Hırs Yapmak

Hırs Yapmak
Mala karşı aşırı sevgi besleme, mal arttırma isteği. Bu hususta hiçbir sınır tanımama. Yerilmiş nitelikler ve kötü hasletlerin başında yer alır. Çeşitli kötülüklere ve türlü günahlara neden olur. İhtiras sahibi kimsenin ne kadar kötü ve yerilmiş olduğunu anlamak için, hırsı arttıkça üzüntüsünün ve huzursuzluğunun da arttığını bilmek yeterlidir.
Şimdi de ihtirası, aşırı mal düşkünlüğünü yeren bazı sözleri okuyucunun istifadesine sunuyoruz: İmam Bakır (as) der ki: “Dünyaya hırsla sarılan kimse, ipek böceğine benzer. Böcek etrafındaki kozayı ördükçe, oradan çıkması güçleşir, sonunda ölür gider.” [1]
Şair der ki:
“Cimri insan mal biriktirmekle zamanını tüketir.
Olaylar ve günler içindir biriktirdikleri.
Tıpkı ipek böceği gibi, onu da bina ettiği şey yıkar,
Başkası onun bina ettiğinden yararlanır.”
İmam Sadık (as) der ki: “Gökte vahyin indiği yerde şöyle yazılıdır: Ademoğlunun iki vadisi olsa ve bu iki vadide altın ve gümüş aksa, bunlara ilaveten bir üçüncü vadinin de olmasını ister. Ey Ademoğlu! Şüphe yok ki, senin karnın denizlerden bir deniz ve vadilerden bir vadidir. Onu topraktan başka bir şey dolduramaz.” [2]
İmam Sadık (as) der ki: “Çobanları tarafından yalnız bırakılan bir sürüye, biri önden biri de arkadan saldıran iki kurt, kesinlikle mal sevgisinden daha zararlı değildir. Şeref, Müslümanın dinindedir.” [3]
Emiru’l-Mü’minin (as), oğlu Hasan’a (as) vasiyet ederken şöyle der: “Şunu kesin olarak bil ki sen arzuna erişemezsin, senin için belirlenen yaşama süresinin ötesine geçemezsin. Sen şu anda senden önce yaşamış olanların geçtikleri yolda yürüyorsun. Öyleyse isteklerini kıs, kazançta mutedil ol. Çünkü nice istekler var ki, savaşa dönüşür. Kaldı ki, her talep eden rızıklanmaz ve her mutedil davranan da mahrum olmaz.” [4]
Hasan b. Ali (as) der ki: “İnsanı üç şey helak eder: Kibir, hırs ve çekememezlik. Kibir, dinin de helakıdır. İblis bu özelliğinden dolayı lanete uğramıştır. Hırs nefsin düşmanıdır. Adem (as), hırsı yüzünden cennetten çıkarılmıştır. Çekememezlik ise, insanı kötülüğe yöneltir. Kabil’in Habil’i öldürmesinin sebebi de çekememezliktir.” [5]
Hırsın Kötülükleri
Şurası gün bigi ortadadır ki, ne zaman hırs insana egemen olursa, insanı köleleştirir. Bir çok zorluğa ve meşakkate düşürür. Tehlikeli badirelere atar. İhtiras sahibi kimseyi, mal arttırmaktan, servet yığmaktan başka hiçbir şey ilgilendirmez, gözünü başka bir şey doyurmaz. Açlığının sınırı yoktur. Bir arzusuna kavuşunca, bu sefer bir diğerini ister. Böylece hırsın kavurucu ateşi içinde her zaman yanar. Arzular ona köleleştirmiş olurlar. Nihayet zenginlik tutkusunun kurbanı olarak hüsrana uğrar.
İnsanlar içinde mal için en çok emek sarf eden, ihtiraslı kimsedir. Ama maldan en az yararlanan da kendisidir. Mal kazanmak ve depolamak için yorulur, çırpındıkça çırpınır. Fakat çok geçmeden ölüm onu malından ayırır. Varislerine kalır onca mal. Yorulan kendisidir ama yararlanan bir başkası olur. Yığdığı malın tadına varamadan hayata veda eder.
Bütün bunlardan başka hırs, kişiyi şüphelerin, yoksunlukların, günah nitelikli vartaların içine atar. Ahirete dönük problemlerle yüz yüze bırakır. Kişiyi hayırlı işler yapmaktan da alıkoyar. Sıla-i rahim (yakın akrabalarla ilişki içinde olma), yoksulların, düşkünlerin elinden tutma gibi sevap kazandırıcı ameller işlemesine engel olur. Hiç kuşkusuz bunun zararını telafi etmek mümkün değildir. Büyük bir kayıptır bu.
Hırsın Tedavisi
Hırsın kötülüklerini öğrendiğimize göre, bunun tedavi yöntemini de kısaca sunmamız ve bu amaca yönelik bazı öğütlere yer vermemiz uygun olur.
1-İhtiraslı kimse, hırsın kötülüklerini, dini ve dünyevi yıkımlarını hatırlamalıdır. Dünyalığın helalinden dolayı hesap vereceğini, haramından dolayı ceza göreceğini ve şüphelisinden dolayı azarlanacağını düşünmelidir.
2-Daha önce işaret ettiğimiz kanaatkarlığın faziletini, güzelliklerini düşünmeli, peygamberler, vasiler ve veliler gibi ulu şahsiyetlerin yaşayışlarını kendine örnek almalıdır. Zahidane hayatlarını, aza kanaat edişlerini hayat düstûru haline getirmelidir.
3-Servet açısından kendisinden yukarıda olanlara bakmaktan, durumları karşısında iç geçirmekten ve dünya hayatının, çekici süslerin cazibesine kapılmaktan vazgeçmeli, bu hususta kendisinden aşağı olanlara bakmalıdır. Servet olarak, insanın kendisinden daha alt düzeyde olana bakması kanaat getirme duygusunu geliştirir, gemi azıya almış hırsı dizginler.
4-Harcamalarda orta yolu tutmalı, iktisatlı davranmalı.Bu hırs ateşini söndürmenin en önemli etkenlerinden biridir. Çünkü aşırı harcama ve israf malın çok olması, dolayısıyla mal kazanma isteğine ve ihtirasa neden olur.
İmam Sadık (as) der ki: “İktisatlı davranmanın fakir olmayacağı temin edilmiştir.” [6]
——————
1-el-Vafi, c.3, sf.152
2-el-Vafi, c.3, sf.154
3-Mi’ratu’l-Ukul
4-Nehcü’l-Belağa
5-Keşfu’l-Ğumme
6-El-Bihar, c.2, sf.199
—————–
“Ehl-i Beyt Ahlakı” isimli kitaptan alıntıdır.
Yazar: Mehdi Sadr
Sayfa:67

