Çalışmak ibadet midir?

Çalışmanın ibadet sayılabilmesi için İlahi emirleri ifa, yasaklardan da kaçınmak gerekir. Bir başka ifadeyle; farzları eda, haramlardan da kaçınmak şarttır. Farzları ihmal ederek, terk ederek, haramlarla iç içe geçerek çalışmak, ibadet olarak değerlendirilemez.

Toplumda çalışmanın da ibadet sayılacağı şeklinde bir düşünce hâkimdir. Bu kanaat, farz ibadetinde ihmalkârlık gösteren birçok insanın mazereti hâline gelmiştir. Böyleleri, “Dinimizde çalışmak da ibadettir. Ben çoluk çocuğumun rızkını temin için çalışıyorum” bahanesiyle tembelliğini örtbas etmeye çalışırlar.

Bazı işverenler de yine aynı bahanenin arkasına sığınıp, çalışanlarının ibadetine engel olurlar. Tabii sorumluluk, hem ibadetini yapmayan mükllefe hem de yapmasına izin vermeyen patrona aittir, her ikisi de vebal altındadırlar.

Çalışmanın ibadet sayıldığı aslında doğrudur. Ancak bu, farzların yerine getirilmesi noktasında ihmal ve tembellik gösterilmemesi ve haramlardan kaçınılması şartına bağlıdır.

Nitekim iki namaz vakti arasında kalan diğer saatlerin, vakit namazları kılındığı takdirde bir ibadet şekline geleceği ve iki namaz arasında işlenen günahların affedileceği hadis-i şeriflerde verilen müjdeler arasındadır.

Evet, çalışma da bir nevi ibadettir. Ama çalışma, ibadetle beraber olunca ibadet sayılır. İbadetle değerlendirilmeyen ve derinleştirilmeyen çalışma, ibadet olmaktan çıkar.

Esasen bir yönüyle çalışma “sıfır”; ibadet de bir “rakkam”dır. Çalışmanın kıymet kazanması, yanındaki rakkama bağlıdır.

Bu itibarla beş vakit namazını kılan ve bu namazlar arasında hayatını helal ve mübah işlerle süsleyen bir insanın iş hayatı da ibadet olur.

Namaz kılan bir insanın kazmasını yere vuruşu, bağını budaması, hatta tarlasına gübre atması dahi ibadettir. Hadis-i şerifin ifadesiyle, böyle birinin, “Hanımının ağzına bir lokma koyması (dahi) sadaka olur.” [Buhari, Sahih, İman 41; Müslim, Sahih, Zekât 48] Ona mükâfat kazandırır.
islam, islami sohbet, dini sohbet, dini chat, nur sohbet,dini sohbet odaları, islami sohbet odaları, dini sohbetler, islami sohbetleri

