Kes Traşı İcraata Bak

Evet sevgili okuyucular, İsrail günlerdir süren hava harekatının ardından kara harekatını başlattı. Çocuk, genç, kadın, kız demeden katliamlarına bir yenisini daha ekliyor, masum insanları hedef alıyor, çocukların üzerine bombalar atıyor. Tüm dünya orantısız güç kullanan İsrail Devletini sadece seyrediyor. Seyretmekle kalmayıp bazı ülkeler açıkça destek veriyor. Gizli Müslüman! olduğu söylenen Obama bile İsrail Devletine hak veriyor. Almanya ve Fransa açıkça İsraili destekliyor.
Tam da bu sırada iki Güney Amerika ülkesi dikkatleri üzerine topluyor. Venezuela ve Şili
Venezuella israil büyükelçisini sınırdışı etmiş, Şili ise israil ile tüm ticari ilişkilerini kestiğini duyurdu. Bu ülkeleri tebrik ediyorum, ayakta alkışlıyorum. Bizim islam ümmeti aval aval baksın, hani ümmet ? hani islam? hani tüm müslümanlar kardeşti? Bu işler Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında oy toplama uğruna İsrail devletine yönelik şovenist söylemlerle olmuyor sayın Başbakan! Traşı kes icraata bak, ziraa fazla traş cilt bozarmış! Lafa gelince Venezuela ve Şiliye gavur dersiniz, ama bana göre insanlığa en yakın iki ülke bu, siz müslüman oldunuz da ne yaptınız ALLAH aşkına?
Sayın Başbakanımızdan benim hiç bir umudum ve beklentim yoktur. Terör bitsin, kan dursun diye neredeyse örgüt yandaşlarıyla ve örgüt başıyla kucaklaşacak kadar aciz bir duruma düştü.
Günlerdir IŞİD denilen kanlı örgütün elinde rehin tutulan vatandaşlarımızı kurtarmak için hiç bir siyasi veya askeri planı yok, sadece televizyonlardan IŞİD’e yalvarıyor. Ne olursunuz vatandaşlarımızı bırakın, Allah’ınızı severseniz bırakın, eğer bırakırsanız size elma şekeri alacam!
Kendi ülkesindeki sorunları halledememiş bir başbakanın İsraile yaptırım uygulaması, ticari ilişkileri kesmesi veya boykot uygulaması akıl ve mantığa yatkın gelmiyor.
Güya müslüman bir ülkeyiz ama, başta Türkiye olmak üzere diğer müslüman ülkelerin tavrına bakınca Şili ve Venezuelaya iltica edesim geldi.

İmtihan Dünyası – İslami Sohbet

Dünya dönüyor, hayat devam ediyor; yani imtihan devam ediyor… İlk imtihanımız kabul etmek, Öncelikle imtihanda olduğumuzu anlamalıyız. Sonra hedefimizi belirlemeliyiz…

Hedefimiz kimin rızası? Birilerinin mi , nefsimizin mi, yoksa Allah (CC)’ın mı. Çok kolay olmamalı kazanmak. Oysa ki o kadar kolay ki; sadece kalbinden, kalbinin derinlerinden bir dilek. ÖLMEDEN ÖNCE, ŞU DÜNYA HAYATINI YAŞARKEN ALLAHA ULAŞMAYI DİLEMEK…

İmtihan sadece namaz kılmak mı? Oruç tutmak veya tutmamak mı? PEKİ YA HİSSETMEK NEREDE ANLAMAK NEREDE SEVGİ NEREDE AŞK NEREDE!..

Aşk bir davaya benzer. Şahidi çile çekmektir. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki. Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşkın sırları meydandadır. AŞIKLARIN GÖNÜLLERİNİN YANIŞINDAKİ GÖZYAŞLARI OLMASAYDI DÜNYADA SU DA OLMAZDI, ATEŞ DE…

Önce sevgi, aşk muhabbet. Hissetmeliyiz. Zaten namazı namaz yapan sevgidir, hissetmektir… Öyle olmasaydı sevgi imandan üstün olur muydu?.. Kardelen çiçeği, soğuk karların arasında sımsıcak sevgi olur muydu. Karlara bakıp aldanmamak gerek. Kardelenler karların altında yeşerecek… Sevgi tohumları gelecek… Yeter ki anla, yeter ki hisset, yeter ki sev, yeter ki iste!

