İslami Sohbet

islami sohbet ; Sadece islam ve din ile alakalı konuları içeren sohbet platformudur. islami sohbet islam ile alakalı konuların konuşulması ve islam hakkında geniş detaylı bilgi almak için oluşturulan kelimelerden çıkmaktadır. islami sohbet ve islami chat kelimelerinin anlamı kelime okunuşundanda anlaşılacağı gibi sadece islami ve dini konular hakkında sohbet etmek ve sohbet içinde bilgi edinmek amacı ile muhabbet etmektir. islami sohbet ve islami chat kelimeleri aynı hizmet için yapılmıştır. kelime anlamları az da olsa farklı olmasına rağmen faaliyet sistemi aynı olup Aynı konular için faaliyet göstermektedir. islami sohbet tamamen türkçe anlamlı olup kelimenin içindeki anlam ile özdeşleşmişdir. islami chat ise kelime anlamındanda anlaşılacağı gibi islami sohbet ile aynı olup sadece chat ile sohbet kelime farkı görünmektedir. islami sohbet odaları islam,din ve gerçekleri yansıtan ilim dünyasını diğer kullanıcılara anlatmak için fikir alış verişi yapmak için ketegorilendirilmiş ve bu ketegoride islami bilgileri sunmak için kurulmuş odalara islami sohbet denir. islami sohbet odaları ve islami sohbet kanallarında sadece islami ve dini konular hakkında sohbet edilir, günlük konuşmalar kanal genelinde konuşulamaz! islami sohbet etmeyenler islami sohbet kanalından süresiz şekilde uzaklaştırılırlar. islami sohbet kanalı sadece islami sohbet ve dini bilgiler hakkında hoş sohbetlerin yapıldığı özel kanaldır. islami sohbet kanalında islam ile ilgili her konu hakkında soru sorabilir ve görüşlerinizi paylaşabilirsiniz. islami sohbet ve islami chat odaları müslüman ve ortak din mensubu insanlar için kurulmuştur..

Biraz Cesaret Lütfen

Ben bu tür sitelerin varlığından haberdar olmadan önce kafamı kurcalayan birçok soru ve kuşkular vardı. Nedense oturup da bu soru ve kuşkularıma bir cevap arama zahmetine giremiyordum. Daha doğrusu kitaplara bu konularda yazan kaynaklara ulaşmak çok da kolay değildi. Günümüzde ise bir tıkla denir ya işte her türlü bilgiye ulaşmak mümkün oluyor. Kafamda ki sorular; neden her mezhepte bazı uygulamalar farklı, namaz kılıyorum ibadet ediyorum ama neden içim rahat değil ve daha birçok soru. Bir gün Kuranın mealini baştan sona okumaya karar verdim ve okudum. Ama sanki Arapçasını okur gibi yani anlamak üzere değil de okumuş olmak içindi sanki. Belki de bu okumamın karşılığı olarak sonra daha çok meal okumaya başladım ve gördüm ki namaz da sesin tonu nasıl olmalı, abdest nasıl alınır resmen tarif edilmiş. Yani benim hocalara sorduğum soruların cevabı Kuran da varmış zaten. Bunun üzerine daha da bir anlamaya çalışarak okumaya başladım ve halen devam ediyorum. İnşallah Allah anlamayı daha çok nasip eder.
Mesela okuduğum bir ayette grup grup olmayın diyordu Allah. Ama baktığımda grup grup, cemaat cemaat bölünmüş olduğumuzu ve resmen ayete karşı geliyor olduğumuzun farkına vardım. Araştırmalarım neticesinde mezheplerin çıkışını, mezheplerin din de neyi baz aldıklarını görmeye başladım ve birçok şeyin Kurana uymadığını gördüm. Ama bir taraftan da yüzyıllardır uygulanagelen kuralların dışına çıkmam, bazı şeyleri reddetmem gerekiyordu. Yani sadece Kurana uyularak din olur muydu? Kuranı okuyup Allah’ın Kuranı anlamamız için bizlere indirdiğini ve Kuranın apaçık eksiksiz olduğunu bildirmesi beni cesaretlendirdi. Şimdi daha çok araştırıyorum ve okuyorum. Ha bazı insanları da karşıma almadım değil hem de en yakınlarım, onlar benim doğru yolda olmadığımı bunun böyle olamayacağını söylüyorlar. ancak anlayarak ve bilerek kendin karar verince asıl Kurana uyulması zorunluğunun ortaya çıktığı da gün gibi aşikar. Allah’a her namazda dua ediyorum ”Allah’ım beni doğru yoldan ayırma ”. Çünkü bu dünya geçici ve ebedi bir hayat bizi bekliyor. Allah’ın bizi nelerden sorumlu tutacağını bilirsek ve ona göre davranırsak birçok problemin ortadan kalkacağına eminim. Allah cümle Müslümanlara aklını kullanmayı, Kuranı anlayarak okumayı ve ilim sahibi olmayı nasip etsin.

