Yanlızca Hakka Aşık Olmak

Rabbimize Ve Resulune Sevdalanmak

Rabbimize Sevdalı Olmak Sadece Kelimeyle Değil İslam Din’inin Emrettiklerini Uygulamak, Fakirlere, Yoksullara, Yetimlere Yardım Etmek Yani Merhamet Etmeklede Olur ve nice Hayırlı İşlerle.

Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir. Bu hakikati izaha geçmeden önce sevgi kavramı açısından bir hususun farkına varılması gerekir; sevgi aslında bir zaaftır, birine karşı belki de elde olmadan gösterilen bir temayüldür.

Onun için sevgiyi Zat-ı Uluhiyete isnad ettiğimizde ve buna benzer durumlarda, O’nu münezzeh ve müberra gösterme ihtiyacını hissediyoruz, “La teşbih” diyoruz; diyoruz çünkü başka türlü ifade etme imkanımız yok.

Aşık olmuşam” sözünü nasıl izah edersiniz? Aşk, insanın çok defa elinde olmadan özellikle karşı cinse gösterdiği temayülün adıdır, bir zaaf göstergesidir ve bunlar bizim telakkimize göre Zat-ı Uluhiyet açısından ters şeylerdir. Fakat şu da bir gerçek ki başka türlü ifade imkanımız yok.

Meselenin bir başka yönü ise Zat-ı Uluhiyet’in mevcudiyeti mülahazasına bağlı olarak yapılan temsil ve teşbihlerdir. İşte bu noktada ben temsil desem de teşbih demeden kaçınıyorum.

Çünkü el, ayak, kudret, konuşma, idrak, dileme gibi kavramlar ister istemez insan zihnine bütün bunlarla muttasıf varlıkları akla getiriyor. Onun için bu türlü misal verilmesinin gerekli olduğu yerlerde “Velehü’l meselü’l a’lâ” veya “Bir misalle meseleyi ortaya koyma, vaz’etme” demeyi tercih ederim.

Cenab-ı Hakk’ın varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir tesbitine geri dönecek olursak; bu bir yönüyle Cenab-ı Hakk’ın kendi hayatına, ilmine, iradesine, kudretine, sem’ine, basarına, vücuduna, kıdemine, bekâsına, vahdaniyetine, muhalefetün li’l-havadis olmasına, halkına (yaratma sıfatına), ibdaına, inşaına, terzikine (rızıklandırma) ilgisi ve alakası demektir.

Öte taraftan, zati ve subuti sıfatlardan çıkan bir çok isim var. Kesretten kinaye biz onlara “Binbir Esma” diyoruz.

Dolayısıyla bu isimlere de ilgisi ve sevgisi var Cenab-ı Hakk’ın. Fakat yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi bütün bu isimlerin ef’al halinde tezahürünü, sıfât halinde tecellilerini ciddi bir temkinle, Zat-ı Uluhiyet’in kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır şekilde bahsetmek gerekir.

Biraz açalım isterseniz; mesela, sevgide aynen aşkta olduğu gibi bazı mahzurlar söz konusudur. Bu açıdan sevgi hususunda konuşurken bizim kendi aramızda muhaveremize esas teşkil eden kelimeleri Zât-ı Uluhiyet’in sevgisi adına kullanırsak yanlış yaparsınız.

Onun için işte tam o noktada lisan ta’tiline girmek gerekir. Yani, boynu büküp sükut murakabesine dalma ve ardından “İçimden öyle şeyler köpürüp geliyor ama yanlış yaparım korkusuyla onları seslendirmeye cesaret edemiyorum” diye düşünürsünüz. Bana göre bu da bir konuşma ve bir ifade tarzıdır.

Bununla beraber Allah (cc) bizi öyle bir darlığa hapsetmemiş. Çünkü bilinmeyi murad buyurduğu için bildirilmesini de, bildirilmesine esas teşkil edecek malzemeyi de bize vermiş. Aksi takdirde nasıl Allah’ı anlatacaktık başkalarına? “Vemâ halaktü’l cinne ve’l inse illâ li ya’budûn

Ben cinleri ve insanları başka değil ancak beni bilsinler ve bana ibadet etsinler diye yarattım.” emrini nasıl yerine getirecektik? “Habbibullâhe ilâ ibadihî yuhbibkumullâh – Allah’ı kullarına sevdirin ki O da sizi sevsin.” hakikatini nasıl gerçekleştirecektik?

