Sabır Üzerine

Efendim, bugünkü yazımıza bir hadîs-i şerîfle başlayalım istedik. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
(Sabır üçtür: Musîbete sabır, tâ’ate sabır ve günâh işlememeye sabır… Musîbete sabredene, Allahü teâlâ üçyüz derece ikrâm eder. Her derece arası yerden göğe kadar mesâfedir. Tâ’ate sabredene, Allahü teâlâ, altıyüz derece ihsân eder. Her derece arası, yerin dibinden, Arş’a kadardır. Günâh işlememeye sabredene, Allahü teâlâ, dokuzyüz derece verir. Her derece arası, yerin dibinden Arş’ın üstüne kadardır.)
Çocuğun ölmesi, malın elden çıkması ve gözün görmemesi, kulağın işitmemesi gibi insanın isteği ile ilgisi olmayan musîbetlere sabretmekten fazîletli sabır yoktur… Tabii ki sabır deyince ilk akla gelen Eyyûb aleyhisselamın sabrıdır…
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden Eyyûb aleyhisselâmın çok mal ve serveti ile on oğlu vardı. Sürü sürü hayvanları, bağları ve bahçeleri bulunuyordu… Allahü teâlâ, hazret-i Eyyûb’u imtihân etmeyi murâd etti. Onun mallarını çeşitli vesîlelerle elinden aldı. O sabretti…
Bir gün, hocaları ile ders okuyan on çocuğunu da depremde kaybetti. O, Allahü teâlâya teslimiyetini bildirdi. Güzel sabretti…
Bundan sonra vücuduna hastalık geldi. Akrabâları, komşuları yanına uğramaz oldu. Şehir halkı onu ve hanımı Rahîme Hatun’u şehirden dışarı çıkardılar. O, yedi yıl dert ve belâ içinde kaldı. Hâlinden hiç şikâyet etmedi, yine sabır gösterdi…
Bir gün Cebrâil aleyhisselâm gelerek Allahü teâlâdan;
“Ey Eyyûb! Belâ verdim sabrettin. Şimdi ben sıhhat ve nîmet vereceğim” haberini getirdi. Allahü teâlâ;
“(Ey Eyyûb!) Ayağını yere vur. Çıkan sudan gusleyle ve soğuğundan iç” buyurdu. Bu emr-i ilâhî üzerine Eyyûb aleyhisselâm ayağını yere vurdu. Biri sıcak, biri soğuk, iki pınar fışkırdı. Sıcak sudan gusledince bedenindeki; soğuk sudan içince içindeki hastalıklardan kurtuldu ve sıhhate kavuştu. Gencecik biri oldu. Allahü teâlâ mallarını iâde etti. Çok sayıda evlat ihsân etti…
Unutmayalım ki hepimiz imtihandayız. Allahü teala cümlemizi bu imtihanı kazananlardan eylesin.

