anne baba ve diger konularla ilgili hadis i serifler

Bir adam, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme gelip, şöyle dedi:
“Ey Allahın ResÃlü! Kendisine iyilik yapmaya kim daha lÃyıktır?”
“Annen, sonra annen, sonra baban, sonra yakınlık derecelerine göre diğer yakınların,” buyurdu.
Ebà Hureyre radıyallahu anh. BuhârÃ.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Yanında ana babası, ya da onlardan biri yaşlanıp da, gerekeni yaparak cennete giremeyen kimsenin burnu sürtülsün!”
Ebà Hureyre radıyallahu anh. Müslim.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Allahın hoşnutluğu babanın hoşnutluğunda, öfkesi de babanın öfkesindedir.”
İbn Amr radıyallahu anh. TirmiÃ.

Cahime dedi:
“Ey Allahın Resûlü! Harbe katılmak istiyorum, sana danışmaya geldim.”
“Annen var mı?”
“Evet.”
“Onun yanından ayrılma! Çünkü cennet, onun ayakları yanındadır.”
İbn Cahime radıyallahu anh. NesêÃ.

Esma: Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme sordum:
“Müşrik olan annem yanıma geldi. Ona yardım edeyim mi?”
“Evet. Annene yardım et!” buyurdu.
Esma radıyallahu anha. BuhÃrÃ.

Bir adam Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme dedi ki:
“Ey Allahın Resalü! Çok büyük bir günah işledim, acaba tevbe edebilir miyim?”
“Annen var mı?” buyurdu.
“Hayır.”
“Teyzen var mı?”
“Evet.”
“Öyleyse ona bir iyilikte bulun!” buyurdu.
İbn Ömer radıyallahu anh. TirmiÃ.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bir gün oturuyordu. Süt babası geldi. Ona hemen elbisesinin bir tarafını serdi. Süt babası onun üzerine oturdu. Sonra süt annesi geldi. Elbisesinin öbür tarafını da ona serdi. O da onun üzerine oturdu. Sonra süt kardeşi geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hemen ayağa kalktı, onu önüne oturttu.
İbn SÃib radıyallahu anh. Ebà DÃvud.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Ana babasına iyilik yapana ne mutlu! Allah onun ömrünü artırsın!”
İbn Enes radıyallahu anh. TaberÃnÃ

. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Babalarınıza iyilik edin ki, oğullarınız da size iyilik etsin.
Siz kendiniz namuslu olun ki, kadınlarınız da namuslu olsunlar.”
İbn Ömer radıyallahu anh. TaberÃnÃ.

. Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“En iyiniz, ailesine iyi davranandır. Ben, ailesine en iyi davrananızım.”
Aişe radıyallahu anha. TirmiÃ.

. Yanıma bir kadın geldi. Beraberinde iki kızı vardı. Yanımda bir hurmadan başka yiyecek de yoktu. Hurmayı ona verdim. Onu iki kızına paylaştırdı. Kendisi bir şey yemedi. Sonra çıkıp gitti.
Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem gelince, bu olayı ona anlattım. Şöyle dedi:
“Kimin bu şekilde kızları olup da, onlara iyilik ederse, onun bu iyiliği, ateşe karşı bir perde olur.”
Aişe radıyallahu anha. BuhÃrÃ.

. Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha iyi bir miras bırakamaz.”
İbn As radıyallahu anh. TirmiÃ.

. Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Kim üç kıza, ya da kız kardeşe, yahut iki kız kardeşe, veya iki kıza bakıp, onları güzelce terbiye edip yetiştirir, sonra da evlendirirse, cenneti hak eder.”
Ebà SaÃd radıyallahu anh. TirmiÃ.

Allah Resalü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Kim, erginlik çağına erişinceye kadar iki kızı yetiştirirse, kıyamet gününde, o ve ben yanyana iki parmak gibi oluruz.”
Enes radıyallahu anh. Müslim.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Kıyamet gününde, siz kendi isimleriniz ve babalarınızın ismi ile çağırılacaksınız. isimlerinizi güzel takın!”
Ebà Derda radıyallahu anh. Ebà DÃvud.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Muhammed adını koyarsanız, onu dövmeyin ve yoksun etmeyin!”
Ebû Rafi radıyallahu anh. BezzÃr.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, çirkin ismi değiştirirdi.
Aişe radıyallahu anha. TirmiÃ

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Asiye” adını değiştirip yerine “CemÃle” ismini taktı.
İbn Ömer radıyallahu anh. Müslim.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Ben ve yanakları solmuş dul kadın, kıyamet gününde, yanyana iki parmak gibi beraber olacağız. Mevki ve güzellik sahibi bu kadın, kocasından dul kalmıştır. Kendini yetimlerine adamış ve bu durum onlar evleninceye, ya da ölünceye dek böyle devam etmiştir.”
İbn MÃlik radıyallahu anh. Ebû DÃvud.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem, parmaklarını yanyana getirerek şöyle buyurdu:
“Ben ve yetime bakan kimse cennette iki parmak gibi yanyanayız.”
Sehl radıyallahu anh. BuhÃrÃ.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Kim, müslümanların arasından, bir yetimi yedirip içirirse, Allah onu elbette cennete koyar. Bağışlanmayacak günahı varsa o başka.”
İbn Abbas radıyallahu anh. TirmiÃ.

Bir adam, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme, kalbinin katılığından yakındı.
Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Yetimin başını okşa, yoksulu doyur!”
Ebà Hureyre radıyallahu anh. Ahmed.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Sofralarında yetim bulunduran kimselerin sofrasına şeytan asla yaklaşamaz.”
Ebû MÃsa radıyallahu anh. TaberÃnÃ.