Ben size şeytana itaat etmeyin demedim mi

Ben size şeytana itaat etmeyin demedim mi?
Cenâbı Allah İnsanoğlunu yaratmayı Murad ettiğinde aklı, bedeni, elleri, ayakları, duyuları, maddi arzuları, yemek arzuları ve en önemlisi her zaman şeytanın elinde koz olarak kullandığı, cinsel arzulara sahip olan Hz. Âdem a.s.’ı yaratmış ve kendi mübarek kutsi ruhundan üfleyerek ona can vermiştir.
Yüce Allah Meleklerden ona secde etmelerini istemiş hepsi bu emre itaat ederek secde etmişler Hz. Âdem’in varlığını kabul etmişlerdir. Melekler Allah’ın emrini yerine getirirken, cinlerden olan İblis Hz. Adem’e secde etmemiş. Kendisinin insandan daha üstün bir yaratık olduğunu idda etmiş. Bu itaatsizliği yüzünden Cenabı Allah onu huzurundan kovmuştur. “Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş cıvık bir balçıktan yarattık. Cinleri de (şeytanları) daha önce zehirli ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere demişti ki; ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan insan yaratacağım. Onu düzenlediğim (insan şekline koyduğum) ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secdeye kapanın. Meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Fakat iblis (şeytanın başı) secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” (Hicr sûresi 26. âyetten 31. âyete kadar) Allah’u teâlâ’ya karşı gelmeden önce meleklerle beraber cennette iken aslı cinlerden olup şeytanların başı olan iblis yüce Allah’a karşı geldiği için kafir ve lâin sıfatını da burada almıştır. Böylece şeytanın insana olan düşmanlığı da burada başlar. “ Şeytan âdemoğlunun damarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.” ( Faydul kadir hadis no 2036 ) Şeytan : Hz. Âdem ve Havvâ anamıza yasak kılınan şeyleri uzun uğraşlar sonunda yaptırarak cennetten yer yüzüne inmelerine neden olmuştur.
Kuran’ı Kerimde bu konular ile ilgili âyeti kerimeler şöyledir; “(Allah buyurdu ki) ey Âdem sen ve eşin cennete yerleşin, dilediğiniz yerden bolca yiyin fakat şu ağaca yaklaşmayın, sonra zalimlerden olursunuz. Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti, başka bir sebepten değil dedi.” (Araf sûresi 19. 20. âyetler) “Ve şeytan onlara ben gerçekten size öğüt verenlerdenim diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında çirkin yerleri, avret mahalleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara, ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi? Diye nidâ etti.” (Araf sûresi 21. 22. âyetler) “(Allah) Ey iblis! Secde edenlerle beraber olmayı terk etmene sebep olan ne? Dedi. (İblis) Ben kuru bir çamurdan oluşan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde etmek için var olmadım, dedi. Bunun üzerine Allah, öyle ise oradan çık, çünkü artık kovuldun, dedi. Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lanet senin üzerinde olacaktır.” (Hicr sûresi 32. âyetten 35. âyete kadar) Hz. Âdem affedilmeleri için Cenâbı Allah’a duâ etmişler ve yüce Allah da duâlarını kabul etmiştir. “(Âdem ile eşi) dediler ki; Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bizi affetmezsen mutlaka ziyân edenlerden oluruz. Allah buyurdu; birbirinize düşman olarak inin, (şeytan ve insan) sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan dirilip çıkarılacaksınız, dedi.” (Araf sûresi 23. 24. 25. âyetler) Cennetten kovulan şeytanın işi gücü insanları doğru yoldan saptırmaktır. Müminlere Allah’ın yasak kıldığı hususları doğru göstermek, Kuran ahlâkından uzaklaştırmak için her türlü çabayı gösteren bir mahluktur ve bizim ebedi ve ezeli düşmanımızdır. “Ey iman edenler, şeytanın adımlarını takip etmeyin, kim şeytanın adımlarını takip ederse şunu bilsin ki, o hayasızlığı ve kötülüğü emreder.” (Nur sûresi 21. âyet) Eğer bizim gözlerimiz çevremizde dolaşan diğer yaratıkları görebilseydi, görecektin ki şeytan katıla katıla gülüyor olacaktı. Çünkü istediğini sana yaptırmıştı. Gülmekle kalmaz ayrıca ben senin yaptığını yapmam, bu olayın dışındayım, tertemizim, Allah’tan korkarım der. “Şeytan, onlara amellerini güzel gösterdiği zaman, “Bu gün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki tarafın karşı karşıya geldiği görününce arkasını dönüp kaçtı ve şöyle dedi: “Ben sizden kesinlikle uzağım. Ben sizin göremeyeceğiniz şeyler görüyorum ve ben Allah’dan korkarım. Ayrıca Allah’ın azabı çok çetindir.” (Enfal sûresi 48. âyet)
“Şeytan insana inkar et der. İnsan inkar edince de ‘ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ der.” (Haşr sûresi 16. âyet) Dolayısıyla İnsanların Yüce Allah’a yakın olmalarını istemeyen şeytanı bırakıp kendilerini sorgulamaları gerekir. Allah c.c. 70 – 80 sene ömür vermiş ama dünyaya neden geldiğini hiç düşünmemiş, hadi yanıldı. Peygamberler gönderildi hiç oralı olmadı hadi yanıldı. Kuran’ı Kerim gönderdi yine yanıldı. Her gün beş vakit ezan ile namaza çağrıldı ama gelmiyorum dedi, Babasının Annesinin veya yakınlarının cenaze namazlarını kıldı yine aklı başına gelmedi. Son baharda ölen ilk baharda dirile ağaçları gördü yine yanıldıysa ve doğru yolu bulamadıysa hesap gününde Allah’tan yardım istemeye yüzü olacakmı acaba?
İşte dünyada şeytan ve onun başı iblisten her ne kadar uzak kalmak istesek de bizi bazen bir şekilde yanıltabiliyorlar. Biz davranışlarımızla onların tuzaklarına göre tedbir almalıyız. Biz onları görmüyoruz ama onlar hep yanı başımızda dolaşıyorlar. Şeytan ve şeytanın başı iblis her yere kolaylıkla gidebilen ve istediği şekle girebilen ve cenabı Allah’ın kıyamete kadar ölümsüz kıldığı yaratıklarından birisidir. “(şeytanın başı, İblis) Ey Rabbim! Öyle ise, (varlıkların) tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver, (ölümsüz kıl) dedi. O halde sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, dedi.” (Hicr sûresi 36-37-38. âyetler) Kuran’ı Kerim de bu âyetlerle ilgili yorum şöyledir ; (Şeytan da cinlerden olduğu için insanların göremeyeceği bir şekilde insana yaklaşır ve ona vesvese verir. Bununla beraber bazen de şeytan insanların gözüne çeşitli şekillerde görünebilir.) Cenabı Allah hepimizi şeytanın şerrinden koruyup kendine muti olan kullardan eylesin. Yüce Rabbim hepimizi Kuran ve peygamber yolundan ayırmasın. Hepimize dünya ve ahiret güzellikleri nasip etsin. Hepimizi peygamberimiz s.a.v. me Cennette komşu eylesin.