GÜNAHLAR KARŞISINDA MÜMİN

GÜNAHLAR KARŞISINDA MÜMİN

İnsan, isteyerek veya istemeyerek bir günah işleyebilir. Hatta bir adım daha ileri giderek, daha büyük günahlara bulaşmış olabilir. Hatta pişman olduğu halde bu tür günahları birkaç defa daha işlemiş olabilir. Bu noktada şeytan tekrar devreye girip o insana şunları söylettirebilir: “Ben bittim. İflah olmam artık. Allah beni affetmez. Ben dünyanın en rezil insanıyım. Olan oldu, boş ver gitsin.”
Aslında bu ifadeler şeytanın öldürücü darbelerinin en büyüğüdür. Ümitsizlik vermek onun en sinsi silahıdır. Onun en sevmediği şeylerden biri de kulun günah işledikten sonra tövbe edip Rabbi’ne yönelmesidir. Tövbe, günahlar karşısında bir yenileme ve iç onarımdır. Tövbeyle Rabbimizin gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınırız.
Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Allah kulunun tövbesinden sonsuz derecede memnun olur, sevinç duyar. Şöyle ki, bir insan çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a şükrederken yanlışlıkla, ‘Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun’ diyor. İşte tövbe eden kulu karşısında Rabbimizin ferah ve sevinci bu adamınkinden daha fazladır.” (Buhari, Daavat 4)
Günahlarda ısrarcı olmadan onu hemen temizleme önemlidir. Günahlardan duyulan pişmanlık, aslında tövbenin kendisidir. Bu konuda “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur” mealindeki Allah Resulü’nün müjdesi içimizi aydınlatıyor. (İbn Mace, Zühd 30)
Günahlar, tövbe ve istiğfarla temizlenmelidir. Her günahta küfre giden bir yol vardır. Her şeyden önce günah, kulun Cenab-ı Hakk’ın inayet atmosferinden dışarı çıkması ve İlahî teminatı reddetmesi demektir. Ayrıca kul, günah işlemekle şeytana tam hedef olmuş sayılır; günahlar arttıkça da Allah’ın himaye ve koruması azalır.
Günah, bir pas, bir leke ve bir kirdir; öyle ki, hadisin ifadesiyle, üst üste biriken lekeler, derhal tövbe ve istiğfarla temizlenmezse, kalbî hayatımızla Rabbimizin bize bakışı arasına girip, O’ndan gelen tecellileri keser, rahmet esintilerini perdeler ve bizi inayetten mahrum bırakır. Himayesiz kalan bir kalp ise, neticede şeytanın küfürle vurabileceği bir hale bürünmüş olur.
Kendini mahcup edecek bir günah işleyen insan, kimsenin bu günahı görmesini istemez. Ama Allah’ın ve meleklerin onun yaptıklarını gördüklerinin de farkındadır. Onun hep bu zayıf anını kollayan şeytan, bu esnada ona, “Keşke şu günahımı gören olmasaydı, belki de yoktur; ya da keşke şu şey, günah olmasaydı, belki de değildir.” dedirtir.
Esasen günah, ısrar edildiği, zararsız bilindiği, tövbe ve istiğfar ile de temizlenmediği zaman günah olur. Çünkü böylece dolaylı yoldan küfre girilip, Allah’ın emir ve yasağı inkar edilmiş ve şuurlu olarak helalmiş gibi sürekli yapılır hale gelmiş olur. Yoksa kendisinde ısrar edilmediği, zararı bilinip korkulduğu, tövbe, istiğfar ve samimi bir pişmanlıkla terk edildiği zaman ise, inşallah affa mazhar olacaktır. Dağlar büyüklüğünde de olsa, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur. İslam ümitsizlik değil ümit dinidir.
“Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rah­me­tin­den ü-mi-­di­-ni­-zi kes­me­yi­niz. Allah, bü-tün gü-nah-la-rı aff eder. Çünkü O, gafur ve rahimdir. ” (Zümer, 39/53)

Günahlardan Çıkış Yolları

Günah ve bu günahlara karşı yaptığımız tevbelerde nelere dikkat etmeliyiz?

Günahlar karşısında en büyük tahassüngâhımız (sığınma yeri) olan tevbe mevzuunda, şu hususlara dikkat etmek kalbî ve ruhî hayatımız için çok ehemmiyetlidir:

1. Günah karşısındaki tepki

Bu, insanın o andaki ruhî durumu ile yakından alâkalıdır. Öyle an olur ki, işlediğiniz bir günah karşısında başınızı yere koyar, feryâd u figân eder, dua dua yalvarır, günahınızın affını dilersiniz. Öyle an da olur ki, ne ağlamalarınız ne âh u vâhlarınız sizi tatmin eder ne de feryatlarınız içinizdeki yangını söndürür. Ama ümit edilir ki, içinizde sizi sürekli rahatsız eden bu hüzün, tevbe adına, Allah katında daha makbul ve daha geçerli olur…

Çarşı-pazardan geçerken, istemeden gözünüz ağyâra kaydığında, şayet sizde şöyle düşünceler hâsıl oluyorsa: “Ah! Ben ne yaptım! Vücudumun bütün zerreleri adedince, her an Allah’a müteveccih olmam gerekirken, bakışlarım ağyâra kaydı ve günah işledim. Hâlbuki gözlerimi kapayabilirdim. Yolumun uzaması pahasına daha selâmetli ve emin bir yolu tercih edebilirdim vs.” ve hemen oralarda bir namazgâh bulup başınızı secdeye koyarak âh u vâh edip inleyebiliyorsanız veyahut içinizi kaplayan hüzünle dünya size dar geliyorsa, hakikî tevbeyi yakalamışsınız demektir. Evet, tevbe, aslında, bir nedamet, pişmanlık ve bir iç yangınıdır.

Bu itibarla da, önemli olan, günahlarla beraber olmayı yılan ve çiyanlarla beraber olma kabul etmektir. Mü’minin günaha bakışı budur ve bu olmalıdır. Aksi takdirde günahın âkıbetinden ve neticesinden şüphesi var demektir.

Her günahın, bir iç nedametle kalbin ritimlerinin ve damarlardaki kanın cereyan ve cevelanının değişmesi şeklinde bir mukabele görmesi çok önemlidir.

