İlimle İman Ufkunu Yakalayanlar – İslami Sohbet

İslami Sohbet, Dini Sohbet, Hakikat yolcusu, bilimin sırlı ikliminde iman pırıltıları toplamak için bilim adamlarının dünyasına doğru yola koyuldu. Sahte pırıltıların gözleri kamaştırdığı büyük şehirlerin uzaklarında yemyeşil bir vadiye daldı. Büyük, görkemli ağaçların gölgesindeki eski ve sırlı şehre girdi. Bir müddet yürüdü. Şehir terk edilmiş gibiydi, çıt yoktu.

Gerisini kendisinden dinleyelim.
… 

Gördüğüm ilk tabelada “Francis Bacon” yazıyordu. Sokağa daldım. Francis Bacon’ı, yol üzerindeki çalışma evinde ziyaret ettim. İçeri girdim, beni görünce tebessüm etti, “Hoş geldin, sen hakikat yolcusu değil misin?” dedi. “Evet, ben hakikat yolcusuyum. Meramımı da biliyorsunuz o zaman.” dedim. Başını salladı ve konuşmaya başladı: 

“Bak evlât, önümüzde hata yapmamak için çalışmamız gereken iki kitap var; birincisi Allah’ın vahyi olan Kutsal Kitap, ikincisi O’nun (celle celâluhu) gücünü ifade eden yaratılanlar. İlk önce Allah’ın isteklerini ve emirlerini açıklayan Kutsal Kitabı, sonra da O’nun (celle celâluhu) gücünü gösteren varlıkları incelemeliyiz. Sonraki öncekine anahtardır. Bize mantığın ve konuşmanın genel kurallarını öğreterek İlâhî emirlerin gerçek mânâsını bilmemize yardımcı olur, aynı zamanda inancımıza yeni pencereler açar. Bize Yaratıcı’nın büyüklüğünü anlatır. Zîrâ O’nun (celle celâluhu) sonsuz kudreti ve büyüklüğü, fiillerinde ve yarattığı varlıklar üzerinde açıkça görülmektedir.”1

Bu arada Galileo ile Kepler kapıda belirdi. Galileo, selâm verdikten sonra: “Haklısın kardeşim, tabiat hiç şüphesiz Allah’ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır. Allah’ın kitapları ile yarattıkları arasında hiçbir çelişki yoktur. Çünkü her ikisi de Allah’ın (celle celâluhu) eseridir.” diyerek ona destek verdi. Kepler de oturduğu sedirde ayaklarını dizine doğru çekerek: “Tabiat kitabına göre biz astronomlar, Yüce Allah’ın din adamları olduğumuzdan, bizim Allah’ın şanını konuşmamız gerekir.” dedi. Artık konu tamamen Allah’ın yaratması üzerinde dönüp dolaşmaya başladı. Ben pür-dikkat dinliyordum.

Bir ara Kepler’e; “Neden bilimle uğraşmayı tercih ettiniz?” diye sordum. Bana döndü, tane tane ve üzerine bastıra bastıra “Yaratıcı’nın eserlerindeki lezzeti almak için.” dedi ve “Bu evren İlâhî bir yapıdır. Allah en büyüktür, O’nun ilmi sonsuzdur, O’nun sonu yoktur.” diye sözlerini bitirdi. Bu arada gözlerinin nemlendiğini fark ettim. Ben hem çok şaşırmış, hem de çok mutlu olmuştum.

İzin isteyip yanlarından ayrıldım. Ben çıkarken onlar, kâinat kitabı hakkında konuşmaya devam ediyorlardı. Biraz yürüdüm, dikdörtgen bir tabela dikkatimi çekti. Sağa doğru ince, yeşil bir yol ayrılıyordu. Tabelaya yaklaştım okumaya çalıştım. Yazının üzerinde sarmaşıklar ve asırların tozu vardı. Bir taşın üzerine çıkarak tozları sildim. Taştan indim ve yazıyı okumaya başladım. “Allah, matematikten elementlerin düzenine kadar her şeyin Yaratıcısıdır.” cümlenin altında “Pascal” imzası vardı.

Biraz ilerleyince, karşıma çok güzel bir bahçe çıktı. Bahçenin girişinde “Botanikçi Ray” yazıyordu. Ray bahçede çalışıyordu. Tahta kapıdan geçtim, selâm verdim, selâmımı aldı. “Tabiatı çok seviyorsunuz herhalde?” dedim. Tebessüm ederek; “Özgür bir adam için tabiatın güzelliklerini ve Allah’ın sonsuz ilmini ve yüceliğini düşünmekten daha değerli bir şey olamaz.” dedi. Söz çok güzeldi. Bir ân Kur’ân’ın tefekkür âyetleri aklıma geldi. “Kur’ân-ı Kerîm’de Allah göklerden, yerden ve bunların hikmetlerinden bahsediyor.” dedim. Dikkat kesildi ve “Eğer insanoğlu yeryüzüne Allah’ın güzelliğini yansıtmak için getirilmişse, o zaman çevresinde yaratılmış olan her şeye dikkat etmelidir. Bak bütün bu işler, Allah’ın eseridir ve hepsi hâlâ ilk yaratıldıkları gibi duruyor.” diye gürledi ve ekledi: “Matematikçi, astronom Galileo’nin dediği gibi “Kâinat dediğimiz kitap, yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe (asla) anlaşılamaz.”

İçimden geçmiş zamanlara esef ettim. Bu insanların imanı karşısında suskun kalan akıllara acıdım. 

Oradan ayrıldım. Çok farklı bir dünyada dolaşıyordum. Aklım, kalbim İlâhî esintiler yağmurunda gibiydi. Gözüm “Boyle Sokağı” tabelasına takıldı. Sola döndüm. Burnuma keskin kokular gelmeye başladı. Bir evin önünde durdum. Girişte bir yazı vardı: “Robert Boyle. Modern kimyanın kurucusu… İlk defa elementlerin tanımını yaptı. Suyun genleştiğini keşfetti. Hava basıncını tespit etti. Meşhur sözü: Şanı, tabiatı Yaratan’a verin. İnsanlığa iyilik getirmek için bilgiyi kullanın.”

Gerçekten çok güzel özetlemiş. İyilik ve bilgi… Bilginin kendisi zaten iyiliktir. Bilginin ışığında yapılmayan bütün çalışmalar, akamete uğrayacaktır. Biraz daha yürüdüm. Uzaktan Newton ismini görür gibi oldum. Newton’un evini görünce biraz daha heyecanlandım doğrusu. Yer çekimi ile alâkalı çalışmaları yapan adam diye biliyordum onu. Ama “etki-tepki” kanununu bulan, mekanik ve optik kurallarını geliştiren, ışığın renklerini tespit çalışmalarını yapan ve en önemlisi ateizmi, tabiatçılığı reddeden yazıları ile meşhur Newton idi bu. Kapı açıktı, eve girdim. Salonun ortasındaki masanın üstünde açık bir kitap duruyordu. Yaklaştım, kendi el yazısı ile yazılmış yazıları okumaya başladım: “Bizler Allah’a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O’na teslim olmalıyız. Allah sonsuz ve mutlaktır; gücü sınırsızdır ve her şeyden haberdar olandır; varlığı sonsuzluğa dayanır; her şeyi yönetir, yapılan ve yapılacak olan her şeyi bilir. O sonsuz ve sınırsızdır; … Daimidir ve vardır; Varlığı daimidir, her yerde mevcuttur; her zaman ve her yerde var olmasıyla O, bütün zamanı ve aralıklarını yaratır. Allah, her şeyi sayı, ağırlık ve ölçü ile yarattı.”2

Çıkarken kapının üstünde asılmış bir levha dikkatimi çekti. Yazı gerçekten hikmet doluydu: “Güneş Sistemi’nin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık, yalnızca dünyanın ruhunu değil her şeyi yönetir, O; Allah’tır.”

