Efendimize Tabiiyet – İslami Sohbet

Hira dağında ilk vahyin gelmesinden sonra Peygamberimiz (S.A.V)’e  birinci îmân eden Hazreti Hatice validemizdi. Ve arkasından ilk îmân edenlerden Hazreti Ebû Bekir (R.A) Peygamberimiz (S.A.V) elini tutarak O’nun önünde tövbe ile biat etmiş, O’na tâbî olmuş, elini öpmüştü. İşte Peygamberimiz (S.A.V)’e ilk tâbiiyet böyle başlamıştı. Halid Muhammed Halid’in “Hulefâü’r Resûl, Beş Râşid Halife” adlı bir eserinde, Hazreti Ebû Bekir’in (R.A) davetten sonra ilk tâbiiyeti için şöyle buyuruluyor:

…Resulullah arkadaşına yöneldi. Adeta ışık hızıyla aralarında şu konuşmalar geçti: Ebu Bekir (R.A):

-Ey kardeşim, halkın senin hakkında anlattıkları doğru mu? diye sordu. Resûlullah (S.A.V):

-Sana benim hakkımda ne anlattılar….?, dedi.

-Söylediklerine göre; Allah yalnızca Kendisine ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamız için seni bize Peygamber olarak gönderdi.

-Ey Atik, sen onların bu sözlerini duyunca ne cevap verdin…?

-Onlara ‘EĞER SÖYLEMİŞSE DOĞRUDUR’ dedim.”

Bu cevabı duyan Hz. Peygamberin (S.A.V) memnuniyet ve şükür duygularıyla gözleri yaşardı. Arkadaşını kucakladı ve alnından öptü. Ardından Hira mağrasında vahyin kendisine nasıl geldiğini anlatmaya başladı………Ebû Bekir (R.A) saygı ve takvayla, önünde en yücelere doğru yükseldiğini gördüğü Allah’ın sancağını selamlarcasına başını eğdi. Nâzil olan ayetleri yaşıyor gibiydi. Sonra başını kaldırdı, ardından İKİ ELİYLE  RESÛLULLAH’IN (S.A.V) SAĞ ELİNİ TUTTU ve şöyle dedi:

“Ben şahidim ki sen güvenilir bir kimsesin. Yine şahidim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve sen de Allah’ın bir Resûlüsün…” Ebû Bekir (R.A) bu şekilde sükûnet ve kesin inanç içinde Müslüman oldu. Allah’ın (C.C) Resûlü (S.A.V) için Sıddîk ve ikinin ikincisi olsun diye seçtiği ve yarın da halife olacak olan adam bu şekilde Müslüman oldu. Peygamber olmasa da peygamberin görevini devam ettirecek olan adam Müslüman oldu.

Resûlullah’ı bir sonraki ziyaretinde yalnız olmayacaktır. Yanında kendisinin Müslüman olmaya ikna ettiği Kureyşin ileri gelenlerinden beş kişi daha vardır. ONLAR DA HZ. PEYGAMBERE BİAT ETMEYE GELMİŞLERDİR…..bunlar şu kişilerdi: Osman bin Affan, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebû Vakkas, Talha bin Ubeydullah…  “Beş Râşid Halife (Hulefâü’r Resûl),” Halid Muhammed Halid  S.50,51,52

Peygamber Efendimiz (S.A.V) kendisine daha henüz vahiy gelmeden önce, her sene Hira dağında 30 veya 40 gün izdivaca çekilirdi. Bir gün Hira dağında bulunurken, Cebrail (A.S) Allah tarafından kendisine gönderilmiş ve Peygamberimiz (S.A)’e: “Oku, Rabbinin ismi ile oku” demişti. Peygamberimiz (S.A.V) “Ben okuma bilmem” demişti. Bu olay üç defa tekrarlanmış ve üçüncü defasında Cebrail (A.S) O’nu kucaklamış, sıkıca sarılmıştı. Bu esnada Allah’ın ceryanı yani feyzi Cebrail (A.S)’a, Cebrail (A.S)’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e geçmişti. Ve Peygamberimiz (S.A.V) Allah’ın ceryanı ile cezbelenmiş, sarsılmıştı.

8/ENFAL-2: İnnemel mu’minûnellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum ve izâ tuliyet aleyhim âyâtuhu zâdethum îmânen ve alâ rabbihim yetevekkelûn (yetevekkelûne).

Gerçek mü’minler onlardır ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer (cezbelenir). Ve onlara Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onların îmânlarını arttırır ve Rab’lerine tevekkül ederler.

22/HAC-35: Ellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum .

Onlar, Allah’ı zikrettikleri zaman kalpleri titreyenlerdir (Allah’tan gelen bir cereyanla kalpleri ve vücutları sarsılanlardır).

İşte ilk kez Hazreti Hatice Validemizden ve ondan sonra ilk kez tâbî olan  Hazreti Ebu Bekir (R.A), çocuklardan Hazreti Ali (R.A) olmak üzere ilk tâbiiyet başlamış ve el el üstüne tutularak yapılan tâbiiyet esnasında bu Allah’ın feyzi, cereyanı Peygamberimiz (S.A.V)’in elinden sahâbeye geçmiş ve bu feyiz mürşidlerden müridlere aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.

Sahâbeden hiç bir kimse yoktur ki, Peygamberimiz (S.A.V)’in önünde elini tutarak tövbe edip de, O’na tâbî olmasın. Fakat Peygamberimiz (S.A.V), ulaşamadığı bölgelere mutlaka bir vekilini göndermiş, vekaleten tövbe verdirmiş, hidayeti bulunduğu yerden uzaklara sahâbîlerini göndererek oradaki toplumlara açıkça beyan etmiştir. Ve aynı şekilde bütün devirlerde devrin imamları ve mürşidler de, ulaşamadığı bütün bölgelere vekillerini gönderirler ve böylece her insan tâbiiyetini gerçekleştirebilir. Tâbiiyet, bütün zamanlarda devrin imamına ve vekillerine, mürşidlere ve vekillerine, hanımların tâbiiyeti ise hanım vekillere olmak üzere, her insanın ulaşabileceği şekilde, her devirde mutlaka gerçekleşmiştir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in daha önceki sayfalarda bildirdiğimiz hadîsdeki, kişinin devrin imamına biat ederek elinin safkasını vermesi ifadesiyle, tâbiiyet esnasında el el üstüne  tutularak biat edildiği ve el öpme işleminin gerçekleştiği açık olarak anlaşılmaktadır. Eşref Rumî Hazretleri buyurur ki:

Bil ki ey âziz kardeşim! Bunlar gerçek müridliğin şartlarındandır. Birincisi Tevbedir. Mürid, tevbe edip şeyhin irşadına teslim olmalıdır. Şeyhin elinden tutup bütün yaptıklarına ve günahlarına tevbe etmelidir. Çünki hakiki şeyhin eli, hakikatta Resûlullah (S.A.V) in eli gibidir, zira vekilidir. (TAM MÜZEKKİN NÜFUS Sayfa 443)

Rabbimizin Fetih Suresinin 10. âyetinde; “Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır.” diye buyurduğu gibi sahâbenin, tâbiiyet esnasında biat ederken, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in elini tuttuğu açıklık kazanıyor ve bu âyet-i kerimede tâbiiyetin nasıl yapıldığı açık olarak bildiriliyor. Ziyad İbn-i İlaka’dan rivayet edilen bir hadîsde şöyle buyurulur:

Mugire b. Şu’be (r.a.) nin ölümünde Cerir b. Abdullah’ı halka şöyle hitap ederken işittim: “Size hiç bir ortağı olmayan tek Allah’a sığınmayı vakar ve itidali tavsiye ediyorum. BEN ŞU ELİMLE ALLAH’IN RESÛL’ÜNE (S.A.V) İSLÂMA GİRMEK ÜZERE BİAT ETTİM. O da bana, bütün müslümanlara nasihatta bulunmamı şart koştu….Müsned-i Ebi Avane: 1/38; Buhari:1/4; Beyhaki (Hadislerle Hz. Peygamber ve Ashabının Yaşadığı Müslümanlık Timaş yayın M. Yusuf Kandehlevi sayfa 239)

