Dostlar sofrasında memleket meseleleri-Dini Sohbet

Bugün, Ramazan ayı ile 11 ay sonra buluşmak üzere vedalaşıyoruz. Ardından milletçe birlik, beraberlik ve huzur içinde yarınki bayrama hazırlanıyoruz. Böyle bir günde piyasalara ve ekonomiye biraz ara verip Ramazan ayının oluşturduğu manevi iklimde yaşanan güzelliklere değinmek istiyorum. Bu yıl iftar ile sahur vakti arasındaki mesafenin kısa olması nedeniyle Ramazan ayı iftarıyla, sahuruyla İstanbul’da dolu dolu geçti. Umarım diğer illerimizde de benzer güzellikler yaşanmıştır.Son yıllarda İstanbul toplu taşımada yapılan yeniliklerden faydalanarak en uzaktaki dost ve akrabalarının iftar ve sahur davetlerine çoluk çocuk katılabildi. Aynı şekildeki ziyaretlerle camiler de teravih namazlarında ve sonrasında doldu taştı.

İktidarıyla, muhalefetiyle milletvekilleri yurdun dört bir yanında bu geniş katılımlı iftar sofralarında halkla buluşmanın manevi heyecanını yaşadı. Oruçlu olma süresi uzun olmasına ve aşırı sıcaklara rağmen Ramazan ayı koşuşturma içinde bereketiyle ve manevi hazzıyla çok çabuk geçti. Gelecek birkaç yılda da Ramazan benzer şekilde canlı geçecek görünüyor.

Sivil toplum örgütlerinin üyeleri için düzenlediği iftar ve sahur programları da çok yoğun katılımlı oldu. Bunlardan biri de geçen haftaki İstanbul Madeni Eşya Sanatkârları’nın (İMES) benim de katılmaktan onur duyduğum Dostlar Sofrası adı altında düzenlediği sahur davetiydi.

İMES, Türkiye’deki organize olmuş ilk sanayi sitesi. 1150 işyeri ve 12.000’den fazla çalışanı ile Türkiye’deki orta ve büyük ölçekli sanayinin makine ve yedek parça ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılıyor. İMES’te ağırlıklı olarak; özel makine imalatı, otomotiv yan sanayii ürünleri, metal dökümleri, beyaz eşya yan sanayii ürünleri üretiliyor. İMES sadece iç piyasanın değil, 80’den fazla ihracat yaptığı ülkenin de tedariklerini karşılıyor. İhracat hacmi her geçen gün artan İMES’in kurduğu tesisler ve ürettiği ekipmanlar dünyanın dört bir yanında ülkemizi temsil ediyor. İMES Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Akar çevresinde çok sevilen başarılı bir işadamı.

Avrupa Birliği’nden sorumlu Bakan Egemen Bağış, İMES’in geçen hafta bir otelde gece saat 1.00’de düzenlediği söz konusu sahurdaki Dostlar Sofrası’nın konuşmacısıydı. Birçok işadamı, sivil toplum örgütü, siyasi parti, yerel yönetim temsilcileri ve basın mensuplarının katılımıyla çok samimi bir ortamda gecenin geç saatinde, Avrupa Birliği (AB) üyeliği ve ekonomi ağırlıklı memleket meseleleri konuşuldu. İMES Başkanı Kemal Akar’ın açılış konuşması sonrası AK Parti milletvekilleri söz aldı. Toplantının son konuşmasını Bakan Egemen Bağış yaptı. Bakan Bağış, AB üyeliği çalışmaları hakkında bilgi verdi. Bir İstanbul sevdalısı olan Bakan Bağış, dünyada içinden deniz geçen ve iki kıtayı birleştiren İstanbul’dan başka bir şehir olmadığının altını çizerek ecdat yadigarı bu şehrin önemini anlattı. Ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Bakan Egemen Bağış kendisine en çok, ‘AB’nin geleceği belirsiz, hâlâ Türkiye’nin AB’ye üye olmasını düşünüyor musunuz?’ sorusunun sorulduğunu söyledi. Bugün AB’ye üye ülkelerin ekonomileri zor durumdaysa kendi koydukları kriterleri yerine getirmediklerinden kaynaklandığını belirtti. Türkiye, AB üyeliğinde fasılların açılıp kapanma sürecini yaşıyor. Biz ülke olarak AB kriterlerini yerine getirerek üyeliğe hazır olduğumuzda üye olup olmamaya referandumla halka sorularak karar verileceğini belirtti. Türkiye’nin 2023 yılında gelişmiş ilk on ülke arasında olacağının da altını çizdi. Samimi bir atmosferde yenilen sahur yemeği sonrası yeni bir oruca niyetlenilerek, toplantı Kadir Gecesi ve Bayram kutlamasıyla noktalandı. Bu vesileyle ben de siz değerli okuyucularımın Ramazan Bayramı’nı en kalbi duygularla kutluyorum.