Güzel Ahlak Sahibi

Bismillah…
Yıllar önce yazmak zorunda olduğum bir ödev için, bir papazla röportaj yapmam gerekiyordu. Evimin yakınlarında bulunan bir kiliseye gittim. Orada bulunan rahibelerden birine sorumlu papaz ile görüşmek istediğimi söyledim. Orta yaşlarındaki rahibe beklememi söyleyerek yanımdan ayrıldı ve bir müddet sonra otuzbeş- kırk yaşlarında kısa boylu biriyle birlikte geri geldi. Sivil ve de oldukça mütevazi giyimli olduğu için başlangıçta tanımamıştım. Sonra Rahibe bu şahsın, kilisenin papazı olduğunu ve sorularımı sorabileceğimi söyledi.
Papazla görüşmemiz bir buçuk- iki saat sürmüştü. Bu süre zarfı içerisinde, bakışlarını bir kere bile yerden kaldırmayarak, o kadar büyük bir edep ve haya içerisinde konuştu ki benimle, ben kendimi salih bir müslüman ile konuşuyor gibi hissettim. O zamanlar dünya Avusturya Kardinal`inin sapıklığı ile çalkalanıyordu, Hristiyan halkının bile içinde bu rahib ve rahibe cemaatine karşı saygı tükenmişken, bu papazın ahlakı beni kendisine saygı duymaya zorlamış ve haddimi aşan soruları sormaktan haya etmiştim.
Zaman zaman papazlarla ilgili ahlak dışı haberler okusam bile yıllar geçmesine rağmen o papazın hayası ve edebini hatırlar, hepsinin aynı olmadığını düşünürüm.
“Ahlak“ en değerli insani ölçüdür. Hz. Resul de (saa) güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmedi mi?
Peygamberimiz,”bana en çok benzeyeniniz ahlakı hepinizden daha iyi olanınızdır” [1] demiyor mu?
İbadetlerimizin amacı da, kirlenen ruhumuzu temizleyip, güzel ahlaka ulaşmak yani öze dönmek değil midir. Peki niye ibadetlerimiz ruhumuzu temizlemiyor, neden kemale giden yolda hiç ilerleyemiyoruz?
Dindar insanların sinirli, kibirli, kinci ya da gösteriş düşkünü oluşu, savundukları dinin temelleri ile ne kadar örtüşüyor? Kendimizden daha az dindar ya da daha az bilgili birini bulunca, olanca havamızla ona dinin en ince ayrıntılarını anlatırız, ama kendi nefsimizi terbiye etmede bir adım bile yol almayız. Konuşunca bu mektepte bir zerre ya da hizmetçi olmayı bile onur sayarken, gerçek yaşamda başkalarının bizden daha yetkili olmasına tahammül edemeyiz. Hz. Ali`nin vahdet için katlandıklarını canı gönülden ve övgü ile anlatırken, kendi içimizde onlarca parçalara bölünürüz. Affetmek nedir? Manasını bile idrak etmemişiz. Hele bir de okumuş dindarlarımız yok mu…
İdrak etmek ile okuyup öğrenmek farklı şeylerdir. Çok bilerek kavak ağacı gibi dünyaya yukarıdan bakmak yerine, idrak ederek yaşamak, başkaları ile değil kendi nefsi ile uğraşarak, o sevgiliye, o en sevgiliye ulaşmak için mücadele etmelidir. İşte o zaman imanın tadından, ilahi aşkının meyvelerinden sadece kendisi değil, bütün salih dostları da lezzet alacaklardır. Şehid Ayetullah Mutaharri’nin “Ahlak Felsefesi”adlı kitabı bize bu konuda yardımcı olabilecek en güzel kitaplardan biridir.
Hayatta hangi rolü oynarsak oynayalım, tavrımız, ahlakımız temsil ettiğimiz dini, cemaati ya da ideolojiyi vs ya karalayacak ya da onlar için yüz akı olacaktır. Başörtülü kadınlar, din adamları veya toplumda dindar tanınan insanların, davranış ve haraketleri dine mal olacağından büyük sorumluluk altındadırlar. Bu şahısların kendilerini bireysel, tek olarak değil bir bütünün parçası veya temsilcisi olarak görüp ona göre davranmaları gerekir.
Nefsimizi hasta olarak düşünüp, iman merceğinin altına yatıralım, bedeni hastalıklarımızda gösterdiğimiz endişe ve iyileşmek için gösterdiğimiz çabayı kalp hastalıklarımızda da gösterelim. Kanser bütün kalbimizi köreltmeden ve çok geç olmadan.
Masume Aliaskeroğlu
————–
1- [Tuhef ul Ukul, S.56]