Yola Gelmek, Yolda Olmak

Dil ile “inandım, iman ettim” demek kolaydır. Bütün mesele inandığımızı yaşamakta, yalpalamadan istikamet üzere yürümekte, rüzgâr nereden eserse essin, müstakim yani dosdoğru olmaktadır ki çetin iştir. Halimizden yakınıyor, yaptığımız kulluğu kendimiz bile beğenmiyorsak, bazı şeyler “yolunda gitmiyor” demektir. Şikayet etmek, kendimizden kaçarak kalbimizdeki huzursuzluk yahut sıkıntıyı görmezden gelmek yerine çare aramanın yoluna bakmak, işleri hâle yola koymanın gayreti içinde olmak gerekir.
Sahabeden Süfyan b. Abdullah es-Sakafî r.a., Hz. Peygamber s.a.v.’e gelir ve “Ey Allah’ın Rasulü!” der; “İslâm’ı yaşama hususunda bana öyle bir söz söyleyiniz ki bir daha sizden başkasına bir şey sorma ihtiyacı hissetmeyeyim.”
Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurur:
“Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğu ol!”
Büyük alimlerimizden Kâdî İyâz rh.a., Efendimiz s.a.v.’in bu talimatının “cevâmi’ul-kelîm”den, yani az kelamla çok mana anlatan sözlerden olduğunu, Hz. Peygamber s.a.v.’in 23 senelik risaleti müddetince tebliğ eyledikleri her şeyin bu hadiste özetlendiğini söyler.
İslâm’ı yaşama konusunda Süfyan b. Abdullah r.a.’ın şahsında hepimize verilen bu kısa talimatı hayata aktarmak göründüğü kadar kolay değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de “dosdoğru olma”yı emreden ayetler vardır ve bunlardan Fahr-i Kâinat Efendimiz’e hitaben gelen “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 112) buyruğu, O’na “Hud suresi beni ihtiyarlattı” dedirtecek kadar ağır sorumluluklar içermektedir.
Dil ile “inandım, iman ettim” demek kolaydır. Bütün mesele inandığımızı yaşamakta, yalpalamadan istikamet üzere yürümekte, rüzgâr nereden eserse essin, müstakim yani dosdoğru olmaktadır ki çetin iştir.
Halimiz vaktimiz nasıldır?
Elhamdülillah müslümanız. Çoğumuzun ayetten, hadisten, günahtan, sevaptan, ahiretten, hesap gününden haberi var.
Dünyanın fani olduğunu, bir gün mutlaka öleceğimizi hepimiz biliriz. Sorulsa, bu dünyaya Allah’a kulluk edelim diye imtihan için gönderildiğimizi, Cenab-ı Hakk’ın kalbimizden geçenlere varıncaya kadar her halimizi bildiğini, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu söyleriz ama yine de yakamızı gafletten büsbütün kurtaramadığımız olur. İbadetlerimizi aksattığımız, bunları her vakit severek, bütün erkânına riayetle, huşu içinde yerine getiremediğimiz için huzursuz olanlarımız çoktur. Bazen nefsin hevasına uyar, dünyanın aldatıcı cazibesine kapılır, farkına bile varamadan bir günahın içinde buluruz kendimizi. Zaman zaman kibirden, öfkeden, hırs, haset ve gösterişten kendimizi alamadığımızı itiraf eder, bunlardan kurtulamamanın sıkıntısını duyarız. Dilimiz Allah der de kalbimiz ürpermez.
Bütün bunlar varsa, halimizden yakınıyor, yaptığımız kulluğu kendimiz bile beğenmiyorsak, bazı şeyler “yolunda gitmiyor” demektir. Şikayet etmek, kendimizden kaçarak kalbimizdeki huzursuzluk yahut sıkıntıyı görmezden gelmek yerine çare aramanın yoluna bakmak, işleri hâle yola koymanın gayreti içinde olmak gerekir. Ne söylediğimizin farkındaysak eğer, namazlarımızın her rekâtında tekrarladığımız “(Allahım) bizi sırat-ı müstakîme (dosdoğru yola) yönelt!” niyazı, aradığımız çare yahut yolun hiç değilse adını bildirmektedir bize.
Sadık bir rehber ihtiyacı
Fatiha suresinde Cenab-ı Hakk’tan “sırat-ı müstakim”i istemekle kalmıyor; yanlışa sapanların, Allah Tealâ’nın gazabına uğrayanların gittiği yollardan bizi muhafaza etmesi niyazında da bulunuyoruz. Dosdoğru yol yanında, eğri büğrü, yalan yanlış, tehlikeli yollar da var demek ki ve biz evvela bir yol tercihiyle sınanıyoruz. Ama yolların hangisi haktır, hangisi bâtıldır, bunu bilmek, sırat-ı müstakimin tarifini öğrenmek yetmiyor. Dosdoğru yola yönelmek, o yolda kararlılıkla yürümek de imtihanımızın dahilinde.
İşte bu yürüyüşte yol iz bilen bir rehber şart. Öyle olmasaydı Cenab-ı Mevlâ yolu ve yürüyüş tarzını kullarına bir şekilde bildirir, bu yolda ümmetine rehberlik eden, yolun nasıl yürüneceğini bizzat gösteren peygamberler göndermezdi. Şu halde sırat-ı müstakime yönelmek de kâfi gelmemekte, Rasul-i Zişan s.a.v.’in ayak izlerini hakkıyla bilen peygamber mirasçısı bir kılavuzu bulup onun kafilesine katılmak da icap etmektedir. Esasen sadık bir rehber arayışı, sıratı müstakime yönelme ve istikamet üzere yürüme kararlılığının gereğidir.
Allah’a layıkıyla kul olmak, dünya yolculuğumuzu salimen tamamlayıp yüz akıyla Huzur’a varmak istiyorsak, öncelikle doğru yolu ve o yolun kılavuzunu aramakla mükellefiz. Kararlılıkla, samimiyetle, halis niyetle arayan mutlaka bulur. Çünkü Cenab-ı Hak kendisine yönelenleri, bu uğurda çaba gösterenleri doğru yola ileteceğini, hidayete erdireceğini vaat etmiştir. O, vaadinde en sadık ve güvenilir olandır.