Hepimiz Allah içiniz. Kadere hükmeden Allah’tır. İmtihan dünyasındayız. Bazen neşeli gibi görünsek te zaman zaman solmaktayız. Biz, bize düşeni yerine getirmekle yükümlüyüz. Yeter ki kalbimiz rabbimizi hep zikretsin. Yeter ki her şey istikamet üzere olsun. Haktan gelene boynumuz eğik olsun. Belli ki her şey merkezinde. Sözümüz hak için bir olsun…

Zaten varoluşumuzun sebebi sevgi değil mi, sevmek değil mi? O sevgiyi doyasıya yaşamak… Kalbimizde o sevgiyle Rab’imize koşmak. O sevgiyle onun huzurunda uzun uzun kıyamda saygıda durmak ve hürmetle önünde rükuya eğilmek. O sevgiyle başımızı yerlere koyup secdelere varmak. O secdelerde, tek olan Allah’ın büyüklüğünü ve aslında bir hiç olduğumuzu anlamak, anlamak, anlamak… Kalbimizden O’nu hep zikretmek ve O’na sevgimizi zikrimizle ispat etmek.

Bütün bunlar gene de bizim için, bizim mutluluğumuz için değil mi? Oysa ki Rabb’imizin bizim ne kıldığımız namaza ne de zikrimize ihtiyacı var. Bizim ona ulaşmayı dilememiz de, onu zikretmemiz de, sevgimiz de aslında sadece kendimiz için değil mi? Oysa ki Rabb’imiz önümüze o kadar güzel nimetler sermiş ki; hem bu dünyada, hem de ahrette… Hepsi gene de bizim için değil mi? Hepsi Rabb’imizin bize hediyesi. Bunca nimetin içinde ‘BENİ İSTEYİN, BANA KOŞUN, BENİ SEVİN, BENİM İÇİN SEVİN, SEVGİNİZ ÖYLE BİR YÜCE OLSUN Kİ, ARADA HİÇ DÜNYALIK OLMADAN, BENİM ZİKRİMLE, NURLARIMLA YOĞRULMUŞ BİR KALPLE SEVİN’ diyorsa, ve sadece bizim hem dünyada, hem de ahirette mutlu olmamızı istiyorsa; artık hepimizin akın akın O’na koşmamız ve O’nu çok zikrederek sevgimizde yok olmamız gerekmiyor mu? Acaba bize bunca bahşettiği hangi nimetin karşılığını ödeyebiliriz ki. Yirmidört saat secdelerde kalsak ve O’nu sonsuza dek zikretsek, bile verdiği bir yudum suyun karşılığını ödeyebilir miyiz? Oysa ki Rabb’imizin bizden istediği, bizim ona kul olmamız…

Hani peygamberimiz (sav), o günlerce, gecelerce aç kalan, sadece ümmeti için canın feda eden peygamberimiz (sav)’in, miraca çıktığında söylediği sözü hatırlayın. Hani Rabb’imiz O’na ‘Habibim, hep ümmetin için istedin, kendin için bir şey istemiyor musun?’ dediği zaman, ‘Ya Rabbi, bana kulum de yeter’ diyen peygamberimizi hatırlayın.

İşte o alemlere rahmet olan, insanlığa ışık saçan, hasretliği içimizde yanan, kalbimizin derinliklerinde sevgiyi oluşturan bir nur yatar Medine’de…

Her haliyle kuranı yaşayan, ‘ümmetim!, ümmetim! ‘ diye miraç gecesinde çırpınan, ümmeti için ağlayan, Allahu Teala ‘Habibim Muhammed, hep ümmetim dedin. Kendin için bir şey istemiyor musun’ diye sorduğunda; ‘Ya Rabbi, bana kulum de yeter’ diyen bir nur yatar Medine’de…

Bir kerecik mübarek karnını doyurmayan, kuru ekmek yiyen, ümmetine ve insanlığa, ‘dünyaya aldanmayın!’ diye haykıran, Mekke’nin müşrikleri kendisine ‘sana dünyalık ne istersen verelim, davandan vazgeç’ dediklerinde, ‘bir elime güneşi, diğer elime de ayı verseniz, yine de davamdan vazgeçmem!’ diyen bir nur yatar Medine’de..