Namazı Neden Türkçe Kılamıyoruz

Şüphesiz namaz bir ibadet olarak Allah Teala’nın emrettiği şekilde ve İslam’da açıklandığı üzere yerine getirilmelidir. Ve bu dinin apaçık hükümlerindendir.
Bazıları, dine karşı düşmanlıklarını, -kendilerini bu dine mensup gösterip- dini inançları tahrip ve tahrif etmekle ortaya koymaktadırlar İşte bunlar, dini tahrif etmek için, son zamanlarda namazın Türkçe kılınması düşüncesini ortaya atmışlardır.
Biz, namazın Türkçe kılınmasının caiz olmadığını ispatlayan delillerden bazılarına aşağıda işaret ederek birinci ve ikinci delille ilgili bazı açıklamalara yer vereceğiz.
Bu konuyla ilgili bazı deliller şöyledir:
1. Ulemasının icması
2. İbadetlerin tevkifi hükümlerden oluşu.
3. Namazda Kur’an kıraatinin farz oluşu ve tercümenin Kur’an olmayışı.
4. Beşer ait olan kelamı namaza dahil etmenin (namazda konuşmanın) namazı batıl etmesi.
5. Dinde her türlü bid’atın haram oluşu,
Birinci delilin açıklık kazanması için ilk önce şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, bir şer’i hüküm üzerine fakihlerin ittifakına, görüş birliğine icma denir. İcma, kendi başına delil sayılmaz ancak Ehl-i Beyt mektebinin fukaha’sının İcması, Masum İmam’ın görüşünü bildirdiği için geçerli delil olarak sayılır. İcmanın masum imamların o görüşe mutabakatını göstermesi, çeşitli yöntemlerle açıklanmıştır. Bunlardan önemlisi hads yöntemidir. Yani din hükümleri anlamak ve korumak için azamı dikkat ve hassasiyet gösteren takva sahibi ulemanın yüzlerce yıl boyunca aynı görüşü üzere ittifakları o görüşün masumlardan alındığına dair güven oluşmasına neden olur.
Şimdi bu konudaki ittifakı gösteren Ehli Beyt Mektebinin büyük fakihlerinden bazılarının sözlerini nakledelim:
Merhum Seyyid Muhammed Amili şöyle diyor:
“Namazda Fatiha suresinin yerine tercümesinin yeteli olmayışı icmamızla sabittir. Amme’nin (Ehl-i Sünnet’in) çoğu da, bizlerle muvafıktırlar. Çünkü Allah Teala, buyuruyor ki: “Biz Kur’an’ı Arapça olarak indirdik.” Tercüme, ise asıl metinden farklı bir şeydir. Aksi taktirde şiirin tercümesi de şiir olurdu.” (Medariku’l-Ahkam c. 3, s. 341)
Merhum Şeyh Mürteza Ensari de şöyle diyor:
“Fatihayı okumaya gücü olan kimse için, Fatihanın tercümesi, onu okumanın yerine geçemez; Bu konu da ulema arasında icma vardır. Çünkü Fatihanın tercümesini okumaya, Fatiha okumak denilmez”. (Es-Selat s. 114)
Büyük Fakih Muhammed Hasan Nacafi’nin de, bu konudaki açıklaması şöyledir:
“Muhakkik ve onun gibilerinin ifadelerinden (Namaz kılana Fatihanın tercümesi yeterli değildir.) anlaşılan şu ki, namazda olan Fatiha ve surenin kıraati konusunda asla tercüme yeterli değildir. (Yani hatta Fatiha’yı okumaktan aciz olsa ve öğrenmesi mümkün olmasa bile tercümelerini okumak yeterli değildir. Fatihayı okumaya gücü yetmediği taktirde onun yerine aşağıda açıklanacağı üzere zikir -Subhanellah- demelidir.) Bu konuya bazı fakihler tasrih etmişlerdir. Hatta bunun ulemadan bir cemaatın açık görüşü olduğu diğer bir grubun de sözlerinin zahiri bu olduğu nakledilmiştir. Buna göre, bu çoğunluğun görüşü sayılır. Hatta El-Hilaf ve diğer kitaplarda nakledilen icmanın zahirinin de bu olduğu söylenebilir. Bu konuda sadece, Nihayet’ul-Ahkam, Tezkire ve Revz kitaplarının Kur’an ve bedeli (yani zikir -subhanellah- demek) mümkün olmadığı zaman, tercümeye geçilebileceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüş hiç şüphesiz zayıf bir görüştür. Çünkü temel ilkeye ters düşer; Üstelik Fatiha okunmasını emreden delillerimiz mutlaktır; asla hiçbir aşamada tercümeye geçilebileceğine dair bir kayıt yoktur.
Öte yandan Kur’an’ın tercümesi insanların kelamına girer (İnsanların kelamını ise namaza dahil etmek, namazı batıl eder) Muhakkik Kereki Cami’ul Mekasit kitabında ve diğerleri de buna değinmişlerdir. Fatıha’yı tekbire kıyas etmek de haramdır. (Yani Ulema tekbiret’ul İhramı Arapça getirmekten aciz olan yeni Müslüman olmuş bir şahsın tekbirin tercümesini söyleyebileceğine dair fetva vermişlerdir. Biri çıkıp da aynı şey Fatiha için de geçerli olduğunu söylerse bunun bir kıyas olduğunu ve kıyasın şer’an haram olduğunu söyleriz.) Üstelik bu ikisi arasında şöyle bir farkın olduğu da zikredilebilir: Kıraatten maksat ondaki mucize olan o nazmı dile getirmektir. Haccal’ın naklettiği bir hadiste İmam Cafer Sadık veya Muhammed Bakır’dan biri şöyle buyurmuştur: Allah’ın “Açıklayan Arapça dili üzere (indirdi)” ayeti hakkında İmam’dan sordular. İmam şöyle buyurdu: O (Kur’an) diğer dilleri açıklar ama hiçbir dil onu açıklayamaz. ….” (Cevahiru’ul-Kelam c.9 s,314)
Seyyid Tabatabai Urvetu’l-Vuska kitabında şöyle diyor:
“Eğer kıraati bilmiyorsa öğrenmesi farzdır. Eğer Kur’an’dan hiçbir şey bilmiyorsa fatiha miktarınca tesbih der; tekbir getirir; ve zikr eder. İhtiyaten tesbihat’ul Erba’yı okusun.”
Görüldüğü gibi, Ehli Beyt mektebinin fukehası hatta zaruret durumlarında bile Fatiha suresinin yerine tercümesinin okumanın sahih olmadığını açıkça ifade etmişlerdir.
2. İbadetlerin tevkifi hükümlerden olması:
Dinde var olan bazı hükümler, insanların kendi yaşayışları gereği alış veriş gibi tüm felsefesini anlayabildikleri ve kendileri arasında ona bazı kaideler oluşturdukları konulardan değildir. İbadet şekli ile ilgili hükümler işte bu türden hükümlerdir. Bunlara Usul-i Fıkıh ilminde mutelakkat mineşşari (Şari’den alınan hükümler) veya tevkifi hükümler (şekil, şart ve cüzlerinin belirlenmesi insanların elinde olmayan her yönüyle Allah’ın belirlenmesine bağlı olan hükümler) denir. Hiçbir kimse, akıl yürütmekle namazın şeklini keşfedemez. Allah Teala’nın emirleri ortada olmadan tüm insanlar bir araya gelecek olsalar bile, namazın şekli, rüku, secde ve rek’atlarının sayısı zikirleri hakkında bir şey söylemeleri mümkün olmazdı.
Bu gibi konuları gayp aleminden gelen emirler sayesinde belirlenmesinden başka bir yol yoktur. Demek bu tür hükümlerin muhteva ve şartları hakkında görüş belirtmek, onu değiştirmek veya ona başka bir şey eklemek ilke itibariyle yanlıştır.

