Ebu Hanife İslami liberalizmin öncüsü mü

Ebu Hanife İslami liberalizmin öncüsü mü Bahreynli liberal İslamcı yazar Muhammed Cabir el Ensari, çağdaş veya yeni fikir akımlarından olan liberalizm ile İslami fikir akımlarından veya mezheplerden Mürcie arasında köprü kuruyor. Sadece köprü kurmakla kalmıyor aynı zamanda köprü kurmaya çağırıyor. Liberalizme Mürcie aşısı vuruyor. Liberalizme İslam içinde bir damar ve kök arıyor. Mürcie’nin mezhepler arasında nerede durduğu öteden beri tartışmalı bir husustur. Yine kimin Mürcie olup olmadığı da tartışmalı hususlar arasındadır. Müslümanlar arasında yerini tayin etmek müşkildir. Kimilerine göre, kim olursa olsun apolitik bir çizgiye sahipse o Mürcie anlayışını temsil etmektedir. Suudi Arabistan’ın tanınmış düşünürlerinden ve yazarlarından Sefer Havali de Mürcie konusuyla alakalı iki ciltlik bir kitap yazmıştır. Zaman zaman Mürcie konusu, herkese atılan bir çamur haline gelmektedir. Sözgelimi, İslami mezhepler arasında Mürcie ile en fazla suçlanan zümre Hanefiler ve Ashab-ı Ebu Hanife’dir. Ebu’l Hasan el Eş’ari, Makalat el İslamiyyin kitabında ortaya bir iddia atmış ve bu iddia yanlışlığına rağmen sürekli olarak tekrarlana gelmiştir. Orada Eş’ari, Ebu Hanife’yi Mürcie tabakatı arasına alır. Abdulkadir Geylani’nin Gunyetü’t Talibin gibi ardından yazılan eserlerde de bu görüş tekrarlana gelir. Günümüzde ise apolitik duran herkes bir biçimde Mürcie çizgisini sürdürmekle suçlanmıştır. Selefi olsa dahi. Buna dair en ilginç misallerden birisi, Nasirüddin Elbani ve haleflerinden Ali Halebi gibi isimlerin Mürcie olarak tasvir edilmesidir. Bunun nedeni siyasete yaban duruşlarıdır. Bir anlamda Mürcie akait veya siyaset muattılasıdır. Haricilik başlangıçta ifrat makamı Mürcie ise tefrit makamıdır. Lakin sonrasında yolları kesişmiştir.

Ebu Hanife ile alakalı yanlış algının kaynağı ise ameli imandan bir cüz saymaması ve imanın artıp eksilmeyeceğini savunmasıdır. Ameli imandan bir cüz sayanlar ise bu anlayışı Mürcie anlayışı saymışlardır. Halbuki, Ebu Haife ‘amel işlevsizdir, faydasızdır’ dememiştir. Mürcie ise’ Taatın küfre fayda vermediği gibi masiyet ve günah da imana zarar vermez’ demişlerdir. Ebu Hanife ise ikrar ile yakini birbirinden ayırmıştır. Yakin manevi derecelerdendir, iman derecesi değildir.

Lakin diğer gruplar ise yakini imanın dereceleri arasına katmışlardır. Bu esasında lafzi bir ihtilaftır. Lakin Ebu Hanife’nin bu yaklaşımı kendisi ve bazı arkadaşlarının Mürcie olarak damgalanmasına yol açmıştır. Hatta Şehristani gibi mezhep tarihçileri Ebu Hanife’nin yanlışlıkla Mürcie olarak tasnif edildiğini söylemişler lakin bununla birlikte eski alışkanlıktan ve tasniften de kurtulamamışlardır. Ezher şeyhlerinden Abdulhalim Mahmut, El Haris Esed el Muhasebi ile alakalı kitabında da Ebu Hanife’nin Mürcie mezhebinden olmasa bile bu anlayışa yakın olduğunu ileri sürmüştür. Maalesef Ebu Hanife ve arkadaşları bu damgadan pek kurtulamamıştır. Abdulhalim Mahmut daha da ileri giderek İmam Zeyd’e desteğinden dolayı Ebu Hanife’yi Şii olarak telakki etmiştir. İmam Zeyd, Zeydiye anlayışının kurucusu olmakla birlikte Rafizi değildir. Öyle olmadığı için dönemindeki Şiiler tarafından dışlanmıştır. Ebu Hanife’nin desteği mezhebi zeminde bir destek olmaktan ziyade emri bi’l maruf ve nehyi ani’l münker zemininde bir destektir. Zira Ebu Hanife Emevi ve Abbasilerin temsiliyetini ve meşruiyetini kusurlu görmüştür.