4080- Ubâde b. Sâmit (r.a)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (S.A.V) ile kolayda da olsa zorluklarda da olsa, hoşa giden ve gitmeyen tüm hallerde iş ve vazifeye yetkili olanla münakaşa etmemeye ve daima hak üzere olmaya, nerede olursak olalım kınayanın kınamasından korkmayarak ve daima dinleyip itaat etmek üzere biat etmiştik. (Tirmizî, Siyer: 34; İbn Mâce, Cihad: 41)  (Sünnen-i Nesai Hadis no: 4080)

 

 

islami sohbet,islami sohbet kanalları,islami sohbet net,islami sohbet odaları net,islami sohbetler,islami sohbete,islami sohbet kanal 7,islami sohbet siteleri,islami sohbet chat,islami sohbet dinle
islami sohbet odaları,islami sohbet kanalları,islami sohbet net,islami sohbet odaları net,islami sohbet kanal 7,islami sohbet siteleri,islami sohbet chat
islami sohbet dinle
islami sohbet konuları
islami sohbet indir
islami sohbet ankara
islami sohbet arkadaşlık
islami sohbet anadolu gurbet
islami sohbet arşivi
islami sohbet antalya
islami sohbet avrupa
islami sohbet almanya
islami sohbet anadolu gurbet hollanda
islam sohbet ankara
sohbet islami arkadaş
islami sohbet bedava
islami sohbet bursa
islami sohbet bayanlarla
islami sohbet net
islami sohbete baglan
islami bayan sohbet
islami sohbet duabahcesi
bayburt islami sohbet
berlin islami sohbet
islami sohbet chat
islami sohbet com
islami sohbet cet
islami sohbet chat odaları
islami sohbet canlı
islami sohbet candan ünal yazıları
islami chat sohbet
islami sohbet cet odaları
islami sohbete.com
islami sohbetler chat
islami sohbet dinle
islami sohbet dk
islami sohbet odaları
islami sohbet dinlemek istiyorum
islami sohbet dini chat
islami sohbet duabahcesi
islami sohbet dersleri
islam sohbet dinle
islam sohbeti dinle
islami dul sohbet
islami sohbet et
islami sohbet evlilik
islami sohbet eşliginde ilahi dinle
islamı sohbet evlılık zıyaretçı defterı
islami sohbet etmek istiyorum
islami sohbet e
islami sohbet evlilik sitesi
islami sohbet evi
islami sohbet etmek
islami evlilik sohbet odaları
islami sohbet facebook
islami sohbet fazileti
islami sohbet forum
islami sohbet fm
islami sohbet face
islami sohbet gen tr forum
forumankebut islami sohbet kuran tefsir fıkıh tasavvuf risale paylaşım merkezi
islami sohbet gen
islami sohbet görüntülü
islami sohbet gen tr forum
islami sohbet gen r
islami sohbet girişi
islami sohbet güzel sözler
islami sohbet gerdek
islami sohbete giriş
islam sohbet grubu
islam gülü sohbet
islami sohbet hocaları
islami sohbet hattı
islami sohbet hollanda
islam sohbet hattı
islami sohbet nihat hatipoğlu
islami sohbet anadolu gurbet hollanda
islam hakkinda sohbet
islami sohbet indir
islami sohbet izle
islami sohbet izmir
islami sohbet istanbul
islami sohbet ilahi
islami sohbet ilahiler
islami sohbet irc
islami sohbet indir mp3
islami sohbetler izle
islami sohbetlerin önemi
islami sohbet javasız
islami sohbet java
islami sohbet odaları java
islami sohbet kanalları
islami sohbet kanal 7
islami sohbet konuları
islami sohbet kanalı
islami sohbet kitapları
islami sohbet konya
islami sohbet kanal 7 net
islami sohbetler
islami çet sohbet lider
islami sohbet mirc
islami sohbet mp3 indir
islami sohbet müslümanlar
islami sohbet mobil
islami sohbet mirc indir
islami sohbet mp3
islami sohbet müslüman nesil
islami sohbet muhabbet
islami sohbet mynet
islami sohbet malatya
islami sohbet net
islami sohbet nur
islami sohbet nasıl yapılır
islami sohbet nedir
islami sohbet net forum kaydol
islami sohbet nihat
islami sohbet net kanal 7
islami sohbet nasıl
islami sohbet nihat hatipoğlu
islami sohbete net
islami sohbet odaları
islami sohbet odaları net
islami sohbet odası
islami sohbet oku
islami sohbet odaları konya
islami sohbet odaları kanal 7
islami sohbet odaları 7
islami sohbet odaları nur
islami sohbet power
islami sohbet programı indir
islami sohbet portalı
islami sohbet platformu
islami sohbet programı
islami sohbet power net
islami sohbet odaları
islamisohbet.net sohbet php
islami sohbet radyoları
islami sohbet radyo
islami sohbet radyo dinle
islami sohbetorg
islami sohbet radyo kanalları
islam sohbet radyosu
islami sohbet gen r
ravza gülü islami sohbet
rüyada islami sohbet
islami sohbet siteleri
islami sohbet söyle net
islami sohbet sesli
islami sohbet sözleri
islami sohbet soru cevap
islami sohbet script
islami sohbet seviyeli
islami sohbet sesli chat
islami sohbet s
islami sohbet serverleri
islami sohbet timurtaş
islami sohbet tanışma
islami sohbet toplantıları
islami sohbet gen tr forum
tevhid islami sohbet
forumankebut islami sohbet kuran tefsir fıkıh tasavvuf risale paylaşım merkezi
islami radyo dini sohbet us
islami sohbet videoları
islami sohbet vaazlar
islami sohbet video
islami sohbet vaaz
islami sohbet videolar
islami sohbet ve chat
islami sohbet ve arkadaşlık
islami sohbet ve evlilik
islami sohbet ve yarışma
islami sohbet ve ilahiler
islami sohbet xat
islami sohbet yazıları
islami sohbet youtube
islami sohbet yap
islami sohbet yarışma
islami sohbet yolum
islami sohbet yeri
islami sohbet yazılı
islami sohbet yerleri
islami sohbet yeni
islami yolu sohbet
islami sohbet ziyaretçi defteri
0 islamı sohbet
islami sohbet 1
islami sohbet 7
islami sohbet 724
islam sohbet 7
islami sohbet odaları 7

Peygamberimizin Casusu Kimdi?

Peygamber Efendimiz Hz Muhammed {S.a.v}’in Mücadelesi

Öncelikle şunu Kesin Bir Dille Söylemeliyizki, Hz. Peygamber, sadece Ruhani bir lider değildi.

O, başka vizyonlara da sahipti.

O, hem dini ve manevi hem de siyasi bir Önder liderdi.

O, yalnız ve yalnız bütün insanların çıkarları ve mutlulukları için Uğraşıyor çırpınıyordu.

O, puta tapıcılığın ve Allah’a şirk koşmanın insanlık için yüz karası olduğunu, bu tutumun insanı cüceleştirdiğini kabul ediyor, bütün insanları böyle bir basitlikten kurtarmayı Hedefliyordu.

Evet, Peygamberimizin misyonu işte buydu.

O, misyonunu yerine getirirken çağdaş metotlardan olan “sivil itaatsizlik”, “putlara isyan” modelini uyguluyordu.

O, bedenleri ve ruhları tutsak edilmiş milyonlara; ötekileştirilmişlere, kölelere: “katılın safımıza, onurunuzla ve şerefinizle yaşayınız, geliniz tevhide, koşunuz özgürlüğe, kurtulunuz esaretten, varınız hürriyetin tadına” çağrısında bulunuyordu.

O, bu çağrısını açık ve net bir şekilde yapıyordu.

Onun çağrısını yaptığı dünyada “Guantanamo”lar, “Ebu Gureyb”ler, “soykırımlar”yoktu.