2. Günahın kısa ömürlü olması

Bir yerde sürçüp günah işlediğiniz ve günah atmosferine kaydığınızda, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfar ile arınmalısınız. Arınmalı ve kesinlikle bunu tehir etmemelisiniz. Çünkü bir saat sonra sırtınızdaki bu Kafdağı’ndan daha ağır yükle, Rabbinizin huzuruna gitmeyeceğinize dair elinizde bir senet yoktur. Nezih ruhlar, işledikleri günahlardan temizlenmedikten sonra, rahat edemez ve onların gözlerine uyku girmez…

Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak, şahsın kendi aleyhindedir. Ve bundan daha önemlisi de, Allah’a karşı yapılan bir saygısızlığa karşı, saygılı olmak demektir. Hiçbir günahın bir saniye bile yaşamaya hakkı yoktur. Zira o, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan hâline gelir. Ve bir defa lekelenince de kalb artık yeni lekelere açılır. Böylece insan fasit bir daire içine düşer. Her günah yeni bir günahı doğurur ve nihayet “Hayır hayır, onların kalbi pas bağladı.” (Mutaffifîn sûresi, 83/14) sırrı zuhur eder.

Bundan dolayıdır ki, insanlardaki duygu ve düşünceyi daima bu zemine çekip, onlara bu hakikatleri anlatmak ve onları günahlar karşısında hüşyar ve uyanık hâle getirmeye çalışmak çok önemlidir. Hatta gücünüz yeterse veya bir kuvve-i kudsiye-i vilâyetiniz varsa, günahın çirkin yüzünü onlara göstermelisiniz, göstermeli ve onları o günahlardan vazgeçirmelisiniz.

Evet, kalbi hüşyar ve uyanık, ruhu duyarlı insanlar âdeta her günahın, beraberinde getirmiş olduğu bir iğrenç kokuyu duyar gibi olurlar.

3. Günahı kerih görmek

Günaha karşı yapacağımız tevbelerde, en önemli unsurlardan biri de günahı kerih görmektir. Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. Kaçamayınca da bir daha o günahı işlememe azmi ve cehdi ile tevbe etmek mümkün olmaz. Meselâ, nasıl ki, elinizde çok nadide bir kristal vazo bulunsa ve siz onu düşürüp kırsanız, ellerinizi dizlerinize vurur, âh u vâh eder ve teessür duyarsınız. Aynen öyle de; işlediğiniz her günahla, elinizdeki hayat fanusunuz kirleniyor, kırılıyor demektir. O hâlde en az maddî bir kristalin kırılması karşısında duyduğunuz teessür kadar, işlediğiniz günah karşısında da teessür duymanız iktiza eder. Aksi hâlde günahı hafife alıyor ve önemsemiyorsunuz demektir.

4. Günah-tevbe dengesi

Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah zift dolu bir kuyuya düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama çıkmak büyük bir gayret ister.

5. Günahı günah olarak bilmek

İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı irtikâp etmek kadar günahtır. Meselâ, zina yapan bir insanın, zaman zaman içinden: “Allah bu zinayı niçin yasak etti? Ne güzel istifade ediyorduk!” diye geçirmesi veyahut haram-helâl demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, “Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu!” şeklinde düşünmesi günahı irtikâp etmekten daha büyük günahlardır.

O hâlde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız: “Ey günah, boşuna yorulma, kapılar sürmelidir; içeri giremezsin!”

Günah hususunda Bediüzzaman Hazretleri’nin şu teşbihi çok mânidardır: “Günahtan yılandan çiyandan kaçar gibi kaçınız.” der. Burada yılan ve çiyan tabirinin yerine aslan veya kaplan tabirlerinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Zira aslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat akrep, yılan ve çiyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çiyan gibi kalleştir.

Hâsılı, günahlara karşı daima teyakkuzda bulunmak mü’mi­nin şiarı olmalıdır. Unutmayalım: Günahlara karşı teyakkuz, Allah’a karşı vefalı olmak demektir.

Günahı günah olarak bilme meselesine “…” hadisi zaviyesinden de bakabiliriz. Yani kulun tekrar tekrar günah işleyip Allah’ın da her seferinde affetmesini ifade eden hadisi. Şöyle ki: Zenb ve zeneb ikisi de aynı kökten gelir. Zenb, günah; zeneb ise kuyruk demektir. Buna göre: “Günah işledim Rabbim.” diyen kul: “Ey Rabbim, ben yine bir kuyruk taktım. Şu hâlimle Sen bana ister kuyruklu bir tilki, ister insanları sokan bir akrep, istersen de kuyruğu kendinden bir yılan nazarıyla bak! İşte ben oyum.” Yani kul, günahını itirafla, kendisine bahşedilen insanî seviye, insanî makâmâtı âdeta tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını, iradesiyle hayvanlığı benimsediğini ve o seviyeye düştüğünü itiraf ediyor.

