Coca Cola Hakkında isLami Sohbet

Evvela Coca Cola’nın üzerinde bulunan ürünün içindekiler kısmında bulunan Kafein, Kahveden ayrıştırılan, uyarıcı özellikli bir maddedir ki, caiz de değildir.

Kahveden ayrıştırılarak elde edilen kafein, tek olarak veya bir karışıma katılarak içilmesi caiz değildir. Fakat Kahvede veya Çayda doğal halde bulunan (çok az) kafeinin bir zararı yoktur. Çünklü doğal halde bulunan pek çok bitki ve meyvada (hurma, muz, portakal, erik, şeftali gibi meyvelerde ve bal, ekmek, yoğurt gibi yiyeceklerde vb) çok az da olsa dahi Alkol bulunmaktadır. Bunları doğal olarak alıp yemek caizdir. Fakat bunlardan alkolu, kafeini ayrıştırıp, sadece alkol veya kafeini alıp içmek, ya da karışımın içine atıp başka bir içecek oluşturup, içmek caiz değildir.
Kafein ayrıca bağımlılık yapma özelliğine sahibtir. Kafein de nikotin, amfetamin ve kokain gibi bağımlılık yapan bir maddedir. Kafein, uyarıcı bir maddedir ve kişiye tetikte olduğu duygusunu verir. Kafein, beyinde Dopamin gibi bazı sinir iletkenlerini artırarak alışkanlık yapar. Alışılmış olan kafein dozu günlük alınmadığı zaman vücutta bazı tepkiler oluşur. Baş ağrısı, yorgunluk, huzursuzluk, konsantrasyon bozukluğu ve sinirlilik gibi şikayetler gelişir.

“Çeşitli Üniversitelerin Kimya fakültelerinin gıda mühendisliği Bölümlerinde okutulan kitaplarda ve konunun uzmanlarınca yazılan yazılarda, uyarıcı ve bağımlılık yapan maddeler içerisinde yer alan Kafein hakkında şu bilgi verilmektedir:
Kafein bir alkaloid’dir. Bilinen birçok alkoloid bileşikleri vardır. Kahve, çay, kakao bitkilerinde yaygın bulunur. Kahve içiminde unemi olmakla birlikte lezzet üzerinde çok da etkinliği yoktur. Bitkilerden elde edilen kafein, ilaç sanayi, içecekler ve yumuşak içki yapımında kullanılır. Kolada da belli oranda kafein bulunur.
Kafein zihni açar, kan dolaşımını artırır, vücuda sıcaklık verir, yorgunluğu giderir, sindirimi kolaylaştırır. Fazlası sinir sistemi üzerinde etki yapar.
Kafein maddesi Çayda ve kahvede de bulunmaktadır. Çoğu zarar veren Şeyin, zarar verecek miktarını kullanmamalıdır. Vücuda zarar verecek kadar çok yemek de haramdır. Bazı gıdalar, bazı hastalara yararlıdır.
Vücuda zarar verdiği bilinen şeyleri kullanmak doğru değildir. Bir kimseye kahve ve çayın fazlası zarar veriyorsa az içmeli, azı da zarar veriyorsa hiç içmemelidir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı)

Kafein : Kafein, alkoloid grubunun azotlu organik bir bileşiğidir. Birçok bitkide bulunan kafeinin ölümcül dozu, 10 gr’dır. Gereğinden çok kahve tüketimi bilinenin aksine, kişide uyarıcı etki yaratmaz; sinirsel uyarıların algılanmasında yavaşlamaya ve uyuşmaya neden olur. Kişide keyif verici bir hal yaratması, bağımlılık yapan özelliğinin temel kaynağıdır. Kafein, 200-400 mg alındığında dikkati artırır, yorgunluğu azaltır. Kafeinin uykusuzluğu giderme, direnci artırma, fiziksel, psikomotor ve intellektüel performansı artırma gibi etkileri de vardır.

Kafein;
• Merkezi sinir sisteminde uyuşukluk ve zihin yorgunluğu giderici etkisi vardır
• Yüksek dozda konvülsiyon (sara nöbeti) oluşturur
• Solunum sistemini uyarır, kalp atış hızını artırır
• Hafif idrar söktürücü etkisi vardır
• Kas, sinirler ve mide salgısını uyarıcı, metabolik hızı artırıcı etki yaratır
• Orta düzeyde alındığında (200-300 mg) iştah artırır

Coca-Cola ürünleri ne kadar kafein içerir?

Coca-Cola, 330 ml’lik her kutu başına 33 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın üçte birine ve aynı miktardaki Türk kahvesinin dörtte birine denk gelir.

Coca-Cola light, 330 ml’lik her kutu başına yaklaşık 42 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın yarısına ve aynı miktardaki Türk kahvesinin üçte birine denk gelir.

Coca-Cola zero, 330 ml’lik her kutu başına 33 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın üçte birine ve aynı miktardaki Türk kahvesinin dörtte birine denk gelir.

100 ml Burn enerji içeceği yaklaşık 15 miligram kafein içerir. Bu oran yaklaşık olarak aynı miktardaki çayın yarısına ve aynı miktardaki Türk kahvesinin üçte birine denk gelir.

Hangi içecekle ne kadar miktarda kafein alıyorsunuz?

İÇECEK TÜRÜ KAFEİN MİKTARI (mg)

Cappucino, 360 ml. 160-200
Kahve, kafeinsiz, instant, 240 ml. 2
Kahve, kafeinsiz, demleme, 240 ml. 2
Espresso, 30 ml. 64
Kahve, kafeinli, instant, 240 ml. 62
Kahve, kafeinli, demleme, 240 ml. 95
Coffee Latte, 500 ml. 150
Coffee Grande, 500 ml. 330
Siyah çay, demli, 240 ml. 47
Yeşil Çay, demli 30-50
Ice Tea, limonlu, 360 ml. 10
Cola 47
Enerji içeceği, 250 ml. 76

(1 büyük fincan = 235 ml)

Coca Cola’nın İslam’a aykırılığı (haram) Kafein ile sınırlandırmak tabi ki yetersizdir. Çünkü Coca Cola firması hakkında tevature varan şekilde sahibinin yahudi olduğu ve 2005 yılında Filistin’li muslumanlarla savaşan İsrail’e, gelirinin % 10 ‘unu vererek yardım etmişliğidir. Bu ise kufurdur ki, buna rağmen muslumanların, yahudilerin pislik dolu coca colasına esir olmuş derecede mubtela olması, bir o kadar sakat bir durumdur! Ahiretteki vebalinden kolay kurtulamazlar.

Yine Coca colanın gizli formulundeki pislik, böcek, ve haşeratın olduğu, asitin çokluğu sebebiyle mideyi delebileceği, Tuvalet temizlemede dahi kullanılabilecek derecede yüksek asit içermesi de İnsan sağlığına zararlı bir karışımdır ki, muslumanların bu pislikten uzak durmaları, nefislerinin kölesi olup, bir anlık istek uğruna her türlü batağa batmamalıdırlar.

Dikkat : Coca Cola için söylediklerimizin pek çoğu diğer Colalar (Cola Turka, Pepsi cola) için de geçerlidir. Ülker firmasının Cola Turkası ve Pepsi cola firması da, Cola adı için Coca Cola firmasına isim hakkı için ücret ödediğini yıllar önce duymuştum.

Başörtüsü ve Kur'an – İslami Sohbet

İslam inancında, kadınlarda başın örtülmesi Kur’an emri midir? Gelin bu soruya, farklı bir yoldan Kur’an a bakarak cevap arayalım.

Önce Kur’an ın bizlere verdiği hükümleri, nasıl izah ettiği konusuna-yöntemine bakalım Kur’an dan. Bu konuda sizlere bazı ayet örneklerini vereceğim ki, sizlerin başörtüsünün Allah emri olup olmadığını düşünürken, referans olsun. Bakın Allah ayetlerini nasıl göndermiş bizlere.

İsra 89: Muhakkak ki biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.

Hud 1: Elif, lâm, râ. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri önce sağlam kılınmış, sonra da detaylandırılıp açıklanmış bir kitaptır.

Hicr 1: Elif, Lam, Ra. Bunlar Kitap’ın ve apaçık olan Kuran’ın ayetleridir.