O, görevini tamamlamaya çalışırken, yılmaksızın bir mücadele veriyordu. İSTİHBARAT ise bu çetin mücadele biçiminin bir parçasıydı.

Ve büyük sahabe Amr da, O’nun onlarca istihbaratçısından biriydi.

Amr b. Ümeyye Kimdi?

Amr, Ebu Ümeyye lakabıyla da anılırdı.

Tahminen, Hicret’ten 26 yıl önce dünyaya geldi.

İslâmiyet İle Tanışmadan önce tam anlamıyla serkeş, onun bunun sırtından geçinen asalak ve maceraperest bir insandı.

Bunun yanında zekiydi, gözüpekti, tehlikelere atılmaktan sakınmazdı.

A. Cevdet Paşa, onu şu ifadelerle tanımlıyordu: “Çok cesur, çevik, eli çabuk, tuttuğunu koparır, çakır pençeli bir adamdı.

Cahiliye devrinde çok sabıkası vardı.

Birçok tehlikelerden kurtulup arta kalmış, garip halli bir zattı.

“Peygamber habercisi” diye tanınan bu zatın, haberleri ulaştırmada, gizli kapaklı şeyleri araştırmada ve düşman memleketlerine girip çıkmada tuhaf tuhaf hikâyeleri vardır.”

Bedir ve Uhud savaşlarında müşriklerin safında pasif bir muharip olarak kerhen yer almıştı.

Hz. Peygamberimiz (s.a.s.)’in akrabalarından olan Ubeyde kızı Süheyle ile evliydi.

Bir an geldi, bir olay onun Müslüman olmasına vesile oldu.

İşte bundan sonra onun gözüpekliği, yiğitliği daha da bir anlam ve değer kazandı.

Sanki o, çekirdekten yetişme bir diplomattı, Allah Resûlü’nün baş elçisi ve en önemli istihbaratçılarındandı.

Hz. Peygamber’den 20 (yirmi) hadis rivayet etti, ömrünün son demlerini de hadis dersleri okutarak geçirdi. Ve Hicri 60 yılından önce Medine’deki Herratîn (marangozlar) mahallesinde rahmeti Rahman’a kavuştu.

İşte onun hayat hikâyesinden bazı kesitler.

İdam Sehpasında Asılı Genç

Hz. Peygamber, bir olaydan dolayı Mekke’ye iki kişi gönderdi: Biri Amr, diğeri de onun arkadaşı ve yardımcısı Seleme…

Niçin gidiyordu bu iki insan Mekke’ye?

Bu sorunun cevabını bulmak için dilerseniz acı bir olayın öncesini görelim:

Hicretin 4. yılıydı.

Kare Kabilesi, İslâm’ı öğrenmek için Hz. Peygamber’den öğretmen istedi ve Allah Resûlü de, onlara ashabının seçkinlerinden on kişilik bir heyet gönderdi. Bu güzel ve iyi niyetli tebliğciler, Mekke yakınlarında Raci denen yerde düşman tarafından ani bir baskına uğradılar ve hemen oracıkta sekizi birden şehit edildiler.

Zeyd ve Hubeyb adındaki iki Müslümanı da, Mekke’ye götürüp düşmana sattılar.

Başta Ebu Süfyan olmak üzere bütün Kureyş topluluğu, bir meydanda toplandılar. Bu iki masumu acımasızca idam ettiler. Bununla da yetinmediler. Hubeyb’i idam sehpasından indirmediler. Niçin mi? Gelene geçene ibret olsun ve de herkes Kureyş’in gücünü görsün diye.

İşte Amr, Mekke’ye bunun için gidiyordu; Hubeyb’i idam sehpasından indirecekti. Bir de esas çıbanın başı olan Ebu Süfyan ile hesaplaşacaktı.

Amr Mekke’de

Amr ve arkadaşı Seleme, Mekke’ye yaklaştılar. Yol arkadaşları olan tek develerini bir tepenin arkasına bağladılar; gerekli azığı ve suyu, önüne bırakmayı da, ihmal etmediler. Artık görevlerine başlayabilirlerdi. Amr arkadaşına:

– Seleme! Şimdi doğru Ebu Süfyan’a gidiyoruz. Bir an önce onunla hesaplaşıyoruz. Sonra da diğer planımızı uygularız, dedi.

Seleme:

– Amr! Neden sabırsızlanıyor, acele ediyorsun ki? Bunca yol yürüdük. Buraya kadar gelmişken önce Kâbe’yi ziyaret edelim, ikişer rekât namaz kılalım. Sonra da işimizi hallederiz.

Bu fikir Amr’a cazip gelmişti. Doğru Mescid’e gittiler, Kâbe’yi tavaf ettiler. Aşk ve şevk içinde ibadetlerini yaparlarken Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye gördü onları. Daha ilk bakışta tanıdı Amr’ı ve bastı feryadı:

– “Hey ahali! Amr’a bakın Amr’a,” diyerek çevresindekilerin dikkatini onlara çekti. Amr’ı görenler dona kaldılar bir süre. Çünkü Onun ne denli atılgan, bitirim ve gözükara biri olduğunu hepsi de çok iyi biliyorlardı.

Onlar:“Amr, hayırlı bir iş için gelmemiştir buralara, mutlaka kötü bir niyeti vardır”, diye fiskos ederlerken, Amr, başını çevirmeden arkadaşına bir şeyler fısıldadı:

– “Seleme! Aklıma gelen, işte şimdi başıma geldi. Artık Ebu Süfyan’a gidemeyiz. Hemen buradan sıvışalım,” dedi ve kısa zamanda oradan kayboldular.

Mağarada Gizlenen Kaplan

Amr ve Seleme, Mekke dışındaki bir mağaraya sığındılar. Kureyş ise adamlarını peşlerine takıp onları aramaya koyuldular. Bütün gece, onları aramakla meşgul oldular.

Sabah olmuştu. Gizlendikleri mağaranın önüne bir süvari geldi. Atından inip içeriye dalıp bakacaktı ki, daha onun inmesine fırsat vermeden, tıpkı bir kaplan gibi, Amr, hasmının üzerine atladı ve onu etkisiz hale getirdi. Bu arbede sırasında hasmı öyle bir ses çıkardı ki, onun feryadını uzaklardan duyanlar:

– Bu bizim Osman’ın sesi, gidelim, imdadına yetişelim, dediler. Koşarak mağaranın yanına geldiler. Osman’ı buldular orada. Onların, “seni bu hale getiren kimdir?” sorusuna, ondan ancak “Amr” cevabını alabildiler.

Amr, mağaraya yeniden gizlenmişti ve arkadaşına şu uyarıda bulunmuştu:

– Bu yaralı, Malik’in oğlu Osman’dır. Şimdi sakın kımıldama, yerinde sessizce dur. Onlar Osman’la uğraşırken bizi ihmal edeceklerdir. Eğer bu geceye sağ salim kavuşursak kurtulduk demektir. Amr ve arkadaşı burada iki gün gizlendiler.

Kurtarma Operasyonu

Bu istihbarat subaylarının ikinci görevleri de şehit Hubeyb’i darağacından indirmekti. Amr, Hubeyb’i kurtarma operasyonunu şöyle planlamıştı:

Amr, sabahleyin erkenden; alacakaranlıkta Hubeyb’in asılı olduğu darağacına doğru yaklaşacaktı. Şehit cesedini bekleyenlerden biri, Amr’ın çevrede gezindiğini görecek ve diğer arkadaşını uyandırıp anlatmaya başlayacaktı: “Arkadaş, birini şurada gezinirken gördüm; onun gezinmesi tıpkı Amr bin Ümeyye’nin yürüyüşü gibi.

Vallahi onun Medine’de olduğunu bilmesem bu, Amr’ın ta kendisidir, derdim”, diyecekti

hz muhammed, peygamberimizin casusu, Amr b. Ümeyye Kimdir, dini sohbet, peygamberimiz,

islam, islami sohbet, dini sohbet, dini chat, nur sohbet,dini sohbet odaları, islami sohbet odaları, dini sohbetler, islami sohbetleri

Peygamberimiz Ve Engelli Sahabe

Peygamberimiz Ve Engelli Sahabe

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.a.v) döneminde de özürlü sahabi vardı.