İç içe geçmiş yollar
İşte bu ilâhi vaat bazen, kulun Allah dostu kâmil mürşitlerin varlığından haberdar edilip, kalbinde onların kervanına, talim ve terbiye halkasına katılma arzusunun uyandırılması ile gerçekleşir.
Allah’ın veli kullarının Hz. Peygamber s.a.v.’den devraldığı talim ve terbiye sistemine sonraki zamanlarda “tasavvuf” adı verilmiş, sırat-ı müstakimde bu sistem dahilinde yürümeye “tarikat” denilmiştir. Tarikatler, “ihsan” mertebesine ulaşmak için dosdoğru yolu Sahabe-i Kiram gibi yürümeyi öğreten mekteplerdir. Çokluğu ve çeşitliliği ufak tefek metot farklılığından kaynaklanır. Ehl-i Sünnet çizgisinde olmak şartıyla hepsi de haktır. Tarikatlerin çokluğu, aynı kaynaktan gelen suyun her evde farklı musluklardan akması gibidir. Muslukların çeşidi veya sayısı değil, kaynağın Kur’an ve Sünnet olması önemlidir. Çünkü sırat-ı müstakim Kur’an ve Sünnet yoludur.
Müslüman ancak Kur’an ve Sünnet’e uymakla dosdoğru olabilir. Şeriat, sünnet ve tarikat kelimelerinin sözlükte “yol” manasına gelmesi bu hakikate işaret eder. Fakat bazılarının zannettiği gibi bu yollar birbirinden ayrı değildir. Aynı zemin üzerinde iç içedirler. Şeriat, yolun zeminini ve sınırlarını belirler. Sünnet bu yol üzerindeki uyarı ve işaret levhaları gibidir. “Yöntem” manasına “yol” demek olan ve daha ziyade bir yürüyüş tarzını, yol tutma biçimini ifade eden tarikat ise geniş otobanlar üzerindeki özel yahut bölünmüş şeritlere benzer. Bir hedefe çabuk varabilmek için, daha hızlı ve güvenli gitmeyi sağlayan tahsisli yollar elbette asıl yolun zemini dahilindedir.
Bâtın fıkhı da var
Tasavvufta maksat “ihsan” makamıdır. İhsan, daimi bir zikir halidir. Allah Tealâ’nın her an bizi gördüğü bilinciyle O’ndan gafil olmamak, her işimizde O’nun rızası istikametinde davranmaktır. İnsan ancak böyle bir hali kuşanmakla güzel ahlâka, züht, takva ve ihlâsa ulaşabilir. Aksi takdirde yapılan ibadetler kuru bir şekilden ibaret kalacak, Allah’a kulluktan zevk alınamayacak, huzursuzluk bir kurt gibi sürekli insanın içini kemirecektir. Bu sebepledir ki tasavvufa “bâtın fıkhı” demişlerdir. Nasıl herhangi bir ibadetin zahirî şartlarını öğrenip bunları yerine getirmek bir mecburiyetse, ihlâs ve huşu gibi batınî şartlarını hal olarak kesbedip hem kalbimizi hem ibadetlerimizin içini mamur kılmak da bir mecburiyettir. Batınî haller sözle, okuyarak değil; yaşanarak, görerek, mükemmel bir örnekten talim edilerek kazanılır.
Sahabe-i Güzîn‘in yaşadıkları devri “Asr-ı Saadet” yapan şanlı yürüyüşlerini, yani dosdoğru olmayı Efendimiz s.a.v.’in örnekliğiyle öğrendikleri gibi, sonraki nesiller de aynı yürüyüşü Hz. Peygamber s.a.v.’in mirasçısı alimlerden, kâmil mürşitlerden aynı yöntemle öğrenmiştir. Bundan sonra da böyle öğrenilmeye devam edilecektir. Öyleyse bir mürşid-i kâmilin kapısını çalmak, yola gelmek, böylece işleri hale yola koymak zarureti vardır.
Peki kâmil mürşit kimdir? Biz bir insanın Allah dostu, güvenilir bir kılavuz olduğunu nasıl anlayacağız?
Aramayan bulamaz
Madem bizi alıp sırat-ı müstakim üzere, Kur’an ve Sünnet çizgisinde yürütecek bir rehber bulmak istiyoruz, öyleyse o rehberde arayacağımız yegâne özellik “Kur’an ve Sünnet ölçülerine bağlılık” olmalıdır. Kâmil mürşitler Allah’ın veli kullarıdır. Velayete istikametle, yani dinin emir ve yasaklarına harfiyen uymakla, ibadette devamlılık ve titizlikle, nafilelerle ulaşıldığına göre, istikamet sahibi kimselerin Allah dostu olduğuna hükmetmelidir. Fakat evliyaullahtan olan salih müminlerin hepsi irşatla vazifeli değildir. İrşat vazifesiyle Hz. Peygamber s.a.v.’in örnekliğini sürdüren Allah dostu mürşid-i kâmillerin zahire yansıyan en belirgin özelliği, Sünnet-i Seniyye’ye harfiyyen uyma duyarlılığıdır.
Bunun dışında keramet gibi olağanüstü haller aramak doğru bulunmamıştır. Çünkü “evliyaullahın iradesi dışında kendilerinden sâdır olan fevkalade hal” manasına keramet, her kâmil mürşitte görülmeyebilir. Kaldı ki keramet istikametten daha üstün bir ölçü değildir. İstikamet yoksa, keramet tek başına velayet alameti de olmaz. Keramet düşkünlüğü, “istidrac” denilen ve fasık kimselerde de görülebilen olağanüstü hallere aldanıp yanlış yollara sapmaya, yanlış kişilerin peşine takılmaya sebebiyet vereceğinden, tehlikeli bir yöneliştir.
Arayış aşamasında kendisine ulaşılan mürşidin Ehl-i Sünnet çizgisinde istikamet sahibi kâmil ve sâlih bir zat olduğu anlaşıldıktan sonra onu kendimizce imtihana tabi tutmaya kalkışmak, kusurunu bulmak için beşerî hallerine tecessüs göstermek, halis niyetle aramadığımıza işarettir; kısmetsizlik sebebidir.