Nur 34: Andolsun ki biz size açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.

Araf 52: Çünkü Biz, gerçekten de onlara, inanacak bir toplum için bir doğru yol, içinde bilgiye dayalı ayrıntılı açıklamalarda bulunduğumuz bir kitap ulaştırmıştık”.

Nahl 89: O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

Kehf 54: Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.

Yukarıdaki ayetler üzerinde dikkatle düşündüğümüzde, Allah ayetlerini detaylı, apaçık, ihtilafa düştükleri konularda yol gösteren, her şey için bir açıklama, her türlü misalden değişik örneklerle, apaçık delillerle gönderdiğini söylüyor. En son yazdığım ayette ise, aslında hiç unutmamamız gereken bir bilgi veriyor ve bakın ne diyor Kehf suresi 54. ayetinde.

(Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için, HER TÜRLÜ MİSALİ DEĞİŞİK ŞEKİLLERDE AÇIKLADIK.)

Lütfen yazımızın sonuna kadar bu ayeti hiç unutmayalım, çünkü konu üzerinde düşünmemizde, karar vermemizde yardımcı olacak. Şimdi gelelim konumuza. Müslüman kadınların başlarını örtmeleri farz mıdır? Yani Allah emri midir? Eğer bir kısım din kardeşlerimizin söylediği gibi, başın örtülmesi farz ise, Allah bu emri yukarıda yazdığım ayetler doğrultusunda, Kur’an da apaçık bildirmesi gerekir. Çünkü biz ayetlerimizi hiç şüphe duymadan, açık, anlaşılır ve daha önemlisi her türlü misaller, örnekler vererek açıkladık diyordu. Zaten muhkem ayetlerinde anlamı, şüphe duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır sağlam, güçlü sözler demek değil miydi?

Başörtü konusunu, bu bilgiler doğrultusunda anlamaya çalışırsak, Allah ın ne emrettiğini de doğru anlamış oluruz.

Kadınların başlarını örtmesi farzdır, Allah emridir diye Kur’an dan örnek verilen ayetin o bölümünü, alıntı yaparak önce yazalım ve daha sonra üzerinde düşünelim.

“Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.” Nur: 31

Bu ayette geçen kelimenin, başörtüsü mü yoksa yalnız örtü anlamında mı olduğu konusunda, tartışmak istemiyorum. Başörtüsüne delil gösterildiği şekliyle, ayeti yazıp ve bu haliyle anlamaya çalışalım. Çünkü Allah ın kitabında, bir kelimeye farklı bir anlam dahi verseniz, anlatılmak isteneni asla değiştiremezsiniz. Değiştirmeye kalkanlar, ancak kendilerini avuturlar. Çünkü ne diyordu Yaradan, biz her konuda nice misali, değişik şekillerde Kur’an da açıkladık. Buradan da anlıyoruz ki Kur’an, bizzat kendisini anlatan, açıklayan, eşi benzeri olmayan bir rehberdir, nurdur.

Ayette verilen emrin, cümlenin yüklemin den, göğüs yani yaka açıklığının, dekoltesinin kapatılması gerektiğini anlıyoruz. Peki, neyle örtün diyor? Başınıza örttüğünüz örtülerin bir kısmıyla, göğüs açıklığınızı örtün diye anladığımızı düşünelim.

Allah hükümlerimi, açıkça veririm dediği halde, bizler ayette hükmü verilen, yapılması istenen, yaka açıklığının, göğüs dekoltesinin kapatılması dışında, ASLINDA AYETTE, BAŞINDA DOLAYLI BİR ŞEKİLDE ÖRTÜLMESİNİ EMREDİYOR ALLAH, DİYEBİLİR MİYİZ bu ayete bakarak? Çünkü başın örtülmesine delil, bu ayetten bu şekilde çıkartılıyor. Böyle düşünmek Muhkem ayetin anlamına da ters düşüyor. Çünkü muhkem ayetler sağlamlaştırılmış, hiçbir kuşku duyulmadan apaçık anlamındadır.

Şimdi sizlere soruyorum, bahsedildiği kadar önemli olan bir emri Allah, açık bir hükümle vermeyip, dolaylı bir şekilde vermiş olabilir mi?

Diyelim ki bu ayette dolaylı bir emirle Allah, kadınların başlarının da örtülmesini emrediyor diye kabul edelim. Bu durumda ne yapmamız gerekir? Yazımın başında unutmamamız gereken bir ayet var demiştim, hatırladınız mı? Madem bu ayette açık değil, dolaylı bir hüküm verdi Rabbimiz, Kur’an ın başka ayetlerinde, bu hükmü açıklaması, açıkça izah etmesi hükmünü vermesi gerekir. Bu bilgiyi bizlere veren, Kur’an ın bizzat kendisidir hatırlayınız.

Kur’an a baktığımızda, asla hiçbir ayetinde bu konudan bahsetmez, bu konuya açıklık getirdiği bir ayeti göremezsiniz. Yani kadının başını örtmesine dair, MUHKEM bir ayet yoktur Kur’an da. Başörtüsüne delil getirilmeye çalışılan konuların hepsi, kelimelere farklı anlamlar yükleyerek, aslında bu ayette başında örtülmesi, dolaylı anlatılıyor şeklinde delil gösterilir.

Ne yazık ki ayetlerde geçen kelimelere, Allah ın hiç bahsetmediği, açıklamadığı, izah etmediği anlamları vererek, kendimize Kur’an dan delil arıyoruz. Bu yöntem sizce Allah ın bizlere önerdiği, Kur’an ı anlamamız adına, takip etmemiz gereken yönteme uygun mu?

Bu konuyu düşünmeye devam edelim. Diyelim ki, Allah göğüs açıklığının örtülmesinde verdiği örnekte, başörtüsü sözcüğünü kullanmışsa, bu emri mutlaka dolaylı da olsa, başörtüsüyle yerine getirmeliyiz. Başka bir yöntemle göğüs dekoltesi örtülürse, ayetin hükmünü yerine getirmek eksik kalır diye düşünelim. Konumuzun daha açık anlaşılabilmesi için, Kur’an dan bir örnek vermek istiyorum.

Rabbimiz elçisine, hac konusunda bir ayet indiriyor ve bakın hacca gideceklerin hangi yollarla gidebileceği örneğini veriyor.

Hac 27: İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.

Allah elçisine, o günün toplumunun imkânları ve halkın yaşamında çok önemli yer tutan ulaşım şekliyle ayetini indiriyor ve diyor ki, ister yaya ister deve sırtlarında hacca gidin. Şimdi sizlere soruyorum. Hacca gitmek yaya ve deveyle farzdır, motorlu araç veya uçakla gidemeyiz diyen var mı aramızda? Eğer yok diyorsanız, bahse konu Nur suresi 31. ayeti de aynı şekilde, aynı mantıkla anlamalıyız.

Buradan da anlaşılıyor ki, Allah ın ayetlerde verdiği hükümlerini yerine getirmek için, kullandığımız ARAÇ, zamana ve mekâna göre değişebilir, ama HÜKÜM asla değişmez. Nur 31. ayetinde açık emir göğsün örtülmesidir. Bunu ister o günkü toplumun geleneklerinde olan başörtüsüyle yaparsın, ister farklı bir örtüyle yaparsınız.

Konunun daha iyi anlaşılması için, daha önce bir yazımda verdiğim örneği tekrarlamak istiyorum. Diyelim ki Yaradan bir ayetinde, ey iman eden kadınlar, beliniz ve göbeğiniz açıkta kalmasın, onun için giydiğiniz gömleklerinizi aşağıya doğru salınki beliniz açıkta kalmasın, diye bir ayet indirmiş olduğunu farz edelim.

Bu durumda Allah, belin ve göbeğin kapatılmasıyla birlikte, gömleğin de giyilmesinin farz olduğunu emrediyor diyebilir miyiz? Elbette mümkün değil. Hüküm belin ve göbeğin kapanmasıdır. Verilen örnekte GÖMLEK bir araçtır. Araç zamana, mekana, geleneğe göre değişir, ama hüküm asla değişmez. Allah onun için düşünerek iman edin diyor.