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.a.v) özürlülere pozitif ayrımcılık uygulayan ilk kişidir.

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.a.v)’in engelli sahabilerle şakalaştığını, onlara özel bir şefkat ve ilgi göstermiştir.

Peygamberimiz (S.a.v)’in ve sahabilerin hayatından az bilinen bir kesit daha böylece aydınlanmış oluyor…

Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.a.v) döneminde yaşayarak Allah Rasûlü’nü (asm) gören, O’nun mübarek atmosferine girerek sohbetlerinde bulunan iman ehli kimselere sahabi deniyor malumunuz.

Bir çoğumuz sahabilerin hikâyelerini dinleyerek ve hayat tarzlarını kendimize örnek alarak büyüdük.

Peygamberimiz (S.a.v)’in güneşinden istifade ederek O’ndan (S.a.v) aldıkları manevi feyzle, insanlar içinde Allah’a manen en yakın olma üstünlüğünü elde eden sahabiler için de bir grup var ki, onlardan çoğumuz haberdar bile değiliz.

Bu sahabilerin diğer sahabilerden fiziki olarak farklılıkları ortopedik ve görme özürlü olmaları…

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.a.v) özürlülere iltifatta ve ikramda bulunmuş, onlarla şakalaşmış, onların sosyal hayata katılımlarını sağlayan kolaylıklar getirmiş, meslekî anlamda ve istihdam boyutuyla yeni imkânlar sağlamıştır.

Mesela Hz. Abdullah’a hem müezzinlik hem de yöneticilik görevi vermiştir.

Bacağından sakat olan Hz. Muaz bin Cebel, bizzat Peygamberimiz (asm) tarafından Yemen valisi olarak tayin edilmiştir.

Peygamberimiz (asm)’in, toplum içinde hiçbir sosyal statüye sahip olmayan ve horlanan özürlüleri, şefkat politikalarıyla bu durumdan kurtarmıştır.

Mesela, Efendimiz (s.a.v)’in, bazı bedenî kusurları olduğu için, toplum içinde bulunmaktan tedirgin olan ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden Zahir isminde bir sahabiye çölden bazı bitkileri toplayıp, Medine pazarında beraberce pazarlamayı önermesi ilginçtir.

Pazardaki alışverişlerde Zahir’e yardımcı olan Peygamberimiz (asm) etrafına da “Zahir bizim çölümüzdür, biz de onun şehriyiz.” diyerek sürekli iltifatlarda bulunmuştur.

Engelli sahabiden kısa boyu ve ince bacakları ile dikkatleri çeken Hz. Abdullah bin Mesud’un bünyesinin tüm çelimsizliğine rağmen Kureyş müşriklerinin bulunduğu Kâbe’ye gitmiş ve orada alenî olarak Kur’an okumuştur.

Büyük işkence gören İbn-i Mes’ud, iyileşir iyileşmez tüm uyarılara rağmen yine aynı kahramanlığı göstermiştir.

Son nefesine kadar bedenine giren müzmin bir hastalıkla yatalak ve bakıma muhtaç halde otuz yıl yaşayan Hz. İmran bin Hüseyin, “Nasıl dayanıyorsun bu acılara?” diyen arkadaşına, “Benim için sağlık ve hastalıktan hangisi Allah’ın hoşuna giderse, benim hoşuma giden de odur! Otuz yıldır kendimde büyük bir huzur buldum.” diyebiliyordu.

Bu sabır sayesinde Hz. İmran öyle manevî makamlara erişecekti ki, meleklerin tesbihlerini işitir hâle gelecekti. Melekler de, teselli olsun diye kendisine her gün selam getirecekti.

Bedenî kusurları yüzünden çölde yaşamayı seçen Zahir isimli sahabi, Medine pazarında Peygamberimiz (asm)’i bir köşede beklerken, Peygamberimiz (asm) ona arkadan sesizce yaklaşır ve gözlerini kapatarak şakalaşır.

Peygamberimiz Hz Muhammed (S.a.v)’in o güne kadar hiç kimseye bu denli mesafesiz davranmadığını gören etraftaki Müslümanlar, bu ilginç manzarayı seyrederler.

Kâinatın Efendisi (asm), bunu fırsat bilerek, çevreye yüksek sesle: “Bir kölem var.

Satıyorum.

Onu benden kim alır?” diye şakasını sürdürür. Zahir, “Ey Allah’ın elçisi, beş para etmez bir sakat köleyi kim satır alır?” deyince şaka bu andan itibaren biter.

Peygamberimiz (asm) bütün ciddiyetiyle kendilerini sarmış olan kalabalığa seslenerek, şöyle der:

“Ya Zahir, and olsun ki Allah ve Allah’ın Rasûlü katında senin değerin paha biçilmez!

Bunun için biz de seni seviyoruz.”

Nesibe Hanım, Uhud muharebesinde cephe arkası hemşirelik hizmetleri yapan bir sahabiydi.

Ama Peygamberimiz (asm)’in müşkül durumunu görünce, kadın haliyle onu korumaya koşmuş ve müşriklerle çarpışırken birkaç yerinden yara almıştı.

Medine’ye döndükten sonra aldığı ağır yaranın tedavisi bir yılda ancak kapatılmış, Peygamberimiz (asm) de onu sık sık ziyaret etmiş, ona iltifatta ve özel dualarda bulunmuştur.

Nesibe Hanım, Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında ileri yaşına rağmen Yemame savaşına aktif olarak katılmış, bu kez on iki yerinden yara alarak bir kolunu kaybetmiştir. Ordu Medine’ye döndüğünde, Hz. Ebû Bekir (ra) bu kahraman hanımı ziyaret etmiş ve ona beytül maldan maaş ödenmiştir

Âmâ olan Abdullah bin Ümmi Mektûm: Hz. Peygamber (asm), Mekke’de ilk iman edenlerden biri olan bu âmâ zatı, Medîne’ye halka Kur’an öğretmesi için göndermiştir. Medîneli Berâ bin Âiz -radıyallahu anhuma- diyor ki:

“Bize ilk hicret eden kimseler Mus‘ab bin Umeyr ile İbn-i Ümmi Mektûm’dur. Bunlar (Medîne’de) halka Kur’an öğretiyorlardı.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46)

Bilal-i Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber (asm)’in müezzinliğini de yapmış olan İbn-i Ümmi Mektûm (İbn Sa‘d, IV, 207) âmâ oluşu yanında evinin camiye uzaklığını ve kendisini camiye götürecek kimsesinin bulunmayışını da mazeret göstererek, namazı evinde kılabilmek için Hz. Peygamber (asm)’den müsaade istemişti.

Resûlullâh ise:

“Sen namaz için ezân okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. O:

“Evet!..” cevabını verdi.

Peygamber -aleyhissalatü vesselâm-:

“O halde dâvete icâbet et, cemâate gel.” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 255; Ebu Dâvûd, Salât, 46)

Bu haber cemaatle namazın ne derece önemli olduğuna vurgu yapmakla beraber, Peygamberimiz (asm)’in âmâ bir zatı toplumdan tecrit etmeyerek, onu cemaat içinde bulunmaya teşviki de bilhassa dikkat çekicidir.

Bunun yanında Hz. Peygamber (asm) değişik vesilelerle Medîne dışına çıktığı zaman, İbn-i Ümmi Mektûm’u yerine cemaate namaz kıldırması için vekil olarak bırakmıştır. Bu görevin kendisine on üç defa verildiği nakledilmektedir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 264)

Hâsılı Peygamberimiz (asm) özürlüleri, âtıl kalmaya mahkum ve zavallı bir kitle olarak görmemiştir.

Problemlerini çözmeye yönelik tavsiye ve uygulamalarda bulunmakla birlikte, durumlarına göre engelli insanlara vazife vermiş, ayrıca onları dünya ve ahiret saadeti bahşeden müjdeli haberlerle de tesselli etmiştir.