‘Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz’ diyerek, ümmetine Allah’ın emri olan ‘kalbin hep Allah’ı zikretmesini, DAİMİ ZİKRİN FARZ OLDUĞUNU’ açıklayan bir nur yatar Medine’de…

‘ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEYİN. ÖLMEDEN ÖNCE RUHUNUZUN ALLAHA ULAŞMASINI DİLEYİN. ÜZERİNİZE EMANET OLAN RUHUNUZU TESLİM EDİN. BU DİLEK OLMAZSA, HİDAYETE ADIM ATAMAZSINIZ’ diye haykıran, gece gündüz çırpınan ve yollarına dikenler serpenlere dahi hep merhametli olan bir nur yatar Medine’de.

Sabah namazına giderken kızı Fatıma’nın (RA) kapısına gidip de ‘sabah namazı vakti; namaza kalk ya kızım’ diyen bir nur yatar Medine’de…

Mekkenin müşrikleri; doğup büyüdüğü ve Allah’ın ilahi mesajını aldığı yer olan çok sevdiği Mekke’sinde O’nu yok etmek için ararlarken; Allah’ın emriyle Mekke’den Medine’ye hicret ederken; Mekke’nin tepelerinden gözyaşlarıyla, çok sevdiği Hatice’sini (RA) ve sevdiklerini toprağa yerdiği Mekke’ye bakarak ‘ey Mekke’m seni benden ayırıyorlar ama, mutlaka sana bir gün döneceğim. O zaman senden beni kimse ayıramayacak’ diyen bir nur yatar Medine’de…

Rabb’imizin alemlere rahmet olarak gönderdiği bir nur yatar Medine’de…

Oysa ki bu dünyada her şeye layık değil miydi? Ama onun Rabb’imizden istediği sadece Rabb’imize kul olmak değil miydi?.. Onun ümmeti için bunca çektiği çileler, sadece Rabb’i için değil miydi? O halde bu insanlık daha neyi bekliyor ki. Gökten bir meleğin inip de onlara beni size Allah gönderdi demesini mi bekliyorlar. Oysa ki bu dünya bir imtihan yeri değil mi?

Rabbimizin bizden tek isteği sevgi değil mi? Oysa ki yapılması gereken, onu cehenneme sürükleyen kibiri veya Allah ile kişinin arasına giren dünya sevgisini bir kenara bırakıp da; KALBİMİZDEN, GÖNLÜMÜZÜN TAA DERİNLİKLERİNDEN SADECE BİR TALEP DEĞİL Mİ!.. KALBİMİZDEKİ O TALEBİ, GÖNLÜMÜZÜN TA DERİNLİKLERİNDEKİ O DİLEĞİ BENLİĞİMİZDE HİSSETMEK DEĞİL Mİ?…

Sevgi imtihanın neresinde? İmtihan dünyası bu… Herkes imtihandan geçti. Peki Rabb’imizin bu imtihanlardan beklentileri neler? İşte sevgi. Sevmek. Bizim Rabb’imize doğru yol almamız. Kalbimizle Rabb’imizi zikrederek, O’na koşmamız. O’na sığınmamız. Fakat bu sadece kişinin cüzi iradesine bağlı… İstenilen Allah (CC), Allah’ı isteyen kişinin kendisi, veren Allah (CC), alan yine kulun kendisi… Kulun tek yapması gereken ALLAH’I İSTEMEK, DİLEMEK, TALEB ETMEK… Ölmeden önce, yaşarken O’na kavuşmayı, ruhunu O’na ulaştırmayı dilemek…Ve bunun olacağına kalbinden kesin olarak inanmak… Ondan sonrası mı? Allah’a kalmış. Çünkü bize vaat ediyor. ‘Kim bana ulaşmayı dilerse, ben O’nu mutlaka kendime ulaştırırım buyuruyor’.

