veriyor ki şöyle diyorlar: “keşke dünyada bir duamız bile kabul edilmiş olmasaydı.” Duanın kabul edilmemesinin bir diğer sebebi de, insanın günahlara bulaşmış olmasıdır.

Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) Kumeyl duasında buyuruyor: “Allah’ım! Dualarımın kabul edilmesini engelleyen günahlarımı bağışla!” Günah insanın Allah ile olan irtibatını kesiyor ve Kuran’da da geldiği üzere Hz. Âdem’in (a.s) Hak Teâlâ’nın dergâhından uzaklaştırılmasına neden oluyor. Duanın kabul edilmemesinin bir diğer nedeni de kötü sıfatların kalbe hükmetmesidir. Bu sıfatlar liyakati def ederek, yaratıcının rahmetinin üzerine yağmasını engelliyor.

Hased (kıskançlık), Su-i zan, tefrika, gıybet, ucb, kin duyguları ve kendini büyük görme gibi kötü ahlaki sıfatlar insanın duasının kabul edilmesini engelleyen etkenlerdir. Bazen de istenilen şeyler Allah’ın sünnetine aykırıdır. (Madde’nin kanunlarına terstir.) Muhal (imkânsız) olan bu isteklerde kabul edilmez.

Namazlı Namazsızların Vay Haline

Namaz, İslam dini içerisindeki tüm emir ve nehyleri bünyesinde barındıran bir bahçe gibidir. Ya da küçük bir atom çekirdeğine sıkıştırılmış milyonlarca tonluk akaryakıt enerjisi misalidir. Namazın nasıllarıyla birlikte niçinleri de tahkik edilirse ve bu tahkik, fıkhın terazisi altında olmak kaydıyla, sufi bir açıdan olursa karşımıza engin bir ufuk çıkacaktır. Böylelikle namaz günde beş vakit öğretmenimiz, rehberimiz ve “gözümüzün nuru” olacaktır.
İslam dini hakkında olumlu ya da olumsuz tüm ön yargı sahipleri namazın henüz başında niçinlere girildiği an yargılarını gözden geçirecektir. Karl Marx’ın “Din Afyondur” iddiası komik bir saçmalamaya dönüşecek, güneş karşısında eriyen bir kar tanesi kadar aciz kalacaktır. Ön yargıların ilk eridiği ve ezildiği yer mihrabtır. Malumdur ki Mihrab; kıble istikametine yönelip iftitah ya da tahrime tekbirinin alınarak namaza durulan yerdir. Bu mahallin ismi niçin mihrabtır? Mihrab: Harp mahalli, savaş meydanı manalarına gelmekte. Bu isimlendirme cidden ilginçtir. Neden namaz mahalli değil, neden secde, rüku, kıyam, kıraat mahalli değil de harp mahalli? Neden dua mahalli değil, neden teslim olma mahalli değil, neden direk mahalli değil de harp mahalli? Oysa aklen bu isimlerin hepsi bu mahallin ismi olabilirdi. Namazla savaşın ne gibi bir ilgisi olabilir. Hele şu karışık ortamda namazla savaşı ilişkilendirmek kimilerine tehlikeli bile gelecektir!
Harp mahallinde yerini almış, saflarını düzeltmiş, imamın emirleri doğrultusunda talim ve terbiyeye hazır “abdest silahıyla” silahlanmış er kişi bu harp mahallinde “yetmiş şeytan gücündeki nefsi” ile şeytan ve dostları ile savaşmayı göze almışlığını ilan edecektir. Bu ilanı yaparken Rabbini büyükleyerek yapacaktır. Allahu Ekber diyerek Allah’ın dışındaki tüm otoriteleri elinin tersiyle itecek, tüm sahte melik ve ilahları arkasına atacaktır. Alemlerin kanun koyucusuna tüm benliği, ruhu ve azalarıyla yönelecektir. İşte bu hal; Lailaheillallah’ın sanki La hallini oluşturacaktır. Allahu Teala’nın dışındaki her şeye La denerek İllallah’a varıncaya kadar harp ameliyesi devam edecektir. Hz. Mevlana’nın dediği gibi: “La süpürgesiyle yollar süpürülmeden İllallah sarayına varılmaz.”