Kaynaklarımız:

Prof Dr Ali Seyyar, Yıldızlar Engel Tanımaz-Bedensel Özürlü Sahâbilerin Hayatı)

hz muhammed, peygamberimiz, efendimiz ve engelli sahabe, engelli sahabeler, dini sohbet

Ümmetin Resulullah’a (saa) Karşı Vazifeleri

Bismillahirrahmanirrahim
Bu yıl ki Muharrem’imiz geçen yıllardan daha farklı. Zira bu yıl hüznümüz bir kat daha artmıştır. Evet, bu yıl İslam’ın yeminli düşmanları ve zamanın Ebu Cehilleri, Ebu Lehepleri ve Yezitleri, küstahlıklarını, İslam ümmetinin en büyük değeri olan Yüce Peygamberimize, Efendimize, rehber ve önderimize dil uzatıp hakaret etme alçaklığına kadar ileriye götürmüş ve ümmetimizin bağrına kan doldurmuşlardır. Evet, bu yıl, Hüseyin âşıkları, Aşura faciasını ve Kerbela Şehitleri anmak isterken, asrın Yezitlerinin en büyük değerlerine saldırıp alçakça hakaret etmesiyle yıkılmışlardır. Bu yüzden bu yılki sohbetlerimiz de Resulullah mihverli, ama aynı zamanda Hz. Hüseyin’le ilintili olacaktır.
Ve maalesef, bakıldığında tarih boyunca bu zalimlerin hepsinin bahanesi aynı, sadece kılıf değişmiştir, o kadar. Firavun Musa’ya saldırıp onu insanlar nezdinde ezmek istediğinde bahanesi şuydu:
“Bir de Firavun: “Bırakın beni, öldüreyim Musa’yı da o Rabbine dua etsin. Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum” dedi. (Mu’min, 26)
Ebu Cehiller Resulullah’a “O, bir mecnun ve delidir” diyorlardı.
Yezit İmam Hüseyin hakkında, “O bir azgın ve bağidir, ümmeti bölüp parçalamak istiyor ve ben ümmetin birlik ve beraberliğini korumak için onunla savaşa mecburum!” demiyor muydu?
Bugünün Avrupası da yapılan bu alçakça saldırıyı basın özgürlüğü adı altında geçiştirmeye çalışıyor.
Bu yüzden sohbetime başlık olarak “Ümmetin Resulullah hakkındaki Vazifeleri” unvanını seçtim. Zira biz Resulullah hakkındaki görevlerimizi tam olarak, özellikle Kur’an kaynaklı öğrenmezsek, Resul düşmanlarına karşı onu hakkıyla savunma imkânına da sahip olamayız. Ayrıca bu konunun Kerbela ve İmam Hüseyn (s.a) ile de derin bir ilişkisi vardır ki sohbetimin ilerleyen bölümlerinde bunu siz de göreceksiniz inşallah. Eğer şimdiden bu alakayı peşinen özetlemem gerekirse, şöyle diyebiliriz: “Eğer gerçekten ümmet, Peygamberi hakkında görevlerini bihakkın yerine getirselerdi, Kerbela faciası gibi elim ve eşsiz bir hadise de meydana gelmez ve ümmetin bağrında o derin yara açılmazdı.”
Şimdi müsaadenizle bu konuya Kur’an perspektifinden bakıp Peygamberimiz hakkındaki en önemli vazifelerimizi, öğrenmeye çalışalım.
1- Resul’e İman:
Her Müslüman ilk vazifesi Allah’a iman etiği gibi, onun seçiği elçiye de iman etmesi gerekir. Buna Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde vurgu yapılmıştır; ezcümle Bakara suresinin son ayetlerinde. Şu ayeti Kerime de bunun bir diğer örneği:

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a, ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.” (Nisa, 136)
Ancak dikkat edilmesi gereken husus şudur ki imam marifetin, yani Resulü hakkıyla tanımanın bir fer’idir. Bir şeyi hakkıyla tanımayan, ona inanamaz da. O halde Resulullah’ı Kur’an’ın tanıttığı şekliyle tanımamız, özelliklerinden, makamlarından, fazilet ve derecelerinden haberdar olmamız gerekir ki ona sadakatle iman etmemiz mümkün olsun. O halde Resule iman vazifemizin bir feri ve ön aşaması olarak onu hakkıyla tanıma görevini de yerine getirmemiz gerekir. Onun seçilmişliği, heva ve hevesi üzerine asla konuşmadığı, İlahi direktiflerle hareket ettiği ve kısacası masumiyeti, yüce bir ahlak üzere oluşu, âlemlere rahmet oluşu, mu’minlere rauf ve onların hidayetine son derece haris ve düşkün oluşu, emin oluşu vs.