Mürcie’ye mal edilen kimi anlayışlar mutasavvıfların pratik anlayışına mümasil teorik olarak siyasete karışmamaktan ziyade siyasi ihtilaflara bulaşmama yanlısıdırlar. En azından Fecrü’l İslam sahibi Ahmet Emin’in yaklaşımı budur. ‘Ellerimizi kanlarına bulaştırmadığımız gibi dilimizi de aralarındaki ihtilaflara bulaştırmayalım’ diyen anlayışın teorik yansımalarından ibarettir. Sahabelerin ihtilafı noktasında üçüncü bir kol ve ekol vardır. İbni Ömer gibi sahabeler ihtilaflı taraflardan birisine meyletmeyerek, aktif siyasi pozisyon almaya mesafeli durmuşlardır. Ahmet Emin de buna Mürcie anlayışı demektedir. Ahmet Emin’e göre, bu, fitnelerden uzak kalmak isteyen zümreye verilen isimdir. Bunun sonucu olarak ihtilaflı tarafları tekfir etmemişlerdir. Haricileri, Şiileri ve hasımları Emevileri tekfir etmekten uzak durmuşlardır. Hatta Muhammed Cabir el Ensari’ye göre, Mürcie anlayışı Emevilerin Hıristiyan şairlerinden Ahtal’ı bile tekfir etmemiştir. Ensari sürekli olarak izlerin ve çizgilerin birbirine karışmasına taraftar bir yazardır. Bu yönüyle, liberalizmi ile Mürcie arasında köprü kurmak tefrit anlayışını temsil etmektedir. Ebu Hanife akla kapı açmış ve kıyası mahirane kullanmış ama bu onu Mürcii yapmayacağı gibi yeni liberalizm dalgasının İslami lideri de yapmaz.

islam,Ebu Hanife,islami sohbet,Ebu’l Hasan,mezhep,mezhepler

Kıble Ehli ve Tekfir-Nur Sohbet

Kıble Ehli, Tahavinin sözü: Kıblemize yönelenler müslüman ve mü’min olarak isimlendiririz. ilerde acıklanacak; Taki Rasulullah’ın getirdiğini kabul ettiği bildirdiklerini doğruladıkları müddetçe.  Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Kim bizim namazımız gibi namaz kılarsa ve bizim kıblemize göre kılarsa, bizim kestiğimizi yerse o müslümandır. Bize ne hak varsa orada vardın. Bizim ne sorunluğumuz varsa orada vardın.”  (Buhari)

Bu sözünde iman ile islamın bir olduğuna işaret etmektedir. Müslüman ise büyük günah işlediğinde onu helal saymadıkça islamdan çıkmayacağına işaret etmektedir.  Kıblemize yönelenlerden kasıt müslüman olduğunu söyleyen namaz kıldığında kabeye yönelen kişi velev ki bidatçi veya büyük günah işleyenlerden olsun. Bu ehli kıbledir. Ancak Rasulullah’ın getirdiklerinin hiç bir tanesini yalanlamadığı müddetçe bir günahtan dolayı onu helal saymadıkça kıblemize yönelenleri tekfir etmeyiz.  İslam ve iman birdir. Temelleri aynıdır.

Tahavi şöyle diyor:Allah’ın zatı hakkında cedelleşmeyiz. Allah’ın dini konusunda kimseyle kavga yapmayız. bu sözde kelamcıların batıl görüşlerine işaret edilmektedir. Bu batıl görüşlerin hakkında konuşmamak gerektiğini bildiriyor. Onları kötülüyor ve ilimlerinin batıl olduğunu bildiriyor. Onlar Allah hakkında delilsiz konuşuyorlar. Onlarla tartışmamak uzak olmak gerekir.  Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onlara hiç bir güç indirmemiştir. Onlar kuruntudan ve nefislerin arzu ettiği hevadan başkasına uymuyorlar. Halbuki kendilerine Rabblarından hidayet gelmiştir.”(Necm: 23)