Newton’un bu sözlerinin Kur’ân âyetleri ile birebir örtüştüğünü düşündüm. Belki Newton da Kur’ân’ı okumuştur. Evden çıktım, meraklı bakışlarla yürümeye devam ettim. Karşıdan kır sakallı, saçları iyi taranmış, iyi giyimli biri geliyordu. Selâm verdim. Selâmımı aldıktan sonra, “Bizim dünyada ne arıyorsun?” dedi. “Ben hikmet araştırıcısıyım, bilim dünyasının yaratılış ve ulûhiyete bakışını gözlemliyorum.” dedim. Elindeki bastonunu havaya kaldırdı ve “Dinle o hâlde!” dedi. “Bak, genç dostum! İlim tesadüfü reddeder. Ve dünyada ilimsiz bir şey olmaz. Her şey bir sistem ve düzen içinde ilerliyor. Dünya da, içindekiler de, tek bir güç tarafından yaratılmıştır.” Ben heyecanla “Genetik çalışmaları?” dedim. Bastonunu indirdi ve “Dostum, genetik bir ilim deryası. İrsiyet (kalıtım-genetik) bize yaratılışı gösteren en büyük işaretlerdendir. Bazı hastalıklara karşı aşı geliştiren dostum Luis Pasteur’un dediği gibi “tabiatı ne kadar incelersen, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar artıyor. Kısaca dostum; bilim, insanı doğrudan Allah’a götürüyor.” Bu Mendel’den başkası değildi.

Bu insanların ulûhiyet inançlarının kitapların dünyasına yansımamasına üzüldüm. Her şey, Darwin teorisine göre düzenlenmeye çalışılmış. Bu bilim adamlarının çalışmalarından çıkan en büyük netice, hep gizlenmiş.

İlimlerin Allah’ın isimlerini açıklayan bir tefsir, ilim adamlarının da birer müfessir olduklarını düşünüyorum. Sonra da “Allah’tan ancak ilim adamları, âlimler korkar.” âyeti geçiyor düşünce ufkumdan. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” âyetini mırıldanıyorum fakında olmadan. Sonra da modern fiziğin kurucusu Max Planck’ın sözlerini hatırlıyorum: “Hangi sahada olursa olsun bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: ‘İman et.’ İman, bilim adamının vazgeçemeyeceği bir özelliktir.”3 

Son olarak kendimi Dr. İnamullah’ın yerine koydum ve Sir James Jean’ı ziyarete gittim. Hava yağmurlu. Sir Jean yağmura rağmen, şemsiyesi koltuğunun altındaydı. Diğer koltuğunda İncil vardı. Düşünceli bir şekilde yürüyordu. Yaklaştım, selâm verdim, selâmımı almadı. Ben yine selâm verdim. Bu sefer baktı “Benden ne istiyorsun?” dedi. Ben “Efendim bu yağmura rağmen şemsiyeniz kapalı, bir de sizin gibi bir ilim adamını kiliseye çeken şeyi öğrenmek istiyorum.” dedim. Sir James Jean gülümsedi ve “Bugün evimde bir çay içelim, lütfen teşrif ediniz.” diye cevap verdi. Akşama doğru gittim. Bana göklerden, yaratılıştan, çok güzel şeyler anlattı. Anlatırken gözlerinden yaşlar damlıyordu. Bir an sözün zirvesine geldi. Durdu, gözlerini sildi, gözlerini bana çevirdi. “Ey İnamullah, Allah’ın eşsiz sanatının yansıması olan şu varlık âlemine baktığım zaman, İlâhî Kudret’in büyüklüğü karşısında vücudum ürperiyor ve titremeye başlıyorum. Allah’ın huzuruna vardığım zaman, Allah’ım sen çok büyüksün, çok yücesin diyorum ve adeta bütün hücrelerimin aynı dua ile bana katıldıklarını hissediyorum. Kendi mutluluğumu, başkalarınkinden bin kat üstün görüyorum, huzur içinde bulunuyorum. Ve ben bu kadar deliller karşısında ilim adamlarının Allah’ı inkârını anlayamıyorum İnamullah.” Bu sözler kalbimde tarifi imkânsız heyecan sebep oldu. Kur’ân’dan âyetler aklıma geldi. “Efendim müsaade ederseniz Kur’an’dan bir ayet okumak istiyorum” deyince memnun oldu ve “Lütfen buyurun.” dedi. Ben Fatır Sûresi’nden “Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.” mealindeki âyeti okuyunca Sir irkildi. “Elli senelik araştırmalarımdan elde ettiğim neticeleri Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) haber veren kim? Hakikaten bu Kur’ân’daysa ben Kur’ân’ın Allah’ın vahyi olduğuna ve Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber olduğuna inanıyorum” diye gürledi.

Bu dünyada Allah’a olan inancım bir kat daha arttı. Her ilim adamı, kendi sahasında hikmet dürbünü ile “Tevhit hakikatini” ilân ediyor. Newton Allah’a inanıyor. Einstein Allah’a inanıyor…”4 Einstein: “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din de topaldır.” derken, Bediüzzaman’ın: “Vicdanın ışığı dini ilimlerdir, aklın nuru fen ilimleridir. İkisinin birleşmesi ile hakikat tecelli eder. O iki kanat ile talebenin himmeti kanatlanır. Ayrıldıkları zaman, birincisinde taassup; ikincisinde hile, şüphe çıkar.” mealindeki tespitlerine çok yaklaşıyordu.5

İşte ilmin insanı getirdiği en güzel nokta… Önemli olan bu tevhit noktasından hareketle Kur’ân’ın ve Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) rehberliğinde ilerleyebilmektir. Ancak ne yazık ki, bu hakikatler çoğu zaman modern(!) hayatın gölgesinde kalıyor ve insanların gerçek bir Rehber (sallallahu aleyhi ve sellem) önderliğinde huzura kavuşması gecikiyor. 

Dipnotlar

1. Henry M. Morris, Men of Science Men of God, Great Scientists who Believed the Bible, Ekim 1992, Master Books, s.15; Sızıntı,Mart 94, İnsanın Ebed Özlemi ve Ütopyalar; Aralık 1991, Biyolojide Gayecilik.

2. “God created everything by number, weight and measure.” http://www.math.okstate.edu/~wli/teach/fmq.html Sızıntı;12.2011,Newton’un Çağını Aşan İmanı, Prof. Dr. Mustafa NUTKU

3. J.De Vries, Essential of Physical Science, Wm.B.Eerdmans Pub.Co., Grand Rapids, SD 1958, s. 15 (Isaac Newton, Principia, II.Basım

4. www.fgulen.com “Başörtüsü ve Provokasyonlar”

5. www.fgulen.com “Kalb İle Kafayı Evlendirmenin Tam Zamanıdır”

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

NEFS'İN HAKİKATİNE İMAN

İşte kişinin vehmî nefsinden kurtulması, nefs perdesini kaldırması ancak ve ancak iman yolu ile mümkündür.

Tabiat ve şartlanmalar perdelerinin kalkması, akılla mümkündür. Ancak nefs perdesinin kalkması, ancak ve ancak iman ile mümkündür.

Niçin?

Şimdi bu sualin cevabını iyi anlayalım… Çünkü burası çok iyi anlaşılmalı…

Akıl, ilk olarak şartlanmaların terk edilmesi gerektiğini kavrar ve idrak eder.

Mesela, ben sana derim ki; bu toplumda şöyle bir âdet var… Sen bu âdetlere değer veriyorsun; bunların kaydına giriyorsun; herkes böyle yapıyor, diyorsun; ancak sen bu toplumdan çıkıp da falanca yerdeki bir topluluğun içine girersen, şu an’a kadar edindiğin bu âdet orada yanlıştır.

Orada daha değişik bir âdet vardır… Orada öyle bir âdet olduğuna göre; eğer orada doğsaydın, doğru olarak onu kabul edecektin.

Demek ki tam olarak geçerli, kriter olan bir âdet yok… Burada böyle, orada öyle…

Demek oluyor ki değer yargıları ve âdetler, yani şartlanmalar; kesinlikle rölatif yani izafî yani GÖRESELDİR!..

Dolayısıyla hiçbiri “mutlak doğru” değildir!

Biri esas olmadığına göre, hiçbiri esas değildir! Öyle ise bunların hepsini bir yana koy.