Büyük Şeytan ve Dostları İslam topraklarında müminin izzeti ile oynarken, mihrabta namaza duran mümin; büyük, orta ve küçük şeytanlarla mukatele ve mücadele etmeyi göze aldığını ifade etmiyorsa, Allahu Teala’nın dışındaki kısıtlı sahte otoritelerden korkuyorsa daha mihrapta nefsine yenik düşmüştür. Bu mağlup kişi Tevhid ve namaz ilişkisini kuramamıştır. Namazı sadece bireysel bir tapınma ya da toplumsal bir tapınma olarak algılayanlar dini afyonlaştıranlardır. Namaz ibadetinin yanında namaz siyasetinin şuuruna eremeyenler bu afyonun zerreleri olmaktan kurtulamayacaktır. Belki dindar olmak Hıristiyanlıkta afyonlu olmak anlamına gelebilir. Ancak İslam’da muttaki bir kul olmak afyonlanmak şöyle dursun afyonlanmış insanlara panzehir olmaktır. Çünkü Namazlı bir mü’ min iftitah tekbiri ile Fethe başlayacak önce küçük toprak parçası olan kendi bedenini temizleyecek ki büyük toprak parçasında “fitne kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşacaktır”. Tesbih ve Tahmid ile başladığı namazında surei Fatiha ile nice ahidleri sonunda amin diyerek imzalayacaktır. Alemlerin terbiye edicisinden, kanun koyucusundan başka hiç kimsenin övgüye layık olmadığını tüm övgü ve senanın sadece Allahu Teala’ya mahsus olduğunu söyleyecektir. Gözetici ve bağışlayıcının sadece Allahu Teâlâ olduğunu iman ederek söyleyecektir. Böylelikle Allahu Teâlâ’nın alemlerin rabbi olduğu halde niçin sokağın rabbi olmadığını kavrayacak ve bu kavrama ile kavram kargaşasını çözecektir. Din gününün sahibi madem Rahman ve Rahim Allah’tır o halde ben hangi sözde ilah ve şefaatçilerden fayda umayım ki diyecek, o halde ben ancak Allahu Teala’ya kulluk edeyim ancak O (c.c)’den yardım dileyim diyecektir. Allahu Teâlâ’ya da kulluk ederim değil ancak Allahu Teâlâ’ya kulluk ederim diyecektir. Hidayet yolunu, dünya ve ahiretteki tüm kurtuluş yollarını Rabbinden dileyecektir. İmanî, ameli, iktisadî ve ictimaî alandaki tüm istikametli yolları niyaz edecektir. Bunlardan biri eksik olursa bu eksikliğin hemencecik kulluğun tüm alanlarında yozlaşmaya sebebiyet vereceğini bilecektir. “Nimet sahibi tüm peygamberler, sıddıklar, şehidler, ve salihler” yolunu isteyecektir. Bu yolun dikenli bir yol olduğunun farkında olarak, bu yolun saltanat ve refah yolu olmadığını bilerek, bu yolda başlar verilip kanlar akıtıldığını, eşlerin, evlatların, malların birer imtihan vesilesi olduğunu bilerek hareket edecektir. Ve bunları isterken de aşırıya kaçmaktan korkacak bidat ve hurafelere saparak ruhbanlaşmış Hıristiyanlar gibi olmaktan, bilgiyi, kulluğa götüren bir araç olmaktan çok kulluktan kurtaran bir araç olarak kullanan Yahudiler gibi olmaktan imtina ederek delalet ve gazap ehlinin yolunda olmamak için dua edecektir. Dinin ılımlısının ve çalımlısının olmayacağını dinin Allah katında sadece İslam mutlak değeriyle tanımlandığının şuuru ile bu yoğun dua demetine amin diyecektir.