O günde, bugünde Kur’an ın indirildiği toplumda, kadınında erkeğinde başları zaten örtülüydü. Ama neden örtülüydü? Allah emrettiği için mi, yoksa yaşadığı ortamın, iklimin gerekliliğinden mi? Elbette yaşadıkları coğrafyanın gereği, erkekte kadında başlarını örtmek, kendilerini çöl rüzgârından, sıcağından, kumlardan korumak durumundaydılar.

Şimdide geleneklerden yola çıkarak, bu konuyu anlamaya çalışalım. Araplarda kadının başının örtülmesi özgür kadın anlamındaydı. Bir başka deyişle, özgürlüğün simgesiydi. Yani cariyeler Müslüman bile olsalar, başlarını örtmeleri yasaktı. Dışarıda gezerken, cariyemi hür kadın mı olduğu belli olsun diye.

Cariyelerin Müslüman bile olsa, başlarının örtmesinin yasak olması, Kur’an ın indirilmesinin tamamlanması sonunda da değişmemişti. Bu durumda sizce, Nur suresi 31. ayeti peygamberimiz, Müslüman olan topluma tebliğ ederken, nasıl tebliğ etmiş olabilir?

Ey cariyeler, Müslüman bile olsanız, sizin başınızı örtmeniz yasaktır. Yalnız Hür kadınlar başlarını örtecek, bu Allah ın emridir diye topluma tebliğ etmiş olabileceğine inanıyor musunuz?

Hayır inanmıyoruz, çünkü Kur’an ın genel hükümleri tüm iman edenler için geçerlidir diyorsanız, Nur suresi 31. ayette, Allah bu ayette kadınların başlarını da örtmesi gerektiği emrini dolaylı verdiğini, lütfen söylemeyelim.

İslam dininde helal ve haramlar, Kur’an a iman eden herkes için aynıdır. Dikkat ediniz helal ve haramlar diyorum. Köleler konusunda özel ayetler vardır Kur’an da, ama bu ayetler helal ve haram konularını kapsamayıp, onların yaşantılarında kolaylıklar sağlayacak konulardır.

Çok ilginçtir, günümüzde yapıldığı gibi, peygamberimiz devrinde ve dört halife devrinde, başörtüsü konusunda hiçbir tartışma olduğuna rastlamıyoruz. Hele hele saçın bir telini gösteren kadın günaha girer sözleri, peygamberimiz dönemi kadınların saçlarının örtme şekli ile hiç örtüşmez. Çünkü Arap kadınları saçlarını örüp, arkasından aşağıya salarmış. Cariyeler arasından, bizlerde Müslüman’ız başımızı örtmek istiyoruz diyen hiç çıkmamış.

Bir başka düşünülmesi gereken ise, ülkemizde bundan yaklaşık 35 sene öncesine kadar, bugün türban diye örtülen başörtüsü şeklinin olmadığını görüyoruz. Bu sizleri düşündürmüyor mu?

Başın örtülmesi bir gelenektir. Bizlerinde güzel bir geleneği. Bunda hiç şüphe yok. Geleneklerimizi elbette yaşatalım, ama dinin ana unsuru yapmadan. Bir Müslüman a düşen, din kardeşini Kur’an ile uyarmak olmalıdır. Gerisi herkesin kendisine kalmıştır. Çünkü herkes hesabını kendisi verecektir. İnancında özgürdür, kısıtlanamaz.

Bu konuda önemli olan, Allah ın açıkça hüküm vermediği bir konuda, buda Allah ın hükmüdür, haramdır demenin yanlışlığıdır. Allah ben sizlere neyi haram kıldığımı açıkladım der Kur’an da. Bunun dışında haramlar edinmeyin diye de ikaz eder.

Allah ben verdiğim hükümleri, koyduğum haram sınırlarını, açık örneklerle, değişik ifadelerle verdim diyorsa, lütfen Rahmanın bu uyarısını dikkate alalım, Kur’an ı bu mantıkla anlamaya çalışalım.

Allah HARAM konusunda çok dikkat çekici bazı uyarılarda bulunuyor bizlere ve bakın ne diyor.

Nahl 116: Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak, “Bu helâldir, şu da haramdır” demeyin! Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler

Demek ki helal ve haram konusunda, ben Kur’an da her türlü açıklamayı yaptım, izah ettim diyor. Bunun dışında haramlar edinir ve Allah a nispet ederseniz, ALLAH A İFTİRA ATMIŞ OLURSUNUZ.

Kur’an emrettiği haramları açıkça bildirmiştir ve tek tek açıkça saymıştır. Peki, kadının başını örtmesi konusunda açık bir hüküm vermiş midir? Elbette vermemiştir.

Allah neden diğer konularda, haram olanları çok açıkça Kur’an da bildirilmiş örnekleri verilmiş de, kadının başının örtülmesi konusunda, Rabbimizin tek bir açık hükmü yok. Neden bu soruyu kendimize sormuyoruz? Ne yazık ki Kur’an devre dışı kalmış, rivayet ve sanı Kur’an ın önüne geçerek, onlarla iman eder olmuşuz. Hani Yaradan sizleri, Kur’an dan sorumlu tutuyorum diyordu? Yoksa bu ayete iman etmiyor muyuz? Allah bizleri affetsin.

Sizce bu kadar önemsenen konuda, Allah Nur suresi 31. ayetinde hükmünü açıkça değil de, dolaylı bir şekilde vermiş olabilir mi? Bu hüküm verme şekli, yazımızın başında hatırlattığımız Kur’an öğretisine, ayetlerine uyuyor mu? Yorum ve karar sizlerin.

Allah ın açıkça haram demediği bir konuda, bazı beşeri kaynaklardan yola çıkarak, ya da atalarımızın itikatlarına delil olsun diye, kelimelerin ardından anlamlar çıkararak, bazı şeylere HARAM diyenleri, bakın Allah nasıl uyarıyor.

Enam 150: Şunu da söyle: “Allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin.” EĞER TANIKLIK EDERLERSE SAKIN ONLARLA BİRLİKTE TANIKLIK ETME! Ayetlerimizi yalanlayanlarla ahrete inanmayanların keyifleri ardınca gitme! Onlar, kendi Rablerine başkalarını denk tutuyorlar.

Yüce Rabbimiz, sizlere apaçık ayetler indirdim, düşünün ve nefsinizin ihtirasları ile haramlar edinmeyin diyorsa, sanırım bu konuda çok daha dikkatli olmamız gerekir. Lütfen şu soruyu dikkatle düşünerek, mutlaka Kur’an ın onayladığı bir cevap bulmalıyız.

Nur suresi 31. ayetinde Allah, kadının göğüs açıklığının kapatılması emrini açık ve anlaşılır olarak vermişse, yine kadının başının örtülme emrini, Kur’an ın başka hiçbir yerinde bahsetmeyip, yine bu ayette açık değil de, dolaylı olarak kadın başını da örtmelidir, hükmünü vermiş olabilir mi? Bu sizce mümkün mü?

Bazı kardeşlerimizin söylediği gibi, kadının başı zaten o devirde kapalıydı, ayrıca kadının başının örtülme emrini Allah ın vermesi gerekmezdi, diyebilir miyiz? Kadın saçının bir tek telini bile gösterdiğinde, cehennemliktir diyenler, acaba büyük bir vebal altında olmuyorlar mı? Bu hükmü Yüce Rabbimiz vermemişse, bizler nasıl olur da veririz.

Biliyorum başını örten birçok din kardeşimden, bu yazımdan dolayı tepki alacağım. Benim söylediklerimi, yazdıklarımı lütfen dikkatle Kur’an ın özünde düşünün ve değerlendiriniz. Amacım başını örten kardeşlerimin, başörtülerini açmaları asla değildir. Buna Rabbimiz şahittir.

Amacım geleneklerimizin dinleştirilerek, Allah ın açık bir emri olmadığı halde, bunlarda Allah katındandır demenin, büyük HARAM, büyük GÜNAH olduğunun anlaşılması adınadır.

Dilerim Yüce Rabbimden, yalnız Kur’an ın haram dediğine haram diyen, kendi nefsimizde haramlar edinmeyip, Allah ın sınırlarını bilen, geleneklerini dinleştirme den gereği gibi yaşayan, TAKVA sahibi Rabbin halis kullarından oluruz.