Günah işlediği hâlde onu sezemeyene gelince, o zaten “kel en’ami belhüm edall” (A’râf sûresi, 7/179) tokatını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür. Nitekim geçmiş yıllarda Avrupa’da gençler arasında yapılan bir anketin sonuçları, bu hükme güzel bir misal teşkil eder ki, o anketin neticesinde, Avrupa gençliğine ait tespit edilen özellikler, serseri bir sokak köpeğinin özellikleriyle aynı çıkmıştı. Zira hakikatten başka her yol, hakikatten başka neticelere götürür…

En büyük günah, Allahü tealayı unutarak iş yapmaktır.

En büyük günah, Allahü tealayı unutarak iş yapmaktır.

Büyükler buyuruyorlar ki; “Ahirette kiminle beraber olmak istiyorsanız, dünyada da onunla beraber olun”.

Dua, yemekteki tuz gibi olmalıdır, ayarında kullanmalıdır. Abdülhakim efendi hazretleri buyurmuşlar ki; Dua ederken ne çok kısa, ne çok uzun. Yemeğin tuzu kadar olmalıdır.

Hayat hayaldir… Eğer namaz kılmasaydık, yaşamamız neye yarardı?… Mü’min namaz kılmak için yaşar. Mübarek bir zât talebelerini toplamış, sohbet ederken, ezan okunmağa başlayınca susmuş. Hayye ales-salâh, hayye ales-salâh, hayye alel-felâh, hayye alel-felâh derken mübarek zât buyurmuş ki; Allahü teala kullarını cennete davet ediyor… ne anlıyorsunuz?.. Cenab-ı Hak diyor ki; Kendinize gelin! .. Mü’min ölür cennete gider, hem bu dünyada hem ahirette rahata erer.
Bir delikanlı bir kıza âşık olmuş. Kız da hiç yüz vermiyormuş. Şurada bir yahudi var, müthiş büyü yapıyor demişler. Delikanlı büyücüye gitmiş… Büyücü, büyünün tutması için sözümü dinlemen lazım demiş. Kırk gün namaz yok ve kırk gün hiçbir iyilik yapmayacaksın, bir tane iyilik yaparsan büyü tutmaz, demiş. O da, kabul demiş. Allah muhafaza… Kırk gün geçmiş, büyü tutmamış. Büyücü, bir iyilik mi yaptın, demiş. Delikanlı, hayır demiş. Büyücü, eğer bir iyilik yaptıysan tutmaz deyince, delikanlı tamam hatırladım, yolun ortasında büyük bir taş vardı, kimsenin ayağına takılmasın diye aldım, o taşı kenara koydum, demiş. Büyücü, tamam, işte bundan, demiş. Çocuk, aklıma bir şey geldi diyor; Ben kırk gün rabbimi terk ettim, o beni terk etmedi. Ben böyle Allaha kurban olayım. Ben rabbime döndüm demiş, tövbe etmiş. Bunun üzerine o yahudi de böyle bir Allaha ben de iman ederim demiş… Rabbim beni terk etmedi diyor, tövbe ediyor ve bir mürşid-i kâmile gidiyor. Asrın en büyük evliyasından oluyor.

Mübarek bir zât gece yarılarına kadar tasavvuf sohbetleri yaparmış. Küçük çocukları da sohbetine davet edermiş. Çocuklar ise hem anlatılanları anlamıyor hem de biraz sonra uyuyup kalıyorlarmış. Bir gün bu mübarek zâtın hanımı, neden bu çocukları topluyorsun zaten anlamıyorlar birde üstelik uyuyorlar. Bu çocukları toplamanın maksadı nedir, demiş. Mübarek zât buyurmuş ki; “O çocuklar günahsız. Onlar uyudukları halde bulundukları yere öyle bir nur yağıyor ki, ben o nura hayranım. O çocuklar olmasa, nur yağmıyor. Yağan bu nurlara, feyzlere kavuşabilmek için çocukları bulunduruyorum”.
En büyük günah, Allahü tealayı unutarak iş yapmaktır. Kaldı ki biz namazda bile unutuyoruz. Fakat büyükler bunun çaresini bulmuşlar. Büyükler buyuruyorlar ki; Beş vakit namazı kılan, hükmen yirmidört saat hatırlamış kabul edilir. Bir de imanımızı, hidayetimizi, her şeyimizi borçlu olduğumuz büyükleri hiç unutmamak, her saniye hatırlayabilmek lazım. İmanın sebebi bu sevgidir. Bunun için iki yol vardır. Birincisi, her an, her yaptığı işte, her attığı adımda, o büyük zâtı hatırlamaktır. O bunu nasıl yapardı diye düşünüp, ona göre yapmaktır. Yani O zatı kendi kalbine koymaktır. Bu kişi her saniye düşünmeğe mecburdur. İkinci yol, öyle kıymetli iş yaparak kendini sevdirmeliki,.. hocasının kalbine girmelidir. Eğer bunu yapabilirse, talebenin her an kendisinin düşünmesine lüzum kalmaz. O, artık büyüklerin kalbindedir. Büyüklerin kalbine gelen feyizlerden istifade eder. Demek ki, ya kendi kalbine koymak ya da onun kalbine girmek lazımdır.