Akıl yoluyla âdetlerin yani şartlanmaların hükmünden kendini kurtarmanı empoze edebilirim. Sen de idrak edebilirsin ve kendini âdetlerin hükmünden, şartlanmalardan kurtarabilirsin. Akıl yolu ile bu mümkün.

İkinci olarak, tabiatın hükmünden kurtulma olayı gelir…

Tabiatın hükmünden kurtulmak için yine aklını kullanmanı tavsiye ederim…

Derim ki… Bu madde beden… Bu bedende şu organların şu çalışmaları nedeniyle şu fonksiyonlar vardır. Sen yemeye, içmeye, sekse, uyumaya, rahatına düşkün olursun… Sebebi, kendini bu beden olarak kabul ediyorsun ve bu bedenin belli özellikleri de bu istekleri meydana getiriyor. Öyle ise sen kendini bu bedenin ötesinde bulmak için, bu bedenin istek ve arzularını frenle veya kes ki, bu bedenin ötesindeki varlığını bulup hissedesin, tanıyasın.

Akıl bunu da kavrar! Bu çalışmalara da girer! Nitekim doğuda birçok ekol bunu anlıyor, kavrıyor ve bu çalışmalara giriyor.

Bu ikisinin ötesinde bir üçüncü yol var ki; bunun akılla kavranması mümkün değil. Niye?

Çünkü sana misalini veremeyeceğim, örneğini gösteremeyeceğim bir olayla karşı karşıyayım!..

“Nefs”inin, senin “nefs” dediğin, “ben” dediğin şeyin hakikati “ALLÂH”tır. Senin “Ben” kelimesiyle işaret ettiğin varlık, hakikatte “ALLÂH”tır. Ancak sen bunu bilemiyorsun ve gereğini yaşayamıyorsun, diyorum.

İşte bunu senin aklına izah etmeme imkân yok!..

Çünkü bunun eşi, benzeri, misli, dengi yok! Eşi, benzeri, misli olmayan bir şeyi akılla kavramak mümkün değil…

Akıl daima bir şeyi, bir şeye bağlayarak, yani sentezler yoluyla bir yeniyi ortaya çıkarır.

Ben diyorum ki; senin “Rab” dediğin şey, “Nefsinin hakikati”dir. Yani “ben” dediğin zaman o “ben” kelimesinin hakikati gerçekte “ALLÂH”tır.

“Ben” diye, “O”nun gayrı olarak bir varlık yoktur. Senin “ben” kelimesiyle varsaydığın varlık izafî, vehmî bir varlıktır.

Oysa senin hakikatin, “ben” dediğin şey, “ALLÂH”tır; dediğim zaman, senin bunu akıl yoluyla kavramana imkân yoktur! İşte bunu akıl yoluyla kavramana imkân olmadığı için de burada akıl yolu kapandı.

Akıl yolu kapanınca, tek bir geçiş köprüsü vardır…

O da “İMAN” köprüsü!..

Yani sen ancak, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın söylediğine iman edip, bu inancın istikametinde O’nun dediğini yaparak; akıl yoluyla geçemediğin bu engeli iman desteğini kullanarak geçebilirsin… Zira başka türlü takıldığın o engeli geçme imkânın yoktur!

Niye?.. Rasûlullâh’ın seni uyarmasına karşın, vehmin ya da cinin seni sürekli baskı altında tutarak şöyle düşündürtecektir:

“Hayır! Sen bu kadar senedir biliyorsun, bu bedensin veya ruhsun, birimsin; senin hakikatin nasıl ALLÂH olur. ALLÂH nerede, sen nerede… ALLÂH o kadar büyük ki, sen çok ufaksın. Sen ondan ayrı bir şeysin!..”

Evet, vehmin ya da cinin bu gibi fikirlerle, sürekli olarak bu gerçeği kabullenmemen yolunda etkiler…

İşte bu noktada sen, eğer şartlanma yollu, edindiğin değerlere dayalı mantığını kullanan aklını bir yana koyar; Allâh Rasûlü’nün tebliğini, Kurân’ın açıklamalarını esas alır; oradaki işaretleri çözersen veya en azından bu bildirilen gerçeklere aklın ermese de “İMAN EDERSEN”, yaşamının en büyük hazinesine ulaştın demektir…

Kur’ân-ı Kerîm ne buyuruyor:

“…NE YANA DÖNERSEN VECHULLÂH KARŞINDADIR (Allâh Esmâ’sının açığa çıkışıyla karşı karşıyasın)!..” (2.Bakara: 115)

“NEFSLERİNİZDE (Benliğinizin hakikati)! HÂLÂ (fark etmiyor) GÖRMÜYOR MUSUNUZ?” (51.Zâriyat: 21)

“…BİZ ONA (insana) ŞAH DAMARINDAN DAHA YAKINIZ!” (50.Kaf: 16)

gibi âyetlerle bu gerçekleri sana işaret yollu bildiriyor; tâ ki iman edip gerçeğine eresin…

Buna “iman” ederek; evet, benim de, bütün varlığın da hakikati “ALLÂH”tır ve “O”nun dışında bir şey yoktur; diyebiliyorsan “iman” yollu, ne âlâ!.. Evrensel mutlak tek hakikatin yolu sana açıldı demektir…

Gerçekte kim, “BEN” derse, bu “BEN” kelimesiyle özündeki varlığını oluşturan “ALLÂH”ın isimler bileşimine (terkibine) işaret etmektedir!..

Bu imana sahip olursan ve bu istikametle sana söylenen şeyleri yaparsan, işte o zaman kendini beden kabulünden de, ruh kabulünden de kurtarır; varlığın hakikati olan “ALLÂH”a kurbiyet, yakınlık elde edersin…

Bu da ancak iman ve Rasûlullâh’a teslimiyet yoluyla mümkündür! Bundan öteye akılla geçilmesi mümkün değildir!

İşte o yüzdendir ki iman, aklın önüne alınmıştır…

Bu noktaya kadar akılla gelinir… Ancak, bu “hakikat” sırrına ermek; “hakikat”i yaşamak; “benlik”ten yani “nefs”ten kurtulmak; veya dinî tâbiriyle “şirki hafî”den arınmak, ancak ve sadece iman ve Rasûlullâh’a teslimiyetle mümkündür.

Nasıl iman ve teslimiyet?..

Sana, varsayalım, git şuradan at öldür kendini, diyecek. Oradan gidip kendini aşağı atacaksın, gibisine!..

Veya senin ters bildiğin bir şeyi sana söyleyecek; sen onu yapacaksın, gibisine!.. Ama böyle bir şey denir mi; elbette denmez!.. Bunu iman ve teslimiyete bir ölçü, misal olsun diye anlatıyorum…

Vehim, sana yapma diyecek; ama sen en azından şunu düşünmelisin…

“Rasûlullâh’ın benden ne menfaati var ki bunu böyle demiş… Rasûlullâh, benim iyiliğim için demiş! Mâdemki böyle demiş, ben bunu böyle yaparım”; deyip yapacaksın! Neticesi de senin için mutlaka selâmettir.

Bu “İMAN” yoluna karşılık, şeytanî cinler de senin vehmini tahrik edecek; aklına, çeşitli şartlanma yollu edindiğin verilerle oluşmuş mantığa dayalı fikirler getirecek; böylece de seni imanının gereği olan şeyi yapmaktan alıkoyacaktır…

Yani, cinler seni “ALLÂH” yolunda mantık oyunlarıyla vurmak isteyeceklerdir ki; bundan da tek kurtuluş yolu “İMAN” ipine sarılmaktır!

İşte bu yüzden Din, “iman” esası üzerine kurulmuştur!..

Tasavvuftaki bütün gerçek tarikatlar da, Rasûlullâh’a teslimiyet esasına dayalı olarak, gelen kişiye yardımcı olabilirler. Eğer Rasûlullâh’ın bildirdiklerine teslim olabilirsen, sana yardımcı olabiliriz, derler!

Mutlak teslimiyetin söz konusu olmadığı yer, hâl ve ortam, tarikat değil “iyi ahlâk derneği” çalışmalarıdır!..