Allah ResÃlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Dul kadınların ve yoksulların yardımına koşan kimse, Allah yolunda savaşan, bıkmadan gece namazı kılan ve devamlı oruç tutan gibidir.”
Ebu Hureyre radıyallahu anh. Buhari.

Nasıl Bir Resule İnanıyoruz?

Nasıl Bir Resule İnanıyoruz?

Allah’ın insanlara göndermiş olduğu tüm Resuller davete başladıkları kavimlerde hep aynı sorunla karşılaştılar o da “melek peygamber” beklentileri. Kimisi onları çok aşırı övgü göstererek ilahlaştırdı, kimileri de onları sadece bir vahiy postacısı konumuna indirgediler. Hâlbuki peygamber, izinden gidilen, örnek alınabilen bir insan olması gerekiyordu. Bu kul peygamber, yemek yiyen, evlenen, çocuk sahibi olan, arkadaşları ve dostları olan, torunlarını kucağına alıp okşayan, savaş meydanlarında komutanlık yapan, devlet başkanlığı yapan -yani hayatın her alanında birebir yaşayan- hayatın aktif öznesi olan bir insandır.   Yüce Rabbimiz aşkın bir varlıktır. İnsan ise içkin bir varlıktır. İçkin bir varlığın hiç görmediği hiç hissedemediği bir aşkın varlığı örnek alması tahayyül bile edilemez. Bu yüzden Rabbimiz, bizim içimizden et ve kemikten oluşmuş insan olan bizim gibi yaşayan, arkasında izi olan, getirdiği mesajı yaşayıp pratize ederek, örnek olabilecek resuller göndermiştir. Ama aşırı yüceltmeci mantıktaki insanlar resullerin şahsını yücelterek melekleştirerek hayatlarını efsane konusu yaparak resullerin misyonlarına en büyük darbeyi vurdular. “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Ben Allah’ın kuluyum. Benim için Allah’ın kulu ve resulü deyin” Resullah, daha önceki selefi olan resullerin başına gelenleri bildiği için davetine başlar başlamaz kendinin insan peygamber olduğunu sürekli vurgulayarak akıllara nakşetti; De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay haline!”(Fussilet-6)

De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim.”(İsra–93)

De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine), yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.”(İsra–95)   Resul nedir sorusuna, cevabımızı Kur’an’dan değil de toplumun anlayışından veya bu anlayışların beslendiği kitaplardan, kaynaklardan verecek olursak karşımıza; gaybı bilen, her şeye gücü yeten, doğuşundan ölümüne kadar tüm hayatı olağanüstülüklerle geçen, istediğinde, istediği mucizeyi gösteren, dilediği gibi hükmeden, vs. özelliklere sahip bir şahsiyet çıkar. Bu şahsiyete insan demek, onu da kendimiz gibi kabul etmek, aynı zamanda, aynı coğrafyada yaşasaydık onunla arkadaşlık etmek, dost olmak mümkün olmazdı. Yanına yaklaşılmayacak hatta yüzüne bile bakılamayacak kadar yüce bir yaratık olurdu.

Onun her şeyi bizim için çok değerliydi. Sakalının bir tek kılına bakabilmek, yüz sürebilmek, onu öpebilmek için nelere katlanmıyorduk. Onun giyindiği gibi giyinmek, dişlerini nasıl fırçalıyorsa öyle fırçalamak, sadece onun yediği yemekleri yemek… Belki bunlar Resulullah’a olan sevginin bir işareti sayılabilirdi. Ancak bu sevgi ve taklidi; sadece şekilde kalarak, Resulullah’ın insana bakışına, eşyaya bakışına, Kur’an anlayışına yansımıyordu. Kur’an’dan soyutlanmış bu sevgi, bir noktadan sonra tapınmanın bir yansıması gibi görünüyordu.

Aşırı yüceltmeci tasavvur ve tavrın asıl hedefi, Resul’lerin getirdiği vahyi ve misyonu efsaneleştirip sadece hatıra ve anı gibi yaşamaktır. Hz. Peygamber’den bahsederken; onun mesajı, getirdiği ahlaki ilkeleri, ibadetlerinin ruhu göz ardı ediliyor, kullandığı eşyalar, uğradığı yerler, giydiği elbiseler, mesajından ve misyonundan daha önemliymiş gibi gösteriliyor. Hz.İsa’nın peygamberliğinin Pavlus ve Kilise eliyle nasıl “Tanrı’nın oğlu – Tanrı” makamına çevrildiyse, Resulullah’ta efsaneci yüceltmeci akımlarca “âlemlerin onun hürmetine yaratıldığı” melek gibi olan hatta kimi zaman ilah vasıflarında bir peygamber makamına oturtuldu. Hz.Peygamber sonrası dönemde Hz. Peygamber’in ölmediği, göğe çıktığı, tekrar canlandığı, aramızda dolaştığı, hatta onun -Allah olduğu gibi görüşleri savunan bir takım akımların ortaya çıktığını biliyoruz.