2- Resul’ün Velayetine İnanıp Her Konuda Onu Kendi Nefislerinden Evla Görmeleri Gerektiği:
Evet, Resulullah Kur’an’ın açık nasları gereği, mu’minlerin velisi ve onların üzerinde söz sahibidir. Dolayısıyla Her Müslüman bunu böyle bilmeli, inanmalı ve bu velayete boyun eğmelidir; örneğin şu ayetler, bunun birer kanıtıdır:
“Sizin veliniz, ancak Allah’tır, onun Resulü’dür ve namaz kılıp da rüku halinde zekât veren mu’minlerdir…” (Maide, 55)
“Peygamber, müminlere kendi nefislerinden önce gelir…” (Ahzap, 6)
3- Resul’e Mutlak Bir İtaat:
Müslümanların Resulullah’a karşı bir diğer görevleri, ona mutlak bir şekilde teslimiyet arzedip onun direktiflerine eksiksiz bir şekilde boyun eğmeleridir. Eğer o Hak’la bizim aramızda vasıta ise, bizim velimiz ve söz sahibimiz ve asla nefsine göre hareket etmeyen masum bir önderimiz ise, bize düşen ancak ondan öğrenmektir, hâşâ ona öğretmek değil; ondan akıl almaktır, ona akıl vermek değil; ona her açıdan teslim olup mutlak bir şekilde itaat etmektir. Bu gerçeği de yine birçok Kur’an ayetinde açıkça görebiliriz; işte bunlardan birkaç örnek:
“Ey iman edenler, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin! * Ve işitmedikleri halde “işittik” diyenler gibi olmayın! * Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.” (Enfal, 20-22)
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa, 59)
“De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır. * De ki, Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.” (Al-i İmran, 31-32)
“Allah’a ve Resulüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.” (Mücadele, 5)
“Şüphesiz ki, inkâr edenler, Allah yolundan menedenler ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler Allah’a hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. * Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed, 32-33)
“Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzap, 36)
“Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.” (Nisa, 65)
“Müminler ancak, Allah’a ve Resulüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar o Peygamber ile birlikte sosyal bir işle meşgul iken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resulüm!) Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Resulüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; çünkü Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.” (Nur, 62)
“Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.” (Nisa, 83)
İşte görüldüğü gibi bunlar ve benzeri nice ayetler, Müslümanların Resulullah’a karşı kayıtsız şartsız bir teslimiyet ve itaat içinde olmaları gerektiğini göstermektedir. Bu da açıkça bazı safsataları açıkça çürütmektedir. Bazıları maalesef bunca ayete rağmen Allah’ın Resulü’nün de bir müctehid olduğunu ve hatta bazen içtihadında hata yaptığını ve hata bazen bazı sahabe tarafından hatalarının düzeltildiğini, hatta sonradan vahyin Resulullah’ın değil de söz konusu sahabenin iddialarına uygun indiğini söylüyorlar. Hatta bazı sahabenin Resulullah’ın bazı sözlerine veya uygulamalarına karşı gelmelerini mazur gösterebilmek için, onların bu muhalefetlerini, Resulullah’ın hatalı ictihad yapığı yerlere has olduğunu söylüyor ve “bir müctehidin diğer bir müctehide muhalefeti yadırganacak bir şey değildir” diyorlar!! Bizce her şeyden önce bu iddiaları, yukarıda örneklerini verdiğimiz açık ayetlere ters düşmektedir.
4- Resulullah’ı Kendilerine En Güzel Bir Örnek Olarak Kabul Etmeleri Gerektiği:
Evet her Müslüman’ın en güzel örneği, her konuda ve her kasten önce Allah’ın Resulü’dür. Delille istisna edilen ve Resulullah’a has bir hüküm olduğu sabit olan durumlar hariç. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın Resulü’nde size güzel bir örnek vardır.” (Ahzap, 21)
5- Resulullah’a Saygı Ve Hürmet:
Her Müslüman’ın Resul’e karşı en önemli vazifelerinden birisi de ister hayatı, isterse vefatından sonra her açıdan ona saygı ve hürmette asla kusur etmemesi ve başkalarının da bunu yapmasına izin vermemesidir. Bu konuda da son derece açık ve ne ayetlerde vardır Kur’an’da bunlardan bazı örnekleri vermekle yetiniyoruz:
“Şüphesiz biz seni, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. * Ki, Allah’a ve Resulüne iman edesiniz ve bunu takviye edip, O’na saygı gösteresiniz ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz.” (Fetih, 8-9)
“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. * Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider. * Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. * (Resulüm!) Sana odaların arkasından bağıranların çokları, aklı ermez kimselerdir. * Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Bununla beraber Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hucurat, 1-5)
“Yine onların içinde öyleleri vardır ki, Peygamber’i incitiyorlar ve “O her söyleneni dinleyen bir kulaktır.” diyorlar. De ki; “Sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a inanır, müminlere inanır, ayrıca sizden iman edenlere de bir rahmettir”. Allah’ın Resulünü incitenlere acıklı bir azap vardır.” (Tevbe, 61)
“Münafıklar, kalplerindekileri bütünüyle haber verecek bir sûrenin tepelerine inmesinden çekinirler. De ki, alay edip durun bakalım, Allah o sizin çekindiğiniz şeyi kesinlikle ortaya çıkaracaktır. * Eğer kendilerine sorarsan, “Biz sırf lafa dalmış, şakalaşıyorduk.” derler. De ki: “Allah ile, âyetleri ile ve peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?” (Tevbe, 64-65)
“Allah size Kitap (Kur’an)ta: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (Nisa, 140)
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, Allah’tan gereğince korkun.” (Maide, 57)
Görüldüğü gibi ayetler, mu’minlerin Resulullah’a Karşı son derece saygılı olmaları gerektiğini ve onu incitecek saygısız ve küstahça davranışlardan şiddetle kaçınmaları gerektiğini, aksi takdirde bütün amellerinin boşa gideceğini ve elim bir azabın onları beklediğini vurgulamaktadır. Ayrıca başkalarının da ona karşı saygısız ve küstahça davranışlarına ve alay etmelerine izin vermemeleri gerektiğini ortaya koymaktadır.
6- Resul’e Salat ve Selam:
“Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona tam bir teslimiyetle salât ve selâm edin.” (Ahzap, 56)
Resulullah’a salat ve selam ona karşı kadirşinaslık, sevgi, muhabbet ve saygının bir ifadesidir. Ancak şunu da hemen ilave etmemiz gerekir ki Allah’ın Resulü (s.a.a) kendisi ona nasıl salat ve selam etmemiz gerektiğini öğretmiştir. Burada bunu izah eden birkaç hadisi vermekle yetiniyoruz:
Süneni Darekutnî, S.136′da senediyle Ebu Mes’ud Ensarî’den şöyle rivayet edilmiştir: “Resulullah şöyle buyurdu: ” Eğer bir kimse namaz kılar da namazda bana ve Ehlibeyt’ime salat etmezse namazı kabul olmaz.”
Yine süneni Beyhaki C.2, S.379 da kendi senediyle Ebu Me’sud’dan şöyle nakletmiştir: “Namaz kıldığım zaman Muhammed ve Al-i Muhammed’e salat etmezsem o namazın kabul salat etmeyin, benimle birlikte Ehlibeytime de salat edin emrini hadislerde görüyoruz.”
Mesela Suyuti Ed-Dürr-ül Mensur kitabında “Allah ve melekleri Peygamber’e salat ederler ey iman edenler siz de ona salat ve en iyi şekilde selam edin.” (Ahzap, 56) ayetini tefsirinde çeşitli senetlerle mütevatiren Resulullah’tan şöyle rivayet etmiştir: “ Dualarınızda ve namazlarınızda bana ve Ehlibeytime şu şekilde salat getirin: ” “Allahhümme Salli Ala Muhammed’in ve Alâ Âl-i Muhammed ” (Allah’ım Muhammed ve Ehlibeytine salat eyle.)”
Yine İbn-i Hacer Mekki Sevaiku’l-Muhrika kitabında Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Bana sonu kesik salavat getirmeyin.” “Ya Resulallah! Sonu kesik salavat nasıl olur?” diye sorduklarında şöyle buyurdu: “Allahumme salli ala Muhammed” deyip durursanız, sonu kesik salavat olur. Bana salât ederken şöyle deyin: “Allahumme salli ala Muhammedin ve Al-i Muhammed.”
7- Resulullah’a Karşı Hıyanet Etmeme:
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resul’e hainlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş olmayasınız.” (Enfal, 27)
Resul’e hıyanetin bir boyutu, onun emirlerine muhalefet ve ona karşı düşmanlarıyla işbirliği yapmaktır. Diğer boyutu ise, onun emanetlerine gereği gibi sahip çıkmamaktır. Şimdi bakalım Resul’ün emanetleri nelerdir? Her şeyden önce onun bize getirdiği dindir. Her müslümanın vazifesi Muhammedi dine mümkün olan her yolla sahip çıkmak ve bu yolda gerekli olan her fedakârlığa hazır olmasıdır. Resulullah’ın diğer iki ağır emanet ise Kur’an ve onun mutahhar Ehlibeyt’idir. Meşhur ve mütevatir Sekaleyn hadisinde Allah’ın Habibi şöyle buyurmaktadır:
Resulullah (s.a.a): “Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum; o ikisine sarıldığınız müddetçe asla dalalete düşmezsiniz; Allah’ın Kitabı (Kur’an) ve Ehlibeyt’im olan itretimi. Hiç şüphesiz, bu ikisi (Kevser) havuz(u) başında bana varıncaya dek, hiçbir zaman birbirinden ayrılmazlar. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız?”
(Sahih-i Müslim, c.4, s.1874 Hadis: 36-37; Sünen-i Tirmizî, c.5, s.662, Hadis: 2786-2788; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.30-36-54, c.7, s.84, c.8, s.118-138-154; Sünen-i Darimî, c.2, s.889, Hadis: 3198; Müstedrek’üs-Sahihayn, c.3, s.118; et-Tabakat’ül-Kubra, c.2, s.196; el-Mu’cem’ül-Kebir, c.3, s.65-67; es-Savaik’ul-Muhrika (İbn-i Hacer), s.226…
Evet, ayeti kerimenin emri ve Resulullah’ın açıklaması gereği ümmet bu iki ağır ve paha biçilmez emanete sahip çıkmalıdırlar. Bunun da, Resulullah’ın söz konusu hadisinde açıkça beyan edildiği üzere, o ikisine sarılma, onları örnek ve önder edinme olduğunda feraset, basiret ve insafı yerinde olan hiçbir Müslüman şüphe etmez.