“Cenab-ı Hakk elden, ayaktan, gözden münezzehtir.” denildiğinde bu defa başkaları da: “Allah her şeyden münezzehtir diyorsunuz ama bunu söylerken sanki bir yokluktan bahsediyorsunuz.” diye itiraz ediyorlar.

Evet, Zât-ı Uluhiyet’in namütenâhî bir gözü ve görmesi, kulağı ve duyması, ağzı ve konuşması, ayağı ve yürümesi vardır.

Nitekim kudsi bir hadis-i şerifte “Küntü sem’ahü’llezi yesmeu bihî ve basarahu’llezi yubsiru bihî, ve yedehülleti tebtışu biha ve riclehulleti temşî biha – (Ben veli kulumun) duyan kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” deniliyor. Ama bütün bunlar bizim idrak sınırlarımızın üstündedir.

Hasılı sırat-ı müstakimi bulmak lazım; o da “Velillâhi’l meselü’l a’lâ” fehvasınca Zat-ı uluhiyete ait meseleleri temsille anlatma yoludur.

Sevgi ile alakalı bir örnek daha arzedelim isterseniz; Kur’an-ı Kerim’de “İn küntüm tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh – Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin.” buyuruluyor.

Buradaki Allah sevgisini nasıl anlayacağız? Selef bu mevzuda; “Detaya inmeyelim, çünkü mezelle-i akdamdır (ayakların kayma noktasıdır), inhiraflar, sapmalar yaşayabiliriz.” demiş.

Ama bazıları da tam aksine farklı bir zaviyeden bu Allah sevgisini, kısmen aşık-maşuk münasebetini andıracak şekilde ele almış yazı ve şiirlerinde.

Mesela, Rabiatü’l Adeviye; “Lev kâne hubbuke sâdikan le eta’teh/İnne’l muhibbe limen yuhibbu mutîu – Senin Cenab-ı Hakk’a olan sevgin iddia ettiğin gibi doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven kimse Sevdiği’ne itaat eder.” diyor.

Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Habibullah” denmesini de bu zaviyeden değerlendirebilirsiniz.

Zira eğer sadece Efendimiz’in Allah’a olan sevgisinden bahsedilseydi -ki bazıları insan Allah’ı sevemez, itaat eder derler, bu Allah’ı bilmeyenlerin kabaca laflarından ibarettir- O’na “Habibullah” denmezdi de “Muhibbullah” denirdi.

Oysa ki “Habibullah” siga açısından hem fail hem de mef’ul manası verir.

Bu durumda “Habibullah” Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen manasına gelir.

İşin özeti, Zat-ı Uluhiyet’te her şey kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine uygun şekilde tecelli eder. Dolayısıyla Allah’a raci olan her şey nâ mütenâhî ve nâ kâbil-i idraktir vesselam

Müslümandan Yaradan Sevgisini Çalmak

Muhterem Hoca Efendimiz bu meseleyi Sözler’de şöyle izah ediyor: “Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir’ kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfat ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve mârifet istidadını ve şükür ve ibâdât cihazâtını nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû bir sûrette sarf ettiğinizden, bilistihkak cezasını çekiyorsunuz.

Çünkü Cenâb-ı Hakka âit muhabbeti nefsinize verdiniz; mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü hakiki bir rahatı, o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakiki mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, dâimâ elem çekiyorsunuz.

Hem, Cenâb-ı Hakkın esmâ ve sıfatına âit muhabbeti dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san’atını âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü o hadsiz mahbublarınızın bir kısmı size Allahaısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor.

Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor, sevse de size bir fayda vermiyor; dâimâ hadsiz firâklardan ve ümitsiz dönmemek üzere zevâllerden azab çekiyorsunuz.

Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, Onun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir; sen sû-i istimâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-i meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir.

Fethullah Gülen Hocaefendi, “gayr-ı meşru sevginin neticesi” konulu sohbetinde sevgi ve alâka hususlarında yapılan dengesizliğe şu ifadelerle dikkat çekti: “Bazen hareket, tavır ve davranışlarımızda daha farklı bir dengesizliğe de düşebiliriz.

Mesela bazen hiç farkına varmadan birilerine karşı öyle bir alâka gösteririz ki nezd-i uluhiyette öyle bir alâkaya liyakatleri yoktur onların. Fakat biz o mevzuda dengeyi koruyamayız.