Hacc-ı ekber ve hacc-ı asğar ne demektir

HAC VE UMRE
Hac, Farziyyeti ve Çeşitleri
Hacc-ı ekber ve hacc-ı asğar ne demektir?
Hac kelimesi, Arapça’da ziyaret etmek, yönelmek anlamına gelmektedir. Sözlük olarak hacc-ı asğar, küçük hac, hacc-ı ekber, büyük hac anlamına gelir. Hacc-ı ekber ifadesi Kur’an-ı Kerim’de; “Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resulünden bütün insanlara bir bildiridir.” (Tevbe, 9/3) şeklinde geçmektedir. Bu ayetteki haccı ekberin hangi anlamda olduğu konusunda farklı görüşler vardır (Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Yolu Tefsiri, II, 724). Genel kabul gören görüşe göre, Hac mevsimi dışında Kabe’ye yapılan ziyarete (Umre) hacc-ı asğar; hac mevsiminde yapılan ziyarete de hacc-ı ekber denir. Bayramın birinci gününe de “hacc-ı ekber” denilir (Zeylai, Tebyinu’l-Hakaik, Kahire, 1313, II, 3). Hz. Ali (r.a.), Rasulüllah’a (s.a.s.) el-Haccü’l-Ekber hangi gündür? Diye sordum; “Bayramın ilk günüdür.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 10) buyurdular. Halk arasında, Arefe günü veya Kurban Bayramının birinci gününün Cuma’ya rastladığı dönemde yapılan hacca, “hacc-ı ekber” denildiğine dair bir anlayış vardır. Ancak bunun dini bir dayanağı yoktur.

Ölmüş yakınlarımızın ruhları yanımıza gelirmi

Ölmüş sevdiklerimizin, yakınlarımızın ruhları Cuma günü bizleri görüyor veya bulunduğumuz ortamlara geliyor deniyor. Bu konuda beni aydınlatır mısınız?

İnsan, ruh ile bedenin birleşiminden oluşur. Ruh, bedeni ev gibi kullanır. Uykuda çıkar gider; uyanınca geri gelir. Ölen beden, yıkılan ev gibidir; yeniden yaratılıncaya kadar ruh oraya dönmez. Şu ayet bunu anlatır:

“Allah ölümü esnasında ruhları alır, ölmeyen­lerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir. Düşünen bir toplum için bunda belgeler vardır.” (Zümer 39/42)

Uyuyan ve ölen bedendir. Ruh ne ölür, ne de uyur. Kur’ân bize, ölmüş bedenden ayrılan ruhun yapacağı şu konuşmayı bildirir:

“Onlardan birine ölüm gelince der ki: “Rabbim! Beni geri çeviriniz. Belki terk ettiğim dünyada iyi bir iş yaparım. Hayır; bu onun söylediği sözdür. Arkalarında yeniden dirilecekleri güne kadar berzah (engel) vardır.” (Müminun 23/99-100)

Bu ayetlerde, ölen insanların ruhlarının tekrar dünyaya dönmesi, insanların bulunduğu ortamlara girmesi ile ilgili bir ifade yoktur. Allah, vefat ettirdiği kişilerin ruhlarını tuttuğunu ve dünyaya dönememeleri için arkalarına bir berzah / engel koyduğunu açık bir şekilde bildirmiştir.

Namazın Kazası Olmaz

Namazın Kazası Olmaz
4Nisa suresi/103-Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah’ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü’minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.
4Nisa suresi/101- Yeryüzünde (sefere) çıktığınızda, hakikati inkara şartlanmış olanların aniden üzerinize saldırmasından korkarsanız namazlarınızı kısaltmanız günah olmaz: Çünkü o hakikati inkar edenler sizin apaçık düşmanlarınızdır.
2Bakara suresi/239-Ama eğer tehlikede iseniz, yürürken ve binek (üzerin)de (namazınızı ifa edin); tekrar güvenliğe kavuşunca Allah’ı anın, çünkü daha önce bilmediklerinizi size öğreten O’dur.