Ebu Hanife (r.a) şöyle diyor: Allah (c.c) zatın hakkında hiç kimse kafasından bir görüş beyan etmesin Kur’an ve sünnette kendini nasıl vasfetmişse öyle vasfetme gerekir.
Bazı alimler Allah-u Teala şöyle diyor: Benim Kur’an’da zikrettiğim isim ve sıfatlara göre hareket eden edeple hareket etmiş olur. Benim zatımı açıladığım kimse tamamen yok olmuş olur. Bu sözün doğru olduğuna delil. Allah (c.c) dağa kendi zatını teceli ettiği için dağ yok olmuştur. Allah’ın zatının azametine dayanamamıştır. Dağ gibi yok olmak isteyen Allah’ın zatını araştırsın.
Şibli dedi ki: Allah’ın zatı hakkında geniş düşünmek edebi terk etmektir.”
Tahavi şöyle diyor:
Allah dini konusunda hak olan kişilere karşı düşmanlık göstermeyiz. Sırf şüphe ehlinin tarafını tutmak için bu şekilde yapıldığı zaman batıl olan şeylere insanların çağırmış hakkı saptırmış islam dinini ifsad etmiş oluruz.  Batıl kişinin görüşünü sunmak batıla çağırmaktır.
Tahavi diyor ki:
Her hangi bir günahtan dolayı helal saymadığı müddetçe kıble ehlini tekfir etmeyiz. Aynı şekilde imanla beraber hiç bir günah zarar vermezde demeyiz.
Kıble ehlinden kasıt:
daha önce açıkladığımız kıble ehlini müslüman ve mü’min olara isimlendiririz sözünü açıkladığımız gibidir. Bu sözünde helal saymadığı müddetçe kıble ehlini tekfir etmeyiz.
Bu sözün sebebi havariçe cevap vermektir. Havariç her işlenen günahtan dolayı havariçi tekfir ederler.
Bil ki Allah seni ve bizi rahmet etsin. Tekfir etme ve etmeme meselesi büyük bir imtahandir. Bundan dolayı çok fırkalar ayrılmış değişik görüşler beyan edilmiş birbirine zıt deliller getirmişlerdir. Tekfir etme ve etmeme meselesi fasif sözler ve inançları zikredenler aynı zamanda Rasulullah (s.a.s)’in getirdiklerine muhalefet ederler. Bunlara karşı iki görüş birligi vardır.
Aynı şekilde büyük günahlar işleyenleri konusunda da üç görüş vardır. Aynı itikadi meselelerdeki üç görüş gibidir:
1- Kıbleye yönelenleri tekfir etmeyiz. Rasulullah’ın getirdiğini tasdik, namaz kılmak tekfir edilmemesi içi tek şeydir. Ben müslümanım dediği müddetçe tekfir edilmez. Bu şekilde tamamen tekfir etmezler. Halbuki kıble ehlinden münafıklar vardır. Münafıklardan Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafir olanlar vardır. Hatta bazıları bunların bin kuvvetleri oldu mu açık bir şekilde bunları itaat eder. (Küfür sözleri) aynı zamanda da şehadet sözü söylerler.
Mutavatir olan farzlar mütavatir olan açık haramlar ve buna benzerlerini açık bir şekilde inkar eden bütün müslümanlara göre kafirdir. Tövbeye çağrılan etmezse mürted ve kafir olarak öldürülür.
Nifak ve irtidat şüpheleri. Bunlar bidatler ve büyük günahlardır. Haklal’in Sünne kitabında Muhammed b. Siri’nin zikrettiği “İrtidada en çabuk düşenler heva ve hevesine göre hareket eden kişilerdir. Şu ayet bunlar hakkında nazil olmuştur.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Ayetlerimizi çekişmeye dalanları gördüğün vakit; onlar başka bir söze geçinceye kadar, kendilerinden yüzçevir. Eğer şeytan sana unutturursa; hatırladıktan sonra, artık zalimler güruhu ile oturma.” (Enam: 68)
Bundan dolayı çok imam bu sözü genelleştirmemiştir.
“Biz her günahtan dolayı kıble ehlini tekfir etmeyiz.” Ancak şöyle diyorlardı “Her günahtan dolayı tekfir etmeyiz.”
bu sözün bütün günahlarda genelleştirmediler.
Her günah işlendiğinde tekfir etmeyiz sözü ile ne işlerse işlesin tekfir etmeyiz sözü arasında fark vardır. Havarice Cevaben:
“Her günah işlendiğinde kafir olunmaz. Bazı günahlar küfre götürür. Bu yüzden ne yaparsa yapsın günah olarak yapsın kafir olmaz sözü yanlıştır.
İmam bu yüzden helal saymadıkça sözünü eklemiştir yani ne günah işlerse kafir olur ya da ne günah işlerse kafir olmaz sözü bu manada anlaşılmasın diye bu ibareyi eklemiştir. bu söz ameli günahlardan dolayı tekfir edilince fakat itikadi günahlardan dolayı tekfir edilir denmişti. Bu söz açık değildir. Allah (c.c) Ameli şeyleri inançsız işlenmemiştir. Aynı şekilde imanda amelsiz işlenmemişti. Amel insanın organlarıyla yaptığı değildir. Kalbinde ameli vardır. Etrafların amelin temelidir. Etraftaki (eller bacaklar) amellerin temeli kalptir. Helal saymadıkça sözü şu manaya gelir.
Ancak bu ameli işlerken amelin caiz olup olmadığına inanıp inanmamadır.
2- Günahlardan ne yaparsa yapsın imana zarar vermez demeyiz. (Mürcia’ya cevaben) ona reddiyedir. Onlar göre imanla beraber Allah’a yapılan bir ibadet fayda vermezse bu aynıdır. Havariç bunun tam tersidir.
Mutezile”Bir büyük günah işlendiğinde bütün imanı kalkar iman kalmaz.
Havariç imandan çıkar küfre girer büyük günah işlerse
Mutezile ”İmandan çıkar küfre girmez.” diyor.
Çünkü inkar etmiyor fakat büyük günah işlendiği içinde müslüman demiyorlar.
3- Bir şey ortaya çıkıyor (yani müslüman ve kafirden başka) ikiside imandan çıkmıştır. dediği için bu kişi cehennemde sonsuza kadar kalacağına hüküm vermiş olurlar. Zaten onlarda bu hükmü kabul ediyorlar.