Bir ‘yol’a girmek
Esasen sırf Allah rızasını kazanmak, bâtınını mamur kılmak niyetiyle kibirden ve önyargılardan arınmış halde bir kâmil mürşide varanlar, onun meclisindeki manevi atmosferden etkilenecek, bakıldığında Allah’ı hatırlatan bu büyük veliye karşı gönüllerinde bir muhabbet ve emniyet hissedeceklerdir. İşte şimdi ona intisap etmenin, sırat-ı müstakime çıkarması için bu sadık rehberin kendisine uzattığı eli tutmanın vakti gelmiştir.
Tasavvufta bir kişinin gidip bir şeyhe bağlanmasına “intisap”, “inabe”, “el alma”, “tövbe alma” gibi isimler verilir ve bunların tarikatlere göre değişen usulleri vardır. Böyle şekil gibi görünen usul ve âdab önemlidir. Çünkü çerçeve veya kap hükmündeki usuller özün muhafazası, esasın dağılıp bozulmaması için şarttır. Üstelik tasavvufun bütün usul, erkân ve adabı mutlaka Efendimiz s.a.v.’in bir uygulamasından alınmıştır. Nitekim intisap Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “biat alma” usulüne dayanır. Hz. Peygamber s.a.v. zaman zaman kendisine kayıtsız şartsız tabi olmaları yahut belli bazı konularda sorumluluk üstlenmeleri hususunda ashabından “söz” alır, karşılıklı sağ eller tutulmak yahut üst üste konulmak suretiyle yapılan bu sözleşmeye “biat”denirdi.
Mürşide intisap, intisap edenin ona tabi olacağı, yola gireceği, günah işlememeye azami gayret edeceğine dair Allah’a söz vermesidir. Bu sözleşme sırasındaki “tövbe”, mürşidin şahit tutulması ve duasıyla kabulüne vesile olması için iki tarafın da duyacağı kadar yüksek bir sesle yapılır.
Dünyada ahirete doğmak
“Ya Rabbi! Yapmış olduğum bütün günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım!” diyerek mürşit huzurunda yapılan bu ilk tövbe, yola gelme niyetini alenen beyan etmek yanında, tasavvuf mektebine girmek için bir nevi ön kayıttır. Nakşî-Halidî yolunda kesin kayıt, “sekiz şart” da denilen sekiz adabı yerine getirmekle gerçekleşir. Sekiz şarttaki küçük ve büyük taharetle her türlü kirden arınan, istihare ederek tercihini bir kere daha gönlüne yatıran, tövbe ve istiğfarla günaha yönelmeme kararlılığını pekiştiren, Fatihalarla andığı Sâdât-ı Kirâm’ın manevi desteğini kalbinde, mürşidini her an yanı başında hisseden “talip”, artık yola gelmiş, “mürid” olmuştur.
Mürit, yola girmeyi, girdiği yolda kendi iradesini yok sayıp mürşidine kayıtsız şartsız teslim olmayı irade eden demektir. Mürit, alıp tamir eylesin, içindeki putlardan temizleyip “beytullah” kılsın diye gönlünü Allah’ın “halîl” kullarından bir mürşide verendir. Mürşide gönül vermeden tam bir teslimiyet olmayacağını, teslimiyetsiz de yol alınamayacağını bilendir mürit.
Mürit olmak bu dünyada iken ahirete doğmaktır. Ölmeden evvel ölmeye soyunmaktır. Bunun için yola gelmiş, reşit olup kemâle ermek ümidiyle bu yoldaki bir yürüyüş tarzına, bir gidişata uymaya söz vermiştir. Yola gelmek, kendini bir gidişata tabi kılmak, kervana dahil olmak; elbette yürümek, yol almak içindir. Öyle ya, yola gelmek, yolda olmaktır. Yolda olmak ise sürekli bir “seyir” halini, sürekli yol almayı, mesafe kat etmeyi gerektirir.
Kalbini arındır, kendini temizle
Bir mürşid-i kâmil rehberliğinde yapılan bu yolculuk bir terbiye sürecidir aslında. Bu süreçte kalbin tasfiyesi, nefsin de terbiyesi ve tezkiyesi amaçlanır. Kalp tasfiyesi, kalpte bulunmaması gereken ağırlıkların atılması, günahların peyda eylediği siyah noktaların zikir ve tövbe ile silinmesi, böylece kalbin saflaştırılması, ilahî tecelliyata mazhar bir letafete kavuşturulması demektir. Nefs terbiyesi ise özellikle başlangıçta, şerrinden emin olmak için nefs-i emmareyi kontrol altında tutmanın, nefse hükmetmenin çare ve yöntemlerini kuşanmaktır. Esas olan ise tezkiye ile, yani kötülüklerinden arındırarak, rağbetini Hakk’a ve hayra yönlendirerek nefsi müslüman eylemek, onu hiç değilse nefs-i mutmainne mertebesine yükseltmektir.
Tasavvuf yolundaki “seyir”, arızî olanı, yani sonradan ve geçici olan unsurları peyderpey terk edip “asl”a, ezelî ve ebedî olana varmak için yapılan bir iç yolculuğudur. Müridin cehaletten ilme, kötü huylarından güzel ahlâka, beşeriyetinden âdemiyetine hicret eylemesi; kısaca kendine gelmesi, kendini bilmesidir. Kendini bilen Allah’ı bilir, marifetullaha nail olur denilmiştir. Yolun büyükleri, marifetullaha erenlerin artık sürekli yaşadıkları “huzur”u muhafaza için “takva” dediğimiz bir edep ve teyakkuz hali içinde olduklarını, ibadetlerini Allah’ı görüyormuş gibi ihlâs ve huşu ile yaptıklarını, şeytandan ve nefslerinden takva elbisesi ile korunduklarını söylerler ki, ihsan mertebesine işarettir.