Onun için teslimiyet şarttır! Rasûlullâh’a teslimiyet olmadığı sürece, yetiştirici yardımcı olamaz. Çünkü her şeyi akılla izah etmesi mümkün değildir…

1. ve 2. aşama yani tabiat ve şartlanmaları terk bâbında her ne kadar olayı akılla izah mümkünse de; nefsî yani vehmî (varsayılan) benliği terkin, misali ve benzeri yoktur!.. Misal ve benzeri olmayan konuda akıl hükmünü yitirir! Zira akıl, daima örneğini gördüğü veya kavradığı şeyleri birbirine bağlayarak bir netice çıkarır.

Nebi ve Rasûller ise özünden gelen bir şekilde, vahiy yoluyla bu hakikate vâkıftır. Onların bu iş için aklı kullanmaya ihtiyacı yoktur.

Nebi ve Rasûlde mutlak hakikati kabul bâbında, iman da olmaz, akıl da olmaz!.. Çünkü vahiy gücü var! Vahiy gücünün olduğu yerde vahyi kabullenmek için aklî delillere veya imana yer yoktur!..

Esasen iman da sonuçta hedefe varıldığında terk edilen bir şeydir!.. “İman” araçtır; amaç değil!.. Bunu çok iyi kavramak gerekir!

Hedefe varmak için, yolda gerekli olan araçtır “İMAN”!.. Yolcunun ihtiyaç duyduğu bir hâldir…

Nasıl, akıl seni bir noktaya kadar götürür ve sonuçta da belli bir hedefe erdirirse; aklın durduğu yerde de iman başlarsa; iman da, sana belli bir aşamayı yaptırıp, belli bir hakikati gösterinceye kadardır!

O hakikati gördükten sonra, artık o hakikate karşı imana da gerek kalmaz!

İman; aklının eremediğini kabul etmektir, inanmaktır. Gördüğün bir şeye artık iman olmaz!..

İman görmediğini kabullenmektir, inanmaktır! Gözünün önünde olan; görmekte olduğun bir şeye, artık “iman” diye bir kavram kalmaz.

İşte o noktaya geldiğin zaman “iman” terk edilir!.. Ne olur..?

İşte o zamanki hâlin adına “İKÂN” demişler!

“İman” biter… “İKÂN” başlar!

“İKÂN” basîretinin görüşü ve tasdikidir!.. Yani, gördüğünün gereğini yaşamaktır.

Hz. Âli’nin şu sözü, “yakîn” hâli olan “ikân”ın apaçık tarifidir…

“Gözümdeki perde kalksa da yakînim artmaz!”

Yani, gerçeğe öylesine vâkıfım ki, gözümle görmem buna bir ilave sağlamaz… İşte bu “yakîn” hâline “İKÂN” denir…

Önce akılla gidiyorsun… Sonra, akıl imana dönüyor, teslimiyete giriyor…

Teslimiyette, imanın gereğini yaşıyorsun… Görmediğin hâlde, o şeyi kabul edip onun gereğini yaşıyorsun…

Bunun neticesine geldiğin zaman orada “iman”ı da terk ediyorsun! Niye..? Çünkü yaptığın çalışmalar sonucunda iman ettiğin şeyi görür hâle geliyorsun… İşte bunu yaşadığın zamanki hâlin adı “ikân”dır.

Kurân’da Bakara Sûresi’nin hemen başında “İKÂN SAHİPLERİ” der.

Ne var ki insanların pek azı “İKÂN” sahibidir!..

ALLÂH âyetleri yani işaretleri, alâmetleri apaçık ortada iken; bunları göremezler ve “İKÂN”a eremezler!

“O hüküm (kıyametleri veya genel kıyamet öncesi) onlara eriştiğinde, onlar için Dabbet-ül Arz’dan (arzın {beden} bir tür konuşanı – bedenden ayrılık saati olan ölümün tadılma sürecinde) çıkarırız ki; onlara, insanların varlıklarındaki işaretlerimize (hakikatlerine) ikân sahibi olmadıklarını söyler!” (27.Neml: 82)

Konu imanla başlar, ikâna döner; şayet o kişinin istidatı elveriyorsa!

İşte o hakikat müşahedesine erenler, o hakikati yaşayanlardır.

Ondan sonra “ikân” ehlinin yaşamı “marifet”tir… Oradaki yaşam “Marifeti Billâh”tır.

“Marifet” ikiye ayrılır:

1 – Maarifi İLLÂLLÂH.

2 – Maarifi “B”illâh.

Maarifi İLLÂLLÂH; “ALLÂH”a olan imanın dolayısıyla erdiğin sırlardır.

Henüz nefs ortadan kalkmamıştır… Yani, şirki hafî dediğimiz şey hâlen mevcuttur! Varsayımın olan nefsin vardır!

Ancak buna rağmen, nefsinin yöneldiği “ALLÂH” ve ALLÂH’a ait bazı hakikatler sana açılmaya başlar… Bu açılan hakikatler dolayısıyla, belli sırlara agâh olursun.

Bu “Maarifi İLLÂLLÂH”tır… Yani, “ALLÂH”a yönelik marifet!

“Maarifi ‘B’illâh”a gelince…

“Hakikat”e erip “ikân” noktasını geçtikten sonra artık ikilik kavramı kalmaz!.. Şirk kalkar!

Var olan tek varlık, mutlak varlık “ALLÂH”tır!

Bâkî olan “ALLÂH”! Fâni olan zaten yoktu; “yok”luğu fark edilerek ortadan yani idraktan kalktı!

“Bâkî olan ALLÂH” gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece “ALLÂH”tır!

“ALLÂH” bilir; “ALLÂH” görür; “ALLÂH” algılar; “ALLÂH” söyler; “ALLÂH” şehâdet eder!

İşte o zaman sende izhar olan ilim, Maarifi Billâh’tır. İzhar olana da “Ârifi Billâh” derler.

“Ârifi Billâh” ile “Ârif” arasındaki fark, şu odadaki toz tanesi ile Everest dağı arasındaki fark gibidir!..

Birisi “ALLÂH’ın izhar ettiği marifet”; diğeri ise “kulun ALLÂH’a olan irfanı”… Hadde hesaba, kıyasa gelmez bir olay!

Nefsin mertebelerinde üçüncü mertebedeki “Mülhime”nin hâsılıdır “Marifet”; nefsin mertebelerinden altıncı mertebedeki “Mardiye”nin sonucudur “Maarifi Billâh”!..

Büyük kutuplar yani “Kırklar” ve üstündekiler “Ârifi Billâh” hükmündedir… “Ârifi Billâh” olanlar her şeyin sırrını bilirler. Neyle? Kendilerindeki ilmi ilâhî ile!

Zira varlığı “ALLÂH”a teslim ettikleri için, onlarda izhar olunan ilim, ilmi ilâhîdir! Artık orada vehmin yeri yoktur! Artık orada fikre yer yoktur!

İnsanın “ALLÂH”a yakîn sahibi olabilmesi için önce akla ihiyacı vardır… Bu akıl yolu ile önce şartlanmalardan yani âdetlerden oluşan bakış ve değerlendiriş açısından kendisini kurtarması gerekir…

Ayrıca, tabiatı ile mücadeleden yani bedenin doğasından gelen istek ve bağımlılıklarıyla mücadeleden başlayarak yola çıkması gerekir.

Bu arada “nefs”inin hakikatine irfan sahibi olması gerekir!..

“Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu”, uyarısında işaret edilen bir biçimde “nefs”inin hakikatini bilmesi icap eder.

“Nefs”inin hakikatini bildikten sonra da, nefsinin hakikatine ermesi için dahi, o hakikati yaşayan birini bulup, ona varlığını teslim etmesi gerekir ki, bu teslimiyet gerçekte kişiye değil, “ALLÂH”a olan teslimiyettir!..

Çünkü o hakikati yaşayan kişide gören göz, söyleyen dil, işiten kulak, tutan el, yürüyen ayak “ALLÂH”a aittir. Dolayısıyla, bu vasıflarla vasıflanmış kişiye olan teslimiyet ancak ve ancak “ALLÂH”a olan teslimiyettir!