Namazın kıraati ile kah coşacak kah ağlayacaktır. Bazen bir dua ayeti ile kulluğun hazzını tadacak, bazen müjde ayeti ile ümid edecek bazen de korkutucu bir ayetle tüyleri ürperip tahiyyata varıncaya kadar diz bağlarını toplayamayacaktır. Fil sûresi ile ebabil adaylığını ilan ederek namazda kıyamın hayatta da kıyam olduğunun şuuruna erecektir. Ve yahut Kafirun sûresinin vakti gelmeden nasrullahın ve fethin olmayacağını idrak edecektir. Kur’ân’daki her harfin ve her dizimin bir hikmeti olacağı şuuru ile sûrei İhlas’ın önünde surei Lehebin yer almasını tefekkür edip anlayacak ki; edepsizlik ihlasa engeldir. Sonra lailaheillallah’ın lailahe halli ile rukü emrini yerine getirecektir. Ama bu eğilme hali eğilmeyi öğrenmek için değil bilakis Allahu Teâlâ’dan başkasına eğilmemeyi öğrenmek ve ilan etmek içindir. Rukü Allahu Teâlâ’ya boyun eğmenin bedensel görüntüsü olmakla birlikte ruhsal kabulüdür. Rukü ile sadece Rahman’a boyun eğerek özgürlüğün tadına varan kul, ruküdan sonra kavvame ile özgürlüğün dik duruş gerektirdiğini anlar. “Yukarlardan, aşağıların aşağısına” çekilenlerden olmamak için en şerefli uzuv olan yüzünü ayakların bastığı en zelil yere sadece Rabbi için tevazu ile secdeye kapanır işte bu hal lailaheillallah’ın illallah halidir. Çünkü bir nefis sahibi ancak tesbih ve takdis ettiği bir varlık için bu hacimde küçülebilir. Secde bedenen ve ruhen Rahman’ın karşısında bir küçülme ve küçüklenme hallidir. Şeytanın yapmaktan imtina ettiği bu hal kul tarafından iki kere yapılır. Tekbir üzerine tekbir alarak şeytani nefse rağmen secde edilir. Topraktan yaratılmış bedenin toprak ile buluşmasıdır. Topraktan yaratılmış Ademden gelmişliğin ve geri toprağa dönüşün bir kabulüdür secde hali. Yine bu hal; Allahu Teâlâ’nın indinden gelen tüm emir ve nehiylerin imanlı bir kabulüdür. Ve tahiyyat sanki lailaheillallah’ın hemen akabinde tevhid için zaruri olan Muhammedurrasulullah gibidir. Rahman’a övgüden sonra Resulullah(s.a.v) efendimize Selat ve Selam okunarak tüm nebi ve salihlere selam edilerek son bir kere daha şehadetle tüm söylenilen ve kabullenilen ifadelerin ağzı mühürlenir. Bu mübarek duâdan sonra Tevhidin babası Hz. İbrahim (a.s)’ de unutulmayarak anılır. Hz. İbrahim(a.s)’a verilmiş şereflik ve bereket gibi Hz. Muhammed (s.a.v)’in ve ailesininde şeref ve bereketinin artması için dua edilir. Tevhid üzerine tevhid kokan bu mübarek dualarla dünya ve ahiret dengesini öğreten anaya, babaya ve tüm mü’minlere rahmet dilenir. Sonra sağdaki ve soldaki meleklere mü’min cin ve insanlara selam verilerek, sağdan soldan medet ummadan selamın ve bereketin ancak Allahu Teâlâ’dan geleceğini ifade ederek mü’min ehli tevhid olarak namazını pratik hayata aktarmak üzere mihrabtan ayrılır. Sıra, dışarıda tekbir, kıyam, kıraat, rukü, secde, tahiyyat ve selam hali için sayy etme zamanına gelmiştir. İşte şimdi namaz dinin taşıyıcısı olabilecektir. Yoksa “vay o namaz kılanların haline” (Maun/ 5) ayeti ile muhatap olmak Allah muhafaza etsin her an mümkündür.
Başta da belirttiğimiz gibi namazın niçinlerine bakıldığı zaman hikmeti daha iyi anlaşılacak ve diğer farzlarla, emir ve nehiylerle bağlantısı daha net anlaşılacak, direkliği yerine oturacaktır. Namazın şuuruna erildiği an atom tesiri yapıp diğer amellerle tesir gücü artıp büyük bir inkişaf ve inkılab haline dönüşecektir. Namazda yeme ve içmenin haramlığı oruçta yeme ve içmenin haramlığına ilişiktir. Namazın vakit şartı yine orucun vakit şartı ile ilişiktir. İlişik öğretiler zinciri mü’mine haramlardan uzaklaşabilme tekamülüne vardırdığı gibi yeri geldiğinde helallerden dahi uzak kalıp israf batağına girmemeyi de öğretecektir. Namaz başlarken aldığı tahrim tekbiri ile, tavafta Hacerül Esved’i istilam tekbirini hatırlayacak ve namazını Kabe’nin yanı başında bir hacı adayı huşusu ile kılacaktır. Tahrim tekbiri ile ihramlı olduğunu hatırlayacak namazda ve namaz dışında bir ihramlı gibi hareket edercesine Rabbi’nin haramlarından uzak duracaktır.