Bu tasavvurun en büyük sakıncası, Hz. Peygamber’i hayattan yüceltmek suretiyle dışlamak ve örnek alınamaz hale getirmek. Çağımızda bu tür yaklaşımları, tasavvurları, söylemleri görüyoruz ve işitiyoruz. Yine günümüzde grupların, hiziplerin, cemaatlerin, tarikatların kendi meşreplerine yaşantısına uygun bir resul tasavvur ettiklerini ve yeni bir resul ürettiklerini görüyoruz. Kimi cemaatin meşrebi, savaşçı bir yapıda ise o zaman Resulullah’ın sadece savaş esnasındaki mücadelesini (kıtalı) göz önüne alarak Resulullah’ın diğer öğretilerini gündemlerine almazlar. Kimi cemaatler de Resulullah’ın sadece ahlaki sözlerini ve yaşantısını göz önüne alarak Resulullah’ın cihad öğretisini almazlar. Kimi cemaatler Resulullah’ın sadece kılık kıyafetiyle, oturması ve kalkmasıyla, yemek yeme ve yatma şeklini aynen taklit ederler ve Resulullahın getirdiği asıl mesaj buymuş gibi hareket ederler. Günümüzde Resulullah’a atomcu/parçacı bir yaklaşımla yaklaşanların sayısı epeyce fazla.

Kuran, Resullah’ın insanlar için üsvetül hasene olduğunu, tüm yaşantısıyla bunu teorikten pratiğe aktardığını, çağımıza ve hatta bütün çağlara taşımak istiyor.Ama efsaneci yüceltmeci veya alçaltıcı tavırlar ise onu o çağa hapsetmek ve onu oraya kilitlemek istiyor.Kur’an’a baktığımızda ise çok farklı bir rasul portresi çıkıyor.Şimdi Kur’an’da genel hatlarıyla Rasulullah’ı tanıyalım:

I-Risalet Öncesi ve Risalet Dönemi İnsan Olarak Muhammed: «Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçelerinin üzerinde gerisin geriye dönerse Allah’a hiç bir ziyan veremez.» (3/Al-i İmran, 144) Allah, resulüne hitaben buyuruyor ki: «Sen kitabın kalbine bırakılacağını ummazdın. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (indirilmiştir).» (Kasas, 86) «Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.» (Şûrâ, 52) Kendisine gelecek vahiyden habersizdi ve en azından doğru olanın arayışı içindeydi. Bazılarının söylediği gibi o kendisine vahiy gelmeden önce peygamber değildi. Ve insan olarak sorumluydu. Vahiy geldikten sonra da Peygamber’in sorumluluğu ortadan kalkmadı.«Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız ve elbette gönderilen elçilere de soracağız. Ve elbette onlara aralarında olup bitenleri kesin doğru olan bilgi ile anlatacağız.» (A’raf, 6–7) Onun bizden farklılığı vahyin kontrolünde olması, hatalarının vahiyle düzeltilebilmesi imkânıdır. Birçok ayette Rasul’ün kimseye zarar ve fayda verme gücüne sahip olmadığını (72/21), ancak bir insan olduğunu (18/110) öğreniyoruz. «Senden önce gönderdiğimiz bütün elçiler de yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi.» (Furkan, 20). Resullerin insanlardan seçilmiş olması sürekli tartışma konusu olagelmiş, bir türlü kabullenilememiştir. Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şeyin hep Allah bir insanı mı elçi gönderdi? demeleri olduğu anlatılır (17/9).

II. Rasulullah’ın Bilgi Kaynağı: Kur’an’ı incelediğimizde Rasul’ün (risaletle ilgili) bilgi (ilim) kaynağının vahiy olduğunu görürüz. Bu vahiy de elimizde mevcut olan Kur’an’dır. «Sen bundan önce bir kitap okumuyordun, elinle onu yazmıyordun. Öyle olsaydı o zaman iptalciler kuşkulanırlardı.» (Ankebut,48) Fakat bu Resul’ün, normal insanların bilgilenme kaynaklarına bigane olduğu, onlardan mahrum kaldığı anlamına gelmez. Hatta Kur’an bizatihi Resulullah’ı bu bilgi kaynaklarına yöneltir: «Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce kitap okuyanlara sor…» (Yunus,94) Kur’an’da anlatılan kıssalar Resule okunmadan önce gayb haberleriydi. Bu haberleri resul bilmiyordu (12/102, 20/99). Kendisine vahiy geldikten sonra vahyi acele hıfz etmek ve insanlara aktarmak istiyordu. Ama Allah, Resulünü uyarıp ilminin artması için Rabbine duaya çağırıyordu (20/114). Necm Suresi’nin ilk ayetleriyle ilgili olarak «hevasından konuşmaz» ayeti Rasul’ün bütün yaşamına ve söylediklerine hamledilerek tamamen iradesiz bir resul tipi karşımıza çıkarılmak isteniyor. Hâlbuki ayetler bir bütün olarak ve Kur’an bütünlüğünde değerlendirilirse ayetteki hevadan olmayan konuşmanın Kur’an olduğunu anlayabiliriz (53/1–6).