Sevgi, imtihanın neresinde… İşte asrı saadet, işte sahabe. Onlar kendi canlarından daha çok severlerdi. Ölüme bile giderken birbirleriyle yarışıyorlardı. Çünkü onlarda Allah ve Muhammed (AS)’ın aşkı vardı. O büyük sevginin içinde yok olmuşlardı… Kendilerini görmeleri mümkün değildi. Üzerlerine giyecek bir gömlekleri bile yok. Gecelerde üzerlerine örtecek örtüleri bile yok. Fakat onları örten, içlerini ısıtan, hatta en soğuk gecelerde bile ısıtan sevgileri vardı. Yarı aç, yarı tok geçen günler ve geceler, onların umurunda bile değildi. Onlar Allah’ı zikrediyordu ve onlar Allah’ı en çok sevenin en çok zikreden olduğunun şuuru indeydiler. Peygamberimiz Muhammed (sav)’i kendi canlarından daha çok, daha çok seviyorlardı. ONLAR SONSUZ SEVGİNİN GERÇEK AŞIKLARIYDI. .. Kendi aralarında bile sevgide, bağlılıkta birbirlerinin hayranlarıydılar.

İşte Hz Ömer (RA) bir savaşta elinde testi, şehid olmak üzere olan kahramanlara su dağıtıyor ve bir ses duyuyor. Ölmek üzere olan üç sahabeden birisi sesleniyor; ‘su!’. Hz ömer (RA) koşuyor. Kan revan içinde şehit olmak üzere olan bu sahabeye su vereceği sırada yine ikinci şehid olmak üzere olan sahabeden bir ses; ‘su!’. Birinci sahabe sesleniyor; ‘yaralı sahabeye koş ya Ömer! O kardeşimize suyu götür. Benden fazla onun ihtiyacı var’. Hz. Ömer hızla, su isteyen ikinci sahabeye koşuyor ve tam suyu vereceği sırada şehid olmak üzere olan üçüncü sahabe ‘su!’ diye çağırıyor. İkinci sahabe ‘O’na git! O’na ver ya Ömer!’. Hz Ömer hızla üçüncüye de koşuyor fakat o kahraman çoktan şehid olmuş. Hemen geriye dönüyor ve ikinci sahabeye su vermek istiyor ama O da şehit olmuş. Tekrar birinci sahabeye koşuyor, O da şehid olmuş. Üçü de bir yudum suya muhtaç oldukları ölüm anında birbirlerine olan fedakarlıkları sebebiyle bir yudum su içemeden canlarını teslim ediyorlardı. Onları bu hale getiren Allah ve resulünün sevgisiydi. Allah’a ulaşma dileğiyle başlayan sevgi işte böyle infilak ediyordu… EN ZORMUŞ GİBİ GÖRÜNEN HALLERDE BİLE İNSANA MUTULUK ŞERBETİNİ İÇİRİYOR, İÇİREN SEVGİNİN SAHİBİ, SEVGİYİ VEREN YÜCE ALLAH…

Onlar bu halleriyle Allah’ın indirdiğini, o nurunu; Kur’anı yudum yudum içtiler. Allah ve resulü ve Kur’an için her şeylerini terk ettiler. Bıraktılar kendilerini, teslim odular. Allah’ın nurlarının içinde hepsi birer Allah’ın dostu oldular. Hiç, hiç ayrılmadılar Allah’ın NEBİ RESHULÜNDEN. Bir an için ayrılsalar da kalpleri yandı da yandı. O’nu öyle sevdiler ki, O’nsuz yaşayamaz oldular…Ve birlikte nefes alıp, birlikte nefes verdiler. Yalnız Allah ve resulü için yaşadılar. Koştular Peygamberiz (SAV)’ in önünde diz çöktüler dizlerinin üstüne. Gözlerindeki aşk ve sevgiyle baktılar. Peygamberimiz (SAV)’ in gözlerine. Daldılar rahmet deryasına, kendilerinden geçtiler. Ve öyle hareketsiz kaldılar ki peygamberimiz (SAV)’ i dinlerken, kuşlar konardı mübarek başlarının üzerine…Onlar asr-ı saadetin öyle gerçek kahramanlarıydılar ki, ALLAH’A EZELDE VERDİKLERİ MİSHAKLERİNİ, AHDLERİNİ VE YEMİNLERİNİ YERİNE GETİRİYOR, ALLAH’IN RESHUL’ÜNÜN RAHMET GÖLGESİNDE RUHLARINI, VECHLERİNİ, NEFSLERİNİ VE İRADELERİNİ KAİNATIN SAHİBİ OLAN YÜCE RABB’İMİZE TEK TEK, HEPSİ, HEPSİ TESLİM EDİYORLARDI. ONLAR BU EMANETLERİN SAHİPLERİNE TESLİM EDİLMESİNİN ÜZERLERİNE BORÇ OLDUĞUNUN ŞUURU İÇİNDEYDİLER.