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

Allah Domuz Etini Neden Haram Kılmıştır

Allah Kur’an da, bizlerin ilk okuduğumuzda nedenini tam anlayamadığımız bir emir verdiyse, onu görmezden gelmek yerine, önce ona uymalı daha sonrada nedenini araştırmalıyız. Belki çağımızın ilmi, bu emri gerektiği gibi açıklamaya yeterli olmayabilir. Ama bizler Allah`ın yasakladığı şeylere, asla kuşku duymadan elbette kendi nefsimizce, ilavelerde yapmadan uymalıyız. Bilmeliyiz ki Allah bizler için, en güzelini önermiştir.

Yüce Rabbimiz domuz etini bizlere haram kılmıştır. Bunun nedenini belki içinde bulunduğumuz yüz yılda, ilmin-bilimin ileri seviyelerde oluşu nedeniyle biliyoruz. Geçmiş yüzyıllar önce, bu bilgilere sahip olmayan, Allah`ın emirlerine iman eden insanlar, hiç kuşku duymadan domuz etinden uzak durmuşlardır. Elbette Allah`ın emrinden sapanlara, sözümüz meclisten dışarı.

Peki, sizce Allah domuz etini, neden yememizi yasaklamış olabilir? Bu konuda edindiğim bazı bilgileri, sizlerle de paylaşmak istedim.

Hıristiyanlar eski İncillerinde, domuzun pis olarak geçtiğini bugün itiraf ediyorlar. Bildiğiniz gibi Yahudi inancında da domuz yemek haramdır.

Domuz her türlü şeyi yiyen, pis ortamlarda dolaşabilen bir hayvandır. Yemek konusunda hiç ayrım yapmaz. Pis artıklar, çöpler ne koyarsanız önüne yer. Düşünebiliyor musunuz, domuz kendi ölmüş yavrusunu bile yiyen bir hayvandır.

Domuzlar en hızlı ve en zayıf sindirim sistemine sahiptir. Sindirimleri 4 saat sürüyor. Bu iyi ve sağlıklı bir süre değildir. Sindirim sistemi çok hızlı ve çok zayıf olduğundan, yediği şeylerdeki toksinleri tamamen temizleyemezler ve domuz kendi hücrelerinde depolar. Bu şu anlama geliyor, domuz pislikleri, çöpleri ve diğer hastalıklı canlıları yiyiyor ve etini yiyenler için, 4 saat sonra kasapta parçalara ayrılıyor ve yemeye hazır hale geliyor. Ne kadar büyük bir tehlike değil mi?

Burada ki sorun, toksinlerin tamamen temizlenmemiş olmasıdır. Diğer taraftan Allah`ın bizlere helal kıldığı hayvanlardan inek, koyun ve benzerleri, bu hayvanların hepsi temiz beslenen vejetaryenlerdir.  Onların sindirim sistemleri, domuza göre, çok daha ileri seviyede.

İneklerde 3 mide vardır ve taze temiz sebzeler sindirim sisteminde işlendiğinde,  12 saat sürüyor. Kıyasladığımızda bir tarafta 4 saat, diğer tarafta 12 saat. Pislik çöp yiyen bir hayvanı mı tercih edersiniz, ya da taze temiz beslenen hayvanımı tercih edersiniz?

Zayıf sindirim sistemi olan, toksinleri depolayan mı? Yoksa toksinlerden tamamen temizlenmiş olanı mı?

Rabbimiz bir hüküm veriyorsa, bizlere düşen onu gereği gibi uygulamak olmalıdır. Elbette Allah ın haram demediği şeyleri de haramlaştırmak, bir o kadar yanlıştır, günahtır.

Aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Peki, madem yememiz sakıncalı, Allah neden domuzu yarattı? İşte bu soruyu da kendimize elbette sormalıyız, ama cevabını ararken nefsimizle değil, Kur’an ve aklın çizgisinden sapmadan aramalıyız, bu sorunun cevabını.

Bu soruya verilecek birçok cevap bulabiliriz. Elbette benimde bazı düşüncelerim var, ama sanırım bu vereceğim cevap erken olabilir. Daha doğru cevabı bulabilmemiz için, ilime-bilime-tıbba, biraz daha zaman tanımalıyız diye düşünüyorum.

Niye Gülüyoruz, Neye Gülüyoruz

Gurbet hüzünlendirir insanı. Zira sizin aslî vatanınız değildir. Bağlılıktan, muhabbetten, kıymet veriyor olmaktan değil, bir zaruretten dolayı gurbettesinizdir; sıla burnunuzda tüter her daim. Nerden geldiğinizi biliyorsanız, ahdinize sadıksanız, bu böyledir.

Bazıları unutmuş görünse de dünya bütün insanların gurbetidir. Bu sebeple dünya gurbetinin farkında olan yahut farkında olması gereken müslümanın şiarıdır hüzün. Asil bir duygudur; çünkü fark etme şuurunun, dolayısıyla asl’ı hatırlamanın bir nişanesidir.

Gülmekse unutmanın, gafletin, kaybolmuşluğun işareti olduğu için hoş karşılanmamış, bayağılık sayılmıştır müslüman terbiyesinde.

İstanbul’lar feth eylediğimiz zamanlarda çocukların terbiyesi için el kitabı hükmünde yazılmış “Ta’lim-i Edeb” kitapları vardı. Bu kitaplarda, “Gülerek konuşmak, çok gülmek ayıptır; namazda gülmenin namazı fasit eylediğini bildiğin halde, yeryüzünün mescit kılındığını, her an Allah’ın huzurunda bulunduğunu unutup, olura olmaza niye gülersin?” ikazları yer alırdı.

18. asırda “Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan.” mısraını mırıldandığımız sıralar Osmanlı Devleti çatırdamaya başlamıştı. Nihayet “melâli anlamayan bir neslin” bütün eski değerleri yer ile yeksan ettiği günden beri Süper Güçler’in ayak işlerini yapıyor, ekmeğini yiyor, kılıcını çalıyoruz.

Bugün artık melâli anlamayan nesle aşina olmakla kalmadık, “melâl”i kelime olarak da lügatimizden çıkardık. Artık mutluluğu gülmenin neticesi kabul ediyoruz. Mutlu olmak için de bol bol gülüyor, kahkahalar atıyor, güle güle “ölüyoruz”.

Kimyamız bozulunca
“Helâk olmak” manasına “ölüm”, ecelle dünya hayatımızın son bulması demek değildir. Allah’ın hidayetiyle diriltilenler hariç, yeryüzünde yaşayan herkesin ölü olduğunu işaret eden ifadeler yer alır Kur’an’da (En’am, 122). Onların kalpleri kararmış, karanlıklar içinde bırakılmışlardır ama yaptıkları “kendilerine süslü gösterildiği” için öldüklerinin farkında değildirler.

Müslüman böyle bir ölümden, yani “kalbin ölümünden” korkmalıdır. Kalbin ölümüne, mutlak manada helâke yol açan illetlerden biri de çok gülmektir. Onun için Hz. Peygamber s.a.v., “Çok gülmeyin, zira gülmenin çoğu kalbi öldürür.” buyurmuştur.

Bu açık ve net ikaza rağmen nasıl oldu da “güle güle ölme”ye imrenen, gülüp eğlenmeyi, şamatayı, maskaralığı benimseyen bir topluluk haline geldik? Hayatı boyunca hiç yüksek sesle gülmemiş bir peygamberin ümmeti, bu ölçüsüzlüğü nasıl ve nereden peyda etti?

Birçok başka meselede olduğu gibi bu konuda da ikrarımıza rağmen tutum ve davranışlarımız, Batılılaşmadaki seyrimize paralel bir yozlaşmayı yansıtıyor. Farkında değiliz belki ama ölçülerimiz kaybolmuş, tasavvurlarımız değişmiş. En çok bilineni İmâm-ı Gazalî rh.a.’e ait olan “Kimyâ-yı Saadet”ler, adından da anlaşılacağı gibi “mutluluğun formülünü” tarif ediyor müslümanlara. Oradaki ilk fasıl “insanın kendi hakikatini tanıması”dır. Mutlaka bir “âfet” olarak “gülmek”ten bahsedilir.

Böyleyken, bugün gülmeyi âfet olmaktan çıkarıp saadet tahtına oturtmuşsak, başka, yabanıl ve yanlış formüllere kapılmışız demektir. Müslümanın mutluluk anlayışının kimyasında “gülmek” yoktur.