KASTEN TERKEDİLEN NAMAZIN KAZASI OLMAZ
“Emredilen şeyin yerine getirilmesi üç türlüdür: Eda, kaza, iade. Namazı vaktinde kılmak eda, vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak kaza, aynı namazı vakti içinde veya vaktinden sonra herhangi bir halden ötürü yinelemek de iadedir.
Hz. Peygamber: “Bir namazı unutan, hatırladığı zaman(unutma veya uyku sonucu sadece hatırladığı zaman, diğer zamanlar değil) onu kaza etsin. O namazın başka kefareti yoktur.” buyurmuştur.
Ebû Katâde’nin rivayetine göre de Peygamber, uyku dolayısıyla namaz kılamadıklarını söyleyenlere: “Uykuda kusur yoktur, kusur uyanıklık halinde olur. Biriniz namazı unutur, ya da uyku sebebiyle kılamazsa, hatırladığı zaman o namazı kılsın!” demiştir. Başka bir rivayette de bir seferden dönerken sabah namazına uyanamayan Allah elçisi ve arkadaşları, güneş doğup yükseldikten sonra Bilâl’in ezan okumasıyla iki rekat sünnetin ardından kamet getirerek sabah namazını kılmışlardır. Sonra arkadaşları: “Yâ Resûlallah, bu namazı yarın vaktinde iade etmeyelim mi?” diye sormuş, Peygamber, “Rabbiniz sizi ribâdan(tefecilik) ederken kendisi sizden ribâ(faiz) mı alacak? buyurmuştur.” Hendek Savaşı’nda da 2 veya 4 namazı kılamayan Allah Elçisi, geceleyin bu namazları hep birlikte sırasıyla kıldırmıştır.
Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar, unutmak veya uyku gibi nedenlerle kılınamayan namazlardır. Bunların kazası lâzım gelir. Fakat bile bile namaz kılmayan kimsenin bu namazlarını kaza etmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda bir görüş ayrılığı mevcut. Hadîslerden sadece bir özür dolayısıyla kılınamayan namazların kazasının gerekeceği, mazaretsiz kılınmayan namazların, günâh olan namazı terk etmekten dolayı Allah’a tevbe ile af ve mağfiret dilemek gerektiği anlaşılır. Şevkânî de Neylu’l-Evtârında: “Uzun araştırmasına rağmen kasten kılınmayan namazların kazasının gerektiği hakkında geçerli bir delil bulamadığını” belirtmektedir.
40-50 yaşından sonra Müslüman olanlar, daha önceki dönemlerde yerine getirmediği ibâdetleri yapmakla yükümlü değiller. İslama adım atmaları daha önceki günahlarını siler. Uzun süre namaz kılmayıp daha sonra namaza başlayan da, ömrünün ileri bir döneminde Müslüman olan kimsenin durumuna benzer. O kimsenin, geçen dönemlerindeki namazlarını kaza etmesi, büyük bir zorluktur. Zaten onların, tövbe ve istiğfardan başka kefareti de yoktur. Nasıl yıllarca yıkanmayan insanın, daha sonra yıkanmayı âdet edinmesiyle eski yıkanmamalarını kaza etmesi mümkün değilse, uzun yıllar kasten yapılmayan ibâdetlerin de kazası mümkün değildir. Kaza diye yapılan, aslında bir ruh temizlemesidir. Eski hatâ ve kusurlara tövbe edip bundan sonra ibâdetine devam etmelidir.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -4/12/2003)

HADİSLERDE NAMAZIN KAZASI
“Kur’an’da vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile ilgili olarak açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamber bizzat kendisi vaktinde kılamadığı namazları kaza etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir: Peygamberimiz Hendek savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi namazını kılamamışlar; bunun üzerine “Bizi ikinde namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” demiş ve ikindi namazini akşam ile yatsi arasinda kaza etmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 627). Ayrıca Hayber Fethinden dönerken, bir yerde konakladıklarında gece uyuya kalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş doğduktan sonra kaza etmişlerdir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680). Yine Peygamberimiz “Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın” buyurmuş ve “ekımi’s-salâte li zikrî” (Taha, 20/14) ayetini delil getirmiştir. (Buhârî, Mevâkîtü’s-Salati, No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680-684) (Diyanet Fetvaları)
Namazın kazası yoktur: 2340-”Resûlullah buyurdular ki: “Kim bir namaz unutacak olursa hatırlayınca derhal kılsın. Unutulan namazın bundan başka kefareti yoktur.” Buhârî, Mevakîtu’s-Salât 37; Müslim, Mesâcid 314; Tirmizî, Salât 131; Ebü Dâvud, Salât 11; Nesâî, Mevâkît 52)
“Kasten namazını kılmayan kişiye kaza gerekmez” “Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar; unutmak, uyku gibi bir özür dolayısıyla kılınamayan namazlardır. Bunların kazası lazım gelir.
Hadislerden, unutularak veya herhangi bir özürle vaktinde kılınmayan namazların, hemen kaza edileceği ve üzerinde kılamadığı namazlar olduğu halde ölen kimsenin yerine, namazlarının kaza edilemeyeceği ve bunlar için kefaret (fidye) verilmeyeceği anlaşılır. “O namazların, bundan başka kefareti yoktur” cümlesi bunu gösterir. Peygamber’in kaza edilmesini emrettiği namazlar; unutmak, uyku gibi bir özür dolayısıyla kılınamayan namazlardır.” (Süleyman Ateş -Vatan Gazetesi -19.2.2003)
***************o*************************