ALLÂH’a teslimiyet; hayaldeki, varsayılan bir kavrama teslimiyetle olmaz!..

ALLÂH’a teslimiyet RASÛLULLÂH’a teslimiyet ile mümkündür.

“ALLÂH’A VE RASÛLÜNE İTAAT EDİN…” (8.Enfâl: 46)

âyeti bunun sonucudur.

“Ben kendi düşüncemdeki “ALLÂH”a teslim oluyorum” diyen kişi; “Ben Rasûlullâh’ı kabul etmiyorum, ben Rasûlullâh’sız “ALLÂH”a teslim oluyorum” diyen kişiye benzer!..

Hâlbuki; Rasûlullâh’a gerek olmadan “ALLÂH”a vâsıl olmak, “ALLÂH”ı bilmek, idrak etmek hiç mümkün değildir!

Mutlaka Allâh Rasûlü’ne ihtiyaç vardır… Niye..?

Şimdi bunun izahını yapalım…

Nebi ve Rasûl, “vahiy” gücüyle “ALLÂH”ı bilmiştir… Normal bir kişi ise akıl gücü ile “ALLÂH”ı bilir!

Vahiy gücü ile akıl gücü arasında çok büyük fark vardır.

Vahiy yolundan “ALLÂH”ı bilmek, varlığın hakikatinin melek aracılığıyla kişiye açılması sonucunda varılan hakikattir… Yani akıl, fikir, mantık kullanılmaksızın; kendi özündeki hakikatin, sende melek aracılığıyla açığa çıkmasıdır.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) bu yoldan “ALLÂH”ı bildiği için, bütün insanlara yol gösterici olmuştur!

Ama sen kendindeki hakikati, “ALLÂH”ı akılla bilmeye kalktığında ne oluyor?.. Bunu biraz düşünelim…

Genele bir bakalım…

Bugün sayısız insan “ALLÂH’a inanıyorum” diyor… Ancak tahkik ehli bir yana, hiç kimse ALLÂH Rasûlü Hz. MUHAMMED’in açıkladığı Kurân’ın tarif ettiği ALLÂH’a iman etmiyor!..

İşte bunu kesin bir dille vurgulayan âyet:

“İnsanlardan bir kısmı “B” işareti kapsamınca (varlıklarını Allâh Esmâ’sının oluşturduğu inancıyla) Allâh’a ve âhiret süreçlerine (sonsuzluk içinde, kendilerinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşayarak yer alacaklarına) iman ettiklerini söylerler; ne var ki imanları gerçekte bu kapsamda değildir!” (2.Bakara: 8)

Hepsi de kendi kafasında, hayalinde, şartlanmaları neticesinde oluşan “ötesindeki” bir gök tanrısına inanıyor ve ona “ALLÂH” adını veriyor!

Ondan sonra da, O’nu hesaba çekiyor!!!

“Bunu da böyle yaptı olur mu”; “Bunun da sırası mıydı” diye O’na bir yığın “eksiklik” atfediyor!.. Kime?..

Kendi kafasında yarattığı tanrısına eksiklik atfediyor! Neden?.. Çünkü, Allâh Rasûlü’nün bildirdiği “ALLÂH”tan haberi yok!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) Efendimizin bize bildirdiği “ALLÂH” ile, bugünkü sayısız insanın inandığı ve “ALLÂH” adını verdiği tanrısının hiç alâkası yok! Zira bugünkü insanlar tasavvurlarında yarattıkları ötelerindeki bir gök tanrısına “ALLÂH” adını veriyorlar!

Hz. Muhammed’in bildirdiği “ALLÂH”a iman etmek için önce “LÂ İLÂHE İLLÂLLÂH”; sonra da “Kul HÛ VALLÂHU AHAD” âyetlerinin mânâsını idrak etmek zorunludur!

Bu ikisinin arasındaki anlam farkı kavranılmadan Hz. Muhammed’in bildirdiği “ALLÂH”a iman etmek asla ve asla mümkün değildir!

Bu fark anlaşılmadığı takdirde de, düşüncende tasavvur ettiğin, aklının gücüne göre kendi hayalinde oluşturduğun bir tanrıya “ALLÂH” adını verirsin!..

İşte o takdirde Kurân’daki şu âyeti hatırlamamız icap eder:

“HEVÂSINI (içgüdüsel dürtülerini – bedenselliğini – kuruntuladığını) TANRI EDİNENİ GÖRDÜN MÜ?..” (25.Furkan: 43)

Niye..?

Çünkü, kendi basit anlayışına, sınırlı fikrine, vehmin hükmü altındaki aklına göre bir tanrı varsayıp yarattın! Sonra da, O’nun kimi işinden memnun olup, kimi işini de eleştiriyorsun!..

Oysa, Âlemlerin Rabbi olan “ALLÂH”tan haberin bile yok!

İşte bu sebepten dolayı, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın vahiy yoluyla alıp bize bildirdiği “ALLÂH”a iman etmek ve aklı o istikamette kullanarak değerlendirmek, ancak ve ancak yaratılışında “iman nûru” nasip olmuş kişiye mümkün olur. Başka türlü mümkün olmaz!

Olmadığı zaman da biz o kişiyi eksik kusurlu görmeyiz! Şükrederiz, bize nasip etmişse, ne âlâ!.. Nasip etmemişse, takdirî ilâhî, deriz… Hükmüne razı olmaktan başkaca bir şey elimizden gelmez!