Gülmenin itidali: Tebessüm
Miraç hadisesinden sonraki günlerde mahzunlaşan Rasul-i Ekrem s.a.v., bu halinden sual edildiğinde, “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyurmuştu. Tasavvuf uluları da “Cennette duran bir adamın ağlaması ne kadar garip ise, dünyada bulunan bir kimsenin gülmesi, o nispette şaşılacak şeydir.” demişlerdir.

Buna rağmen, ciddiyet ve ağırbaşlılık esas olmakla birlikte, gülmek beşerî bir tepki, hatta bazen bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla gülmenin büsbütün yasaklanması söz konusu değildir.

Diğer beşerî ihtiyaçlar gibi maksat haline getirilmemesi, ölçüsünün yahut haddinin aşılmaması gerekmektedir. Gülmekle alakalı bütün ikaz ve yasaklar aslında bir ifratı, aşırılığı önlemeye, edep çizgisini muhafazaya yöneliktir. Edep, hadde riayettir. Gülmenin haddi de tebessümdür. Hz. Peygamber s.a.v. tebessüm eder, nadiren mübarek dişleri görünecek şekilde gülerdi.

Türkçede “gülümseme” diye karşılansa da “tebessüm”, gülme kategorisine girmez. Mesela hüzne mani değildir. Yahut mahzun olmak tebessümü engellemez. “Gülmek”ten, ahireti unutmuş olma halinin tezahürünü, bir ölçüsüzlüğü anlamak gerekir. Dolayısıyla meseleyi “Gülmeyelim de somurtalım mı?” gibi bir ifrat tefrit ekseninde polemiğe mahkum etmek doğru değildir.

Nitekim müslümanların birbirlerine karşı mütebessim, yani güler yüzlü olması istenmiştir. Yüksek sesle ve çok gülmek nasıl nezaketsizlikse, asık suratlı olmak da nezaketsizliktir.

Şamata Cahiliyye adetidir
Gülmenin şekli kadar sebebi de bir ölçü veya itidale dayanmalı, bu itidal noktası da çok iyi bilinmelidir. İnsan bir sürur halinin, bir ferahlığın, bir memnuniyetin ifadesi olarak tebessüm edebilir. Çocukları sevindirmek için onların maskaralıklarına gülmek caizdir. Muhatabı tahkir amacı yoksa bir kimseye taaccüp ettiğimizde de gülümseyebiliriz. Rasulullah s.a.v torunlarıyla oynamış, kefaret için kolaylık arayan bir bedevinin herkesi şaşırtan pişkinliğine tebessüm etmiştir.

Uhut’ta müslümanlara çok zayiat verdiren zorlu bir kâfirin, Sa’d b. Ebî Vakkas r.a.’ın okuyla vurulduğunda avret yerinin açılarak düşmesi, Peygamber s.a.v.’i güldürmüştür. Yine Müzdelife’de ümmetinin affedilmesi niyazı müstecab olunca Efendimiz s.a.v.’in mübarek yüzüne belirgin bir gülümseme yayılmış, sebebi sorulduğunda, “şeytanın dövünmesini gördüğünü” ifade buyurmuşlardır.

Şu halde şeytanın, kâfirin, zalimin zelil olmasına, komik duruma düşmesine sevinip gülmek, şamata etmemek kaydıyla mübahtır.

Bugün Türkçede yaygara yaparak, bağırıp çağırarak eğlenmek; ölçüsüzce gülüp oynamak manasına gelen “şamata” bir cahiliyye âdetidir ve hasım yahut rakip kabul edilen kişi ya da topluluğun maruz kaldığı zarar, felaket veya mağlubiyete sevinmek demektir. Arapların “şemâte” dediği bu sevinç törenlerinde karşı tarafı küçük düşürecek şekilde gülüp eğlenmek, onlarla alay etmek esastır. Avama mahsustur.

Peygamberimiz s.a.v., aradaki ihtilaf veya rekabet ne kadar derin olursa olsun, müslümanların birbiri aleyhine şamata yapmasını katiyetle men etmiştir. Son zamanlarda özellikle sportif bir başarıdan sonra neredeyse usul haline gelen şamatacılık, bir küçüklük kompleksinin ifadesi olmakla da müslüman vakarına uygun düşmemektedir.

Ağzımız kanla dolsun istemiyorsak
Bazen insanların kendilerine zarar veren sakarlıkları, beceriksizlikleri olur. İstemeden gülünç duruma düşebilirler. Böyle durumlara şahit olunduğunda, tebessüm şeklinde de olsa gülmemek gerekir. Zira bu en hafifinden “Gülme komşuna, gelir başına” tehlikesinden salim olabilmenin icabıdır.

Bedevinin biri huysuz bir deve üzerinde iken Rasul-i Ekrem s.a.v.’e dönerek selam verir, bir şey sormak için Efendimiz s.a.v.’e yaklaşmak ister. Selam için döndüğünde dengesini kaybetmiş, düşeyazmıştır. Hayvan, sert davranılınca iyice huysuzlanmış, bedevinin her yaklaşma denemesinde onu uzaklaştırmıştır. Bu sırada bir grup müslüman manzarayı kendi aralarında gülüşerek seyretmektedirler. Nihayet bedevi uzaklaşır, gider. Kısa bir zaman sonra devenin adamı üzerinden attığı ve boynunu ısırarak öldürdüğü haberi kendisine ulaştırılınca, Peygamber s.a.v. demin manzaraya gülenlere döner; “Evet, sizin ağzınız da onun kanıyla doldu.” der.

Böyle hallerde insanın kendini tutması, gülmemesi, gülme hissini bastırması elbette bir ağırbaşlılık işaretidir. Fakat sadece “işaretidir”.

Bundan daha iyisi, gülme hissine hiç kapılmayacak şekilde vakar sahibi olmaktır.

Bilhassa son zamanlarda Batı mahreçli “kişisel gelişim” yöntemlerinin revaç bulması ile hemen her konuda olumlu bir tepkiyi takınmak, bir meziyeti maske gibi belli bir süre taşımak, kısaca “gibi görünmek”, neredeyse erdem kabul edilmektedir.

Dolayısıyla tebessüm etmek gibi, çok gülmemek gibi, ağırbaşlı olmak gibi davranışlar ilahî ölçünün, manevî donanımın tezahürü ise birer fazilettir. Bunlar geçici süreliğine dışardan alınmış rol kabilinden davranışlar ise eğer, ne kadar ustaca oynanırsa oynansın, bir fayda ve kıymet ifade etmez.

Şakadan anlıyor muyuz?
Bazen birisine yapılan bir şaka, anlatılan mizahi bir hikaye, bir espri, bir taklit de güldürür insanı. Madem gülmenin şekli kadar sebebi de mühimdir, her şaka veya espriye tebessüm ederek de olsa gülmek doğru mudur?

Bugün biz mizah yahut şaka deyince, mahiyet olarak birbirinden farklı bir sürü kavramı bir arada düşünüyoruz. Bu kavram kargaşası kafamızı da karıştırıyor.

Meseleyi dağıtmadan şunu söyleyelim: İslâm’da nezih şaka ve mizaha ruhsat vardır. Peki bu nezahetin ölçüsü nedir? Hangi durumlarda mizah yasaklanmakta, kerih görülmektedir?

Müslümanların birbirleriyle “istihza” maksadı taşıyan şakalar yapması haramdır. İstihza, alay etmek demek. Kur’an dilinde “suhriyye” diye de adlandırılıyor. Suhriyye, “insanları güldürecek şekilde, birinin kusur ve noksanlarına dokunmak”tır. O kişinin işini, sözünü, hikaye ve taklit suretiyle de olur, bunlara işaret ve ima suretiyle de. Hucûrât Suresinin 11. ayetinde müminlerin bu şekilde birbirlerini alaya almaması emredilmiştir.

Mizah yoluyla istihza manasına gelen suhriyye kavramında “öfkeye sevkedecek tarzda tahrik” manası da vardır. Bu sebeple Peygamberimiz s.a.v., “(Mümin) kardeşinle münakaşa ve şaka etme.” buyurmuştur. Hadis-i şerifte şakanın münakaşa ile birlikte zikredilmesi, ikisinin de nifak ve düşmanlığa yol açması sebebiyledir denilmiş, buradaki şaka (mizah) ile kastedilenin “suhriyye” olduğu yorumu yapılmıştır. Kaldı ki bu tür bir şaka veya mizah, müşriklerin tarzıdır.