Yol, bu mertebeye ulaşılsın diye vardır. Mürit bu mertebeye vasıl olmak için yol alır. Vusûl (kavuşma) bu mertebededir.
Vusûl, usûl ile olur
Şüphe yok ki yol, o yolun sonundaki bir mazhariyete vasıl olmak için kat edilmektedir. Fakat “vusûl, usûl iledir”. Yani vasıl olunacak mazhariyeti sadece istemek yetmez; ona ulaşmak için gayret, azim ve sabır göstermek, yürüyüş adabını gözetmek, usulüne göre yol almak da icap eder. Zaten yolun her aşamasında istikamet üzere dosdoğru olmak, sürekli ilerlemek esastır ki usûl ve adab bunu sağlamak için vardır.
Bu usulün ilk ve en önemli şartı mürşide kayıtsız şartsız teslimiyettir. Mürit mürşidine tabi olmalı, onun talimatına harfiyen uymalıdır. Yerine getirilmesi istenen adabı ihmal etmek, sorgulamak, usûl dışına çıkarak kendince uygulamaya çalışmak teslimiyet ve irade eksikliğine işarettir. Yolcuyu yerinde saydırır. Zikir, tesbihat, teveccüh, tevessül, rabıta, hatme, sohbet ve hizmet, usul ve adabına riayet edilmeden, yüksünerek yapılırsa fayda vermez. Mürşide duyulan emniyet, muhabbet ve teslimiyette noksanlık varsa bu vazifeleri şevkle ve özenle yapmak da mümkün olmaz. Aynı şekilde mürşidin ayak izlerini takip etmek yerine dönüp dönüp arkaya yahut sağa sola bakmak tökezlemeye, yolda kalmaya, hatta yoldan düşmeye sebeptir.
Yol üzerindeki menziller, o menzildeki hali yaşayıp her geçen an biraz daha donanımlı olarak yürümek içindir. Sebep ne olursa olsun yaşanmış, geride kalmış bir hale takılıp kalmak geçmişle oyalanmak; henüz ulaşılmamış bir menzilin haliyle meşguliyet ise gelecekle oyalanmaktır. Her iki durumda da içinde bulunulan hal zayi edilmekte, o hal ile kazanılması umulan donanımdan mahrum kalınmaktadır. Halbuki sofi “ibnü’l-vakt/vaktin çocuğu” olmalı, geçmişle de gelecekle de oyalanmadan içinde bulunduğu halin gereklerini yaşamalıdır.
Korku ve ümit arasında
Yol, yürümeyi; yürümek ise dengeyi gerektirir. Dengeyi sağlayamamışsanız ayakta duramaz, yıkılır, sağa sola savrulursunuz. Denge, ifrat veya tefrite düşmeden itidal üzere olmakla sağlanır. Yahut iki karşıt halden ne birine ne ötekine tam tabi olmadan arada, ortada bir çizgi tutturabilmektir. Mesela yol alamamaktan, bazı halleri kaybetmekten, geçmişte işlenmiş günahlardan, ufak tefek kusurlardan dolayı ümitsizliğe düşmek yanlıştır. Ama yolda ulaştığı hallerden dolayı şımarıp gevşemek, “ben oldum, erdim” vehmiyle ya da mürşidim nasılsa himmet eyler, üstelik Allah’ın rahmeti geniştir diyerek ibadet ve vazifeleri terk de bunun kadar yanlıştır. Denge için havf ile reca, yani korku ile ümit arasında olmak şarttır.
Yürümek bir eylemdir, bir amel halidir. Lafla olmaz. Örnek almayacaksak, geçmişte yaşamış yol erlerinin menkıbelerini anlatmak kimseye fayda vermez. Bunun gibi çeşitli tasavvuf nazariyeleri hakkında üstümüze vazife olmadığı halde konuşup tartışmak da boş yere nefes tüketmektir. Çoğu zaman bir derinleşme cehdi gibi, zora talip olmak gibi gösterilen bu tür tutumlar aslında gönül eğlemenin, kolaya kaçmanın alametidir. Oysa yolda olmak kolaycılıktan kaçmayı, az konuşup çok iş yapmayı, ruhsatlara değil azimete sarılmayı gerektirir. Bu yoldaki gayret, tasavvufun söze dökülemeyen derin hallerini konuşarak boyumuzu aşan sulara girmekle değil, azimetle amel ederek, yolun usul ve adabına titizlikle uyarak, mürşidin adımları peşinde kararlılıkla yürüyerek gösterilir.
Yoldaşlık hukuku
Yolda olmak, nihayet bir kafileye katılıp yoldaş olmaktır. Yoldaşlık hukukuna riayet gerektirir. Yoldaşlık hukukunun evveli ise hizmet ve sohbettir. Kişi tevazu ile kendini yol arkadaşlarının en kusurlusu görmeli, kibirden, başkalarının hatalarını gözetmekten sakınmalıdır. Muhabbet ve kardeşliğin icabı olarak bir yoldaşını ikaz edecekse, bunu muhatabını incitmeden, küçük düşürmeden, tenhada yapmalıdır. Çok konuşmamalı, tartışmamalı, öfkeyi yenmeli, şan şöhret kazanma, baş olma sevdasına kapılmamalı, görülecek bir hizmet varsa başkalarını beklemeden kendisi bir ucundan işe koyulmalıdır. Hizmette muhabbet sırrı vardır. Lakin iltifat beklemek, fark edilmek için yapılan hizmetten muhabbet doğmaz.
Gelene git denmeyeceği için kafilede gül de olacaktır, diken de… Cemâl ve Celâl tecellileri her zaman bir aradadır. Öyleyse dikenden şikayet etmek de, güller arasında rehavete kapılıp keyif çatmak da yanlıştır. Öte yandan içinde bulunulan cemaatin bir zikir, sohbet ve hizmet halkası olması hasebiyle mahremiyeti vardır. Fakat bu mahremiyet, dışarıda kalan diğer insanlarla ünsiyete mani olmamalıdır. Yol hallerini uluorta konuşmamakla birlikte, halkın arasına karışmalı, gizli saklı bir iş yapıyormuş gibi onları tecessüse ve su-i zanna sevk eden tavırlardan kaçınmalıdır.