SEVGİ, SEVGİSİNDE MÜCADELE ETMEK VE HİÇ, HİÇ YILMAMAKTIR. BÜTÜN GÜÇLÜKLERİ SEVGİSİYLE YENMEKTİR. Onların hepsi birer nur çağlayanıydı, coştular… Coştular… Onlar sadece kuru bir yaşam için gelmediklerini de biliyorlardı. Bir can değil, binlerce canlar feda olsun, diyorlardı. O sevgi, o heyecan hep onların içindeydi. İçlerindeki o büyük aşla çileyi yudum yudum içiyorlardı. İslam sancağını o çile yollarında tek tek taşıdılar ve hiç, hiç yerlere düşürmediler. Onların üzerlerine öyle çileler geldi ki; hepsini gülümseyerek karşıladılar. Kimini parça parça ettiler. Kimini kavurucu güneşin altında sıcak kumlara yatırdılar ve üzerlerine en ağır taşları koydular. Kimisinin Mekke’nin sokaklarında ellerini bağladılar, gezdirdiler, taşa tuttular. Kimisini yerlere mızraklarla çaktılar. Kiminin mubarek başını ateşte kızdırılmış demirlerle dağladılar. Kimisini Mekke’de kafirlere karşı Allah’ın nimetlerini okuduğu için ölesiye dövdüler. Ve acılar içindeyken onlardan bir ses yükseliyordu ‘Allah ehad… Allah ehad!…’. ‘Allah birdir. Muhammed onun resulüdür…’. Çileyi tatlı bir şerbet gibi yudum yudum içiyorlardı. Yüzleri nur gibi parlıyordu, yine de gülümsüyorlardı. ÇÜNKÜ ONLAR HZ. MUHAMMED (SAV)’ İN ŞEFKATLİ KUCAĞNDA YETİŞMİŞ GERÇEK KAHRAMANLARDI. SEVGİYİ KALPLERİNDE YAŞADILAR. Hem yaşadılar, hem yaşattılar. Kupkuru çöllerin suya susadığı gibi onlar ölü kalplere rahmet oldular.

TEK İSTEDİKLERİ İLÂ-YI KELİMETULLAHIN CİHANA HAKİM OLMASIYDI. Fetihten fetihe koştular… Sıcak, soğuk, açlık, susuzluk demeden yollarına hep, hep devam ettiler… ELBİSELERİ TAKVA, RIZIKLARI ALLAH, ALLAH, ALLAH ZİKRİYDİ!.

SUSUZLUKLARI İSE ALLAH’A VE RESHULÜNE OLAN AŞKLARIYDI… Ya Rabbi, bu ne güzel aşk ki, her halleriyle sözlerin en güzeli olan Kuran’a tabi olmuşlardı. Ve Kendilerini Allah’a teslim etmişlerdi. Allah’u Teala’nın buyurduğu gibi ‘KUR’AN BİR SAADET DAVETYESİDİR. KURAN BİR SAADET REÇETESİDİR. KURAN BİR SAADET GARANTİSİDİR’. Hem de iki cihanın; hem dünyan, hem ahretin. O artık kalplerimize, gönüllerimize iniyor, bizi bizden alıyor, götürüyor. Muhammed (SAV)’ in ve sahabesinin yaşadığı asr-ı saadete…