Kibrin ve şeytanlaşmanın işareti olmakla “istihfaf”, yani hafife alma, önemsiz ve değersiz bulma, küçümseme de, istihfaf maksatlı mizah ve şaka da reddedilmiştir.

Şaka ve mizah kapsamına giren bir başka kavram “hezl”dir ki en belirgin özelliği “uydurma” olmasıdır. Hezeliyat, “aslı astarı olmayan, boş ve saçma söz” demektir. “Hezel”deki “uydurma”nın yalan olması, hakikati ifade etmemesi esastır. Vuku bulmasa da mümkün olanı anlatması ve bunun bir terbiye maksadıyla yapılması, adına yine “hezel” dense de mübah görülmüştür.

Nitekim birer “tip” olarak cimrileri, ahmakları, tufeylileri (asalakları) anlatan mizahi hikayeler ve kitaplar bu cümledendir. Musa a.s.’ın “hezl” ile itham edilmesi üzerine, “Cahiller gibi olmaktan Allah’a sığınırım” (Bakara, 67) demesi, “palavra atmak, dalga geçmek” manasına “hezl”in bir cahiliyye alameti olduğuna delildir.

Latife latif gerek

Alaydan, küçümsemeden, yalandan berî olması, şaka yahut mizahın nezahetine yetmiyor. Devamlı olmaması, tadında bırakılması da gerekiyor.

Şakanın meşruiyetini göstermek adına “Rasulullah s.a.v.’in şaka yaptığını” söylemek, sürekli şaka yapacağımıza değil; arada, münasip düştüğünde şaka da yapabileceğimize hüccet olmalıdır.

Nitekim gayr-i meşru bir sistemi veya küfrü sabit bir topluluğu, tamamen haklı gerekçelerle sürekli mizah malzemesi yapmak, çoğu zaman bir aczin, tembelliğin ve kaçışın ifadesidir. Günümüz gençliğinde giderek yaygınlaşan “her meseleyi espriye boğma” saplantısını böyle değerlendirmek, bunun arkasında psikolojik saikler aramak gerekiyor.

Ölçülerimize uygun mizahın sadece ve özellikle “güldürmek” gibi bir hedefi de yoktur. Her şeyde olduğu gibi bunda da ulvî bir fayda gözetilmelidir. Gergin bir ortamı yumuşatmak, muhatabı rahatlatmak, mesajı bir nükteyle daha tesirli vermek, söylenmesi gereken ama söylenmesinden çekinilen bir hakikati şakaya vurarak ifade etmek, zulme karşı bir direnişi canlı tutmak.. asıl gayedir. Gülümseme, mizahtaki “letâfet”in tabii neticesidir.

Büyüklerimiz bu inceliği, bu hassas ölçüyü anlatmak üzere bizim gibi laf kalabalığına tevessül etmemiş; mizah, şaka, espri, nükte yerine “latife” diyerek meseleyi tek kelime ile çözmüştür. Arkasından da belki bu kavram kargaşası içinde latifenin de ölçüsünü kaçırabiliriz endişesiyle şu hükmü koymuşlardır:

Latife latif gerek. Yani yaptığımız şaka, mizah, espri.. ince ve derinlikli olmalı. Bir güzelliği ve hoşluğu yansıtmalı. Bayağılığın, kabalığın, hayasızlığın, müstehcenliğin yakınından bile geçmemeli. Muhatabı kırıp incitmemeli, bilakis bir “lütuf” taşımalı ona. Ve mutlaka gönülden kopup gelmeli.

Densizlik etmemek için
Türkçede hayvanların iki yanına yüklenen çuvallara “denk” denir. “Denge” kelimesi buradan hareketle türetilmiş. Dengenin Arapçadaki tam karşılığı “itidal”dir. “Adl” kökünden gelir; “adalet ve hakkaniyet üzere olma, ölçülülük, muvazene” demektir. İtidalin kökündeki “adl” yahut “ıdl”in bir manası da yine “yük çuvalı”dır ve bizdeki “denk” ile aynıdır.

İslâm, beşerî tutumlarda hep bir dengeyi, itidali arar. Kabul etmek gerekir ki mizah gibi ince ve hassas meselelerde itidal noktasını bulmak hayli zordur. Yaptığınız şaka ve mizahın dozunu, zamanını, zeminini iyi ayarlayamaz, gerekli ustalık, titizlik ve hassasiyeti gösteremezseniz, yaptığınız şey “latife” değil “densizlik” olur. Zira bütün densizlikler bir denksizliğin, denk düşürememenin, itidal ölçüsünü kaçırmanın neticesidir.

Nihayet mizah, büyük oranda bir meşrep veya tabiat meselesidir. Meşrep ve maharetimiz el vermiyorsa bu yükün altına girmemek evlâdır.

Hz. Peygamber s.a.v.’in bütün şakaları tam bir “latife” örneğidir. Efendimiz s.a.v.’den rivayet edilen “Muhakkak ki ben de şaka ederim; fakat ancak doğruyu söylerim.” yahut “Evet, ben her ne kadar sizinle şakalaşırsam da hilaf-ı hakikat bir şey söylemem.” hadis-i şerifleri, Türkçeye böyle tercüme edilmekle birlikte, tıpkı kelime-i tevhitteki gibi nefy ve ispat usulüyle irad buyurulmuşlardır. Bu hadisler aslında “Ben şaka yapmam” şeklinde olumsuzlukla başlamakta, sonra Efendimiz s.a.v.’in yaptığı ve “şaka” diye bilinen şeyin ne olduğu söylenmektedir.

Hadislerin bu şekildeki tertibi, müslümanlar arasında latife dışındaki şaka ve mizahın önce reddine, sonra da mutlaka İslâmî ölçülerle yeniden inşa edilmesi gerektiğine işarettir.

Peygamberimiz s.a.v.’in latifeleri
Rasul-i Ekrem s.a.v.’in latifelerinin pek çoğu eskilerin “tahsîlü’l-hâsıl” dediği bir tarz üzerinedir. Herkesçe bilinen bir gerçeğin, ilk anda farklı anlaşılacak şekilde ifade edilmesine dayanır.

Yaşlı bir kadına, “Kocakarılar cennete giremez.” demesi böyle bir latifedir. Kadının meyus olup ağlaması üzerine, “Sen o gün yaşlı değil, genç olursun” diyerek, Vâkıa Suresi’nin son ayetlerindeki, kadınların “yeniden bir yaratılışla gençleştirilerek cennete konulacağı” müjdesini hatırlatmış ve kadının gönlünü almıştır.

Efendimiz s.a.v.’in daha çok yaşlı kadınlara, çocuklara ve kölelere yaptığı bu tür şakalar, onlara merhametinin, onların gönlünü alma arzusunun ifadesidir. Özel bir ilgiyi, bir sevgiyi yansıtır; böylece onları “sıradanlık” duygusundan kurtarır.

Hz. Peygamber s.a.v. Ebu Talha r.a.’ı ziyaretlerinde onun Umayr adındaki küçük oğlu ile de ilgilenir, her defasında, “Yâ Ebâ Umayr, Nuğayr ne yapıyor?” diye sorardı. “Nuğayr” dediği, Umayr’ın arkadaş edinip oynadığı bir serçe yavrusudur ki Arapçada “nuğre” diye adlandırılır. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in kendisini muhatap alması, “nuğre” ismini “nuğayr” şeklinde bilerek değiştirip onu kendi ismiyle kafiyeli hale getirmesi, nihayet bir serçe yavrusu olmasına rağmen arkadaşının hatırını sorması kadar Umayr’ın küçük kalbini ışıklandıran daha latif başka ne olabilir?

Hz. Peygamber s.a.v. böyle zarif latifeler yapmak yanında, hazırcevaplığıyla, mizaha yatkınlığıyla maruf Sahabilere de zaman zaman takılarak onların şakalarına zemin hazırlar, hatta bazen kendisine şaka yapılmasına müsaade ederdi.