Yola dair söz bitmez. Anlatmakla tükenmeyecek güzellikleri yola gelip yolda olmaya gayret ederek yaşamak lazım. Her şeyin maddileştiği, insanın beşer derekesine mahkûm edildiği bu çağda bizi fıtratımıza, âdemiyetimize, kemâle götürecek yollara ve yol bilen Allah dostlarına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Maneviyat Yoluna Niçin Girilir?
Tasavvufa bir takım olağanüstü haller yaşamak, gayb aleminden haberdar olmak, keramet görmek veya göstermek için girilmez. Amaç, Ehl-i Sünnet akaidi çizgisinde istikamet sahibi olmaktır. İmam-ı Rabbanî k.s., Mektubat’ında, “Tarikat talebi gayba ait şekil ve suretleri görmek, bazı renk veya nurları seyre dalmak için olmamalıdır. Bunlar oyun ve oyalanma kabilinden şeylerdir.” (210. Mektup) dedikten sonra özetle şu izahatı yapar:
“Gayb alemindeki suretler ve nurlar da görünür alemdeki suretler ve nurlar gibi Allah Tealâ’nın yarattığı şeylerdir. Allah’ın varlığına ve birliğine yakinî iman için görünür alemdeki kudret eserlerini tefekkür kâfi iken, gayb iştiyakı ile çeşitli riyazetlere girmek yerine Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına uygun yaşamaya çalışmak öncelikli ve hayırlıdır.”
Hâce Ubeydullah Ahrar k.s. Hazretleri, “Bana Ehl-i Sünnet itikadı verilmiş olsa, ama gayb aleminden gelen hal ve vecdlerden bütünüyle mahrum kalsam, bunun için gam çekmem.” demiştir.
Ataullah İskenderî k.s. ise, “Kişinin nefsinde gizlenmiş kusurları bulup düzeltmeye çalışması, kendisinden gizlenmiş olan gayba ulaşmaya çalışmasından daha hayırlıdır.” buyurmuştur.
Sekiz Kapı Sekiz Adım
Nakşî-Halidî yolunda bir mürşide intisap edince, mürşidin manevi terbiyesi ve tasarrufu altına girmek, yola gelmek için “sekiz şart” denilen adaba noksansız bir şekilde uymak gerekir. Geceleyin yerine getirilecek bu şartlar sırasıyla şöyledir.
Küçük Taharet: Tövbe niyetiyle ve yıkanan uzuvlarla işlenmiş günahlardan arınma niyazıyla abdest almak.
Büyük Taharet: Tövbe niyetiyle ve kendisinin dışını temizlediği gibi, Cenab-ı Hak’tan da vücudunun içini temizlemesini niyaz ederek gusül abdesti almak.
İstihare Namazı: Fatiha’dan sonra ilk rekâtında Kâfirûn, ikinci rekâtında İhlâs suresini okuyarak iki rekât istihare namazı kılmak ve namaz sonunda girdiği yolun hayırlara vesile olması için dua etmek.
Tövbe: Daha önce mürşit huzurunda yapılan tövbeyi, samimi bir pişmanlıkla kendi duyacağı bir sesle üç defa tekrarlamak.
İstiğfar: Gözleri kapatarak ve önceden işlediği günahları pişmanlıkla hatırlayarak yirmi beş kere “estağfirullah” demek.
Fatiha: Gözler kapalı halde sekiz adet Fatiha okuyarak bunları Rasulullah s.a.v.’in, Ehl-i Beytinin, ashabının ve sırasıyla silsiledeki Sâdât-ı Kiramın ruhlarına hediye eylemek.
Ölüme Rabıta: Gözleri kapatıp sekerat halinden kabirdeki ahvaline kadar her aşamasıyla kendi ölümünü düşünüp fanilik hissini hakka’lyakin tatmaya, dünyaya bağlılıktan kurtulup kalbi yumuşatmaya çalışmak.
Mürşit Rabıtası: Yine gözler kapalı halde iken, mürşidini karşısında heybetle oturur vaziyette hayal ederek ondaki feyiz ve nurdan istifadeye çalışmak. Mürşit rabıtasından sonra yeniden yirmi beş defa “estağfirullah” denilerek gözler açılır ve o gece güneş doğuncaya kadar bir şey yiyip içilmez, dünya kelamı konuşulmaz.
Velilerin Huzurundaki Edepler
Mürşid-i kâmiller, Rasulullah s.a.v.’in bir hadis-i şeriflerinde haber verdiği gibi, Allah Tealâ’nın, “Onlar benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür” buyurduğu veli kullarıdır. Kâmil mürşitlerin bu mazhariyetine “firaset” denir ki, hakikatleri Allah’ın nuruyla görmelerine, Allah Tealâ dilemişse kalplerdekine vâkıf olmalarına imkan verir. Bu sebeple bizim kesbî malumatımıza aykırı gibi görünse dahi onların vehbî bir ilmin eseri olan sözlerini, ikazlarını, talimatını can kulağıyla dinlemeli, asla yabana atmamalıdır. Bu emniyet, hürmet ve teslimiyet onların gıyaplarında da huzurlarında da edebe azami riayetle hasıl olur. Muhammed b. Abdullah Hânî, Nakşibendî adabını anlattığı “Behçetü’s-Seniyye” isimli eserinde velilerin huzurunda takınılması gereken edepleri şöyle sıralar:
• Onların meclisinde bulunurken kalbinden geçenlere sahip olmak. • Huzurlarında yüksek sesle konuşmamak. • Beraber kılınmıyorsa, kâmil mürşitlerin meclisinde ayrıca nafile namazla meşgul olmamak. • Onlar konuşurken konuşmamak. • Onlar sormadıkça bir şey söylememek. • Onların kötü gördüklerini kötü görmek. • Evlerinin içine, geçim kaynaklarına, ihtiyaçlarını ne ile giderdiklerine bakmamak. • Kendi mürşidi dışında başka bir mürşide gitme, ondan el alma gibi düşüncelerle gözü dışarıda, kalbi eşikte olmamak.