KAZA NAMAZI (Namazın kazası olmaz)
Kazanın tarifi :
“Herhangi bir mazeret dolayısıyla asıl vaktinde yapılamayan ibadetin, vakit çıktıktan sonra başka bir vakitte yapılmasıdır.”
İşte ibadetin kazasının tanımı bu. Peki vaktinde kılınmayan namazın kazası olur mu? Diğer bir anlatımla; geçmiş namazlar kaza edilir mi? İşte bu konu Müslümanlar arasında, İslam`ın tasvip etmediği tarzda yanlış inanç ve amellerin oluştuğu bir konudur. Din adına toplumdaki bu yanlışın dinimizdeki esas şeklini açıklamak istiyoruz. O nedenle dinimizin ana kaynağı Kur’ân ve onu en iyi anlayan ve uygulayan Peygamber efendimizi dikkate alacağız.
Kur’an’ı kerimde vaktinde kılınmamış namazların kazasına dair açık bir âyet olmadığı gibi buna işaret edecek hiçbir işaret de söz konusu değildir.
Ancak Nisa suresi, âyet 43 : “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -yolculuk halinde olmanız dışında- boy abdesti alıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hastalanırsanız yahut yolculuk halinde bulunursanız ve yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, bütün bu durumlarda su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yani yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah Afüvv’dür, Gafür’dür.”
Allah-ü Teâla, görüldüğü gibi ‘Sarhoş iken ayılıncaya kadar namaza yaklaşmayın’ buyurur. Âyette geçen ’Sükâra’ sözcüğü sadece sarhoşluk anlamına olmayan, ‘bilincin, aklın bulanıklığı, uyuşukluğu’ anlamlarını da ihtiva eder. ’Bilinçli olmak’ ibadetin ana unsuru olduğundan, bilinçsiz iken namaza yaklaşmayın buyrulmaktadır. Bu nedenle namazı vaktinde kılmaya tek engel, bilinçsizliktir. Yani, uyku, unutmak, sarhoşluk, baygınlık, bunaklık ve deliliktir. Bunların dışında hiç bir koşulda namaz terk edilmez. Bu hallerden kurtulunduğu zaman kılınamamış namaz hemen kılınır. Aşağıda sünnet örneğine iyi dikkat edilmelidir.
Sünnet’te ise uykuda veya unutarak vaktinde kılınmamış namazın, uyanınca ve ya hatırlanınca, vaktin dışında hemen kaza edildiğini görüyoruz. Örnekler :
“Enes RA. anlatıyor: Rasulüllah As. buyurdular ki: Kim bir namazı unutacak olursa hatırlayınca onu hemen kılsın. Ona bundan başka keffaret yoktur.”
“Sizden biriniz namaz kılacak vakitte yatmış idiyse veya namaza karşı gaflet etmişse yani unutmuşsa, hatırlar hatırlamaz onu kılsın. Çünkü Allah, ‘Beni anmak için namaz kıl.’ (Ta ha Suresi âyet 14.) buyurmuştur.”
“Ebu Katade RA. anlatıyor: ‘Rasulüllah ile birlikte bir gece boyu yürüdük. Cemaattan bazıları:
“Ey Allah’ın Rasülü! Bize mola verseniz” diye istekte bulundu. Efendimiz:
“Namaz vaktine uyuyakalmanızdan korkuyorum” buyurdu. Bunun üzerine Bilal: ”Ben sizi uyandırırım” dedi. Böylece mola verildi ve herkes yattı. Nöbette kalan Bilal de sırtını devesine dayamıştı ki gözleri kapanıverdi, o da uyuyakaldı.
Güneşin doğmasıyla Rasulüllah uyandı ve :
“Ey Bilal! Sözün ne oldu? diye seslendi ve Bilal: “Üzerime böyle bir uyku hiç çökmedi” diyerek cevap verdi. Peygamber Efendimiz:
“Allah Teala Hazretleri, ruhlarınızı dilediği zaman kabzeder, dilediği zaman geri gönderir. Ey Bilal! Halka namaz için ezan oku” buyurdu. Sonra abdest aldı ve güneş yükselip beyazlaşınca kalktı, kafileye cemaatle namaz kıldırdı.”
Olay şudur:
Hayber’in fethinden Medine’ye dönen Müslüman kafilesi, yorgun ve uykusuzdur. Dinlenip biraz uyumak isterler. Uyanık durup da kafileyi uyandıracak nöbetçi de uyumuş olduğundan uyanıp sabah namazını vaktiyle kılamazlar. Sabah namazını kuşluk vakti kaza ederler.
Bu olay tüm sahih ve muteber hadis kitaplarında değişik rivâyet yoları ve ufak tefek farklılıklarla yer alır.
Bir başka örnek:“Cabir RA. anlatıyor: ‘Ömer, Hendek savaşında bir keresinde güneş battıktan sonra geldi ve Kureyş kafirlerine sövmeye başladı ve bu meyanda: “Ey Allah’ın Rasulü dedi, güneş batmak üzereyken ikindi namazını kılabildim.” Rasulüllah:
“Vallahi ikindiyi ben de kılamadım.” dedi. Beraberce kalkıp Butha’ya gittik. Orada efendimiz abdest aldı, biz de abdest aldık. Güneş battıktan sonra ikindiyi kıldı, sonra da akşamı kıldı.”
Bu hadis de Kütübü Sitte dediğimiz sağlam ve muteber hadis kitaplarında değişik kişilerin rivâyetleriyle ve bazı ekleme ve çıkarmalarla yer alır. Ama işin özü bu.
“Nafi anlatıyor. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bayılmış ve aklı gitmişti. Baygın iken kılamadığı namazı kaza etmedi.”
İmam Malik der ki: “Doğruyu Allah bilir ya, bana göre bu şundan ileri gelir: vakit çıkmıştır. Ama vakit içinde ayılan, o vaktin namazını kılar.”
“Yine Nafi anlatıyor : “İbn-ü Ömer RA. dedi ki: ”Kim bir namazı unutur ve bunu imamın arkasında namaz kılarken hatırlarsa, imam selamı verince unutmuş olduğu namazı hemen kısın sonra da imamla kıldığı namazı yeniden kılsın.”
Son iki hadisi şerif, Kütübü Sitte’den Muvatta’da yer alır. İmam Şafii hariç tüm mezhep imamları da bu görüşü benimserler.
Sağlam kaynaklarda yer alan peygamberimize ait sözler ve uygulamalar bunlar. Efendimiz ve onun seçkin arkadaşlarının, keyfi olarak namaz kılmadıkları ve onları aylar, yıllar sonra kaza ederek ödedikleri vaki değildir. Bizlere düşen de onlara harfiyen uymaktır.
Bu konu, tüm din bilginlerince epey tartışılmış bir konudur. Bizim sunduğumuz görüş bu tartışmaların neticesi olmakla birlikte en sağlamının da olduğuna kâniyiz.
Konunun teknik açıklamalarına geçmeden, evvela biz kaza namazını kılacak Müslümanın da bir portresini çizelim:
“Anadan doğma Müslüman, çoğu hacı – hoca çocuğu, sağlıklı, genç, dinamik, aklı başında, vakti bol, ama kırkına kadar namaz kılmamış, belki bayramdan bayrama veya cumadan cumaya kılmış. Şimdi geçmişteki kılmadıklarını kılmak istiyor veya kılıyor.”
Yukarıda kazanın tarifini verdiğimiz de ‘Bir mazeret nedeniyle’ ifadesine yer vermiştik. Kur’ân’ı kerime ve peygamberin sünnetine dikkat edilirse, akılsızlığın dışında namaz kılmamaya herhangi bir mazeret veya verilmiş bir ruhsat olmadığını görürüz. Halbuki oruç için ruhsat vardı. Mesela :
Bakara suresi, âyet 183-185 : “Ey iman sahipleri! Oruç, sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.