Efendimiz s.a.v.’in “takılmaları” daha ziyade muhatabı kırmadan uyarmaya, bir yanlışı imaya matuf olurdu ki, terbiye sistemimizde böyle bir metodun kullanılabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Havvât r.a.’ın devesi
Aşağıda nakledeceğimiz hadise latife yollu bir uyarıyı örneklediği kadar, büyüklerin nüktelerine şaka ile mukabele etmemek gerektiğini, mesajı aldıktan sonra sükut ile kendimizi düzeltmeye koyulmamızın daha güzel olduğunu da anlatır.

Ensardan Havvat b. Cübeyr r.a., müslüman olmadan önce kadınlarla sohbet etmeyi, kadın meclislerinde bulunmayı seven biridir. Müslüman olduktan sonra da bu temayülünü terk edemez. İslâm ordusuyla fetih için Mekke’ye ilerlerken, yolda rastladığı Ka’b kabilesinden kadınların içine karışıp onlarla sohbete koyulur. Gizlenmek istemesine rağmen Rasul-i Ekrem s.a.v. onu görür ve “Ne yapıyorsun bu kadınlarla burada?” diye sual yoluyla ikaz eder. Havvat boş bulunmuş ve “Devem kaçtı, onu yakalamak için bu kadınların saçlarından ip ördürüyorum..” gibi esprili bir cevap vermiştir. Rasulullah tebessüm edip geçer fakat uzunca bir süre sonra döndüğünde Havvat’ı yine kadınlarla görünce, “Ne oldu, senin deve hâlâ kaçıyor mu?” diye takılır.

Bu hadiseden sonra Hz. Peygamber s.a.v. ne zaman karşılaşsa Havvat’a “kaçan devesini” sormaktadır gülümseyerek. Havvat, hatasını anlamış ve utanmıştır. Nerde görse Efendimiz s.a.v.’den kaçmaktadır.

Bir gün mescitte namaz kılarken yakalanır. Peygamberimiz s.a.v.’in imasına muhatap olmamak için namazı uzattıkça uzatır ama O’nun “Namazı uzatma artık, ben seni bekliyorum.” buyurması üzerine selam verir. Hz. Peygamber s.a.v. “Nasıl, deve artık kaçmıyor değil mi?” diye sorar yine. Havvat da “Seni hak peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki deve ondan sonra bir daha kaçmamıştır.” der. Rasul-i Ekrem de “Allahü ekber” diye tekbir aldıktan sonra “Allahım sen Ebu Abdullah (Havvat)’ı hidayet eyle!” diye dua buyurur.

Ağır bir şaka
Peygamberimiz s.a.v.’in vefatından bir yıl kadar önce Hz. Ebubekir r.a. beraberinde Nu’ayman bin Amr ile Suveybıt bin Harmele r.a. olduğu halde ticaret için Busra’ya kadar gitmişlerdi. Dönüş yolunda Hz. Ebubekir r.a.’ın kafilede olmadığı bir sırada Suveybıt ile Nu’ayman bir beldeye uğrar. Suveybıt o belde ahalisiyle önceden gizlice görüşmüş ve yanındaki kişinin kölesi olduğunu, satmak istediğini, fakat bu kölenin “köleliğini inkâr etmek” gibi tuhaf davranışlarda bulunabileceğini söylemiş, pazarlık neticesinde on deve karşılığında gıyabında Nu’ayman’ı satmıştır. Götürmek için boynuna ip bağladıklarında neye uğradığını şaşıran Nu’ayman, “Bu adam şaka yapıyor, ben hürüm, köle değilim!” diye feryat etmişse de yeni sahipleri, “Biz senin böyle söyleyeceğini biliyorduk!” der gibi gülerek alıp götürmüşlerdir Nu’ayman’ı. Hz. Ebubekir r.a. dönüp de durumu öğrenince Suveybıt’la gider, develeri iade ederek Nu’ayman’ı kurtarırlar.

Bu hadise anlatılınca Hz. Peygamber s.a.v. ve ashabı gülmüştür. Hatta Rasulullah s.a.v.’in vefatına kadar, her hatırlayışında bu hadiseye güldüğü nakledilir.

Rasulullah s.a.v.’in gülmesi böyle bir şakayı onaylamak, böyle şakalar da yapılabileceğine izin vermek anlamına gelebilir mi? Zira bu şakada kantarın topuzu biraz fazla kaçmış gibi. İlk bakışta baştan beri dikkat çektiğimiz itidal ölçüsüne burada riayet edilmediği düşünülebilir. Fakat öyle değildir. Bu şaka Nu’aymanü’l-Ensârî’nin itidaline uygundur. Zira itidal noktası kişilere, mesleklere, şartlara göre değişebilir. Çünkü aslolan hakkaniyettir. Nu’ayman da böyle bir şakayı çoktan hak etmiştir.

Konuyu araştıranların malumudur: Nu’ayman bin Amr, ağır şakalarıyla tanınan bir sahabidir. Gözleri görmeyen yaşlı Mahreme bin Nevfel’i şakalarıyla kızdırmış, onun Nu’ayman’ı döveceğim diye yemin ettiğini duyunca da gel seni Nu’ayman’ın yanına götüreyim diyerek, mescitte namaz kılan sahabilerden bazılarını Mahreme bin Nevfel’e sopalatmıştır.

Nu’ayman’ın Hz. Peygamber s.a.v.’e yaptığı şakalar da meşhurdur. Mevsimine göre Medine’ye gelen turfanda yiyeceklerden veya güzel bulduğu şeylerden bir miktar satın alır, Rasulullah s.a.v.’e getirir, “Bunu senin için aldım. Benim sana hediyemdir.” diye ikram edermiş. Sonra mal sahibi bedelini istediği zaman onu tutup Efendimiz s.a.v.’in yanına getirir, “Bu adamın parasını ver.” dermiş. Rasul-i Ekrem, “Hani sen onu bize hediye getirmiştin, şimdi ne parası bu?” deyince de “Hele sen parasını öde de durumu sonra anlatırım.” cevabını verirmiş. Nu’ayman’ın Allah ve Rasulüne muhabbetinden emin olan Peygamberimiz s.a.v. onun şakacı mizacına müdahalede bulunmamış, fakat ona yapılan biraz ağırca şakaya gülmek suretiyle “hak edene böylesi şakalar da edilebilir” mesajını vermiştir.

Neye gülüyoruz? Niye gülüyoruz?
İslâm beşerî ihtiyaçları yok sayan asık suratlı bir din değil. Belli ölçüler içinde şakaya da mizaha da gülmeye de kapı aralıyor. Fakat bunların meslek haline getirilmesine ve sürekliliğine cevaz vermiyor.

Mutluluğun kahkaha atmaya irca edildiği, gülmenin amaç haline getirildiği; insan haysiyetini ve mukaddesatı hiçe saymanın, yalanın, hayasızlığın, bayağılığın mizah sanıldığı şu son zamanlarda “ölçü”yü hatırlayalım istedik.

Bu mesele öyle “Canım bundan ne çıkar?” dedirten, gülüp geçilecek, ayrıntı kabilinden bir şey değil. Neredeyse tamamı müslüman olan bir ülkede son derece seviyesiz bir mizah anlayışı devasa bir sektöre dönüşmüşse, sorumluluğumuz büyük. Kur’an, müminleri “…dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin” (Mâide, 57) diye uyarıyor çünkü. Ayetlerin inkâr edildiği, hafife alındığı ortamlardan uzak durmamızı istiyor.

Ne kadar komik olursa olsun, ölçülerimize uymayan, mukaddesatımızı alaya alan bir mizah anlayışına itibar etmek de, şimdiki ağırlığını ve yaygınlığını kabullenerek alternatif oluşturmaya çalışmak da bizim ayıbımız.

Basında, televizyonlarda, sahnelerde, perdelerde karşımıza çıkan “mizah”a bir de aklederek, kalp gözüyle bakalım ve kendimize soralım:

Aslında neye gülüyoruz, niye gülüyoruz?