Yine namazıyla birlikte kıraat ettiği Kitabı Kerim de namazla peş peşe sıkça vurgulanan “namazı kılın zekatı verin” emri ilahisi mü’minde hep yaşanır olacaktır. Namazla değerlendirdiği vaktinin sanki 24 saatin kırkta birini ödüyormuş tefekkürü ile huşusuna huşu katacaktır. Kitap’ta ve Sünnet’te namaz ile zekat üzerinde niçin bu kadar durulduğunu tefekkür edecek namaz ve zekatın birbirine yakınlığını keşfetmeye çalışacaktır. Zekatın Kur’ân’da kimi alimlere göre Bakara sûresinin başında namazın hemen yanında infak adı altında zikredildiğini görecek, Kur’ân’ın ortalarında “namazı kılın, zekatı verin” ayetlerini kıraat edecek ve Kur’ân’ın son kısımlarında hayret verici bir başlık altında Maun sûresinde görecektir. ” 1- Dini yalanlayanı gördün mü? 2- İşte o, öksüzü iter, kakar. 3- Yoksulu doyurmaya önayak olmaz. 4- Vay haline o namaz kılanların ki, 5- kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler. 6- Gösteriş yaparlar onlar, 7- ve maunu sakınırlar (zekatı, sadakayı ve ihtiyaç maddesini vermezler).”
Maun sûresinde namaz, tevhid ve infak yoğun bir şekilde yan yana zikredilmiştir. Namazın tevhid’î, ibadî, siyasî, ahlaki, içtimaî şuuruna eremeyenlerin namaz kıldığı halde din gününü yalanlayanlardan ahlakî olarak uzaklaşamadığını açıkça beyan eden ayetler ahiret korkusu taşıyan mü’minlerde endişe doğuracaktır. Namazın dinin direği olduğu gibi zekat, sadaka ve nafakanın da toplumun direği olduğuna işaret edilerek dini yalanlayan kafirle, dini yalanlamayan gözüküp, üstüne üstlük namaz dahi kılanın yine de kurtuluşa eremeyeceğini ifade eden bu sure, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir sûredir. Tevafuku ilahi neticesinde avamın “namaz sûreleri” arasında yer almasına rağmen halk nezdinde mana ve tefsir olarak bihaber olunan Maun sûresini tanıyıp bilmeye bu günlerde ne kadarda muhtacız. Ehli tevhid ve ehli namaz olmanın üçüncü sac ayağını ehli infâk olmaya bağlayan Maun sûresi ayetleri mü’minlere çokça mesaj vericidir. Hem Mü’ min olacaksın hem namaz kılacaksın hem de ahlak ve akaid olarak bir kafirden farkın olmayacak! İnsanların fakir ve cahil bırakılmasına göz yumacaksın, yetime merhamet etmeyeceksin en ufak bir ihtiyaç maddesini dahi esirgeyeceksin hem de tevhidin bedenî ve ruhî yansıması namazı kılacaksın, namazın sonunda sağındaki ve solundakilere esenlik, selamet dileyeceksin sonra burnunun dibindeki yetimi, yoksulu, ihtiyaç sahibi insanı görmeyeceksin öyle mi? işçinin emeğini alınterini sömüreceksin, firavunlardan tek farkın hanımının “tesettür mayoyla(!)” denize girmesi olacak, Filistin, Irak, Çeçenistan’ı deniz kenarındaki otelin terasından seyredeceksin, sevgili arabanı garajına koymadan rahat uyuyamayacaksın, ama işin gereği bir resmi daireye giderken imanını sokağa bırakıp gireceksin sonrada transparan takkenle mihraba durduğunun farkında olmadan, ne olduğunu ne yaptığını bilmeden aç, sefil, miskin, mazlum insanların yaşadığı coğrafyanın üzerinden uçarak bilmem kaçıncı umrene gidip zühd ve takvanın imamı Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’i güya ziyaret edeceksin. Zenci ama özgür Hacer annemizin ayaklarının yanarak sayy ettiği beldede istilam tekbirleriyle tahrime tekbirlerini peşi sıra alacaksın ve bu tutarsızlıkların adını din koyacaksın öyle mi? Rükusunda ve secdesinde kalbindeki imanın basıncını beynine kadar hisseden bir mü’min nasıl olurda merhamet damarlarının tıkandığını anlayamaz. Nasıl olurda müsrif kafirlerin hayatına benzer bir hayat yaşayabilir. Nijer’deki Bilali Habeşi torunlarına duyarsız kalabilir. Namazda iftitah tekbirinde Rabbi’ni büyükleyerek, rükusu ve secdesinde tevhidini oluşturamayanlar, tahiyyatında önder olarak Hz. Muhammed (s.a.v)’i benimsemeyenler selamda sağa sola boş boş bakmaktan başka bir şey yapmayacaktır. İnsanların maddî ihtiyaçlarını zekat, sadaka ve nafâka gibi değerlerle kapatamayacaklardır. Yine insanların manevî ihtiyaçlarını ilimlerinden, irfanlarından bir kısmını harcayarak gideremeyeceklerdir. Bu tipler dini afyonlaştıran ve afyonlaştırmaya çalışan tiplerdir. Sözde dindar kimliği firavunların çarkını döndürmekten başka bir işe yaramayan namazlı namazsızların ve varlıklı infaksızların vay haline!