8- Resul’ün dostlarıyla dost, düşmanlarıyla düşman olma:
“Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları dost edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir. * Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe, 23-24)
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki Allah kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın hizbi (dininin yardımcıları)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah’ın hizbidir.” (Mücadele, 22)
Ayetlerin muhtevası son derece açıktır ve izaha gerek yoktur.
9- Resulullah’ın Yakınlarına ve Ehlibeyt’ine Sevgi ve Muhabbet Besleme:
“…Ey Muhammed! De ki: “Ben bu tebliğime karşı sizden yakınlara sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.” (Şura, 23)
Bu ayetin tefsirinde bazı aykırı görüşler ortaya atılsa da onların sağlam hiçbir delili yoktur. Biz ayetin muradının ne olduğunu izah eden birkaç hadisi size nakletmekle yetiniyoruz.
İbn-i Abbas’tan şöyle nakledilmiştir: “Deki buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum; istediğim tek şey akrabaları sevmektir” ayeti indiğinde, Ashap: “Ey Allah’ın Resulü, sevgileri bize farz olan şu akrabaların kimlerdir?” diye sorduklarında, şöyle buyurdu: “Ali, Fatıma ve onun iki çocuğu.”
(Fazail-üs Sahabe (Ahmed bin Hanbel), C.2, S.669, Hadis: 114, el-Mu’cem-ül Kebir (Tabarani), C.3, S.47, Hadis: 2641, el-Keşşaf (Zımahşerî) C.3, s402, ed-Dürrül mensur, C.7, S.348)
Yine İbn-i Abbas meveddet ayetindeki “Yakınları sevmek” cümlesinin tefsirinde Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Yani beni Ehlibeyt’im hakkında koruyun ve onları benim için sevin.” (Ed-Dürr-ül Mensur, C.7, S.348)
Cabir bin Abdullah’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Bedevinin biri Peygamber’in (s.a.a) yanına gelerek; “Ey Muhammed, İslam’ı bana sun (öğret) dedi.” Buyurdu: “Allah’tan başka ilah yoktur; tektir ve ortağı yoktur ve hiç şüphesiz Muhammed onun kulu ve elçisidir, diye şehadet edersin.” Adam: “Buna karşılık benden bir ücret ister misin?” deyince Allah Resulü: “Hayır; akrabaları sevmek hariç; buyurdu. Bu sefer “Benim akrabalarım mı senin ki mi?” diye sorunca cevabında: “Benim akrabalarım” buyurdu. Bunun üzerine adam şöyle dedi: “Ver (elini) sana biat edeyim, seni ve senin yakınlarını sevmeyene Allah’ın laneti olsun.” Resulullah (s.a.a) da: “Âmin” buyurdu.” (Hilyet-ül Evliya, c.3, S.201, Kifayet-üt Talip, S.90)
Said b. Cübeyir de “Yakınların sevgisi” cümlesini tefsir ederken: “Maksat Muhammed’in yakınlarıdır”demiştir. (Sahih-i Buhari, C.4, S.1819, Hadis: 4541, Sünen-i Tirmizi, C.5, S.377, Hadis: 3251
Hz. Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Peygamber’imizin Ehlibeyt’ini daima sevin; zira bu Allah’ın sizin üzerinize bir hakkıdır… Görmüyor musunuz Allah-u Teâlâ’nın ne buyurduğunu: “Deki ben buna karşılık olarak sizden yakınların sevgisinin dışında bir şey istemiyorum.” (Gurer-ul Hikem, Hadis: 6169)
Her şeye rağmen bu ayet, söz konusu manayı ifade etsin veya etmesin, Resulullah’ın yakınlarına karşı ümmetin sevgi ve muhabbet beslemeleri gerektiği şüphe götürmez bir gerçektir ve aklı başında hiçbir Müslüman bunda tereddüt etmez, edemez. Bu konuda onlarca hadis nakledilmiştir.
10- Resulullah’ın İncinmesine Vesile Olacak Her Davranıştan Kaçınma:
“Şüphesiz ki Allah’a ve Resulü’ne eziyet verenlere Allah hem dünyada, hem ahirette lânet etmiştir. Onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.” (Ahzap, 56-57)
Resulullah’a eziyet ve cefa çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Resulullah’ın şahsına yapılan haksızlık, saygısızlık zülüm ve cefa şeklinde olabileceği gibi, onun sevdiklerine yapılan zulüm ve cefa şeklinde de olabilir. Resul düşmanları, birinci türden eziyete fazla cüret edememişlerdir. Veya en azından açıktan ve zahiri hayatında; nadir vakalar hariç. Ama ikinci türden eziyet ve cefalar, maalesef haddi aşmıştır. En üzücü ve kahredici olanı ise, kendini Resulün ümmetinden sayan kimseler tarafından oluşu!
Evet, Allah’ın ve Resulü’nün sevdiği Ehlibeyt’ine akıl almaz, zulüm ve haksızlıklar, ayyuka ulaşmış ve hür vicdanlı her mu’minin bağrını parelemiştir.
Allah’ın Kur’an’ında seçtiğini söylediği, temizliklerine şehadet ettiği risalet nesline bunlar nasıl, yapıldı, hem de Müslüman olduklarını iddia edenler tarafından?! Kur’an değil miydi?:
“Gerçekten Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı. * Bir zürriyet olarak birbirinden gelmişlerdir. Allah her şeyi işitendir, bilendir.” (Al-i İmran, 33-34) buyuran?
Resulullah ve Ehlibeyt’i seçilmiş olan İbrahim soyundan değil mi yoksa?
“Ey Ehlibeyt, Allah ancak sizden her türlü fenalığı uzaklaştırmayı ve sizi teremiz kılmayı murad eder.” (Ahzap, 33) diyen bizim inandığımız Kur’an değil mi yoksa?
Hadi sarılmadınız, sarılmadınız, sevmediniz, sevmediniz, peki bunca eziyet ve cefa niye? Ne yapmıştı Aliyyel-Muraza, ibade mihrabında şehid edildi? Ne yapmıştı İmam Hasanı Mücteba ki ciğerleri kin zehriyle parelendi? Ceddi Resulullah’ın yanına defnedilmesine izin verilmedi? Ne yapmıştı İmam Hüseyin, Kerbela’da, tarihin emsalini görmediği ve görmeyeceği gaddarlıkla, vahşilikle özü evladı, ve yareni katledildi, risalet hatunları, Peygamber yavruları, kafirler zındıklar gibi zincirlere vurup şehir şehir dolaştırıldılar? Görmedikleri zulüm işkence ve cefa kalmadı?
Eğer ümmet Resulüne karşı vazifelerinin idrakinde olsaydı, ne Hasan’ımın ciğerleri parelenirdi, ne Kerbelalar olurdu, ne de başka zulümler.. Ve eğer bu gün bu vazifelere mudrik olursak, artık kolay kolay Allah ve Resul düşmanları en mukaddes değerlerimize hakaret etme cür’etini bulamazlar. Etselerde, ettiklerine bin pişman olurlar, Allah’ın izniyle. Ama eğer duyarsız kalır, vazifemizi yerine getirmezsek, daha nice küstahlıkları beklemeye durmalıyız, bunlar daha başlangıç… Nabzımızı yoklamak istiyorlar.
Evet, aziz kardeşlerim, Resule eziyet edenlere Allah lanet etmiştir, biz de ediyoruz. Peki, Kerbela Resulün mukaddes bağrını yakmadı mı? Onun eza ve cefasına sebep olamadı mı? Olduysa eğer, eğer Allah’ın dünya ve ahirette lanet ettiği ve aşağılayıcı bir azap hazırladığı kimselere, Yezit ve Yezidilere lanet emenin caiz olup olmadığını tartışmak bile, Resule bir başka eza ve cefa değil mi? Allah’ın ayetinde mi tereddüdümüz var? Nedir bu gaflet? Adam çıkmış ulusal bir kanalda, güya Kerbela’yı anlatıyorum diye Yezide aklamaya, paklamaya çalışıyor. Yok, o, olanlardan sorumlu değildi? İbn-i Ziyad ondan habersiz yaptı bunları!! Bu ne musibettir ya Rab!! Peki onun haberi yoktuysa, Hüseyni ya biat, ya ölüm haberi gönderen kimdi? Şehadetinden sonra, cennet gençlerinin efendisin Peygamberin can paresinin nurlu başını altın leğen içine koyup, peygamber öptüğü dudaklara, dişlere sopayla vurup, nerdedir: “Bedir ve Uhut’ta ölen dedelerim gelip görsünler intikamlarını nasıl Muhammed’den aldım” diyen o alçak zalim, Yezid değildi de kimdi? Hiç mi tarih okumadınız siz? Yoksa okudunuz da göz göre göre Resul ve Ehlibeyt’ine hıyaneti devam ettirme sevdasında mısınız?
Allah’ım, olup bitenleri Hüseyn’imiz sana şikayet ettiği gibi, biz de sana şikayet ediyoruz; layık oldukları gibi davran.
Efendimiz, serverimiz, Habibimiz, minber üzerinde hutbe okuyordu. Aniden Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’in ağlam seslerini duydu: Perişan bir şekilde alelacele minberden indi aşağıya. Risalet güllerini aldı kucağına o şekilde çıktı minberin üzerine. Sonra Müslümanlara yüzünü dönerek şöyle buyurdu: “Siz bilmiyor musunuz, onların ağlaması beni rahatsız ediyor?!” Vefatı sırasında ölüm döşeğinde yatan Resulullah’ın yanına bir ara Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin geldiler. Attılar kendilerini Habib-i Kibriya’nın sinesine. Hz. Ali, uzaklaşırmaya davrandı. Buyurdu: “Ya Ali bırak, bırak yavrularımı. Onlar beni doyunca görsünler, ben de onları!!” Sonra bir ara şöyle mırıldandığını gördüler alemlerinin Sultanının: “Ma li Ve Yezid?!” (Ben Yezide neylemişim!!”
Ah! Ya Resullah! Sen henüz azizlerinin ağlamasına bile dayanamıyordun. Henüz olay vuku bulmadan kahroluyordun, Hasan’ının, Hüseyn’inin başına geleceklere. Ya bir de Hasan’ın parelenmiş ciğerlerini görseydin ne yapardın? Ah bir de Kerbela’da olsaydın! Aşura gününde susuzluktan ciğerleri kebap olan, yeri göğü duman gören o minik yavruları görseydin ne yapardın? Hele Hüseyn’inin o minnacık altı aylık kuzusunu, Esğer’ini görseydin ne yapardın?
O sıcak kumların üzerine düşen pare pare kızıl gülleri, susuz, başsız bedenleri, Hüseyn’inin soyulmuş, kefensiz yatan gül gibi bedenini görseydin ne yapardın? Ya mızraklara yükselen o mukaddes başını? Ya yakılan çadırlarda perişan ve çaresiz, sağa sola koşan yavruları, görseydin? Ya kızlarının ellerine, kollarına bağlanan esaret zincirlerini, eğersiz develer üstünde hariciler gibi şehir şehir dolaştırıldıklarını? Hangisini, hangisi söylesem Ya Resulallah; zulüm, işkence ve cefa bir değil, iki değil, üç değil… Musibetler anası Zeynep de, son vedasında bastı sinesine Hüseyn’inin kanlı, başsız peykerini, döndü Medine’ye ve sana seslendi sana: “Ya Resulallah! Semanın melekleri sana salat u selam eylesin; bak gör bu senin Hüseyn’indir. Bedeni toprağa belenmiş, başsız, gömleksiz, kefensiz…
“Ela lanetullahi ala’l-kavmi’z-zalimin ve s-ye’lemullezine eyye munqelebin yeqalibun.”
Vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu..