İlle de onlar’ deriz. Ve hiç farkına varmadan onlardan şefkat tokadı değil de öyle nikmet tokatları (intikam, azap, kahır şamarları; içinde hiç merhamet bulunmayan hiddet silleleri) yeriz ki dünyaya geldiğimize de geleceğimize de bin pişman oluruz. Dengede kusur etmemek lazım. Herkes ne kadarsa o kadar alâka göstermek lazım.”

Bu noktada akla gelen “sevgi ve alâka insanın iradesi ile kontrol edebileceği duygular mıdır” sorusuna Üstad şöyle cevap veriyor: Muhabbet, çendan, ihtiyârî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir

mahbubdan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ, bir mahbubun çirkinliğini göstermekle veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya ayna olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü mecâzî mahbubdan hakiki mahbuba çevrilebilir.

Ayrıca Fethullah Gülen Hocaefendi, Peygamber Efendimizin “Sizden biri, beni evlâdı, ana-babası ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe iman

etmiş (imanın kemal mertebesine ulaşmış) olamaz” (Buhârî, iman 8; eymân 3; Müslim, iman 69, 70; Nesâî, iman 19; İbn Mâce, mukaddime 9.) buyurmasının sevginin irade ile kontrol edilerek yönlendirilebileceğine işaret ettiğini ifade ediyor. [Bakara, 2/165, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar]

Yine bu meseleye ışık tutacak bir husus olarak Fethullah Gülen Hocaefendi, “Sevgi ve en Sevgili” sohbetinde Hazreti Ömer ile Peygamberimiz arasında geçen şu hadiseyi naklediyor: “Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, ‘Yâ Resûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..’ der.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve ‘Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!’ buyurur. O da hemen, ‘Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!’ der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Şimdi oldu.’ buyurur.”

Allah ve peygamber sevgisi ihya edilmeli

Fethullah Gülen Hocaefendi, “gayr-ı meşru sevginin neticesi” konulu sohbetinde Allah ve peygamber sevgisinin insanlardan çalındığını, sevgi kabiliyetinin bütünüyle dünyaya bağlandığını, Allah ve peygamber sevgisinin toplumda yeniden ihya edilmesi gerektiğini ve asıl delice sevgi ve alâkanın Allah’a ve derece derece Allah’a yakın olanlara gösterilmesi gerektiğini ifade etti:

“Delice alâka gösterilecekse şayet, divanece alâka gösterilecekse şayet, o Allah’a karşı gösterilmeli, İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı gösterilmeli, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’ye karşı gösterilmeli, sonra derecesine göre sahabe-i kiram efendilerimize karşı gösterilmeli.

Toplum içinde ihya edilmesi gerekli olan duygular bunlardır. Biz Allah sevgisi mahrum zedeleriyiz, biz peygamber sevgisi mahrum zedeleriyiz. Kaç insan gösterirsiniz eskide olduğu gibi camilerde Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-enam bahis mevzuu edildiği zaman bayılıyor, düşüyor orda, kalp masajı yapıyorlar yeniden onu hayata döndürüyorlar? Hiç gördünüz mü böyle birisini

Biz muhabbet mahrumu insanlarız. Allah sevgisini çaldılar bizden, peygamber sevgisini çaldılar, sevgi kabiliyetimizi bütünüyle dünyaya bağladılar, kendimize bağladılar.

Sevilmesi gerekli olan şeyleri sevilmesi gerekli olduğu ölçüde derinlemesine sevemedik. O sevgiyi suistimal ettik. Bazen birisi şöyle bir iyilik yapacak diye ona öyle bir sevgi duyduk ki bu da gayretullaha dokundu, Allah ‘aklınızı başınıza alın, onlar o kadar teveccühe, o kadar takdire layık değillerdi, haksızlık ediyor, dengeyi koruyamıyorsunuz.

diye suratımıza bir şamar indirdi. İnsanla çok alâkalı bir surede, Rahman suresinde Allah (celle celaluhu) dört defa ‘mizan’ diyor. Mizan: denge. Denge, denge, denge, denge… Dengeli olmak lazım.

Biz bazılarımız itibarıyla bu mevzuda dengeyi koruyamadığımızdan dolayı gayr-ı meşru muhabbetin cezası olarak merhametsizce tokatlara müstahak olduk. Allah, ‘aklınızı başınıza alın. O ölçünün insanları değil onlar.’ diye tokatlıyor.”