GÜNAHLAR KARŞISINDA MÜMİN

GÜNAHLAR KARŞISINDA MÜMİN

İnsan, isteyerek veya istemeyerek bir günah işleyebilir. Hatta bir adım daha ileri giderek, daha büyük günahlara bulaşmış olabilir. Hatta pişman olduğu halde bu tür günahları birkaç defa daha işlemiş olabilir. Bu noktada şeytan tekrar devreye girip o insana şunları söylettirebilir: “Ben bittim. İflah olmam artık. Allah beni affetmez. Ben dünyanın en rezil insanıyım. Olan oldu, boş ver gitsin.”
Aslında bu ifadeler şeytanın öldürücü darbelerinin en büyüğüdür. Ümitsizlik vermek onun en sinsi silahıdır. Onun en sevmediği şeylerden biri de kulun günah işledikten sonra tövbe edip Rabbi’ne yönelmesidir. Tövbe, günahlar karşısında bir yenileme ve iç onarımdır. Tövbeyle Rabbimizin gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınırız.
Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Allah kulunun tövbesinden sonsuz derecede memnun olur, sevinç duyar. Şöyle ki, bir insan çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a şükrederken yanlışlıkla, ‘Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun’ diyor. İşte tövbe eden kulu karşısında Rabbimizin ferah ve sevinci bu adamınkinden daha fazladır.” (Buhari, Daavat 4)
Günahlarda ısrarcı olmadan onu hemen temizleme önemlidir. Günahlardan duyulan pişmanlık, aslında tövbenin kendisidir. Bu konuda “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur” mealindeki Allah Resulü’nün müjdesi içimizi aydınlatıyor. (İbn Mace, Zühd 30)
Günahlar, tövbe ve istiğfarla temizlenmelidir. Her günahta küfre giden bir yol vardır. Her şeyden önce günah, kulun Cenab-ı Hakk’ın inayet atmosferinden dışarı çıkması ve İlahî teminatı reddetmesi demektir. Ayrıca kul, günah işlemekle şeytana tam hedef olmuş sayılır; günahlar arttıkça da Allah’ın himaye ve koruması azalır.
Günah, bir pas, bir leke ve bir kirdir; öyle ki, hadisin ifadesiyle, üst üste biriken lekeler, derhal tövbe ve istiğfarla temizlenmezse, kalbî hayatımızla Rabbimizin bize bakışı arasına girip, O’ndan gelen tecellileri keser, rahmet esintilerini perdeler ve bizi inayetten mahrum bırakır. Himayesiz kalan bir kalp ise, neticede şeytanın küfürle vurabileceği bir hale bürünmüş olur.
Kendini mahcup edecek bir günah işleyen insan, kimsenin bu günahı görmesini istemez. Ama Allah’ın ve meleklerin onun yaptıklarını gördüklerinin de farkındadır. Onun hep bu zayıf anını kollayan şeytan, bu esnada ona, “Keşke şu günahımı gören olmasaydı, belki de yoktur; ya da keşke şu şey, günah olmasaydı, belki de değildir.” dedirtir.
Esasen günah, ısrar edildiği, zararsız bilindiği, tövbe ve istiğfar ile de temizlenmediği zaman günah olur. Çünkü böylece dolaylı yoldan küfre girilip, Allah’ın emir ve yasağı inkar edilmiş ve şuurlu olarak helalmiş gibi sürekli yapılır hale gelmiş olur. Yoksa kendisinde ısrar edilmediği, zararı bilinip korkulduğu, tövbe, istiğfar ve samimi bir pişmanlıkla terk edildiği zaman ise, inşallah affa mazhar olacaktır. Dağlar büyüklüğünde de olsa, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur. İslam ümitsizlik değil ümit dinidir.
“Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rah­me­tin­den ü-mi-­di­-ni­-zi kes­me­yi­niz. Allah, bü-tün gü-nah-la-rı aff eder. Çünkü O, gafur ve rahimdir. ” (Zümer, 39/53)