Tasarruf etme alışkanlığımız neden zayıflıyor-Dini Sohbet

Damlaya damlaya göl olur’, ‘Ak akçe kara gün içindir’ atasözlerimiz halkın büyük bir kesiminde rafa kaldırılmış görünüyor. Ekonominin canlı tutulmasında, kamunun ve halkın harcama-tasarruf dengesi çok önemli. Küreselleşen dünyada bu dengenin homojen olmaması ülke ve bölge bazlı finansal krizlerin oluşmasında etkili oluyor.
Eskiden tasarruf edebiliyorduk da şimdi neden yeterince tasarruf edemiyoruz? Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişiklikle geniş aile yapısından 2-3 kişilik aile yapısına dönülmesi, tasarruf alışkanlığını olumsuz etkiliyor. Ayrıca liberal ekonomiye geçişle harcamayı teşvik eden ürün çeşidinin hayli artması, toplumun artan hayat kalitesiyle tüketim toplumuna dönüşme eğilimi ve son dönemde yatırım araçlarındaki getirilerin düşüklüğü de tasarrufları olumsuz etkileyen diğer faktörler. Elektronik, telekomünikasyon ve bilişim sektörlerinin hızına yetişilemeyecek oranda gelişmesi ve büyümesi, özellikle nüfusumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan gençleri tasarruf etmek bir yana, sürü politikasıyla kazanılmamış paraları harcamaya itiyor.

Ülke ekonomisinin büyümesi, ihracata ve iç tüketime bağlı. Ancak kaynaklar yeterince verimli kullanılamıyor. Mütedeyyinlerin tasarrufları faiz sebebiyle yastık altında atıl duruyor. Yatırımlar için dış kaynak ihtiyacı doğuyor. Liberal ekonomilerde yatırımların özel sektör eliyle yapılması ve kamu yatırımlarının yap-işlet-devret modeliyle özel sektöre bırakılması, dış kaynak kullanımını zorunlu hale getiriyor. Daha önceki hükümetler döneminde yaşandığı gibi, yatırımlar ve kamu borçlarının döndürülmesi dış finansal kaynakla sağlandığında, dış ekonomik gelişmelerdeki bozulmalar, borçlu olan ülke ekonomisine daha hızlı yansıyor ve makro ekonomik göstergeler bozuluyor. Siyasi istikrar bundan olumsuz etkileniyor. Merkez Bankası’nca paranın daraltılması, ekonomiyi soğutuyor. Tasarruflar azaldığı gibi, bireylerin alışılmış hayat düzeylerini sürdürme eğilimleri borçlanmaları artırıyor. İç pazarın daralması vergi gelirlerinin düşmesine ve bütçe açığına sebep oluyor. Bütçe açığı dolaylı vergilerle karşılanmaya çalışılıyor. Bu kez maliyet enflasyonu oluşuyor. Halkın tasarrufları azalıyor.

Aslında, kamu-özel sektör ortaklığı şeklinde ve stratejik önemi haiz olmayan işletmelerin kârlarının belirli bir oranını halka dağıtacak kâr payı ortaklığı senetleriyle, mütedeyyin kesimlerin tasarrufları kayıt dışılıktan kurtarılarak ülke ekonomisine kazandırılabilir. Rahmetli Turgut Özal hükümeti döneminde köprü-baraj senetleriyle bu sistem kısa süreli uygulandı. Bugün de daralan dünya ekonomisinde iç kaynakların hareketlendirilmesi açısından, yastık altı altınların ekonomiye kazandırılması projesi yanında, gelir ortaklığı senetleri çıkarılmasına ihtiyaç var. Her ne kadar sukuk (kira sertifikası) yasasıyla bu sağlanmaya çalışılıyorsa da, halk henüz bu konuda bilgilenebilmiş değil ve bunun için daha uzun zamana ihtiyaç var. Dünya piyasalarında paranın getirisinin sıfır olduğu günümüzde, Türkiye’de faiz oranlarının enflasyonun üzerinde seyretmesi, sanayiciyi, yatırımcıyı ve reel sektörü olumsuz etkiliyor.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’ndan (İMKB) yaklaşık bir milyon yatırımcı hesabının sadece 300 bininin aktif ve portföylerin yüzde 64’ünün 10 hisse ile yabancının elinde olması, bireysel yatırımcıya Borsa yatırımında hayat hakkı tanımıyor. Bu sebeple de Borsa’ya içerden yeni bireysel yatırımcı gelmiyor. Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) devlet desteğiyle büyümeye çalışsalar da, işletmelerinin belirli orandaki hissesini halka açarak daha ucuz kredi elde ederek gelişmesi, şeffaf mali yapıya kavuşması ve bu yolla kurumsallaşması ve büyümesi, ülkenin yatırım, üretim ve istihdamına katkı sağlayabilir. Zayıflayan tasarruf alışkanlıklarımızı teşvik edebilir