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

İslami Sohbet

islami sohbet ; Sadece islam ve din ile alakalı konuları içeren sohbet platformudur. islami sohbet islam ile alakalı konuların konuşulması ve islam hakkında geniş detaylı bilgi almak için oluşturulan kelimelerden çıkmaktadır. islami sohbet ve islami chat kelimelerinin anlamı kelime okunuşundanda anlaşılacağı gibi sadece islami ve dini konular hakkında sohbet etmek ve sohbet içinde bilgi edinmek amacı ile muhabbet etmektir. islami sohbet ve islami chat kelimeleri aynı hizmet için yapılmıştır. kelime anlamları az da olsa farklı olmasına rağmen faaliyet sistemi aynı olup Aynı konular için faaliyet göstermektedir. islami sohbet tamamen türkçe anlamlı olup kelimenin içindeki anlam ile özdeşleşmişdir. islami chat ise kelime anlamındanda anlaşılacağı gibi islami sohbet ile aynı olup sadece chat ile sohbet kelime farkı görünmektedir. islami sohbet odaları islam,din ve gerçekleri yansıtan ilim dünyasını diğer kullanıcılara anlatmak için fikir alış verişi yapmak için ketegorilendirilmiş ve bu ketegoride islami bilgileri sunmak için kurulmuş odalara islami sohbet denir. islami sohbet odaları ve islami sohbet kanallarında sadece islami ve dini konular hakkında sohbet edilir, günlük konuşmalar kanal genelinde konuşulamaz! islami sohbet etmeyenler islami sohbet kanalından süresiz şekilde uzaklaştırılırlar. islami sohbet kanalı sadece islami sohbet ve dini bilgiler hakkında hoş sohbetlerin yapıldığı özel kanaldır. islami sohbet kanalında islam ile ilgili her konu hakkında soru sorabilir ve görüşlerinizi paylaşabilirsiniz. islami sohbet ve islami chat odaları müslüman ve ortak din mensubu insanlar için kurulmuştur..

Allah’tan Başkası Adına Kesilmiş Olanı Yememek

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun”
Kitapta yenilmesi haram kılınan yiyecekler dört madde altında sıralanıyor. Domuz eti, kan, leş ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar. Bunların yanında bir yiyeceğin/içeceğin pis olmaması ve yiyeceğin/içeceğin sarhoşluk vermemesi de kitapta anılan ve dikkat edilmesi gereken hususlardan…Bunlar herkesin bilgi sahibi olduğu şeyler.
Domuz ETİnin haram olduğunu bilmeyen yoktur. Kan ve leş de milyonda bir ihtimalle bile olsa yanaşılacak şeyler değil. Burada da sorun yok. Gelip tıkandığımız nokta “Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar” olarak problemmiş gibi görünüyor. Bu yüzden helal kesim vesaire gibi bir seri vesveseyle yeme işimiz de zorlaştırılıyor. Klasik bilgilerimizle bu kısıtlamaya yaklaştığımızda aklımıza şu soru geliyor? “Kimin Besmele çekip çekmediğini nereden bileceğiz?”
Kendimize bu soruyu sormamızın başlıca nedeni bu güne kadar duyduğumuz, alıştığımız ve gördüklerimiz. Biz sadece besmeleye odaklanıyor ve İslami denen usulleri arıyoruz. Peki kitapta “ehli kitabın kestikleri de size helal kılındı” dendiğine göre mesele sadece “besmele” çekilmesi ve/veya ilk anladığımız şekliyle İslami kesim konusu olmasa gerek. Marketten paketlenmiş şekilde aldığınızın tavuğun besmele ile kesildiğine emin misiniz!!!
Yani öncelikli mesele başkalarının adına kesilen hayvanların haram olması gibi görünüyor. İsterseniz en temiz hayvanı bin besmele çekerek kesin, bu hayvan birilerinin ayağına kesiliyorsa haram değil midir? Eski dönemlerde çoğunlukla putlar adına kesilenler söz konusuydu belki. Bugünse şeyhe yaranmak için, valiyi karşılamak için, başkanı övmek için, insani makamlara saygı için, zorbanın zulmünden korunmak için kesilenler olabilir mi? Kaz gelecek yer için esirgenmeden boğazlananlar olabilir mi? Kesilirken Allah’ın berisinde beşerin de adının anıldığı hayvanlar olabilir mi!!!
En doğrusunu elbette Allah bilir. Konuyu bitirirken… Önümüzde bayram var. Bayramda gezelim, yiyelim, içelim, görüşelim ve barışalım elbette… Ama bunların çoğunu yapamayanları unutmayalım. Kurban bayramını sadece hayvan kesip ziyafet çekme bayramı değil de… Kurban değil de… GARİBAN BAYRAMIna dönüştürebilenlere ne mutlu. Yazıyı bitirirken hiç dallandırıp budaklandırıp uzatmayayım… Bu vesile ile bayramınızı tebrik ediyor, daha güzel günlere köprü olmasını, Allah’tan diliyorum.