Hırs Yapmak

Hırs Yapmak
Mala karşı aşırı sevgi besleme, mal arttırma isteği. Bu hususta hiçbir sınır tanımama. Yerilmiş nitelikler ve kötü hasletlerin başında yer alır. Çeşitli kötülüklere ve türlü günahlara neden olur. İhtiras sahibi kimsenin ne kadar kötü ve yerilmiş olduğunu anlamak için, hırsı arttıkça üzüntüsünün ve huzursuzluğunun da arttığını bilmek yeterlidir.
Şimdi de ihtirası, aşırı mal düşkünlüğünü yeren bazı sözleri okuyucunun istifadesine sunuyoruz: İmam Bakır (as) der ki: “Dünyaya hırsla sarılan kimse, ipek böceğine benzer. Böcek etrafındaki kozayı ördükçe, oradan çıkması güçleşir, sonunda ölür gider.” [1]
Şair der ki:
“Cimri insan mal biriktirmekle zamanını tüketir.
Olaylar ve günler içindir biriktirdikleri.
Tıpkı ipek böceği gibi, onu da bina ettiği şey yıkar,
Başkası onun bina ettiğinden yararlanır.”
İmam Sadık (as) der ki: “Gökte vahyin indiği yerde şöyle yazılıdır: Ademoğlunun iki vadisi olsa ve bu iki vadide altın ve gümüş aksa, bunlara ilaveten bir üçüncü vadinin de olmasını ister. Ey Ademoğlu! Şüphe yok ki, senin karnın denizlerden bir deniz ve vadilerden bir vadidir. Onu topraktan başka bir şey dolduramaz.” [2]
İmam Sadık (as) der ki: “Çobanları tarafından yalnız bırakılan bir sürüye, biri önden biri de arkadan saldıran iki kurt, kesinlikle mal sevgisinden daha zararlı değildir. Şeref, Müslümanın dinindedir.” [3]
Emiru’l-Mü’minin (as), oğlu Hasan’a (as) vasiyet ederken şöyle der: “Şunu kesin olarak bil ki sen arzuna erişemezsin, senin için belirlenen yaşama süresinin ötesine geçemezsin. Sen şu anda senden önce yaşamış olanların geçtikleri yolda yürüyorsun. Öyleyse isteklerini kıs, kazançta mutedil ol. Çünkü nice istekler var ki, savaşa dönüşür. Kaldı ki, her talep eden rızıklanmaz ve her mutedil davranan da mahrum olmaz.” [4]
Hasan b. Ali (as) der ki: “İnsanı üç şey helak eder: Kibir, hırs ve çekememezlik. Kibir, dinin de helakıdır. İblis bu özelliğinden dolayı lanete uğramıştır. Hırs nefsin düşmanıdır. Adem (as), hırsı yüzünden cennetten çıkarılmıştır. Çekememezlik ise, insanı kötülüğe yöneltir. Kabil’in Habil’i öldürmesinin sebebi de çekememezliktir.” [5]
Hırsın Kötülükleri
Şurası gün bigi ortadadır ki, ne zaman hırs insana egemen olursa, insanı köleleştirir. Bir çok zorluğa ve meşakkate düşürür. Tehlikeli badirelere atar. İhtiras sahibi kimseyi, mal arttırmaktan, servet yığmaktan başka hiçbir şey ilgilendirmez, gözünü başka bir şey doyurmaz. Açlığının sınırı yoktur. Bir arzusuna kavuşunca, bu sefer bir diğerini ister. Böylece hırsın kavurucu ateşi içinde her zaman yanar. Arzular ona köleleştirmiş olurlar. Nihayet zenginlik tutkusunun kurbanı olarak hüsrana uğrar.