AHMED HULÛSi

Ben size şeytana itaat etmeyin demedim mi

Ben size şeytana itaat etmeyin demedim mi?
Cenâbı Allah İnsanoğlunu yaratmayı Murad ettiğinde aklı, bedeni, elleri, ayakları, duyuları, maddi arzuları, yemek arzuları ve en önemlisi her zaman şeytanın elinde koz olarak kullandığı, cinsel arzulara sahip olan Hz. Âdem a.s.’ı yaratmış ve kendi mübarek kutsi ruhundan üfleyerek ona can vermiştir.
Yüce Allah Meleklerden ona secde etmelerini istemiş hepsi bu emre itaat ederek secde etmişler Hz. Âdem’in varlığını kabul etmişlerdir. Melekler Allah’ın emrini yerine getirirken, cinlerden olan İblis Hz. Adem’e secde etmemiş. Kendisinin insandan daha üstün bir yaratık olduğunu idda etmiş. Bu itaatsizliği yüzünden Cenabı Allah onu huzurundan kovmuştur. “Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş cıvık bir balçıktan yarattık. Cinleri de (şeytanları) daha önce zehirli ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere demişti ki; ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan insan yaratacağım. Onu düzenlediğim (insan şekline koyduğum) ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secdeye kapanın. Meleklerin hepsi toptan secde ettiler. Fakat iblis (şeytanın başı) secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” (Hicr sûresi 26. âyetten 31. âyete kadar) Allah’u teâlâ’ya karşı gelmeden önce meleklerle beraber cennette iken aslı cinlerden olup şeytanların başı olan iblis yüce Allah’a karşı geldiği için kafir ve lâin sıfatını da burada almıştır. Böylece şeytanın insana olan düşmanlığı da burada başlar. “ Şeytan âdemoğlunun damarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.” ( Faydul kadir hadis no 2036 ) Şeytan : Hz. Âdem ve Havvâ anamıza yasak kılınan şeyleri uzun uğraşlar sonunda yaptırarak cennetten yer yüzüne inmelerine neden olmuştur.
Kuran’ı Kerimde bu konular ile ilgili âyeti kerimeler şöyledir; “(Allah buyurdu ki) ey Âdem sen ve eşin cennete yerleşin, dilediğiniz yerden bolca yiyin fakat şu ağaca yaklaşmayın, sonra zalimlerden olursunuz. Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti, başka bir sebepten değil dedi.” (Araf sûresi 19. 20. âyetler) “Ve şeytan onlara ben gerçekten size öğüt verenlerdenim diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında çirkin yerleri, avret mahalleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara, ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi? Diye nidâ etti.” (Araf sûresi 21. 22. âyetler) “(Allah) Ey iblis! Secde edenlerle beraber olmayı terk etmene sebep olan ne? Dedi. (İblis) Ben kuru bir çamurdan oluşan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde etmek için var olmadım, dedi. Bunun üzerine Allah, öyle ise oradan çık, çünkü artık kovuldun, dedi. Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lanet senin üzerinde olacaktır.” (Hicr sûresi 32. âyetten 35. âyete kadar) Hz. Âdem affedilmeleri için Cenâbı Allah’a duâ etmişler ve yüce Allah da duâlarını kabul etmiştir. “(Âdem ile eşi) dediler ki; Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bizi affetmezsen mutlaka ziyân edenlerden oluruz. Allah buyurdu; birbirinize düşman olarak inin, (şeytan ve insan) sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan dirilip çıkarılacaksınız, dedi.” (Araf sûresi 23. 24. 25. âyetler) Cennetten kovulan şeytanın işi gücü insanları doğru yoldan saptırmaktır. Müminlere Allah’ın yasak kıldığı hususları doğru göstermek, Kuran ahlâkından uzaklaştırmak için her türlü çabayı gösteren bir mahluktur ve bizim ebedi ve ezeli düşmanımızdır. “Ey iman edenler, şeytanın adımlarını takip etmeyin, kim şeytanın adımlarını takip ederse şunu bilsin ki, o hayasızlığı ve kötülüğü emreder.” (Nur sûresi 21. âyet) Eğer bizim gözlerimiz çevremizde dolaşan diğer yaratıkları görebilseydi, görecektin ki şeytan katıla katıla gülüyor olacaktı. Çünkü istediğini sana yaptırmıştı. Gülmekle kalmaz ayrıca ben senin yaptığını yapmam, bu olayın dışındayım, tertemizim, Allah’tan korkarım der. “Şeytan, onlara amellerini güzel gösterdiği zaman, “Bu gün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki tarafın karşı karşıya geldiği görününce arkasını dönüp kaçtı ve şöyle dedi: “Ben sizden kesinlikle uzağım. Ben sizin göremeyeceğiniz şeyler görüyorum ve ben Allah’dan korkarım. Ayrıca Allah’ın azabı çok çetindir.” (Enfal sûresi 48. âyet)
“Şeytan insana inkar et der. İnsan inkar edince de ‘ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ der.” (Haşr sûresi 16. âyet) Dolayısıyla İnsanların Yüce Allah’a yakın olmalarını istemeyen şeytanı bırakıp kendilerini sorgulamaları gerekir. Allah c.c. 70 – 80 sene ömür vermiş ama dünyaya neden geldiğini hiç düşünmemiş, hadi yanıldı. Peygamberler gönderildi hiç oralı olmadı hadi yanıldı. Kuran’ı Kerim gönderdi yine yanıldı. Her gün beş vakit ezan ile namaza çağrıldı ama gelmiyorum dedi, Babasının Annesinin veya yakınlarının cenaze namazlarını kıldı yine aklı başına gelmedi. Son baharda ölen ilk baharda dirile ağaçları gördü yine yanıldıysa ve doğru yolu bulamadıysa hesap gününde Allah’tan yardım istemeye yüzü olacakmı acaba?
İşte dünyada şeytan ve onun başı iblisten her ne kadar uzak kalmak istesek de bizi bazen bir şekilde yanıltabiliyorlar. Biz davranışlarımızla onların tuzaklarına göre tedbir almalıyız. Biz onları görmüyoruz ama onlar hep yanı başımızda dolaşıyorlar. Şeytan ve şeytanın başı iblis her yere kolaylıkla gidebilen ve istediği şekle girebilen ve cenabı Allah’ın kıyamete kadar ölümsüz kıldığı yaratıklarından birisidir. “(şeytanın başı, İblis) Ey Rabbim! Öyle ise, (varlıkların) tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver, (ölümsüz kıl) dedi. O halde sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, dedi.” (Hicr sûresi 36-37-38. âyetler) Kuran’ı Kerim de bu âyetlerle ilgili yorum şöyledir ; (Şeytan da cinlerden olduğu için insanların göremeyeceği bir şekilde insana yaklaşır ve ona vesvese verir. Bununla beraber bazen de şeytan insanların gözüne çeşitli şekillerde görünebilir.) Cenabı Allah hepimizi şeytanın şerrinden koruyup kendine muti olan kullardan eylesin. Yüce Rabbim hepimizi Kuran ve peygamber yolundan ayırmasın. Hepimize dünya ve ahiret güzellikleri nasip etsin. Hepimizi peygamberimiz s.a.v. me Cennette komşu eylesin.