Biraz Cesaret Lütfen

Ben bu tür sitelerin varlığından haberdar olmadan önce kafamı kurcalayan birçok soru ve kuşkular vardı. Nedense oturup da bu soru ve kuşkularıma bir cevap arama zahmetine giremiyordum. Daha doğrusu kitaplara bu konularda yazan kaynaklara ulaşmak çok da kolay değildi. Günümüzde ise bir tıkla denir ya işte her türlü bilgiye ulaşmak mümkün oluyor. Kafamda ki sorular; neden her mezhepte bazı uygulamalar farklı, namaz kılıyorum ibadet ediyorum ama neden içim rahat değil ve daha birçok soru. Bir gün Kuranın mealini baştan sona okumaya karar verdim ve okudum. Ama sanki Arapçasını okur gibi yani anlamak üzere değil de okumuş olmak içindi sanki. Belki de bu okumamın karşılığı olarak sonra daha çok meal okumaya başladım ve gördüm ki namaz da sesin tonu nasıl olmalı, abdest nasıl alınır resmen tarif edilmiş. Yani benim hocalara sorduğum soruların cevabı Kuran da varmış zaten. Bunun üzerine daha da bir anlamaya çalışarak okumaya başladım ve halen devam ediyorum. İnşallah Allah anlamayı daha çok nasip eder.
Mesela okuduğum bir ayette grup grup olmayın diyordu Allah. Ama baktığımda grup grup, cemaat cemaat bölünmüş olduğumuzu ve resmen ayete karşı geliyor olduğumuzun farkına vardım. Araştırmalarım neticesinde mezheplerin çıkışını, mezheplerin din de neyi baz aldıklarını görmeye başladım ve birçok şeyin Kurana uymadığını gördüm. Ama bir taraftan da yüzyıllardır uygulanagelen kuralların dışına çıkmam, bazı şeyleri reddetmem gerekiyordu. Yani sadece Kurana uyularak din olur muydu? Kuranı okuyup Allah’ın Kuranı anlamamız için bizlere indirdiğini ve Kuranın apaçık eksiksiz olduğunu bildirmesi beni cesaretlendirdi. Şimdi daha çok araştırıyorum ve okuyorum. Ha bazı insanları da karşıma almadım değil hem de en yakınlarım, onlar benim doğru yolda olmadığımı bunun böyle olamayacağını söylüyorlar. ancak anlayarak ve bilerek kendin karar verince asıl Kurana uyulması zorunluğunun ortaya çıktığı da gün gibi aşikar. Allah’a her namazda dua ediyorum ”Allah’ım beni doğru yoldan ayırma ”. Çünkü bu dünya geçici ve ebedi bir hayat bizi bekliyor. Allah’ın bizi nelerden sorumlu tutacağını bilirsek ve ona göre davranırsak birçok problemin ortadan kalkacağına eminim. Allah cümle Müslümanlara aklını kullanmayı, Kuranı anlayarak okumayı ve ilim sahibi olmayı nasip etsin.