İnsanlar içinde mal için en çok emek sarf eden, ihtiraslı kimsedir. Ama maldan en az yararlanan da kendisidir. Mal kazanmak ve depolamak için yorulur, çırpındıkça çırpınır. Fakat çok geçmeden ölüm onu malından ayırır. Varislerine kalır onca mal. Yorulan kendisidir ama yararlanan bir başkası olur. Yığdığı malın tadına varamadan hayata veda eder.
Bütün bunlardan başka hırs, kişiyi şüphelerin, yoksunlukların, günah nitelikli vartaların içine atar. Ahirete dönük problemlerle yüz yüze bırakır. Kişiyi hayırlı işler yapmaktan da alıkoyar. Sıla-i rahim (yakın akrabalarla ilişki içinde olma), yoksulların, düşkünlerin elinden tutma gibi sevap kazandırıcı ameller işlemesine engel olur. Hiç kuşkusuz bunun zararını telafi etmek mümkün değildir. Büyük bir kayıptır bu.
Hırsın Tedavisi
Hırsın kötülüklerini öğrendiğimize göre, bunun tedavi yöntemini de kısaca sunmamız ve bu amaca yönelik bazı öğütlere yer vermemiz uygun olur.
1-İhtiraslı kimse, hırsın kötülüklerini, dini ve dünyevi yıkımlarını hatırlamalıdır. Dünyalığın helalinden dolayı hesap vereceğini, haramından dolayı ceza göreceğini ve şüphelisinden dolayı azarlanacağını düşünmelidir.
2-Daha önce işaret ettiğimiz kanaatkarlığın faziletini, güzelliklerini düşünmeli, peygamberler, vasiler ve veliler gibi ulu şahsiyetlerin yaşayışlarını kendine örnek almalıdır. Zahidane hayatlarını, aza kanaat edişlerini hayat düstûru haline getirmelidir.
3-Servet açısından kendisinden yukarıda olanlara bakmaktan, durumları karşısında iç geçirmekten ve dünya hayatının, çekici süslerin cazibesine kapılmaktan vazgeçmeli, bu hususta kendisinden aşağı olanlara bakmalıdır. Servet olarak, insanın kendisinden daha alt düzeyde olana bakması kanaat getirme duygusunu geliştirir, gemi azıya almış hırsı dizginler.
4-Harcamalarda orta yolu tutmalı, iktisatlı davranmalı.Bu hırs ateşini söndürmenin en önemli etkenlerinden biridir. Çünkü aşırı harcama ve israf malın çok olması, dolayısıyla mal kazanma isteğine ve ihtirasa neden olur.
İmam Sadık (as) der ki: “İktisatlı davranmanın fakir olmayacağı temin edilmiştir.” [6]
——————
1-el-Vafi, c.3, sf.152
2-el-Vafi, c.3, sf.154
3-Mi’ratu’l-Ukul
4-Nehcü’l-Belağa
5-Keşfu’l-Ğumme
6-El-Bihar, c.2, sf.199
—————–
“Ehl-i Beyt Ahlakı” isimli kitaptan alıntıdır.
Yazar: Mehdi Sadr
Sayfa:67