GÜNAHLAR KARŞISINDA MÜMİN

GÜNAHLAR KARŞISINDA MÜMİN

İnsan, isteyerek veya istemeyerek bir günah işleyebilir. Hatta bir adım daha ileri giderek, daha büyük günahlara bulaşmış olabilir. Hatta pişman olduğu halde bu tür günahları birkaç defa daha işlemiş olabilir. Bu noktada şeytan tekrar devreye girip o insana şunları söylettirebilir: “Ben bittim. İflah olmam artık. Allah beni affetmez. Ben dünyanın en rezil insanıyım. Olan oldu, boş ver gitsin.”
Aslında bu ifadeler şeytanın öldürücü darbelerinin en büyüğüdür. Ümitsizlik vermek onun en sinsi silahıdır. Onun en sevmediği şeylerden biri de kulun günah işledikten sonra tövbe edip Rabbi’ne yönelmesidir. Tövbe, günahlar karşısında bir yenileme ve iç onarımdır. Tövbeyle Rabbimizin gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınırız.
Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Allah kulunun tövbesinden sonsuz derecede memnun olur, sevinç duyar. Şöyle ki, bir insan çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a şükrederken yanlışlıkla, ‘Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun’ diyor. İşte tövbe eden kulu karşısında Rabbimizin ferah ve sevinci bu adamınkinden daha fazladır.” (Buhari, Daavat 4)
Günahlarda ısrarcı olmadan onu hemen temizleme önemlidir. Günahlardan duyulan pişmanlık, aslında tövbenin kendisidir. Bu konuda “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur” mealindeki Allah Resulü’nün müjdesi içimizi aydınlatıyor. (İbn Mace, Zühd 30)
Günahlar, tövbe ve istiğfarla temizlenmelidir. Her günahta küfre giden bir yol vardır. Her şeyden önce günah, kulun Cenab-ı Hakk’ın inayet atmosferinden dışarı çıkması ve İlahî teminatı reddetmesi demektir. Ayrıca kul, günah işlemekle şeytana tam hedef olmuş sayılır; günahlar arttıkça da Allah’ın himaye ve koruması azalır.
Günah, bir pas, bir leke ve bir kirdir; öyle ki, hadisin ifadesiyle, üst üste biriken lekeler, derhal tövbe ve istiğfarla temizlenmezse, kalbî hayatımızla Rabbimizin bize bakışı arasına girip, O’ndan gelen tecellileri keser, rahmet esintilerini perdeler ve bizi inayetten mahrum bırakır. Himayesiz kalan bir kalp ise, neticede şeytanın küfürle vurabileceği bir hale bürünmüş olur.
Kendini mahcup edecek bir günah işleyen insan, kimsenin bu günahı görmesini istemez. Ama Allah’ın ve meleklerin onun yaptıklarını gördüklerinin de farkındadır. Onun hep bu zayıf anını kollayan şeytan, bu esnada ona, “Keşke şu günahımı gören olmasaydı, belki de yoktur; ya da keşke şu şey, günah olmasaydı, belki de değildir.” dedirtir.
Esasen günah, ısrar edildiği, zararsız bilindiği, tövbe ve istiğfar ile de temizlenmediği zaman günah olur. Çünkü böylece dolaylı yoldan küfre girilip, Allah’ın emir ve yasağı inkar edilmiş ve şuurlu olarak helalmiş gibi sürekli yapılır hale gelmiş olur. Yoksa kendisinde ısrar edilmediği, zararı bilinip korkulduğu, tövbe, istiğfar ve samimi bir pişmanlıkla terk edildiği zaman ise, inşallah affa mazhar olacaktır. Dağlar büyüklüğünde de olsa, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur. İslam ümitsizlik değil ümit dinidir.
“Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rah­me­tin­den ü-mi-­di­-ni­-zi kes­me­yi­niz. Allah, bü-tün gü-nah-la-rı aff eder. Çünkü O, gafur ve rahimdir. ” (Zümer, 39/53)

Kadının sesi haram mıdır

Kadının sesi haram mıdır? Kadınlar radyo programları yapabilirler mi?Âlimler bazı ayet ve hadislere dayanarak, kadının yabancı erkeklerle konuşmasının ihtiyaç hasıl olduğunda caiz olduğunu, fakat bu konuşmanın, kesinlikle sesi inceltip yumuşatarak, tahrik edici ses tonlarında olmaması gerektiğini belirtmişlerdir:
İmam Ebu’l-Abbâs Kurtubî, şarkı dinlemek hakkında, kitabında şunları söylemiştir:
“Zekâsı kıt olanlar zannetmesinler ki biz kadının sesi avrettir, demekle konuşmasını kastediyoruz! Bu anlayış doğru değildir.
Biz ecnebi erkeklerin hâcet mes ederse kadınlarla konuşmasına cevaz veriyoruz. Yalnız kadınların yüksek sesle konuşmalarını, seslerini uzatmalarını, yumuşatmalarını ve aruza göre okumalarını câiz görmüyoruz. Çünkü bunlarda erkekleri kendilerine meylettirmek ve şehvetlerini harekete getirmek vardır. Kadının ezan okuması bundan dolayı câiz olmamıştır.”
“Kadının sesi avrettir. Onun Kur’ânı kadından öğrenmesi daha makbuldür. Bundan dolayıdır ki Peygamber (asm); “Tesbih erkeklere, el çarpmak ise kadınlara mahsustur.” buyurmuştur. Erkeğin onun sesini işitmesi doğru değildir.” (Nevâzil)
“Nakledildiğine göre, Arap kadınları erkeklerle konuşurlarken seslerini inceltip yumuşatırlardı. Genellikle cilveli konuşmaya meraklı idiler. “Sizler de onlar gibi sesinizi inceltip yumuşatarak cilveli bir şekilde konuşmayınız.” (Kurtubî el-Camî)
“Özellikle kocalarınızla gayet cilve ve işve ile konuşabilirsiniz. Onlara güzel görünmek için istediğiniz nezaketi yapabilirsiniz; lakin yabancı erkeklerle konuşurken ciddi, kaba ve kısık sesle konuşunuz.” (İbn-u Kesir)
Çünkü kadınlara karşı zaafiyeti olan, onların konuşmalarından anlam çıkartabilen ahlaksız kimseler, sizlerin nezaketini kötüye yorumlamak suretiyle hakkınızda fenalıklar düşünebilirler. Bu sebeple fitneye alet olmayınız. (Kur’ân-ı Kerim’de Adab-ı Muaşeret)
“…Gizlemekte oldukları ziynetleri bilinsin diye ayaklarını (yere) vurmasınlar! Ey mü’minler! Hep birlikte Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur, 31)
Bir çok fıkıh alimi bu ayet hakkında; “Ayaklarının sesini duyurmaları haram olursa, kendi sesleri öncelikle haram olur.” demişlerdir.
Hanefiler ise; Kadının ayağını yere vururken çıkardığı ses değil, dikkatleri üzerine çekmesi ve fitneye sebep olması haramdır. Namazda ve hacda sesini yükseltmesinin haram olması da aynı şekilde izah edilir demişlerdir. (Hanımlara Özel İlmihal)
Sonuç olarak;
Allah (cc), kadını güzel ve -her şeyiyle olduğu gibi- sesiyle de çekici ve etkileyici yaratmıştır. Aslında her biri birer nimet-i ilahi olan çekici tüm yönlerini, fitneye sebebiyet verecek şekilde tahrik unsuru olarak kullanırsa küfran-ı nimet yapmış olur.
Kadının beden güzelliğini örten, onun tesettürüdür. Sesinin tesettürü ise vakarlı, ciddi, nağmesiz ve sessiz konuşmasıdır. Kadının sesi; şayet konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı bir biçimde yaparsa, ya da nağmeli sözlerle sesini daha da etkileyici hale getirirse, fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edayla konuşursa haram olmaz.
“Yine Fıkıh alimlerinin büyük çoğunluğuna göre eğer fitneye sebep olacaksa kadının sesli Kur’ân okuması, zikir çekmesi dahi haramdır. Ölçü; kendisine mahrem olmayan erkeklerin sesinden etkilenmemesidir.” (Hanımlara Özel İlmihal)
Kadınların zaruret hasıl olduğunda ciddi bir ses tonuyla, bir hakikati bildirmek için radyo ya da telefondan seslerinin duyulmasına cevaz vardır. Fakat bir bayanın radyoda süreklilik arz eden bir program yapması, hem bunun bir zaruret olmaması sebebiyle, hem de ister istemez dinleyicilerle bir samimiyet oluşacağından ve sesinin karşı cinste gayr-i meşru bir his bırakıp bırakmadığı tam anlamıyla bilinemeyeceğinden caiz olmaz.