Not: İslam Tektir rumuzlu arkadaşımızın göndermiş olduğu derlemedir.

Nursohbet.nur sohbetleri.nur chat.dinisohbet.islami sohbet.islamnurum

HABERLERİN KABÜL ŞARTLARI.

Hanefîler, mürsel haberi rivayet eden ravi, güvenilir (sika) ise; müsned haber gibi mürsel haberin de kabul edileceğini söylerler. Hicrî II. yüzyılın başına kadar sahabî, tabiî ve tebai tabiî fakihlerinin büyük çoğunluğu da bu görüştedir. Mürsel haberleri, özellikle ileri gelen tabiîlerin mürsel haberlerini ihmal, şüphesiz sünnetin yarısını terketmek demektir. Devamını Oku

Hanefi Mezhebi

Hanefi Mezhebi

İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe’ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife’nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta’dır. Zûta, Irak ve İran’ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe’ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe’de Hz. Ali ile görüşmüştür

Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe’de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife’nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi. Çünkü Hz. Ömer (ö.23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe’ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes’ûd (ö. 32/652)’a onlara ilim öğretmesi için göndermiş, “kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah’ı size göndermeyi tercih ettim” demiştir (İbnü’l-Kayyim, İ’lâmü’l-Muvakkin, I, 16, 17, 20).

İbn Mes’ûd, Kûfe’nin kuruluşundan Hz. Osman’ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur’ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir. Ayrıca Kûfe’de Sa’d b. Ebî Vakkas (ö. 55/675), Huzeyfe İbnü’l-Yemân (ö. 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656), Ammâr b. Yâsir (ö.34/657), Muğîre b. Şu’be (ö. 50/670), Ebû Mûsa-Eş’ar, (ö. 44/664) gibi. seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî, Ma’rifetu Ulûmi’l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937, s. 191, 192). Bunlar İbn Mes’ûd’a yardımcı oluyorlardı. Hz. Ali Kûfe’ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş,

“Allah, İbn Mes’ûd’a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes’ûd’un öğrencileri bu şehrin kandilleridir” demiştir (el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisühum, Nasbü’r-Râye mukaddimesi, I, 29, 30).

Mısır’a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî, yalnız Kûfe’ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler.

Kûfe’de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681), el-Esved b. Yezîd (ö. 75/694), Şurayh b. e1-Hâris (ö. 78/697), Mesrûk b. el-Ecda’ (ö. 63/683), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714), Âmiru’ş-Şa’bi (ö. 103/721), Said b. Cübeyr (ö. 95/714), Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120/738).

İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö.150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti. Ebû Hanife’nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b. Ebî Süleyman vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b. Mes’ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır. Hz. Ömer’in Irak ekolüne etkisi tbn Mes’ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır.

Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müctehidlerin kullandığı ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için, bu konularda Hicaz’ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne’yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı. Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî’nin (ö. 256/869) hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî’nin (ö. 220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: “Kûfe’ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) engel oldu. Kûfe’de Arapça’sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık” (el-Kevserî, a.g.e.,I, 35, 36).

Affân hakkında, İbnü’l Medinî;

“Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı”; Ebû Hatîm ise; “imamdır, sikâdır.” demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) Müsned’indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir.

Ebû Hanife Kûfe’de önce Kur’ân-ı hıfzetti. Sarf, nahiv, şür ve edebiyat öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak’ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi. Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde Âmiru’ş-Şa’bî’nin etkisi olmuştur. Numân, hacc seyahati sırasında, bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer’in mevlâsı Nâfi’ (ö. 117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir.