Hz. Muhammed’in İncil’de Müjdelenmesi

iSLam , iSLami Sohbet , iSLami Chat , iSLami Sohbet Odalari , Dini Sohbet , Dini Chat , iSLami Bilgiler , Dini Bilgiler,Günümüzde misyonerlik faaliyetleri özellikle üniversitelerde etkisini arttırmaya başladı. Bu misyoner faaliyetlere karşı biz Müslümanlara düşen, ilk olarak Kuran’ı iyi bilmek, ikincisi ise uygun bir dille İslam’ı tebliğ etmektir. Eğer bir gün Hristiyan bir misyonerle karşılaşırsak, ona hatırlatmamız gereken şeylerden biri de Hz. Muhammed’in Hristiyan kutsal kitabında bildirilmiş olduğudur.
Yeni Ahit’te İsa’nın Tanrı tarafından gönderilen bir elçi olduğu açık ve nettir. Bu bölümde dikkat çeken başka bir konu ise İsa’nın kendisinden sonra gelecek olan bir kişiyi Yuhanna kitabında müjdelemesidir. Bu kişi Grekçe Yeni Ahit’te “parakletos” Latince olanda ise “parakletus” şeklinde geçmektedir. Parakletos kelimesi ”yardıma çağıran, müdaafa eden, şefaatçi” anlamlarına gelmekte, kilise dilinde ise “teselli etmek” anlamında kullanılmıştır. İşte İsa’dan sonra gelecek kişi ile ilgili ifadeler şunlardır:
Ama Baba’nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak. – Yuhanna 14:26
‹‹Baba’dan size göndereceğim Yardımcı, yani Baba’dan çıkan Gerçeğin Ruhu geldiği zaman, bana tanıklık edecek. – Yuhanna 15:26
Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Yardımcı size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. – Yuhanna 16:7
Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi tüm gerçeğe yöneltecek. Çünkü kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek. O beni yüceltecek. Çünkü benim olandan alıp size bildirecek. – Yuhanna 16: 13-14
Bu cümlelerde kastedilen şeyin Kutsal Ruh olmadığı açıktır, çünkü Kutsal Ruh Hıristiyanlığa göre ilhamı getiren varlıktır. Burada belirtilen kişi ise “konuşmayacak, duyduğunu söyleyecek” gibi özelliklere sahiptir. Yani bir insandır.
“Parakletos” kelimesine dönecek olursak; Yeni Ahit ilk olarak Grekçe yazılmıştır, İsa’nın konuştuğu dil ise Aramice’dir. O dönemin dillerinde baktığımızda Süryanice “el mun-hamenna” kelimesi Muhammed demektir. Bu kelimenin karşılığı “el baraglitis”tir. Ayrıca Kutsal Kitap’ın Süryanice çevirisinde yer alan “paraqleita” kelimesinin Aramice karşılığı “mhama-da” veya “hamida” kelimesidir; bu da Grekçe’de “perikleitos” kelimesine denk gelmektedir.
İslam’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’de de İsa’nın İslam peygamberini müjdelediği şöyle belirtilmiştir:
Meryem oğlu İsa’nın da şöyle dediğini hatırla: “Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim. Benden önce Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim.” Fakat İsa’nın müjdelediği elçi onlara apaçık deliller getirdiğinde: “Bu, katıksız bir büyüdür!” dediler. Saff Suresi 61/6

Tüllerin Arkasından Mescide Bakış

Tüllerin Arkasından Mescide Bakış

Allah Rasülünün Ateşi Gün Geçtikçe Artıyor!

Dayanılmaz Hararetler İçinde Baygınlık Geçiriyordu.

Hayberde Yediği Zehirli Etin Onun Mübarek Varlığına Bıraktığı İzlerin Acısıydı Bu Birazda…

Artık Namazları Sürekli Ebu Bekir {r.a] Kıldırıyordu….

Pazartesi Günü Sabahı Uyandı ALLAH Rasülü….

Mescitten Gelen Sesleri İşitince Perdesini Araladı.

İnsanlar Ebu Bekir {r.a.} İle Namaz Kılmak İçin Hazırlanıyorlardı.

Gülümsedi.

Allah Rasülünü Fark Eden Müslümanlar Onun Geleceğini Zannettiler.

Hz Ebu Bekir {r.a.} Namazı Biraz Geciktirerek Onu Beklemeye Başladı.

Allah Rasülü Namazı Kıldırmasını İşaret Ederek Perdeyiz Kapadı.

Kapanan Perdeler Arkasında yinede Vardı.

Tüllerin Ardındaki Varlığını Bile Bilmek Yetiyordu.

Peygamber Olmanın Çilesi Büyüktü…

Bu Yüzden hastalığı Da Şiddetliydi.

Tüllerin Arkasından Mescide Bakış,hz muhammed,efendimiz,peygamberimiz,efendimizin rahatsızlığı,dini makaleler,dini bilgiler,peygamberimizin hayatı,islami sohbet,din,islami makaleler,nur sohbet

SeLam Ve Dua İle