Ey İslam üzere olduğunu iddia edenler

Ey İslam üzere olduğunu iddia edenler
Allah (c.c) bu ayette (A’raf: 3), katından indirdiği şeye uyulmasını, bunun dışında başka hiçbir şeye uyulmamasını emretmiştir. Allah (c.c)’ın katından indirdiği şey; Kur’an ve onu açıklayan sünnettir. Allah Kur’an’ı, son rasulü Muhammed (a.s) vasıtasıyla insanlara ulaştırmış, Muhammed (a.s) de Kur’an’ın pratik bir tatbikçisi ve bu konuda örnek bir şahsiyet olmuştur.
O halde Allah (c.c)’ın kitabına ve bu kitabın pratik tatbikçisi Muhammed (a.s)’in sahih sünnetine tabi olmak, yani; bütün hayatı Kur’an ve sünnetin gösterdiği şekilde düzenlemek, tevhidin gereğidir. Bu sebeble kan, can, mal ve bunlar gibi bir çok konuda sadece Allah (c.c)’ın şeriatiyle hükmetmek gerekmektedir.
Allah (c.c)’ın şeriatini bir kenara bırakarak beşer aklının ürünü olan şeriatlere ya da aslı Allah (c.c) tarafından indirilmiş fakat, sonradan tahrif edildiği için İslam tarafından neshedilmiş bozuk şeriatlere göre hükmetmek, Allah (c.c)’tan başkasını dost edinmektir ve şirkin ta kendisidir.
Allah (c.c)’ın bu ayetini dikkatle okuyan ve düşünen bir kimse; zamanımızda kendilerinin müslüman olduklarını söyleyen, fakat Allah (c.c)’ın şeriatini bir kenara bırakarak her meselede başka şeriatlere göre hükmeden, insanları bu şeriatlere göre muhakeme eden yöneticilerin durumlarını daha iyi idrak eder. Böyle tagutları ve şeytanları tekfir etmeyen, onları dost edinen, onların birer ulu’l emr olduklarını söyleyen, onlar için her türlü mücadeleyi veren, onlara her konuda muhakeme olan kimselerin hükümlerini de açık ve net bir şekilde kavrar.
Rasulullah (s.a.s)’ın yaşadığı dönemi inceleyenler, içinde yaşadığımız çağın, onun dönemindeki cahiliye ile aynı hatta ondan daha kötü bir hale gelmiş olduğunu hemen farkeder. Çünkü cahiliye, belli bir döneme ait değildir, her zaman ve her yerde ortaya çıkabilir.
Allah (c.c)’ın hakimiyetinin, şeytanlar ve tagutlar tarafından gasbedildiği, can, mal ve kanlarla ilgili konularda Allah (c.c)’ın şeriatinin uygulanmadığı yerlerde, cahiliye hüküm sürüyor demektir. Böyle toplumlar, ne kadar müslüman olduklarını iddia etseler de cahiliye toplumudurlar, küfür toplumudurlar.
Zamanımızda nice toplumlar, kendilerini İslam’a nisbet etmekte, namaz, oruç, zekat, hac gibi farizaları yerine getirmekte fakat, hem yöneticileri hem de halkları diğer konularda tamamen İslam’dan uzaklaşmış, Allah (c.c)’a kulluğu terketmiş, heva ve heveslerinin ya da birbirlerinin kulu olmuş, böylece küfür ve şirk üzere yaşamayı tercih etmiş durumdadır.
İşte zamanımızdaki toplumların durumu! Cahili sistemlerdeki insanların çoğu, malesef küfür ve şirk üzere yaşamaktadır. Onları, cahiliyenin kirinden ve pasından arındırmak için mutlaka Kur’an ve sünnetten delillerle Allah (c.c)’ın gerçek dinine davet etmek ve “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” kelimesinin gerçek manasını şu şekilde açıklamak gerekmektedir:
“Ey İslam üzere olduğunu iddia edenler! Şuursuzca tekrarlayıp durduğunuz “La ilahe illallah” kelimesi; “Sadece Allah birdir, yaratıcı birdir, rızık verici birdir” manasına gelmez. Bu kelimenin gerçek manası; “Allah’tan başka ibadet edilenleri reddetmek, bütün ibadetleri sadece Allah (c.c)’a yapmak, mutlak teşri (kanun koyma) hakkını sadece Allah (c.c)’a vermek, kendisinde teşri hakkını gören kimseleri reddetmek, hayatın her yönünü sadece Allah (c.c)’ın şeriatine göre düzenlemek, kan, can, mallarla ilgili konularda sadece Allah (c.c)’ın şeriatine muhakeme olmak demektir.
“La ilahe illallah’a şehadet”; Allah (c.c)’ı her türlü eşten, oğuldan ve benzerlerden tenzih etmekle birlikte, hüküm ve mutlak teşri konusunda da her türlü ortaktan tenzih etmeyi gerektirir.
La ilahe illallah’a şehadet, ancak bu şekilde gerçek keyfiyetini bulur ve ancak böyle bir şehadet Allah (c.c) katında kabul görür. Bu kelime, ancak bu manasıyla söyleyen kimseye ahiret gününde fayda verir.
Fakat Allah (c.c)’ın şeriatini bir kenara atarak kan, can, mal gibi konulurda insan aklının ürünü olan kanunları tatbik eden yöneticileri müslüman sayan, onları birer ulu’l emr olarak gören, onları yücelten, onların uğrunda mücadele eden, ihtilaf halinde onların kanunlarına muhakeme olan kimselerin söylemekte olduğu La ilahe illallah sözü, onlara hiçbir fayda vermez. Böyle kimselerin durumu, tıpkı La ilahe illallah’ı söyleyen, bununla birlikte Allah (c.c)’a eş ve oğul isnad eden yahudi ve hristiyanların durumu gibidir.
Ey müslüman olduklarını iddia edenler! Şuursuzca tekrarlayıp durduğunuz “Muhammedun Rasulullah” kelimesinin gerçek manası; Muhammed (a.s)’in Allah (c.c) katın-dan getirdiği Kur’an’a ve Kur’an’ın açıklayıcısı durumundaki sahih sünnetine tam bir teslimiyetle bağlanmak, hayatın her yönünü bu iki kaynağa göre düzenlemek, her ne konuda olursa olsun Rasulullah (s.a.s)’ı örnek almak demektir.
Muhammed (a.s)’in Allah (c.c) katından getirdiği Kur’ an’a uyduğunu iddia ettiği halde, Kur’an’ı açıklayan sahih sünnetini terkeden kimse, gerçekte ne Kur’an’a uymuş ne de Muhammedun Rasulullah’a şehadet etmiştir.
Yine aynı şekilde, Kur’an’ı hakim kılacağını söylediği halde bunu gerçekleştirmek için Rasulullah (s.a.s)’ın, rabbani hareket metodunu terkedip, demokrasi ya da beşer ürünü başka yollara başvuran kimseler, gerçekte Muhammedun Rasulullah dememiş kimselerdir.
Böyle kimseler her ne kadar niyetlerinin halis olduğunu söyleseler, her ne kadar “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” deseler de bu kelimeye gerçek manada şehadet etmemişlerdir.
Böyle bir şehadet; yalan yere yapılmış bir şehadettir. Bu, Allah (c.c) katında fayda vermeyeceği gibi, dünyada da “kafir” hükmü vermeye engel olmaz.”

iman, islam, islami sohbet, kuran, Sünnet, Tevhid

Güçlü Bir İman İçin Ne Yapmalıyız

Bir kardeşimiz, Kur’an ın haram dediği bir şeye, Allah`ın sırf yasakladığı için uymak, hikmeti nedeniyle uymaktan çok daha iyidir demiş. Bir başka arkadaşımız da, sorgulamadan itaat etsek, kıyamet kopar herhalde diyerek düşüncesini yansıtmış.

Acaba böyle mi düşünmeliyiz? Allah Kur’an da bizlerin, böyle mi iman etmesini istiyor? Hiç düşünmeden, araştırmadan mı iman etmemiz daha güçlü, sağlam bir iman olur, yoksa ikisini birleştirdiğimizde, yani düşünerek, araştırarak iman etmemiz mi daha doğru olur. Bu konuda doğru bir yol üzerinde olmak istiyorsak, Kur’an ın bu konuda ki düşüncesini önce öğrenmeliyiz.

Elbette ilk yapmamız gereken, kesin itaat etmemiz çok önemlidir, bunda şüphe yok. Çünkü herkes aynı kapasitede değildir, her şeyi hemen anlayamaz düşünemez, ama emredilen hükmün nedenlerini, hikmetini araştırmak da, bizlerin asli görevi olduğunu bilmeliyiz.

Bir başka şekliyle söylemek gerekirse, Allah`ın emrini, hükmü ayrı, hikmeti ayrı gözüyle bakmamalıyız. Allah`ın ayetlerinde dikkat çeken en önemli unsur, sorgulayan ve düşünen bir toplum yaratılması adınadır. Yaradan düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı istiyorsa, bu sorgulayan bir toplum olmamızı istediği içindir.

Yaşantımızdan bir örnek verelim. Hastasınız ve doktor size ilaç verdi. Siz sırf doktor ilaç verdi diye mi o ilacı aldığınızda memnun olur, en kısa zamanda sağlığınıza kavuşursunuz, yoksa o ilacın etkisi, sizin üzerinizde yapacağı olumlu sonuçlarını bilmeniz, bu konuda yapılan açıklamalar mı, sizin için daha iyi sonuç verir?

Kur’an bizlerin, öyle iman eden bir kul olmamızı ister ki, Allah`ın emrine önce kuşku duymadan boyun eğen, ama böyle kalmayıp, emredilen hükümlerin üzerinde düşünen, aklını kullanan bir kul olmamızı ister. Allah ayetlerinde hükmünü verir ve en sonunda bakın nasıl bizleri düşünmeye, araştırmaya yönlendirir.

(Hâlâ düşünmüyor musunuz? Fakat düşünen mi var? Ayetleri size açık-seçik bildiriyoruz ki, aklınızı işletebilesiniz. Allah, ayetleri size işte böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız? Dileyen onu düşünüp öğüt alır.)

Daha açıkçası, yaptığını bilen, bilinçli, kendisinden emin olan, aklı başında kullar olmamızı ister Kur’an bizlerden. İmtihanımızın da özünde, düşünmek aklımızı kullanmak yatmıyor mu? Bilinçsiz ve düşünmekten uzak bir imanın, nefsimizde etkisinin gerektiği kadar etkin olmayacağını, Rabbimiz Kur’an`da bizlere anlatmaya çalışır. Tabi Kur’an`ı bilerek, anlayarak okuyup düşünenler, bu gerçeği görecektir.

Bizlerin dine ve Kur’an`a yaklaşımı, eğer yalnız nefsi ve duygusal olur da aklı, mantığı bir kenara bırakmışsak, şeytanın ve şeytanlaşmış insanların aldatmacalarından asla kurtulamayız. Onların bizlere karşı tuzaklarının, farkına varamayız.

Kalıcı, sağlam bir iman üzerinde olmak istiyorsak, nefsimizi, duygularımızı mutlaka akıl ile kontrol altına almalıyız. Aklın var olduğu yerde, şeytan asla hüküm süremez. Çünkü şeytan bizleri nefsimizle, duygularımızla aldatmaya çalışır.