Hacc-ı ekber ve hacc-ı asğar ne demektir

HAC VE UMRE
Hac, Farziyyeti ve Çeşitleri
Hacc-ı ekber ve hacc-ı asğar ne demektir?
Hac kelimesi, Arapça’da ziyaret etmek, yönelmek anlamına gelmektedir. Sözlük olarak hacc-ı asğar, küçük hac, hacc-ı ekber, büyük hac anlamına gelir. Hacc-ı ekber ifadesi Kur’an-ı Kerim’de; “Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resulünden bütün insanlara bir bildiridir.” (Tevbe, 9/3) şeklinde geçmektedir. Bu ayetteki haccı ekberin hangi anlamda olduğu konusunda farklı görüşler vardır (Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Yolu Tefsiri, II, 724). Genel kabul gören görüşe göre, Hac mevsimi dışında Kabe’ye yapılan ziyarete (Umre) hacc-ı asğar; hac mevsiminde yapılan ziyarete de hacc-ı ekber denir. Bayramın birinci gününe de “hacc-ı ekber” denilir (Zeylai, Tebyinu’l-Hakaik, Kahire, 1313, II, 3). Hz. Ali (r.a.), Rasulüllah’a (s.a.s.) el-Haccü’l-Ekber hangi gündür? Diye sordum; “Bayramın ilk günüdür.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 10) buyurdular. Halk arasında, Arefe günü veya Kurban Bayramının birinci gününün Cuma’ya rastladığı dönemde yapılan hacca, “hacc-ı ekber” denildiğine dair bir anlayış vardır. Ancak bunun dini bir dayanağı yoktur.

Hamile bir bayan nasıl namaz kıla bilir

Hamile bir bayan namaz kılarken zorlanmakta ise namazlarını oturarak veya ima ile kılabilir mi?
Hastalığından dolayı namazda rüku ve secde yapamayan kişi oturduğu yerden kolayına geldiği şekilde, mesela bağdaş kurarak veya ayaklarını yana veya öne doğru uzatarak oturup namazını kılar. Ayaklarını yana veya kıbleye uzatarak da olsa yere oturamayan kişi, ayakta veya tabure, sandalye, sedir vb. yerlere oturarak namazını ima ile kılabilir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) basur hastalığı olan birinin nasıl namaz kılacağının sorulması üzerine; “Durabilirsen ayakta, gücün yetmezse oturarak ona da gücün yetmezse yan üstü uzanarak kıl” buyurdu (Ebu Davud, Salat, 181). Bu durumda olan bir kimse usulüne göre, namazını ima ile kılar. İma ile namaz kılan kişi rükuda başını biraz, secdede ise rükudan biraz daha fazla eğer. Bununla birlikte, vücudun baş ile birlikte eğilmesiyle de ima yapılmış olur. Bir kişi ayakta durmaya gücü yettiği halde, rüku ve secdeye gücü yetmiyorsa, ayakta veya oturarak ima edebilir; ancak oturarak ima etmesi daha uygundur. Başı ile ima etmeye gücü yetmeyen kimse namazını kazaya bırakır; gözleri, kaşları veya kalbiyle ima ederek namaz kılamaz (Mevsıli, el-İhtiyar, İstanbul, ts. , I, 76-78). Hamile olan bayan, namazda rüku ve secde yapması kendisine veya karnında çocuğuna zarar verecekse, yukarıda anlatılanlardan kendisine uygun gelen şekilde namazını kılar.