III. Resulullah’ın Görevi: Rasulün öncelikli görevi vahyi özümsemek (20/114) ve özümsediği vahyi insanlara ulaştırmaktır. O gerçekle müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir (2/119, 26/194). Onun görevi hakkın şahitliğini yapmak ve insanlara örnek olmaktır. Bu, geçmiş peygamberler için de cari olan bir görevdir. Bütün resullerin görevi şu ayetle vurgulanmıştır: «Muhakkak biz her topluma Allah’a kulluk edin. tağutlardan kaçının diye bir resul göndermişizdir.» (16/Nahl,36)

IV. Resulullah’a Allah’ın Yardımı: Allah-u Teala: «Bir toplum kendi nefislerindekini değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirecek değildir.» (13/11) buyurmaktadır. Allah’ın yardımı müminlerin hepsi için söz konusudur. «O, imanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur indirdi. Göklerin ve yerin askerleri onundur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (48/Fetih, 4) Müslümanlar çabalarsa Allah yolunda cihad ederse Allah desteğini vaat eder. Düşmanlar Resul (s)’e tuzak hazırlarken Allah da onlara tuzak kuruyordu (8/30). Elçiyi incitenler ona hiç bir zarar veremez (47/32). Resule en büyük yardım, vahyin tebliği sırasındaki yaşanan güçlükler ve tereddütler karşısında söz konusu olmuştur: «Onlar neredeyse sana vah-yettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırma-saydık, and olsun, sen onlara az bir şey eğilim gösterecektin.» (17/isra, 73–74)

IV. Resulullah’ın örnekliği ve itaat: Rasulullah bir teorisyen, bir felsefeci veya yapmadıklarını söyleyen biri değildi. O, her şeyden önce insanlara taşıdığı mesajın kendisini de bağladığının farkındaydı ve bu hususta azami derecede gayret sarf ediyordu. Söylediklerinin şahitliğini yapıyor ve insanlara mesajını yaşayarak örneklik ediyordu. O Hz.Aişe (r.a) annemizin de ifade ettiği gibi yaşayan Kuran’dı. Kuran’ı yaşantısıyla örnek olabilmesi için pratize ediyordu «Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır.» (Ahzab, 21) Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus Resulullah’ın taklit edilmesiyle, örnek alınmasının farklı şeyler olduğudur. Ona tabi olmakla taklit etmek farklı şeylerdir.. Taklitte irade yoktur. Tabi oluşta iradi bir tavır vardır. Allah müminlerden, Resulullah’ı örnek almalarını isterken, onun örnekliğini garanti altına almıştır.

V. Resulullah’ın Hüküm Koyması: Hüküm koyma/verme derken, Resulullah’ın kendisine gelen vahiy dışında; haram etme veya helal sayma yetkisinin olup olmadığını kastediyoruz. Eğer Resulullah’ın koyduğu hüküm kendisine gelen vahyin gereği ise zaten buna kimsenin itirazı olamaz: «Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerin / zalimlerin / fasıkların ta kendileridir.» (Maide, 44–45–47. ayetler) Yok eğer Kur’an’ın belirlediği bir hususta Resulullah ayrı bir hüküm verebilir veya başka bir ifadeyle, Kur’an’ın haram etmediği bir şeyi Rasulullah haram edebilir veya tam aksi, deniyorsa işte burada Kur’an’a aykırılık ve onun hükümlerini bizzat yaşayan Rasulullah’a da iftira var demektir. Hüküm hususunda Resulullah, kendisinden önceki resullerde olduğu gibi, vahye tabidir: «Gerçek Tevrat’ı biz indirdik. Onda hidayet ve nur vardır, İslam olmuş nebiler, onunla Yahudilere hüküm veriyorlar.» (Maide, 44) Bu ayet geçmiş peygamberlerin hüküm verirken izledikleri yolu göstermektedir. Aynı yol Resulullah için de geçerlidir: «Biz sana kitabı indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!» (Nisa, 105) Bu uyarıdan sonra artık Resulullah’ın hüküm verirken neye tabi olacağı gayet açıktır. O yalnızca bir peygamber değildi. Aynı zamanda bir aile reisi, bir devlet başkanıydı da. Ebetteki günlük hayatta birçok meseleyle karşılaşıyor ve hatta kendisine gelinip gelişmeler, olaylar hakkında hüküm vermesi isteniyordu. O da Allah’ın kitabıyla hükmediyordu. Yegâne hüküm koyucu, helal ve haramı belirleyici olan yalnızca Allah’tır. O hükmüne kimseyi ortak etmez (18/26). İstediği hükmü verir (5/1) ve hüküm vermek yalnız Allah’a aittir (6/57; 12/40, 67). Kuran’da geçen hüküm verme ile ilgili ayetlerdeki Allah ve Resulü ifadeleri, yukarıda izah etmeye çalıştığımız, Resulullah’ın Allah’ın hükmüyle hükmetmesi olgusuna işaret etmektedir: «Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman artık inanmış kadın ve erkeğin o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne karşı gelirse, apaçık bir dalalete düşmüş olur.» (Ahzab, 36)