Düşünen ve aklını kullanan bir Müslüman, Allah ın emrettiklerinin hikmetini aklıyla, mantığıyla, ilimle anladıkça, imanı daha da güçleneceğinden şüphe yoktur.

Kur’an`da ki müteşabih ayetler, sizce ne için var hiç düşündünüz mü? Allah bu ayetlerin anlamını, bir ben bilirim, bir de ilim tahsili yapmış olanlar diye açıklama yapar bizlere. Hatta kalbinde eğrilik olanlar, anlamlarını bilmedikleri için, bu ayetlerin peşine düşüp, anlamsız şeyler söylerler diye dikkatimizi çeker. İman edenler ise, bunun Allah`tan geldiğini bildiği için, kuşku duymadan iman ettiklerini söyler. Dikkat ediniz lütfen, herkesin anlayamayacağı, zamanla ilimle anlaşılacak ayetlerin nedeni ne olabilir?

Peki, bu ayetlerin anlamlarının ortaya zamanla çıkması sonucu, biz insanlarda ne gibi bir duygu hâsıl olur diyor Kur’an? İnananların imanları artar diyor. Buradan da anlaşılıyor ki, imanımızın daha güçlü olması için bazı etkenler var. Bu etkenlerin ana kaynağı ilim ve akıl olduğu anlaşılıyor.

Demek ki bizler elbette kuşku duymadan önce iman edeceğiz. Ama öylece oturmak yok. İmanımızın daha güçlü ve sağlam olabilmesi için de, araştıracağız düşüneceğiz. İlmin ışığında yaşayacağız. Ne yazık ki bizler bunu yapmayı başaramadık, her zaman göz ardı ettik.

Ne yazık ki bugün İslam toplumu, bu gerçeği göz ardı ettiği için, Kur’an`ın emrettiği İslam`ı yaşayamıyoruz. Düşünmeyi bıraktığımız içindir ki, nelerin Allah emri olduğu, nelerin olmadığı kargaşası içinde boğuşup duruyoruz. Çünkü akıl devre dışı kalmış, rehber Kur’an olması gerekirken, beşerin kitapları rehber olmuş. Böyle olunca da, sonuç ortada.

Allah birçok ayetinde, düşünmeye, akla boşuna vurgu yapmıyor ve aklını kullanmayanları pislik içinde bırakırım demiyor. Dikkat ediniz lütfen, Allah sırf ben söylediğim için iman edin demiş olsaydı, aklınızı kullanın, ayetler üzerinde düşünün der miydi?

Ne dersiniz? İnancımızı, imanımızı daha güçlü ve sağlam bir temel üzerine inşa etmemiz, daha doğru olmaz mı? Kendi kendimize sorular sorup acaba neden, niçin demektense, onun hikmetini araştırıp bilmemiz, imanımıza güç katmaz mı sizce? Yorum ve karar sizlerin.

İman Teslimiyettir, Teslimiyet Huzur

İman, insanın sahip olabileceği en büyük nimet. İnsanı ümitsizliğe, üzüntü, keder, sıkıntı, stres ve öfkeye kapılmaktan, gelecek kaygısı, korku ve tedirginlik gibi zarar veren etkenlerden uzak tutar. İman ümittir ve insana kâfidir.

İnsan hep ümitle yaşar, Rabbinin rahmetini umut eder. Nasıl keser ki umudunu? Kulunu yaşatan, ona soluk aldıran, düşünme yeteneğini veren, görmesini, işitmesini, yürümesini, koşmasını sağlayan, sağlıklı yaşatan, güldüren, sayısız rızık bahşeden Yüce Allah’tır. Bütün bu nimetler görmezden gelinir, nankörlük edilir mi? İman sahibi, bir nimet kaybı sırasında bile Allah’tan umut kesmez. Yaşadığı zorluktaki hayır ve hikmeti görmeye çalışır; gönülden teslim olur, zorluğun ardından gelecek kolaylığı bekler.

Allah’a teslimiyet, kesin bilgi ile iman etmenin en önemli şartıdır; İslam teslimdir. Teslimiyet, kulluğun özünü oluşturur; kulun kalbinin, Rabbine olan en önemli yönelişidir. Rabbini tanıdıkça ve imanda derinleştikçe insanın teslimiyeti de artar.

Allah’ın, ahiretin, hesap gününün, cennet ve cehennemin varlığına, aklıyla, kalbiyle samimi ve kesin olarak kanaat getiren insan için Rabbine teslim olmak zor değildir. Çünkü Allah, insanı fıtrat olarak Kendisine sevgi, güven ve bağlılık duyacak özelliklerde yaratmıştır. O halde asıl zor olan, insanın fıtratına aykırı davranması ve Yaratıcısına teslim olmamasıdır. Hayırda ve şerde kulunun yolunu kolaylaştıran, dinde kolaylık veren Rabbimiz, Kur’an’da kullarına teslimiyeti kazandıracak ve artıracak ahlak özelliklerini bildir, kullarının üzerinden zorlukları alır ve imtihanlarını kolaylaştırır.

Kâinatta her olay Allah’ın yarattığı kadere uygun işler. İnanan insan kaderine iman eder; kendince olumlu ya da olumsuz, yaşadığı her olay karşısında Allah’tan razı olur, zorluklar karşısında da O’na teslim olur. Dünyevi hiçbir değer ya da çıkara karşı tutku duymadığından, kayba da uğrasa üzüntü duymaz.

 

“Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir” (Tevbe Suresi, 40)

 

Böylece Allah, O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirir, Onu görünmeyen ordularıyla destekler, inkâr edenlerin inkâr çağrıların alçaltır.

“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” diyerek kendisine tevekkül edenlerin güvenini, Allah asla boşa çıkarmaz. Müminlerin başarılarındaki sır; şüphe duymadan iman etmeleri, tereddüt etmeden güven duymaları ve hâlisâne teslimiyetleridir.

İnanan insanı diğerlerinden ayıran, yaşadığı zorluk zamanlarında sergilediği güzel ahlâktır; zorlu olayların ardındaki hayrı beklemektir. Her imtihan Rabbine olan aşkını, sadakatini ve ahdine vefasını ispat etme fırsatıdır.

O sert rüzgârda yıkılıp kırılmayan teslim olmuş müminler bilirler ki; Allah sonsuz kudretiyle, her şeyin en mükemmelini ve en kusursuzunu yaratır. Zorluklardan kurtaracak, karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak olan sadece O’dur. Her zorluğun ardından kolaylık verecektir.

Dünya hayatı bizim eğitim sürecimizdir. Zorlukların imtihan için yaratıldığını, göstereceğimiz sabır ve tevekkülün güzelliklerle karşılık bulacağını unutmamalıyız. Mevlana’nın güzel ifadesiyle sopayla kilime vurmaktan amaç tozunu almaktır. Allah tozumuzu alır, bizi arındırır, neden kötü hissetmeli?

İnsanı korku, panik ve depresyondan uzak tutacak, kalbine şifa olacak tek şey, Allah’a sarılmaktır. O’na yakın olmak, O’na sığınmaktır. Allah’a tevekkül etmediğinde insan gerilir, asabileşir. Sevgi sinirin ilacıdır. Allah sevgisini tam yaşadığında, sevgi iliklerine kadar yayılır insanın, rahatlatır. Allah’ı ve tecellilerini sevmek, depresyona karşı en şifalı ilaçtır.

İnsanın en büyük yardımcısı Allah’tır. İnsan için, Allah’a yakın olmak ve O’na dayanmaktan daha büyük destek yoktur. Nötr ve kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek alarak şifa bulunmaz. Kalplere, ruhlara şifa olacak olan Allah’a teslimiyettir. Kur’an’ı yaşamaktır, Kur’an’la yaşamaktır.

Peygamber (asm) özellikle zorluk zamanlarında Kur’ân’ın emri olan sabrı ve Allah’a teslimiyeti tavsiye eder. Zorlukları kolay kılan ve dünya hayatını güzelleştiren imandır. Gerçek huzur, huzuruna döndürüleceğimiz Rabbimize tam teslim olmaktır. İman ve teslimiyet ebedî kurtuluşa vesiledir.