Sevgide şirk, azaba müstahak

Gayrimeşru sevgilerin merhametsizce azaba müstahak olması, insanoğluna verilen bu duyguya “Allah, Kendisine şirk koşulmasını affetmez” (Nisâ, 4/48) ayetinde ifade edildiği üzere affedilmeyen günah olan şirk şaibesinin bulaştırılmış olmasındandır.

Nitekim Kur’an, sevgi şirkine de işaret etmektedir: “İnsanlardan bazıları da Allah’tan başkasını eş, ortak edinir ve Allah’ı seviyor gibi onları severler. İman edenlerin Allah’a muhabbeti ise daha sağlam (ve daha fazladır).” (Bakara sûresi, 2/165) [Bakara, 2/165, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar]

Fethullah Gülen Hocaefendi, sevgi şirkine şöyle dikkat çekiyor: “Şu bir gerçek ki, farkında olunsun olunmasın ehl-i iman da bazen şirke girmektedir. Aşırı çocuk sevgisi de bu şirk yollarından biridir. Hazreti Üstad, ‘Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir azap çekmektir.’ buyuruyor.

Evet, ister çocuğuna isterse de başka mahbuplara haddinden fazla alâka gösterenler için de böyle bir su-i akıbet söz konusudur; onların da maksatlarının aksiyle tokat yemelerinden ve çocuklarının/sevdiklerinin onlardan nefret etmelerinden korkulur.

Gayrimeşru sevgilere dair işaret ve ikaz ifade eden bir başka ayetin izahı hakkında Fethullah Gülen Hocaefendi şu açıklamaları yapıyor:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesâda uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Rasûlünden ve

O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde Allah, emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.

(Tevbe, 9/24) Bu ayette zikredilen hususlar aslında birer nimettir; meşru dairede bu nimetlerden istifade etmede ve onlara karşı kalbî alâka duymada bir mahzur yoktur.

Fakat zaruret ve ihtiyaç ölçüleri tam belirlenemez, onlara karşı alâkanın sınırları korunamaz ve yanlış tercihlerden uzak durulamazsa, işte o zaman, çeşit çeşit imtihan, bela ve musibetlerin gelip çatması kaçınılmazdır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, fıtrî ve tabiî sevgilerde de Allah’ın çizdiği meşru çerçeveye riayet edilmesi gerektiğini ifade ediyor: “İnsan fıtrat ve tabiatı icabı, ana-babasını, çocuğunu, hanımını, malını vs. sevmesi, evet bunlara karşı sevgi de, muhakkak Allah’ın emrettiği çerçeve içinde olması lâzımdır.

Aksi hâlde, Allah kulunu ya dünyada çeşitli vesilelerle imtihana tâbi tutar ve muaheze eder ya da ahirette. Mü’min denge insanıdır. O bu dengeyi, hayatının her lahzasında, hem de bir sürü başka arzu ve isteklerine rağmen korumak zorundadır.” [Bakara, 2/165, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar]

Huzurlu sevgi Allah’tan ötürü olan sevgidir

Fethullah Gülen Hocaefendi, Allah’tan ötürü olmayan sevgilerin insana belalar getireceğini; Allah’tan ötürü olan sevgilerin dünyada huzur, ahirette cennet getireceğini anlatıyor:

İnsan fıtrî olarak mahiyetine dercedilmiş ve kullanımı kendi iradesine verilmiş olan sevgiyi yanlış kullandığı takdirde, şahsî hayatı adına çok şey kaybedeceği gibi, Allah ve Resulünden de uzak kalacaktır.

İnsanın, Allah’ı (cc) düşünmeden bir şeye karşı duyduğu sevgi, sonunda kendi başına gaile olabilir.

Bu, evlad ü ıyâl, mal-menal, arkadaş, hatta mürşid sevgisinde de böyledir. Mü’min bir denge insanıdır. Her şeyde olduğu gibi sevgide de dengeyi gözetmesi gereklidir. Ne güzel der Allah Resûlü (sav): ‘Sevdiğin kişiyi ölçülü sev. Gün gelir düşmanın olabilir.

Buğzettiğin kişiye de ölçülü buğzet. Gün gelir o dostun olabilir.’ (Tirmizi, Birr ve Sıla, 60) Allah’ın fıtratımıza dercetmiş olduğu sevgi melekesini önce bir noktada toplamalı ve O’na tevcih etmeliyiz. Sonra da O’ndan ötürü O’nun bütün mahlûkâtına.