Allahü tealaya emanet olunuz efendim.

Günahsız kimlikler

Günahsız kimlikler İnsanların toplumdaki statülerine ya da temsil ettikleri mesleğe bakarak bazı beklentiler geliştiririz. Mesela, bir doktor hepimizin gözünde, sağlıklı beslenen, beden ve ruh sağlığını koruyabilmek için çaba gösteren kişidir. Çünkü mensup olduğu meslek bunu gerektirir. Bir arkadaşım -doktorunu sigara içerken gördüğünde büyük bir şaşkınlık yaşadığını ve elinde olmadan ona olan güvenini yitirdiğini- ifade etmişti. Çünkü ona göre bir doktor, mesleği gereği sağlık konusunda insanlara örnek olmalı ve hataya fırsat vermemeliydi.

Bir din görevlisini hiç günah işlemez sanır ve küçük bir kusurunu gördüğümüzde yerden yere vururuz. Çünkü bu kişiden mükemmel olmasını ve hata yapmamasını bekleriz. Bir terzinin elbisesinde sökük görsek gözümüzden kaçmaz ve hayretle karşılarız. Bir eğitimcinin çocuğunun çok başarılı ve terbiyeli olabileceğine inanırız. Bir psikolog hiçbir zaman üzülmemeli, depresyona girmemeli ve sorunlarının üstesinden tek başına gelebilmelidir. Çünkü onu insanlara yol gösteren ve bu konuda ehil olan bir kişi olarak görürüz… Son yıllarda bir müslüman ruhsal sıkıntılarıyla daha rahat başa çıkamaz mı? Ya da inanan bir insanın depresyona girme hakkı var mıdır? gibi bir anlayış da ortaya çıktı. Bir derdiniz olsa insanlar, “sen inançlısın, böyle bir sıkıntıya nasıl yenik düşebilirsin” diye karşılık verir ve sizden daha mükemmel ve güçlü olmanızı beklerler.

İnsanlarımız, mensubu olduğunuz mesleği, taşıdığınız imajı ya da bakış açınızı göz önünde bulundurarak sizden buna uygun davranmanızı bekliyorlar. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, hepimiz birer insanız ve yaptığımız işin yanında bir insanın taşıyabileceği bütün zaafları da taşımaktayız. Bu nedenle, terzinin söküğü olabilir, bir eğitimci bütün çabalarına rağmen problemli bir çocuğa sahip olabilir, bir müslüman hata yapabilir ve depresyona girebilir.

Elbette, acıya anlam vermede ya da sorunlarla başa çıkma da Allaha inanan bir insanın işi daha kolay olacaktır. Çünkü o, hayatın bir imtihan diyarı olduğunu bilmekte ve Allahtan gelene sabırla karşılık vermenin derecesini yükselteceğine inanmaktadır.

günah,islami sohbet,günahsızlar,Günahsız kimlikler

islami sohbet lerde yapılan gıybetler

islami sohbet lerde yapılan gıybetler malefdirki çok fazladır kardeşlerim bu sanal ortamda gıybet okadar basidirki genelde allah c c zikir ederiz özele geödigimizde ise şuna bak şu şunu yapmış bu kız şunla çıkmış bize ne ya onların özel hayatından bize ne ki biz kendimize bakalım acaba biz nasıl insanız buna bakmak yerine şu şöle diyoruz yanlış o kardeşinlemi ceheneme girmek istiyorsun rabım yar ve yardımcımız olsun inş

gıybet,islami sohbet lerde yapılan gıybetler,günah,cehennem,zikir