VI. Resulullah’ın Vahiyle Uyarılması ve İkaz Edilmesi: Resul bir beşer olarak bazen hata ediyor ve bazen de muhtemel bir olumsuzluğa düşmemesi için vahiyle uyarılıyordu. Bu uyarı, olaya göre bazen yumuşak, bazen sert üslupla oluyordu. Mesela Abese Suresinin ilk ayetlerinde anlatılan olay bu konunun somut bir örneğidir: «Surat astı ve döndü. Kör geldi diye. Ne bilirsin, belki o arınacak. Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince; sen ona yönetiyorsun. Onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun.» (Abese, 1–10) Yine Resulullah’ın Tahrim Suresi’nde (66/1), hanımlarının hoşnutsuzluğunu istemeyerek helal olan şeyi kendine haram kılması veya Tevbe Suresi’nde (9/43, 86) savaşa gitmek isteyenlere izin vermesi gibi hatalı tavırlarından dolayı ikaz edildiğini görüyoruz. Sabah akşam Rablerine dua edenleri yanından uzaklaştırmaması (6/92), kendisine gelen ilimden sonra inkâr edenlerin havalarına uymaması (13/37), sevdiğini hidayete eriştiremeyeceği (28/56), konuşmalarını dinlediği ve cüsseli yapılarını beğendiği kişilerin Allah düşmanı olduğu ve onlardan kaçınıp sakınması (63/4) gibi konularda da Resulullah’ın uyarıldığını bizzat Kur’an-ı Kerim’de görebiliyoruz.   VII. Resulullah’a Özgü Durumlar: Allah elçisinin vahiyle ilk elden muhatap olması; dolayısıyla elbette bizden farklı olarak bir takım özellikleri taşıması anlamına da gelir. Resulullah bir beşerdir (18/110; 41/6; 12/109). Risaletle ilgili misyonunun haricinde beşeri kurallara tabidir. Bununla birlikte o, bazı hallerde kişiye özel kurallara tabi tutulmuştur, işte Resulullah’a özgü durumlardan bazıları: a) Resulün hanımları müminlerin anneleri olarak belirtilmiş ve onlarla evlenilmesi haram kılınmıştır (33/6,53) b) Peygamberin evine herhangi birisinin evine girer gibi girilmemesi, ancak çağrıldığı vakit izin isteyerek girilmesi gerektiği vurgulanmıştır (33/53; 26/62:49/1–7) c) Yine Rasulullahtan gecenin bir kısmında Rabbinden övülmüş bir makama ulaştırılması için nafile olarak salât etmesi isteniyor (17/79; 52/49) d) Evlenme konusunda da Resulullah bir takım ayrıcalıklara sahipti. «…kendisini peygambere hibe eden ve peygamberinde almak istediği mümine kadını, diğer müminler hariç yalnız sana helal kıldık.» (Ahzab, 50). Bunu takip eden 52. ayet ise evlilik hususunda bir başka sınırlama getirmektedir. e) Müminlerin Resule salât etmeleri istenmiştir (33/56). Burada salât etmek değil, bizce Resul’e karşı saygılı olmak, ona işlerinde destek olmak anlamındadır.

Resul kendisine risalet görevi verilmeden önce vahiyle muhatap değildir. Mekke halkından bir ferttir. Peygamber’in görevi mesajı en iyi biçimde insanlara ulaştırmak ve onu yaşamada insanlara öncülük etmek ve hakkın şahitliğinde bulunmaktır. Resul bir insandır. Beşer olarak taşıdığı zaaflara karşı uyarılmıştır. Bununla birlikte Kur’an’ı en iyi anlayan Resul (s)’dür. Yine en iyi uygulayan, pratize eden odur. Müminler için en güzel örnektir.Rasul bizim tek önderimiz,tek hayat rehberimizdir

Hacer-i esvedi öpmek

Sual: Hacıların hacer-i esvedi öpmesi gerekir mi?
CEVAP
Hacer-i esvedi öpmek sünnettir. Müslümanlara eziyet vermeden öpmeye çalışmalıdır! Eziyet verecekse uzaktan istilam etmelidir!
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Hacer-i esved, Cennet yakutlarındandır. Kıyamette, iki gözü ve bir dili olduğu halde getirilir. Tazim ve sıdk ile istilam edenin lehinde şahitlik eder. Riya ve alay ile istilam edenin de aleyhine şahitlik eder.) [Tirmizi]

[İstilam: Hacer-i esvedi öpmek, elle okşamak, kalabalık dolayısıyla mümkün olmazsa, uzaktan hürmet işareti yapmak.]

Hacer-ül esved put değildir
Sual: Hacıların Hacer-i esvede el sürmeleri, ondan bir yarar beklemeleri, şefaat ummaları putun şefaati ile aynı değil mi? Şirk değil mi bunlar? Niye o taşı Kâbe�den sökmezler ki?
CEVAP
Canlıyı konuşturan ve bazılarına şefaat yetkisi veren Allahü teâlâ, hayvanları ve cansızları konuşturamaz mı? Onlara şefaat yetkisi veremez mi? Kur’an-ı kerimde de canlı-cansız her varlığın tesbih ettiği bildiriliyor. Fakat biz anlamıyoruz diye -hâşâ- Kur’an-ı kerimi mi inkâr etmek gerekir? Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Yedi kat gök ve yer ve bunların içindekiler, Allah�ı tesbih eder. Hiçbir varlık yok ki, Onu hamd ile tesbih etmesin. Fakat onların tesbihini anlayamazsınız!) [İsra 44]

(Göktekiler, yerdekiler, kanatlarını çırparak uçan kuşlar, Allah�ı hep tesbih ederler.) [Nur 41]

(Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allahü teâlâyı tesbih etmektedir.) [Hadid 1]

Allahü teâlâ dilerse taş da konuşur, ağaç da konuşur, hayvan da konuşur.

Bütün mahlukat Allah�ı zikrediyor. Onlara zikir etme kuvvetini veren Allahü teâlâ onları konuşturamaz mı, onlara şefaat izni veremez mi?

Hacer-ül esved denilen taş, Cennetten gelmiştir. O taşı oraya Allahü teâlâ koydurdu.

Hz. Ömer, tavaf ederken, Hacer-i esvede karşı, (Sen bir taşsın, bir şey yapamazsın! Ama Resulullah öptüğü için, sünnet olduğu seni öpüyorum) dedi. Hz. Ali, bunu işitince, Resulullahın, (Hacer-ül esved, kıyamette insanlara şefaat eder) buyurduğunu ben işittim dedi. Hz. Ömer, Hacer-ül Esvedin Cennetten geldiğini ve onun şefaat edeceğini elbette biliyordu. Böyle söylemesi, Hz. Ali�nin o hadis-i şerifi nakletmesi ve dindeki bir hükmün vesika haline gelmesi içindi.