Sayılı günlerdir. Sizden kim hasta olursa ve ya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutar. Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak, bir yoksulu doyurmaktır. Kim bir mecburiyeti olmaksızın içinden gelerek iyilik yaparsa bu onun için daha hayırlı olur. Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.
Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayırımıyla hidâyetten kanıtlar getiren Kur’an onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; o sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah`ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulur.”
Dikkat edilirse orucun kazaya bırakılması ancak, hastalık ve yolculuk mazeretleri nedeniyle olabiliyor. Keyfi olarak vaktinde tutulmayanları da kaza etme ruhsatı verilmiyor. Mazeretsiz keyfi olarak bırakılan ibadetin kazası olmaz cezası olur. Bu suç da Allah ile kulu arasında olduğundan kulun Tevbe etmesi gerekir. Allah dilerse kabul eder dilerse red eder.
Kaza namazının olabileceğine inananlar bunu orucun kazasına GIYAS etmek suretiyle yapmaktadırlar. Halbuki oruç ve namaz birbirine gıyas edilemez. Mahiyetleri ve amaçları farklı farklı olması nedeniyle gıyasdaki ana neden, ortak illet burada söz konusu olamaz. Ayrıca ‘Gıyas’ kesinlik ifade etmez, Zanni bir delildir. Zannın ise dinde herhangi bir değeri yoktur. Zann üzerine İnanç ve amel kurulmaz. İşte Allah’ın beyanı :
Yunus suresi, âyet 36 : “Onların çoğu zanndan başka bir şeyin ardından gitmiyor. Doğrusu da şu ki zann, hakktan hiç bir şey ifade etmez. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.”
Yine Yunus suresi, âyet 32 : “İşte bu Allah’tır sizin Hak Rabbiniz. Hakk’tan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki ? Peki nasıl oluyor da yüz geri döndürülüyorsunuz ?”
Maide suresi, âyet 77 : “De ki: “Ey ehli kitap! Dininizde azgınlık edip Hakk dışına çıkarak aşırılığa gitmeyin. Daha önce sapmış, bir çoğunu saptırmış ve yolun denge noktasından uzağa düşmüş bir topluluğun keyiflerine uymayın.”
Halbuki yukarıda da görüldüğü vechile oruç, hastalık ve yolculuk mazeretleriyle kazaya bırakılıyordu. Keyfiliğe hiç değinilmiyordu. Halbuki namaz öyle değil. Namaz hiçbir mazeret nedeniyle kazaya bırakılamaz. (Sadece ‘Uyku, Unutmak, bayılmak, sarhoşluk, bunamak, delirmek gibi yükümlülüğü düşüren mazeretler hariç.`) Bu mazeretler nedeniyle vaktinde kılınmayan namaz ise bu bilinçsizlik durumu geçer geçmez, yani ne yaptığını ve ne dediğini bilebilir duruma gelindiğinde hemen kılınır. Bu zihinsel özür kerahet vakti dediğimiz vakitlerde bile geçerse, kılamamış olduğu namazı hemen kılar.
Namazın önemini konu alan âyetlere dikkat edelim:
Bakara; 238, 239 : “Namazları ve vusta namazı koruyun. Tam bir saygıyla Allah’ın huzurunda kıyam edin.
Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı anın. “
Birinci âyette geçen “Vusta Namaz” ifadesi Müslümanlar arasında tartışılan bir ifadedir. Fıkıh ve tefsir (!) kitaplarına bakıldığında iyice anlaşılamamış bir mesele olduğunu görülür. Kimine göre sabah namazıdır, kimine göre ikindi namazıdır, kimine göre de öğle namazıdır. Bu konuya ait sitemizde özel bir makale bulunmaktadır. Lütfen onu okuyunuz.
Al-i İmran suresi, âyet 191: “Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler. Ey rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın. Şanın yücedir senin. Ateş azabından koru bizi.”
Nisa suresi, âyet 101-103 : “Gaza niyetiyle yeryüzünde dolaştığınız zaman, küfre sapanların size tedirginlik vermelerinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şu bir gerçek ki, küfür içinde olanlar sizin için açık bir düşmandır.
Sen içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir gurup seninle namaza dursun; silahlarını da alsınlar. Bunlar secdeye varınca, diğerleri arkalarında beklesinler. Sonra namaz kılmamış olan diğer gurup gelip seninle birlikte kılsınlar. Dikkatli olsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kafirler isterler ki, silahlarınızdan ve teçhizatınızdan habersiz olasınız da üstünüze çullanıversinler. Eğer yağmurdan gelen bir sıkıntı varsa yahut hasta-yaralı iseniz silahlarınızı bırakmakta bir sakınca yoktur. Ama tedbirinizi alın, dikkatli olun. Allah, kafirler için rezil edici bir azap hazırlamıştır.
Korku halindeki namazı tamamlayınca, artık Allah’ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükunet bulduğunuzda, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur.”
Meryem suresi, âyet 59 : “Ama arkalarından öyle bir nesil geldi ki; namazı yitirdiler, şehvetlerine uydular. Bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”
Ta ha suresi, âyet 132 : “ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç Takva’nındır.”
Nur suresi, âyet 37 : “Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerle gözlerin döneceği günden korkarlar.“
Yukarıda sunduğumuz âyetlerde görüyoruz ki, Müslüman her türlü koşullar içinde namazı vaktinde kılacak. Herhangi bir nedenle başka zamana bırakılmasına asla ve asla ruhsat yok. Yani namazı kılmaya hiçbir şey engel değil, namaz kılmamaya hiçbir şey mazeret değil:
Ne iş-güç, ne alış-veriş, ne işçilik-patronluk, ne yolculuk (yolcu kısaltabilir ama terk ya da te’hir edemez.) ne esirlik ne askerlik, ne savaş (cephede düşmanla yüz yüze iken bile), ne hastalık, ne hayız, ne nifas (kadınların kanamalı dönemleri), ne dermansızlık, ne ihtiyarlık, ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne abdest almak için suyun yokluğu (teyemmüm çare oluyor.) Kısaca hiçbir şey…
Sonuç şu dur ki, Mükellefiyeti düşüren sebepler (uyku, unutmak, bayılmak, bunamak, delirmek gibi zihinsel gerekçeler) olmadan, aklı başında olan hiçbir insan namazını kazaya bırakamaz. Bırakırsa keyfi olarak bırakılan namazın kazası olmaz cezası olur.
Namaz niçin bu kadar önemlidir ?
Bu sorunun cevabını verebilmemiz için önce insanı tanımamız lazım. Kendi gözlemlerimizin ötesinde, Allah’ın açıklamalarına yani Kur’ân’a başvuralım.
Nisa suresi, âyet 26-28 : “Allah size açıklamalar sunmak istiyor. Sizi, sizden evvelkilerin yol ve yasalarından haberdar ediyor. Size tevbe nasip ediyor. Allah her şeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.
Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlarsa sizin büyük bir sapışla sapmanızı isterler.
Allah size hafiflik getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır.”
İbrahim suresi, âyet 34: “Kendisinden istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz. Doğrusu şu ki insan gerçekten çok zalim, çok nankördür.”
Hud suresi, âyet 9,10 : “İnsana bizden bir rahmet tattırıp sonra onu ondan çekip alsak, insan elbette çok ümitsiz, çok nankör bir hale düşer.
Ve eğer ona,kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç delisi, bir kendini beğenmiş olur.”
İsra suresi, âyet 67 : “Denizde size bir zorluk dokunduğunda, O’nun dışındaki tüm yalvardıklarınız ortadan kaybolur. Fakat o, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. insan çok nankördür.”
Yine İsra suresi, âyet 100: “De ki: ”Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır, biter korkusuyla cimri davranırdınız.”İnsan, çok cimridir.””
Nahl suresi, âyet 4 : “İnsanı bir spermden yarattı. Bir de bakmışsın insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.”
Rum suresi, âyet 54 : “Allah O’dur ki, sizi bir güçsüzlükten yarattı. Sonra bu güçsüzlüğün arkasından bir kuvvet oluşturdu. Sonra o kuvvetin arkasından bir güçsüzlük ve ihtiyarlığa vücut verdi. Dilediğini yaratır. Alim’dir O, Kadir’di.”
Fussılet suresi, âyet 49 : “İnsan, hayır istemekten bıkıp usanmaz. Kendine bir şer dokunmaya görsün; hemen ümidini keser, yıkılır.”
Meariç suresi, âyet 19 : “İşin gerçeği şu ki insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır.”
Adiyat suresi, âyet 6 :“İnsan rabbine karşı gerçekten çok nankördür.”
Al-i İmran suresi âyet 14 : “Kadınlara, oğullara, altın ve gümüşten oluşturulmuş yığınlara, salma atlara, davarlara ve ekinlere tutkunluk sevgisi, insanlar için süslenip püslenmiştir. Tüm bunlar geçici-iğreti hayatın nimetidir. Allah’a gelince, varılacak yerin en güzeli onun yanındadır.“
Gördüğümüz gibi, insan zalim, nankör, cimri, zayıf, aciz, hırslı, huysuz ve şehvet perest olarak yaratılmış. Allah`ın razı olmayacağı bu çirkinliklerden insanın arınması lazım geliyor. Onun için insan eğitilecek. İnsan bu mikroplardan temizlenecek. Ve erdemli birisi olarak yaşamını sürdürecek.
İnsanı mikroplardan arındıracak ilaç, manevi gelişmesini, sağlıklı beslenmesini sağlayacak gıda, iyi bir insan olmasını sağlayacak eğitim aracı namazdır.
Bunu da yine Kur’ân’dan inceleyelim.
Nur suresi, âyet 21 : “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, şeytan ona iğrençlikleri ve kötülüğü emreder. Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içinizden tek kişi bile sonsuza dek temize çıkamazdı. Ama Allah dilediğini arıtıp temizliyor. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyor.”
Hud suresi, âyet 114 : “Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namaz kıl. Güzellikler kötülükleri silip süpürür. İşte bu Allah’ı ananlara bir öğüttür.“
Ankebut suresi, âyet 45 : “Kitap’tan sana vahyedileni oku. Namazı da kıl. Çünkü namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah’ın anılması daha büyüktür. Allah neler yaptığınızı biliyor.”
Ahzap suresi, âyet 33 : “Evlerinizde oturun. İlk cahiliye yürüyüşü gibi kendinizi teşhir ederek yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah`a ve Rasülüne itaaat edin. Allah sizden kiri-lekeyi gidermek istiyor ey ehli beyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor.”
Görüldüğü gibi namazın niçin farz edildiği, niçin namaz kılmamız lazım geldiği ve namazın ne işe yaradığı bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor. Yani bizim eksiklerimizi tamamlayacak olan namazmış, bizim manevi dertlerimizin ilacı namazmış, manevi temizliğimizin sabunu, deterjanı, namazmış. Ve de manevi gelişmemizi sağlayan gıda da namazmış.
Namazın kazası niçin olmaz ?
Âyeti celilerden anlıyoruz ki, insanın bu ilaç ve gıdaya Müslümanlığa adım attığından itibaren gereksinimi vardır. Nasıl ki, maddi hayatlarında büyüme ve gelişme çağlarında yeterli, dengeli beslenmeyi yapamayanlar hastalıklı, cılız, güçsüz olurlar, manevi gıda ve ilaçlarını düzenli almayanlar da manevi açıdan sağlıksız olurlar. Yani, cahil, zalim, cimri, şehvet perest, nankör, aciz, hırslı, huysuz zayıf, egoist, tembel, vahşi, sadist ve diğer tüm kötü huyların sahibi olurlar.
Öyleyse maddi bedenin gelişmesi için günde üç öğün yemek yeniyorsa, manevi varlığın da gelişmesi için üç vakit namaz kılınması gerekiyor. Bu manevi gıda (Namaz) öğün/vakitlerinde alınmazsa/kılınmazsa insan sağlıksız olur.
İşte gıdasını zamanında düzenli almamış, hastalıklara karmış bir insana, yıllar sonra, vaktinde yemediği güçlü besinleri toptan yedirmek, üç öğün yerine mesela otuz üç öğün yemek yedirmek o insanı güçlü ve sağlıklı bir insan yapmıyorsa ve vaktinde almadığı ilaçlar yıllar sonra topluca kullanıldığında tedavi etmiyorsa, vaktinde mazeretsiz, keyfi olarak kılınmamış namazlar da daha sonra toptan kılınmasıyla insanın geçmişini temizlemez sağlıklı bir duruma getirmez.
Keyfi olarak vakitlerinde kılınmamış namazların kazası olmaz, cezası olur. Onun için tevbe edilmesi gerekir. Allah’tan afv ve mağfiret dilenmesi icap eder.
Kılınmamış namazları Allah’a ödenmemiş bir borç kabul edip sonra da topluca kılıverip, ‘ben namazlarımı kaza ettim, namaz borcum yok’ gibi ödeşme mantığı, namazın farz oluş gayesine terstir, namaz esprisine aykırıdır.
Namaz vaktinde kılınırsa hedefini bulur, gayesine ulaşır. İnsanı temizler, geliştirir, olgunlaştırır .
Bu açıklamalarımız yanlış anlaşılmamalı ve çarpıtılmamalıdır. İnsan çetele tutmadan, boş olduğu zamanlarda Allah’ın rızasını kazanmak ve onu memnun kılmak için (Borç alış verişi, ödeşme olmadan.) bol bol nafile namaz kılmalıdır. Vaktinde kılmadığı namazlar için ise Allah’a çok çok tevbe etmelidir.
Bakara suresi, âyet 275 : “O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, ”alış-veriş de riba gibidir” demişlerdir. Oysa ki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’a kalmıştır. Kim ki yeniden dönerse, işte o dönenler ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.”