Biz Ne Yapıyoruz

Biz Ne Yapıyoruz

Peygamberimizin döneminde zenginler fakirleri her bakımdan buna iman da dahil hor görme eğilimindeyken, günümüzde her iki taraf için bu geçerli hale geldi;
Zenginler inanan fakirlerin cahil, kültürsüz ve çaresiz olduklarını iddia ederek inançlarını buna bağlarken, fakirler de zenginlerin hayatın nimetlerinden en üst düzeyde faydalanan, hiç bir şey umurunda olmayan zevk- sefahat içinde ‘Allah’ın sevgili kulları’ olduklarını iddia edip inanmalarını buna bağlıyorlar. Tam tersi de geçerli.
Aynı iddialar sebebiyle zenginler fakirlerin inandığı şeye inanacak olurlarsa aşağı konuma düşeceklerini, İslam’ın onların böyle yaşamasına sebep olduğunu ve kendilerine bahşedilen tüm nimetlerden (eğitim, mal, çevre gibi ) yoksun olmalarına sebep olacağını bu sebeple de İslam’ın kendilerine hitap etmediğini düşünmekteler. Bu insanları da aşağılamaktalar. Fakirler ise zenginlerin bu güzellikleri elde etmesinin yanlış olduğunu, ya da böyle güzelliklere, inanan insanların sahip olamayacağını / olmamaları gerektiğini düşünmekteler. Kendilerince adaletsiz buldukları bu ortamın içindekilerin İslam’ı yaşamaya çalışmalarına iki yüzlülük sahtekarlık olarak bakmakta, onların dini gerçek olamaz, refah içinde kulluğu herkes yapar onlar samimi olamaz gibi düşüncelerle o kişileri ve onların inançlarını aşağılamaktalar.
Her iki tavırda da Allah’ın adil olmadığı düşüncesi, eğer bu kişiler İslam inancı üzere iseler çarpık bir kader anlayışı, karşı tarafa hoşgörüsüzlük ve onları küçümseme, kendinin daha samimi Müslüman olması gerektiğini düşünme yani kendini üstün görme gibi, Kur’an’daki pek çok ayete ters düşen durum vardır. Bu tür bir durumda bu insanların birbirine hayır dileklerde bulunması, zenginin-fakire fakirin-zengine tebliğ yapması söz konusu olamamakta, birbirlerinin ilminden mutluluğundan faydalanamamakta, ayrılığa düşmektedirler. Tabi ki bunlar da Kur’an’ı Kerim’de müminlerin uygulaması tavsiye edilen/istenen davranışların tam tersidir.
Sadece zengin fakir arasında da değil tabi ki bu ön yargılı ve kendini üstün tutan yaklaşım. Okuduğu okula göre, giydiği kıyafete göre, içinde bulunduğu topluluğa/ cemaate göre, güzel/az güzel oluşuna göre, konuştuğu dile göre, yaratıldığı ırkına göre, okuduğu kitap sayısına göre, yaşına göre, daha sayın gitsin… Kısacası kafalarındaki mümin imajına ve kriterlerine göre insanları yargılıyor, hüküm veriyor ve hatta bu hükümleri uyguluyorlar. Ağza alınmayacak söylemlerde bulunuyor, onlarla alay ediyor, onları çekiştiriyor, üstüne de ahirette bulunacakları makamın da iddiasında bulunuyorlar. İman hakkındaki hükmü verecek tek yetkilinin Allah olduğunu unutmuş gibi.
Kur’an’da Resulullah’a gelen bir uyarıdan öğrenelim:

“Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” (Enam Suresi 52. Ayet)
“«Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (Enam Suresi 53. Ayet)

Evet Allah müminleri daha iyi bilmez mi? O yüzden hakikatin talibi olmak, mümin olmaya çalışmak, aydınlanmak ve çevreyi aydınlatmaya çalışmak gerekir. Hakikat her kimin elinde ağzında gönlünde ise o hakikati arayıp bulmak, ön yargılardan kurtulmak, kendi helakine sebep olacak davranışlardan kaçınmak gerekir. İman ettiğini söyleyen hiç bir kimseye Allah’ın bu uyarılarını unutarak davranmamak gerekir. Eğer hatası varsa o kişiye en güzel biçimde doğrusunu öğretmek, o kişinin imanının artması için dua etmek gerekir.

“Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: ‘Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tövbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.’” (Enam Suresi 54. Ayet)

Allah en doğruyu bilendir. Sonsuz kudret sahibidir.