Cenaze namazında abdest şart mıdır

Cenaze namazını kılarken abdest almak şart mıdır Yıkanıp hazırlanan müslüman bir ölü, ön tarafa konarak onun namazı kılınmak üzere müslümanların abdest almaları ve kıbleye yönelmiş bulunmaları farz-ı kifayedir.” (Büyük İslam İlmihali)
Namazın genel sıhhat şartları, cenaze namazı için de aynen geçerlidir. Dolayısıyla, cenaze namazının sahih olması için, sünnî fukaha çoğunluğu, abdestli olmayı zorunlu görür.

İslâm Medeniyetinde Zekât

İslâm Medeniyetinde Zekât Beden ile yapılan ibâdetlerin fihristi, özü namaz olduğu gibi, mal ile yapılan ibâdetlerin kutbu, merkezi de zekâttır.

Zekât, temizlik arınma ve bereket demektir. Allah’ın rızık olarak verdiği malın içinden fakirin hakkının çıkarılması; insanı cimrilik, tamahkârlık, kul hakkı yemek gibi mânevî kirlerden temizlemesi ve malda berekete vesile olması münâsebetiyle mal ile yapılan ibâdete zekât denmiştir. Aynı zamanda kulun Allah’a karşı sadâkatinin delîli olması cihetiyle zekâta “sadaka” da denmiştir. Fıkıhta ise zekât, nisap miktarına ulaşmış bir malın kitap ve sünnette belirlenmiş miktarını, Allah’ın Kur’ân-ı Azimüşşan’da saydığı sekiz sınıftan birisine veya bir kaçına Allah rızası için vermektir.
Zekât, Kur’ân-ı Kerim’de pek çok yerde namazla beraber zikredilir. Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’da namaz ve zekâtın birlikte zikredilmesinin hikmetini mealen şöyle açıklar: “Beden ile yapılan ibâdetlerin fihristi, özü namaz olduğu gibi, mal ile yapılan ibâdetlerin kutbu, merkezi de zekâttır.
(اَالصَّلاَةُ عِمَادُ الدِّينْ) (اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ اْلْاِسْلاَمْ) hadis-i şerifleri mucibince, namaz dinin direği olduğu gibi; zekât da İslâm’ın kantarası, yani köprüsüdür. Birisi dîni, diğeri asâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.”
Kur’ân, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara ve insanlığın bütün tabakalarına hitab ettiği için düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve sağlamdır ki asırlar geçtikçe ihtiyarlamıyor, değişmiyor, belki daha ziyâde kuvvetini gösteriyor, gençleşiyor.
Batı medeniyeti, Kurân’ın hükümlerini beğenmeyip muhâlefet ettiği için alternatif sistemler geliştirmeye çalışmıştır. Kapitalist ve sosyalist sistemler, iki asırdır en iyi idâre şekli olarak insanlığa sunuldu. Fakat beşerin eserleri ve kanunları; beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor.
Bediüzzaman Hazretleri, insanlık âleminde ve bilhassa Batı medeniyetinde meydana gelen bütün ihtiâlallerin ve bütün kötü ahlâkların kaynağının iki cümle olduğunu söyler. Bu cümlelerden birincisi, “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.”dir. Bu cümle ile zekâtı toplum hayatından kaldırıyor. İkinci cümle ise, “Sen çalış, ben yiyeyim.”dir. Bu cümle ile de fâizi yaygın hâle getiriyor. Evet, insanlar, toplum hayatında havas ve avam, yani zenginler ve fakirler arasındaki dengeyle rahat yaşayabilirler. Toplum hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Yüksek tabaka aşağı tabakadan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvâsalayı yani birbirleriyle irtibatı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm, tahakküm ve baskı iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer dâimî bir mücâdele-i mâneviyede, fikrî ayrılıklar, sosyal karışıklıklar ve çatışmalar içinde bulunur.
İşte medeniyet, bütün hayır kuruluşlarıyla, ahlâkî terbiyeyi vermeye çalışan mektepleriyle, caydırıcı kanunlarıyla, her türlü güvenlik önlemleriyle, ordusuyla, polisiyle, yazılı ve görsel basın yayın vâsıtalarıyla beşerin o iki tabakasını barıştıramadığı gibi, hayat-ı beşerin bu iki müthiş yarasını da tedâvi edememiştir. Çünkü “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.” şeklindeki birinci cümle yüksek tabakayı zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci cümle olan “Sen çalış, ben yiyeyim.” ise, aşağı tabakayı kine, hasede, çatışmaya sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır mahvetmiştir. Bu dâvâya delil olarak Fransız ve Bolşevik ihtilallerini örnek gösterebiliriz. Her iki ihtilâlin oluşunda da birçok sosyal ve siyasî sebep yanında asıl öne çıkan sebep yoksulluk ve toplum tabakaları arasındaki ekonomik uçurumdur.
Toplum tabakaları arasında birleşme, kaynaşma ve dengeyi temin edecek ancak zekât ve sosyal yardımlaşma kültürüdür. O dengenin esası ise yukarı tabakadan aşağı tabakaya merhamet ve şefkat; aşağı tabakadan yukarıya hürmet ve itaattir. Kur’ân, zekâtı farz kılarak birinci cümleyi; fâizi haram kılmakla da ikinci cümleyi ortadan kaldırır ve bu toplumsal yaraları tedâvi eder. Bu nokta-i nazardan bakıldığında zekâtın fert ve toplumun saadet ve selâmetinin devam ve bekasında ne derece ehemmiyetli bir direk, sarsılmaz bir esas olduğu görülür.
Bütün muâvenet ve yardım nevilerini hâvi olan zekât hakkında sahih olarak Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm (اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ اْلْاِسْلاَمْ) buyurmuşlardır. Yani Müslümanların birbirlerine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zîra yardım vâsıtası, zekâttır. Toplum hayatında intizam ve asâyişi temin eden köprü zekâttır. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilaflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı zekâttır, muâvenettir.
Medeniyet yaşanan ihtilal tecrübelerine rağmen Kur’ân’ın bu emirlerini dinlemedi. Dinlemeyişinin tokadını da yedi. I. ve II. Dünya savaşları insanlığın başına bela olup 100 milyondan fazla insanın hayatına mal olmakla beraber, tamiri mümkün olmayan maddî ve mânevî yıkımlara da sebebiyet verdi.
Bediüzzaman Hazretlerine göre bu zamanın en büyük sıkıntılarından birisi de dünya hırsıdır. Derd-i maişet ve hırs-ı dünya hastalığı insanları yanlış ve zararlı yollara sürüklemektedir. Bu hırs, haram helâl demeden her malı kabule ve hayat-ı ebediyeye lâzım olan çok şeyleri feda etmeye sebeb olmaktadır.
Eskiden insanlık üç şeye muhtaç iken şimdi, sû-i istimâlât ve isrâfât ve hevesâtın galeyânı ile yüz şeye muhtaç olmuştur. Eskiden on kişiden ikisi ihtiyacını karşılayamıyordu. Şimdi ise insanlardan o yüz ihtiyacı tam helâl bir tarzda tedarik edecek ancak on kişidir. Doksanı muhtaç hükmündedir. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor, fakirleştiriyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk ediyor.
Bu noktada Bedîüzzaman Hazretleri, ümmeti mealen şöyle uyarmaktadır: İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs çok zararlı ve belalı bir şey olduğu halde; nasıl hırs yolunda her zillete, alçalmışlığa râzı olarak haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hatta erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve belaların defedicisidir. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak ya lüzumsuz yerlere verecektir ya bir musibet gelip alacaktır.
Bu dâvâsına müşahhas bir misalle şöyle açıklık getirir: Hakikatlı bir rüya-yı hayaliyede, Harb-i Umumî’nin beşinci senesinde, bir acib rüyada benden soruldu: Müslümanlara gelen bu açlık, bu zâyiât-ı mâliye ve meşakkat-ı bedeniye nedendir? Rüyada demiştim: Cenâb-ı Hak, bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların duâlarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini menetsin. Biz hırsımız için tamâkârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak birikmiş olan zekâtını, kırkta otuz, onda sekizini aldı. Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak, ceza olarak yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu. Hem yirmi dört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nuranî ve faideli bir nevi talimât-ı Rabbaniyeyi bizden istedi. Biz tenbellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zâyi ettik. Cenâb-ı Hak onun keffareti olarak, beş sene tâlim ve tâlimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı, demiştim.”
Bedîüzzaman Hazretleri insanlar arasındaki maddî dayanışma ve yardımlaşmada zekâtın öne çıkarılması noktasında önemli bir hususu da şöyle hatırlatır: Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan! İhsanlar, yardımlar zekât namına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü Allah namına vermediğin için, mânen minnet ediyorsun; bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duâsından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı Hakk’ın malını kullarına vermek için bir tevziat ve dağıtım memuru olduğun halde, kendini sâhib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun. Eğer zekât namına versen; Cenâb-ı Hak namına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç âdem dahi sana tabasbusa, yani kendini küçülterek beğendirmeye mecbur olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbul olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nafile ve ihsan yahut sair suretlerde verip riya, gösteriş ve şöhret gibi, fakiri minnet altında bırakarak küçültüp alçaltma gibi zararları kazanmak nerede? Zekât namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlâsı, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?

Kaynak: İrfan Mektebi