Günahkarlara kılıçtan keskinim (Sırat Köprüsü)

Günahkarlara kılıçtan keskinim (Sırat Köprüsü)
insanların heyecanı yüzelerinden,bakışlarından duruşlarından okunuyor.Eyvah ne olacak halimiz?Nasıl geçecegiz bu kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü diye sırattan geçiş yapacaklar.
Hani haksız da degiller,ayakları kaydıgında,agzını açıp beklemekte olan hararetli ateşin tam içine düşecekler.Cehennemde yananlar için ölüm kurtuluş olurdu.
İşte bu sizin tahmin etmdiginiz o dehşet görüntüsüyle sırat köprüsü.
Kimine göre kılıçtan keskin ve keskin,daraltır tüm benlikleri ve çeker ateşin dehşet saçan gözlerine.
Allah’sız bir hayatı yaşam tarzı olarak benimseyenler,şimdi korku dolu bir bekleyiş içindeler.
Kötülükleri işlerken hesabı düşünmeyenler,şimdi ince ayara çekilmektedirler.
Hayatı haram,helal demeden genişletenlere darlamatadır sırat.
Ve öyle dehşetli engelleyicileri vardır ki,nerede nasıl ateşin çekecegini bilmezsin.Bazen demir bir çengel ansızın saldırır,sırattaki ayaklarınızdan çekiverir.Bazen koskoca bir diken saplanıverir bedenlerinize.Bazen ateş topları isabet eder başlarınıza ve yuvarlayıverir cehennemin dibine.
Ameller daha bir anlam ifade eder burada.En çok da Allah sevgisiyle yogrulmuş olanlar.
Haa birde Allah’tan başkasına verilen degerler,eşref-i mahluk insanı degersizleştirir.
Kimi üzerinden şimşek gibi gecer,kimi aşkına göre yıldırım hızıyla.
Sevgi derecesinin düşüşüne göre ilerleyiş hızıda yavaşlar.
Ve hiç istemediginiz şey,ateşin kollarında gayya vasdisine iniş ise,sevgisizlik illetiyle sizi sarmalar.
Üzerinden gecmeyecek hiç bir kimse yoktur.Bu konuda Hz Muhammed Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurmuşlardır:
”Cehennem üzerine sırat köprüsü kurulur.Bu köprüden ümmetiyle geçecek olan ilk peygamber benim.O gün peygamberlerden başkası konuşamaz.Peygamberler de:Allahım Ümmetime selamet ver.Sen onları koru!’ diye dua ederler.Cehennemde demir çengeller vardır.Seden agacının dikenine benzerler.Yalnız bunlar çook büyüktürler.Büyüklük derecelerini yalnız Allah c.c bilir.Hekesi isyanına göre cehenneme çekerler.Onlardan bir kısmı ameline göre helak olur,yok olur ateşe atılır.Bir kısmı,hardal tanesi kadar kalır ve sonra kurtulur.
Şimdi size bir de Peygamber şairi Abdullah bin Revaha’nın kısa bir hikayesini anlatayım.
O,Allah dostu ki,mute savaşında yüzlerce ok ve mızrak yarasıyla şehit olmuştu.Ama buna ragmen Allah’a duydugu sevgiden dolayı,Sırat Köprüsünü her hatırladıgında ağlamaktan kendini alamazdı.
Neden ağlarsın diye sorana,cevaben:
Aglamamın sebebi,degil dünya sevgisi
Ve degildir vallahi,özleyecegim ben sizi.
Asıl sebep şudur ki,Kuran-ı Kerim’de
Şöye buyurmaktadır,Rabbimiz bir ayette:
”Muhakak biliniz ki,sizlerin içinizden hiç bir kimse yoktur ki, geçmesin cehennemden.
İşittim bu ayeti ,Resulullah okurken,
Cehenneme uğrarsam,nasıl sabrederim ben,dedi.
Mağfiret dilyorum Rabbimden
Vucüdum baştan başa kan olsun,darbelerden
Naaşıma uğrayanlar desinler:
Ne saadet,kan revan yerde yatan,şehit olmuş nihayet.
Beni böyle düşünenlere ve Allah aşkıyla canı feda edenlere,genişledikçe genişlerim.
İşte sevgili dünyalılar,sırat köprüsü sizi beklemekte.Ebedi hüsrana ugramak istiyorsanız,Allah’ı gözardı ederek dilediginiz gibi yaşayın.

Melda Elsem