Hacer-ül esvedle ilgili çok hadis-i vardır. Bazıları şöyledir:
(Hacer-ül esvede el sürmek, günahları giderir.) [İbni Hibban]

(Hacer-ül esved, tazim ve sıdk ile istilam edenin lehinde şahitlik eder. Riya ve alay ile istilam edenin de aleyhine şahitlik eder.) [Tirmizi]

(Hacer-ül esved, kıyamette insanlara şefaat eder.) [İbni Hibban]
(Zulmetle kararmasaydı, Hacer-ül esvede dokunup da iyi olmayan dertli kalmazdı.) [Beyheki]

(Resulullah, Hacer-ül esvedi istilâm ettiklerinde, onu öper ve yüzünü sürerdi.) [İbni Mace]

(Hacer-ül Esvede el sürmek günahları döker.) [Nesai]
(Hacer-ül Esved kardan daha beyazdı, insanların günahları onu kararttı.) [Taberani]

(Allah�a yemin ederim ki, kıyamette Hacer-ül Esved, gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde, kendisine ihlâs ile el sürüp öpenin cennetlik olduğuna şahit edecektir.) [Tirmizi]

Şefaati inkâr edenler bile kendi kitaplarında diyor ki:
(Gökler Allah�tan korkar, Allah göklerde his yaratır. Anlarlar, Kur�anda, yerlerin ve göklerin tesbih ettikleri bildirildi. Resulullahın avucuna aldığı taş parçalarının tesbih ettiklerini ve mescitteki Hannane denilen direğin inlediğini ve yemeğin tesbih ettiğini Eshab işittiler. Buhari�de, İbni Mesud diyor ki, yediğimiz yemeğin tesbih sesini işitirdik. Ebu Zer diyor ki, Resulullah, avucuna taş parçaları aldı. Bunların tesbih sesleri işitildi. Resulullahın hutbe okurken dayandığı odunun inlemesi haberi sahihtir.)[Feth-ül-mecid s. 200, 201]

Netice: Allahü teâlâ dilerse taş da konuşur, ağaç da konuşur, hayvan da konuşur.

Kafir ve Müşrikleri dost edinmek

Ne mutlu şükür edene inş Dini Sohbet,Kafir ve Müşrikleri dost edinmek

Sevgili müslümanlar hadisler ışıgında kafir ve müşrikleri dost edinmenin ve onlara yardım etmenin hükmünü ele alıcagiz inşallah

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhari, Müslim) İbn-i Mes’ud radiyAllahu anh’den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Mü’minlerden başkasını dost edinme! Allah’tan korkanlardan başkasına da yemeğini yedirme!” (İbni Hibban, sahih senedle) Ali radiyAllahu anh’den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kişi kimi severse onunla beraber haşrolunur.” (Taberani, sahih senedle) Aişe radiyAllahu anh’dan Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Din; Allah için sevmek, Allah için buğzetmekten ibarettir” (Ahmet, Hakim, sahih senedle) İbn-i Abbas radiyAllahu anh diyor ki: “Sevdiğini Allah için seven, darıldığına Allah için darılan, dostunâ Allah için dost olan, düşmanına Allah için düşman olan kimse işte ancak bu tutumuyladır ki Allah’ın sevgisine ve himayesine erişir.

Kişi böyle yapmadıkça namazı ve orucu çok olsa bile imanın tadına varamaz.

İnsanların dostlukları genellikle dünya ile ilgili konulara dayanır oldu. Bu da onlara bir şey kazandırmayacaktır.” (İbn-i Cerir,Taberi) Bera b. Azib radiyAllahu anh’den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İmanın kopmak bilmeyen düğümü Allah için sevmek Allah için buğzetmektir.” (Ahmed, sahih senedle) Bureyde radiyAllahu anh’den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Münafıklara “efendi” demeyin. Eğer o “efendi” değilse Allah’ı kızdırmış olursunuz.” (Ebu Davud, Nesei, sahih senedle) Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Kişi münafığa: “Ey efendim!” derse Allah’ı kızdırmış olur.” (Hakim, sahih senedle) İbn-i Mes’ud radiyAllahu anh’den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah-u teala bir nebiye:

“Falan abide (ibadet eden kişiye) söyle, dünyalıklarla uğraşmaman nefsini rahat ettirmen içindir. Başka hiçbir şeyle meşgul olmadan bana ibadet etmen sana izzet kazandırdı. Benim senin üzerindeki hakkımı yerine getirdin mi?” Adam dedi ki:

“Ey Rabbim! Üzerimde olan hakkın nedir?”

Allah şöyle buyurdu:

“Benim dostumu dost edindin mi? Benim düşmanımı düşman edindin mi? İşte bu, benim senin üzerindeki hakkımdır.” (Ebu Nail, sahih senedle) İbn-i Cerir radiyAllahu anh şöyle rivayet etmiştir: “Ebu Kuhafe (Ebu Bekir radiyAllahu anh’ın babası) müslüman olmadan önce Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e sövdü.

Ebu Bekir radiyAllahu anh bunu duyar duymaz hemen babasına öyle bir tokat attı ki babası yere düştü.

Bu olay Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e bildirilince Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Ebu Bekir radiyAllahu anh’e

“Gerçekten böyle yaptın mı?” diye sordu.

Ebu Bekir radiyAllahu anh ise şöyle cevab verdi:

“Allah’a yemin ederim ki o anda kılıcım yanımda olsaydı onunla vururdum.”