“Dünyada elemsiz, kedersiz bir muhabbet varsa o da Allah’a olan muhabbettir. Daha sonra da O’ndan ötürü olan muhabbetlerdir. Zât-ı Ulûhiyetten ötürü olmayan muhabbetlerin neticesi elemdir, ızdıraptır ve mahbupları kaybetmenin neticesi de kederdir, ızdıraptır.

Cenâb-ı Hakk’a karşı duyulan muhabbettir ki, mebdei huzur ve hazz-ı mânevî, neticesi de dâr-ı cinândır.

Saygıdeğer İslama Şüphesiz İnanıp Yaşayan Müslüman Kardeşlerim;Dinimizi, ve En Önemlisi Allah Sevgisini Bu Ahir Zamanda bizden Çalmaya Çalışıyorlar Müminin silahı Duadır Deniliyor Sizlerde Bolca Dua Edinki Bu Şer Güçler İslam Kalesini Asla Yıkamasın.

Temelsiz bina olmaz,Dini Sohbet,islami sohbet

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Elbette temelsiz ev, köksüz ağaç olmaz. Dinimizde bu temel ve kök, doğru imandır, imanın ve İslam’ın şartlarıdır. Taklid de olsa, görünüşte de olsa, iman çok önemlidir. Sonra bu temelin üstüne ilaveler yapılır, bunlar da kişinin ihlâsına, gayretine, kabiliyetine bağlıdır. Ama temel olmazsa, hepsi birden yıkılır. Katın biri bile sağlam olmazsa, o kat yıkıldığı gibi, üstündeki katlar da yıkılır.

İman çok kıymetlidir, ama ona kavuşmak çok zordur. Çevre düşmanla doludur. Çünkü ona kavuşmak için, çok tehlikeli yollardan geçmek lazım. Doğru imana; nefsimiz, şeytan, bid’at ehli ve kâfir düşman olduğu gibi, para sevgisi de düşmandır. Kısacası imanın düşmanı çoktur.

(Âb-ı hayat, zulumatta bulunur) buyurulmuştur. Âb-ı hayat, içenin ölmediği can suyu demektir. Zulumat ise, karanlık demektir. Bu su, balta girmemiş ormanlarda, canavarların, ejderhaların bulunduğu, zifiri karanlıkta, ormanların diplerinde bulunurmuş. Bu suya kavuşmak imkânsız denecek kadar çok zormuş. Bu çetin engelleri aşıp da, o suya kavuşan kimse, artık ölmezmiş.

Ehl-i sünnet itikadı da, sanki Kaf Dağının arkasında, balta girmemiş ormanların en ücra köşesindeki âb-ı hayat suyu gibidir. Sonsuza akan bu sudan bir damla içenler, sonsuz nimetlere kavuşurlar. İşte bu büyüklerin sohbetleri, kitapları, kendileri ve talebeleri de, birer âb-ı hayattır. Onu içenler, o gıdayla büyüyenler, yetişenler, Allahü teâlânın razı olduğu, sonsuzluk diyarı olan Cennete giderler.

Bütün sohbetlerin, nasihatlerin özeti bir cümledir. O da, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir Allah adamını tanıyıp sevmek ve yolunda gitmektir. Bu yolda giden her şeye kavuşur. Bu çok zor bir iştir. Yüz bin kişide bir kişiyi bulmak mümkün mü? İşte en büyük şans, onların içinde cevher olanları bulup çekmiş olmalarıdır. O kimselerin kendilerinin büyükleri bulmaları ne hadlerine! Hangi ilimle, hangi takvayla onları bulacaklar?

Bu büyükleri tanıyan Müslümanın gözü açılır ve aydınlığa kavuşur. Tanımayan ise kördür. Gözü olsa da, ışık olmadığı için göremez. Kör olmasının sebebi, bu din büyüklerine inanmamak, güvenmemek, tanımamaktır. Demek ki, görmek için hem göz sağlam olacak, hem de ışık olacak. Büyüklerin önüne ışık tutması sayesinde, etrafını rahatça görebilen, iyiyi kötüden ayıran kimse ne kadar bahtiyardır

Dini Sohbet – iSlami Sohbet, dinisohbet, dini sohbet odalari, dini sohbetler, dini forum, Dini Chat