Hocası Hammâd’ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife’nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü, rivâyet ve anânecilerin sema’ (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri. b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ). Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife’ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb, Tarihu Bağdâd XI, 307 vd.; el-Kevserî a.g.e., I, 36 vd.). Ebû Hanife’nin bu ilim halkalarında İslâm’ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru’r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî’dir. (ö.189/805). eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe’nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû Yusuf’un yanında tamamlamıştır. Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir: “İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var, onlardan yirmisekizi kadılık, altısı müftîlik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî, Menâkıb, II, 125). Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer’dir”

Zâhiru’r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir. Bunlar; ” el-Asl (veya el-Mebsût)”, “el-Câmiu’s-Sağîr”, ” el-Câmiu’l-Kebîr” ” es-Siyeru’s-Sağîr”, “es-siyeru’l-Kebîr” ve “ez-Ziyâdât” adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara “Mesâil-i usûl”de denilmiştir. Zâhiru’r-Rivaye’de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in görüşleri toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır. Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife’nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir.

Zâhiru’r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır. Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı, bir buçuk asır kadar sonra Şemsü’l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır.

Ebû Hanife’nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve kelâm konularına âittir. el-Fıkhu’l-Ekber, Kitâbü’l-Âlim ve’l-Müteallim, Kitâbü’r-Risâle, beş tane el-Haşiyye kitabı, el-Kasidetü’n-Nu’mâniyye, Ma’rifetü’l-Mezâhib, Müsnedü’l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet, nüsha ve şerhleri için bk., Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, ” Ebû Hanife “, İA, IV, 26, 27).

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir. Ebû Yûsuf, mal, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü’l-Harâc adlı eserini yazmış, hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında “kâdıu’l-kudât (baş kadı)” olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır.

es-Serahsî’nin, el-Mebsût’undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te’lifler devam etmiştir. el-Kâsânî’nin (ö. 587/1191) Bedâyiu’s-Sanayi’ fi Tertîbi’ş-Şerâyî’ adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha sonraki önemli te’lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı. el-Merginânî’nin (ö. 593/1197) el-Hidvye adlı eseri. Bunun başlıca şehrleri İbnü’l-Hümâm’ın (ö. 861/1457) Fethu’l-Kadîr, es Siğnakı’nin (te’lif: 700/1300) en-Nihâye, el-Bâbertî’nin (ö. 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî’nin (ö. VIII/XIV. asır) el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi’nin (ö. 710/1310) Kenzü’d-Dekâik’i sonraki önemli te’liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir. Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî’nin (ö. 743/1342) Tebyînü’l-Hakâik’i ile İbn Nüceym el-Mısrî’nin (ö. 970/1562) el-Bahru’r-Râik adlı eserlerdir. Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev’in (ö. 885/1480) ed-Dürer’i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler, el-Halebî’nin (ö. 956/1549) el-Mülteka’l-Ebhur’u ile bunun Şeyhzâde (ö.1078/1667) tarafından te’lif edilen Mecmau’l-Enhur adlı şerhi. Timurtâşî’nin (ö.1004/1595) Tenvîru’l-Ebsâr’ı ile el-Haskefî’nin (ö. 1088/1677) ed-Dürrü’l-Muhtâr’ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir. Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle, şahıs, aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır. Mecelle’nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi’nin (ö.1355/1936) Düraru’l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes’ud Efendi’nin (ö. 1310/1893) Arapça Mir’ât-ı Mecelle’si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü’ş-Şer’iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir.

Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: “Allah’ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah’ın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim kimsenin re’yini alırım. Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa’bî, el-Hasenü’l-Basrî ve Atâ’ya gelince, ben de onlar gibi ictihad ederim” (el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb, s. 20-21). Ebû Hanife fıkhı; “kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü tanımak” diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar. Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur’ân âyetleri ile karşılaştırılır. Âyetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü. Kur’ân’da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur. Ancak Hanefilerin sünnetin Hz. Peygamber’e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır. Bu usûle göre, her an’ane bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur.

Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir (sika), fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre’nin (ö. 58/677) rivâyet ettiği; “Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere, onu yedi defa yıkasın” (Buhârî, Vüdû’, 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93) hadîsini Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu durum hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre’ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır. Ebû Hanife’nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:

a) Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa, iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber “şâz” sayılır.

b) Âhâd haber Kur’ân’ın genel ifadesine (âmm’e) veya Kur’ân’da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitap’la amel edilir. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır. Çünkü Kur’ân’ın sübûtu kat’îdir. Ebû Hanîfe’ye göre, delâlet bakımından Kur’ân’ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir. Haber, Kur’ân’ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun mücmel’ini beyan ederse, bu haber kabul edilir. Bu, âhâd haberler Kur’ân’da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez.

c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır.

d) Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse, râvisi daha bilgili ve fakîh olan tercih edilir.

d) İki haberden birisinde, senet veya metin bakımından fazlalık varsa, ihtiyat yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez.

e) Âhâd haberle, kaçınılması imkansız olan “umumî belvâ”, yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir.

f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta’n’a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması, haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa, ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M. Zahid el-Kevserî, a.g.e., I, 27, 28) Aynı Müellif; Te’nîbü’l-Hatîb,1361 Kahire, s. 152-154).

Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber’e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı’ hadis denir. Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder. Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm’ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir. Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922), “mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid’attır” demiştir. Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî, Ezân, 95; Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, s. 111).

Ebû Hanife’nın az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler, mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde, Hz. Peygamber şöyle buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar, kitap, sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass’ların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass’a dayanan ve kabule lâyık görülen, birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır. Tarafsız âlimlerin incelemesini göre, Ebû Hanife’nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır. Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana, mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usüli’l-Ahkâm, Nşr. A.M. Şakir Mısır (t.y.), s. 929; el-Kevserî, Te’nîb, s. 152; Mekkî, Menâkıb, II, 96).

Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında Kur’ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir. Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu. Ebû Hanife’nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü’l-Kayyim, İ’lâmü’l-Muvakkıîn, l, 77, 227).

Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû’l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: “Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır” (Ebû Zehra, a.g.e., s. 262). İmam Mâlik; “İstihsan ilmin onda dokuzudur” derken; İmam Şafiî, istihsanı şer’i bir delil saymamı ve onu ” Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır”sözleriyle reddetmiştir. Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, “Kitâbü İbtâli’l-İstihsân” başlıklı bir bölüm ayırarak, istihsâna hücum etmiştir (bk. el-Ümm, VII,267-277). İbn Hazm’a göre istihsan; “Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir” (İbn Hazm el-İhkâm, s. 22; İbn Hazm İbtâlü’l-Kıyâs, s. 5-6)

Ancak hiçbir İslâm hukukçusu, bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır. Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller, doğru bulunursa, bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M. Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, s. 270 vd.)

el-Kevserî’nin, Ebû Bekir er-Râzi’den (ö. 370/980) nakline göre, istihsan iki alanda cereyan eder. a) İctihad ve re’yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re’yimizi kullanmak. Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi. b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar: “Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır. Buna “kıyas” adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir. Buna da “İstihsân” adı verilir, yani “kıyas-ı müstahsen” denilir. Bunlarda tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir” (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; el-Kevserî a.g.e., I, 24-27).

Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri, hem de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur. İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir sonuca ulaşılır. Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir. Yırtıcı kuşlar ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez. Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez, ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir.

Bazan şer’i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir. Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz. Peygamber’den rivâyet edilen bir hadis (Buharî, Savm, 26; Müslim, Sıyam,171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir. Yine namazda kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir. (Zeylaî, Nasbu’r-Raye, I, 47). İstisnâ’ (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken, her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ’ veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek istihsan yapılır. Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat, hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur. Burada, “zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar” kaidesi uygulanır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass’a, ya kıyasa, ya icmâ’a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu temele dayanan istihsânı, başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî’nin itirazları belki, sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir. Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır (bk. eş-Şâfiî, el-Ümm, VII, 267 vd.; el-Kevserî, a.g.e., I, 23-27; es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; es-Serahsî, el-Usûl, II, 201; Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, s. 263-273).

Hanefî mezhebi Irak’ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir’de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib’te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya’da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul’dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri”, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Halefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen’in, Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473 vd.).

Hamdi DÖNDÜREN

Mezheb İmamları ,Dini Sohbet

Mezheb İmamları ,Dini Sohbet

Mezheb İmamları 

EBU HANİFE (80/150 – 700/767)

İmam Âzam (büyük İmam) lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamı.

Ebû Hanife, Kûfe’de hicrî 80 yılında doğdu. Numân ve ailesinin Arap olmadığı kesindir; onun Farisi veya Türk olduğu şeklinde değişik görüşler vardır. Dedesi Zûta, Teym b. Sa’lebeoğulları kabilesinin âzatlısı olup, Hz. Ali zamanında Kâbil’den Kûfe’ye gelerek; orada yerleşti. Zûta’nın oğlu Sâbit de Kûfe’de ipek ve yün kumaş ticaretiyle uğraştı. İslâm’ın hâkim olduğu bir ortamda yetişen Numân b. Sâbit küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetti. Kırâatı, yedi kurrâdan biri olarak tanınan İmam Âsım’dan aldığı rivâyet edilir (İbn Hacer Heytemî, Hayratu’l Hisan, 265) Numân gençliğini ticaretle geçirdikten sonra İmam Şa’bî (20/104)’nin tavsiye ve desteğiyle öğrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, şiir öğrendi. Yetiştiği Kûfe şehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düşüncenin, itikâdı fırkaların bulunduğu, itikadla ilgili ateşli tartışmaların yapıldığı rey ehlinin yerleştiği bir şehirdi. Dindar bir ailede yetişen Ebû Hanife’nin de bu itikâdı tartışmalara zaman zaman katıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Şa’bî’nin kendisini ilme teşvikini şöyle anlatmaktadır: “Günün birinde Şa’bî’nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana, ‘Nereye devam ediyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Çarşı pazara’ dedim. O, ‘Maksadım o değil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?’ dedi. Ben, ‘Hiçbirinin’ diye cevap verince Şa’bî, ‘İlmi ve ulemâ ile görüşmeyi sakın ihmal etme. Ben senin uyanık ve aktif bir genç olduğunu görüyorum’ dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yaptı. Ticareti bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allah’ın inâyetiyle Şa’bî’nin sözünün bana çok faydası oldu.” Kendisinin de belirttiği gibi Şa’bî’nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktası olmuştur. Bundan böyle ticaret işini ortağı Hafs b. Abdurrahman’a devredecek, ara-sıra dükkânına uğrayacak, asıl işi ilim meclislerine devam etmek olacaktır. O zaman Numan henüz yirmiiki yaşındadır (Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioğlu. İstanbul 1970. 43).
 

Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebi Âmir el-Asbahî. Mâliki Mezhebinin imamı, Muhaddis ve mutlak müctehid.

İmam Mâlik, Medine’de doğmuştur. Onun doğum tarihi hakkında, Hicrî 90’dan 98’e kadar değişen farklı rivayetler vardır. Ancak, yaygınlıkla kabul edileni 93 (711-712) tarihinde doğmuş olduğudur (Ömer Rıza Kehhale, Mu’cemü’l-Müellifîn, Beyrut (t.y.), VIII, 168; ayrıca bk. Suyutî, rezyinü’l-memalik, 7)..

İmam Mâlik’in ailesi aslen Yemenli olup, dedesi Zû Asbah kabilesine mensup olan Mâlik b. Ebu Amir el-Asbahî, Yemen valisinden gördüğü zulüm üzerine Medine’ye gelip yerleşmiştir. Annesi de, yine Yemenli Ezd kabilesinden, Aliye binti Şüreyk el-Ezdî’dir.

İmam Mâlik’in dedesi Medine’ye yerleştikten sonra, Kureyşe mensup Benû Teym b. Murra kabilesi ile hısımlık kurarak, bu kabile mensuplarıyla dostluk (velâ) akdetmiş ve gerektiğinde onlardan yardım görmüştür.

İmam Mâlik’in ailesi, Medine’ye yerleştikten sonra ilimle meşgul olmuş, özellikle hadisleri toplamaya ve Ashab’ın fetvalarını öğrenmeye büyük önem vermişlerdi. Dedesi Mâlik b. Ebu Amir, Tâbiînin büyüklerinden olup, Hz. Ömer (r.a), Osman (r.a), Talha (r.a) ve Aişe (r.anh)’dan hadis rivayet etmiştir.

İmam Mâlik, babasından sadece bir hadis rivayet etmiştir. Bu da, babasının hadisle fazlaca meşgul olmadığını göstermektedir. Ancak amcası Süheyl hadis âlimlerinden olup, İsmail b. Cafer’in hocasıdır. Ayrıca, ez-Zuhrî de ondan ders okumuştur. Onun Nadr ismindeki kardeşi de hadis tahsil etmişti. İmam Mâlik, hadis derslerine başladığı zaman, bu kardeşinin şöhretine binaen Ahu’n-Nadr (Nadr’ın kardeşi) diye çağrılmakta idi. Daha sonra, İmam Mâlik, hadiste onu geçmiş ve kardeşi ona nisbet edilmeye başlanmıştır

 

MUHAMMED B. İDRÎS EŞ-ŞAFİÎ (150-204 H.)

Şafiî mezhebinin öncüsü ve müctehid imamlardan biri.

Hicrî 150/Miladî 767 yılında Filistin’in Gazze şehrinde doğdu. Babası İdris bir iş için Gazze’ye gitmiş, orada iken vefat etmişti. Dedelerinden biri olan Şafiî İbn es-Sâib’e nisbeten Şafiî olarak bilinir. Soyu Abd-i Menâf’ta Hz. Peygamber’in soyuyla birleşir.

Henüz küçük yaşta iken babasını kaybeder. Fakir bir şekilde yaşayan annesi, oğlunu alıp Mekke’ye gitmeğe karar verir. Mekke’de, daha küçük yaşta kendisini ilme veren İmam Şafiî, yedi yaşında Kur’ân-ı Kerim’i; on yaşında da İmam Mâlik’in el-Muvatta’ adlı hadis kitabını ezberlemiş ve on beş yaşına geldiğinde, fetva verebilecek bir seviyeye ulaşmıştı.