Bu olay üzerine:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin…” (Mücadele: 22) ayeti nazil oldu.” (İbn-i El Münzir) Ebu Hureyre radiyAllahu anh’den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sizden biri kiminle dostluk bağı kurduğuna dikkat etsin. Zira kişi dostunun dini üzerindedir.” (Ebu Davud) Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim müşriklerin topluluğuna girer ve orada yerleşirse o da onlar gibidir.” (Ebu Davud) İbn-i Mes’ud radiyAllahu anh şöyle rivayet etmiştir: “Ebu Musa el-Eşari radiyAllahu anh Ömer b. Hattab’a olan borcunu verdi. Ömer radiyAllahu anh onun dikkatli ve ince hesabını beğenerek şöyle dedi:

“Muhasebecini çağır da nasıl hesap yaptığını insanlara söylesin.”

Ebu Musa el-Eşari radiyAllahu anh.

“Mescide girmiyor” dedi.

Ömer b. el-Hattab:

“Niçin? Cünüp mü?” diye sorunca; Ebu Musa el-Eşari:

“Hayır. O hristiyandır” dedi.

Ömer b. el-Hattab bunu duyunca Ebu Musa el-Eşari’yi azarladı ve ona şöyle dedi:

“Onları Allah uzaklaştırmışken sen yaklaştırma. Allah onları alçaltmışken sen onların değerlerini yükseltme. Allah onların güvenilir olmadıklarını bildirdikten sonra onlara güvenme!” (Ebu Davud) Kur’an ve sünnette bu konuyla ilgili daha nice deliller mevcuttur. Ve zikrettiğimiz deliller hakkı ve Allah’ın hidayetini isteyen kimseler için yeterlidir. Fakat hakkı ve hidayeti istemeyen kimseler için ne kadar çok delil getirilse de onlar asla iman etmezler.

Allah-u teala bu kimseler hakkında şöyle buyuruyor:

“Üzerlerine Rabbinin hükmü hak olanlar iman etmezler. Onlara her türlü delil gelse de can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler.” (Yunus: 96-97) Cenabı Allah’tan müslüman olarak yaşamamızı, müslüman olarak ölmemizi ve salihlerle haşrolunmamızı dileriz.

Allah kime hidayet ederse onu saptıracak, kimi de İslam’dan başka bir yola saptırırsa ona hidayet edecek yoktur.

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Bütün işlerin sonu O’na döndürülür.

buhari, dini sohbet, hadisler, hüküm, islami sohbet, kafirler, münafıklar, müşrikler

Fetva vermenin mesuliyeti, dini sohbet, islami sohbet

Fetva vermenin mesuliyeti, dini sohbet, islami sohbet
Sual: Fetva ne demektir?
CEVAP
Fetva, bir hususun dine uygun olup olmadığını, hangi fıkıh kitabının neresinden alındığını bildiren hüküm demektir. Mehazını göstermeden caiz veya caiz değil demek fetva olmaz.

Fetva veren Müftinin müctehid olması gerekir. Müctehid olmayan kimse müfti yapılırsa, bunun müctehidlerin bildirdiklerini okuyup, öğrenerek bunları söylemesi gerekir. (İbni Hümam)

Müctehid olmayan kimse bir hadis işitince, bu hadisten kendi anladığına uyarak amel edemez. Mezhebindeki müctehidlerin verdiği fetva ile amel etmesi gerekir. (Kifaye)

Cengiz Han, Fatımiler ve hatta Abbasiler zamanında, haramlara caiz diyen müftü adını taşıyan devlet memurları vardı. Bunların yanında bir kısmı da gerçekten İslam müftisi idi. Bir kısmı ise, o zamanki hükümdarın arzusuna göre konuşurlardı. İslam müftileri, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildiren âlimlerdi. Müftü denilen devlet memurları ise, zaten dini bilmezlerdi. Allahü teâlânın yasak ettiği bir şeyi, hükümdar emretmiş ise, (Bunu yapmak caiz değil) demezlerdi. Yahut bir zalim, Allahü teâlânın emrettiği bir şeyi yapmamış olsa, (Bunu yapmak gerekir) diyemezlerdi. Böylece müslümanları günaha ve büyük felaketlere sürüklemişlerdi. Böyle uydurma fetvaların verildiği zamanlarda, dinini kayıran müslümanlar, âlimlerin yazdığı fıkıh ve ilmihâl kitaplarına uyup dinlerini kurtardılar.

Yanlış fetva vermek
Sual: Dinî suallere yanlış cevap vermenin vebali nedir?
CEVAP
Bunun vebali çok büyüktür. Harama helal veya helale haram diyen küfre girer. Müctehid olmayanın, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığına göre fetva vermesi caiz değildir. Çünkü âyet ve hadislerden dört mezhebin müctehidleri, farklı hükümler çıkarmıştır. Onun için herkes, kendi mezhebine uymalı, kendi mezhebindeki âlimlerin verdiği fetvaları bildirmelidir. Bilmeden, kitaba bakmadan, caizdir veya caiz değildir demekten çok sakınmalı! Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Fetva vermeye en cüretli olanınız, ateşe girmeye en cüretli olanınızdır.) [Darimi]

Haramdan korkmayan cahildir. Nitekim (Cahil, cüretkâr olur), yani, (Cahil, günah işlemekten korkmaz) denmiştir. Yanlış fetva vermek büyük günahtır. Bir hadis-i şerif meali:
(Bilmeden fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lanet ederler.) [İ. Lal, İ. Asakir]

(Cehennemde zebaniler, günahkâr hâfıza, puta tapandan daha çok azap yapar; çünkü bilerek yapılan günah, bilmeden yapılan günahtan daha kötüdür.) [Taberani]

(Ümmetim, kötü âlimler, cahil abidler yüzünden helak olur. Kötülerin en kötüsü kötü âlimlerdir. İyilerin en iyisi de iyi âlimlerdir.) [Darimi]

(Sizin için Deccalden daha çok, sapık imamlardan korkuyorum.) [İ. Ahmed]

Kendine sual sorulan, bilmiyorsa, “bilmiyorum, kitaplara bakayım, bulursam söylerim” demeli! Bilmiyorum demek ilimdendir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Üzeyrin ve Zülkarneynin Peygamber olup olmadığını bilmiyorum. Hazret-i Cebrail gelinceye kadar, oturulacak yerlerin en iyisi ve en kötüsünün ne olduğunu soranlara “bilmiyorum” dedim. Cebrail de, “bilmiyorum” dedi. Nihayet Allahü teâlâ bildirdi ki, “Oturulacak yerlerin en iyisi camiler, en kötüsü de sokaklardır.“) [Ebu Davud]

(Bilmiyorum demek de ilimdendir.) [İbni Mace]

(Âlimim diyen cahildir.) [Taberani]

(Ahir zamanda, âlim ve ilim azalır, cahillik artar. Cahil ve sapık din adamları, yanlış fetva vererek fitne çıkarır, doğru yoldan saptırırlar.) [Buhari]

(Ümmetim, kötü din görevlilerinden çok zarar görecektir.) [Hakim]

(Ehli olmadan yanlış fetva veren, hainlik etmiş olur.) [Ebu Davud, Hakim]

(Allahü teâlâ, âlimleri almak suretiyle ilmi ortadan kaldırır. Âlim kalmayınca da, cahiller bilmeden yanlış fetva verir, hem kendilerini, hem de başkalarını sapıtırlar.) [Buhari]

Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Bilmem, demek ilmin yarısıdır. Allah rızası için bilmediği bir hususta, susanın aldığı mükafat, bildiği hususta konuşanın aldığı mükafattan az değildir. Çünkü cehaleti kabul etmek nefse çok ağır gelir. (Şabi)

Şeytanı en çok kahreden şey, âlimin “bilmiyorum” demesidir. Şeytan, “Bunun susması benim için, konuşmasından daha zararlı” der. (İbrahim Edhem)

Hakiki âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette, “bu cevabı hangi kitapta buldun” diye sorulacağından korkan zattır. (Hakim Nişapuri)

Hazret-i Cabir anlatır:
Yolculukta, arkadaşlarımdan birinin başı yaralandı. Oradakilere sordu:
– Muska yapmak caiz olur mu?
Oradakiler dedi ki:
– Caiz olmaz, başını yıka!
O da başını yıkayınca öldü. Medine’ye gelince, Resulullah efendimize haber verdik. Buyurdu ki:
(Allahü teâlâ, onun ölümüne sebep olanları öldürsün. Bilmediklerini niçin sorup öğrenmediler? Cehlin ilacı, sorup öğrenmektir!) [Mişkat]

Bu zatlar, daha çok bilenlerden sormadan, kendiliklerinden fetva verdikleri için, çok sert sözle karşılaşıp, kendilerine, (Allahü teâlâ, onları öldürsün) buyurulunca, şimdi din adamı geçinen bir kimsenin İslam âlimlerinin kitaplarını okumadan, kendi boş kafası ve kısa görüşü ile Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere mana vermeye kalkışmasına, böylece, müslümanların dinlerini, imanlarını bozmasına ne denileceği meydandadır.

Böyle kimseye, din, iman hırsızı demek yerinde olur. Allahü teâlâ, hepimizi böyle din hırsızlarının zararlarından muhafaza buyursun!

Dinini öğrenmek için sual soranlara, cevap vermemenin vebali büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Sual sorulan kimse, bildiği halde cevap vermezse, kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulur.) [Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace]

(Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helal değildir. Çünkü Allahü teâlâ, “Bilmiyorsanız, ilim ehline sorun” buyuruyor.) [Taberani]

İlmin kıymetini bilmeyene, ilim öğretilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İlmi layık olmayana öğreten domuzun boynuna yakut, inci ve altın takana benzer.) [İbni Mace]

(Biz Peygamberler, herkese, seviyesine göre muamele yapmak ve anlayabileceği şekilde hitap etmekle emrolunduk.) [İ. Gazali]

(Aklın almayacağı şeyi söylemek, fitne olur.) [İbni Asakir]

Hazret-i Ali, göğsünü işaret edip, (Burada istediğiniz kadar bilgi vardır. Ancak bunu taşıyabilecek birisi olsa, hepsini ona anlatırım) buyurdu.

Adamın biri bir âlime ince bir mesele sordu. Âlim cevap vermeyince, o kimse dedi ki:
– Sen, (İlmini gizleyene Allahü teâlâ ateşten gem vurur) hadis-i şerifini bilmiyor musun?
– Eğer anlattıklarımı anlayabilecek biri sorar da söylemezsem, o zaman bana gem vurulur.

Kur’an-ı kerimde, (Sefihlere, akılsızlara malınızı vermeyin) buyuruluyor. Mal verilmezse, ilim hiç verilmez. Ona ilim vermek fitneye sebep olur. (İhya)

dini sohbet, islami sohbet, dini forum, islami forum