Bundan sonra yirmi yıla yakın bir süre çölde, Huzeyl kabilesi içinde yaşayarak fasih Arapça’yı ve câhiliye şiirlerini öğrendi. Hatta Asmaî, onun hakkında; “Huzayl’in şiirlerini Kureyş’ten Muhammed b. İdris denen bir genç ile düzelttim” demiştir. Böylece edip ve Arapçada söz sahibi olmuştur.

Akabinde birçok alimden hadis okudu. Mekke valisinin bir tavsiye mektubu ile Medine’ye gitti. Burada İmam Mâlik’e el-Muvatta adlı eserinin tamamını arzetti. Daha sonra tamamen fıkha yönelerek İmam Mâlik’ten Hicaz fıkhını öğrendi. Şafiî’nin eşsiz kavrayış ve üstün zekâsını müşahede eden İmam Mâlik, ona şu anlamlı tavsiyede bulundu: “Muhammed! Allah’tan kork, günahtan sakın; çünkü ben senin büyük bir şahsiyet olacağını ümid ediyorum. Gönlüne Allah’ın koymuş olduğu bu nuru günahla söndürme.”

Medine’de İmam Mâlik’ten fıkıh ve hadis ilmi aldı. Süfyan b. Uyeyne’den, Fudayl b. İyâz ve amcası Muhammed b. Şâfi’ ve diğerlerinden hadis rivayet etti.

İmam Şâfiî, bu arada çalışmak zorunda olduğu için bir süre Yemen’e gitti. Yemen kâdısı Mus’ab b. Abdillah el-Kureşî orada kendisine resmî bir iş bulmuştu. Bu arada, Halîfe Hârun er-Raşîd Hz. Ali taraftarlarının bir harekâtından korkuyordu. Yemen tarafından yakalanıp getirilen Şiîler arasında -Şiî olmadığı halde- Şâfiî de Medîne’de Halîfe’nin huzuruna çıkarıldı. Suçsuzluğu anlaşılınca Halife onu serbest bıraktırdı ve maddî yardımda bulundu. Sonra H.183 ve 195’te Bağdat’a gitti. Orada Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’den Irak fakihlerinin kitaplarını okudu. Onunla fikir alış verişinde bulundu.
AHMED B. HANBEL (164-241 /780-855)

Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel b. eş-Şeybâni el-Mervezî, Hanbelî mezhebinin imamı, muhaddis, mutlak müctehid.

164/780 yılında Bağdat’ta doğan Ahmed’in babası Muhammed b. Hanbel otuz yaşında ölmüş, onu annesi Sâfiyye binti Meymune büyütmüştür. Kendisi Arap olup, Şeybân kabilesine mensuptur ve soyu, Nizar kabilesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in soyu ile birleşmektedir. Ahmed’in dedesi Hanbel, Emeviler döneminde Serahs valiliği yapmıştır.

İlk eğitimini bir ilim ve kültür merkezi ve aynı zamanda Abbâsîlere başkent olan Bağdat’ta aldıktan sonra dini ilimlere yönelen Ahmed, İslâm’ı bütün yönleriyle yaşamak istedi. Bu arzu onu Peygamber (s.a.s.)’in hadisleriyle uğraşmaya götürdü. Daha çocukken Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemişti. Diğer dini ilimleri okuduktan; Arapça’yı ve dil bilgisini geliştirdikten sonra bütün mesaisini hadislere ayırmıştı. O, ayrıca Farsça da bilmekteydi. Hadis toplama, ezberleme ve yazma onda bir tutku haline gelince, Basra, Hicaz, Kûfe ve Yemen gibi ilim merkezlerine birçok seyahatler yaparak buralarda bulunan ulema ve muhaddislerle görüşmüş, râvileri bulmuş ve onlardan hadis almıştır. (İbnü’l Cevzî, Menakıbu’l İmam Ahmed b. Hanbel, s. 183 vd.) Üçünde parasızlıktan ötürü yaya olmak üzere beş defa hacca gittiği, İmam Şâfiî ile ilk defa Hicaz’da tanıştığı, yolculuklarında fakir olduğundan büyük sıkıntılarla karşılaştığı, Yemen’deki muhaddis Abdurrezzak b. Hemmam (ö. 211)’dan hadis almak için Yemen’e giderken yolda parası bitince hamallık yaptığı kaydedilmektedir. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, X, 329) Ravilerden hadislerle birlikte sahâbe ve tabiine dair ulaşan butun rivayetleri almıştır. Fıkhi bilgisini ve usûl-i fıkhı Ebu Yusuf* ve imam Şafii’*den aldığı derslerle kuvvetlendirmiş, toplayıp tedvin ettiği hadis ve sahâbe fetvalarını fıkhının dayanağı yapmıştır. Kırk yaşından sonra, topladığı beş bine yakın talebeye ders vermiştir
dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,nur sohbet,nur chat