GÖKLERİN VE YERİN YARATILMASI-Dini Sohbet

Madde ötesi ruhsal varlık olan melekler, yüce Allah’ın bir ol emri ile yaratıldıklarından ve onların hayatı doğrudan ve yalnızca yüce Allah’ın Hayy esmasına bağlı olduğundan…
       Melekler yaratıldığı zaman ne madde âlemi, ne yerler, gökler, dünya, ay, güneş ne de yıldızlar vardı.
       Madde âlemindeki canlılara gelince!…
       Yüce Allah buyuruyor:

      “Yeryüzünde hareket eden bütün canlıların rızkı, ancak Allah’a aittir. Ve o ‘Allah’ ki, onların sürekli barınacakları yerleri de, geçici olarak kalacakları yerleri de bilir. Bunların hepsi Kitab-ı Mübin’dedir (Levh-i Mahfuz’dadır).” (Hûd, 1)

      Bu âyet-i kerimeye baktığımızda!…
       Ruhsal açıdan meleklerle eşit konumda olan insan, bedensel açıdan madde âleminin bir parçası olacağından ve madde âleminde parça bütüne tâbi olduğu gibi, insan da madde âlemindeki kurallara tabi olacağından…
       İnsandan önce madde âleminin yaratılması, yerlerin, göklerin, dünyanın, ayın, güneşin ve yıldızların, insanların yaşam koşullarına uygun bir ortamda düzenlemesi, sonra insanların bitkisel ve hayvansal rızıklarının yaratılması ve en son insanın yaratılması, Yüce Allah’ın madde âlemi için koymuş olduğu denge-düzen kurallarının ve ilâhî takdirin gereğidir.

GÖKLERİN VE YERİN YARATILMASI

      Yüce Allah buyuruyor:

      “Sizin Rabbiniz olan Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Araf, 54)

      Evet, bizim ve bütün âlemlerin Rabbi olan yüce Allah, gökleri ve yeri altı günde, yani altı dönemde yarattı.
       Peki, neden bir anda değil de, altı dönemde?
       Yüce Allah’ın madde âlemi için koymuş olduğu denge-düzen kurallarının gereği, madde âleminde her şey belirli maddelerden, belirli sebepler kuralı doğrultusunda, belirli zaman birimleri içerisinde ve belirli aşamalardan geçerek yaratıldığından…
       Yüce Allah koymuş olduğu bu denge-düzen kuralları doğrultusunda gökleri ve yeri altı dönemde yarattı.

      Birinci Dönem

       Yüce Allah buyuruyor:

      “O kâfirler görmediler (görür gibi bilmediler) mi ki, gökler ve yer birleşik bir halde iken, Biz onları yarıp (parçalayıp) birbirinden ayırdık.” (Enbiyâ, 30)

      Gökler ve yer birleşik ve duhan (gaz) halinde idi. Yüce Allah’ın madde âlemindeki sebepler kuralını devreye sokması ile korkunç bir enerjiye dönüştü. Sonra yüce Allah’ın takdir ettiği anda, takdir ettiği boyutlarda şiddetli patlamalarla yarıldı, parçalandı ve çok büyük kütlelere ayrıldı.Sonra tekrar şiddetli patlamalar oldu ve bu patlamalarda büyük kütlelerden bazı parçalar kopup, ayrıldı ve birinci dönem tamamlandı.

      İkinci Dönem

       Yüce Allah buyuruyor:

“Sonra, (ilâhî irade) göğe yöneldi. Gök, duhan (gaz) halinde idi. O’na (göğe) ve yere, ister istemez (emrime) gelin dedi. Onlar, isteyerek (emrine) geldik dediler.” (Fussilet, 11)

      Parçalanan kütleler kızgın gaz halinde ve korkunç enerji yüklü iken, yüce Allah göğe (yıldızlara) ve yere (dünyaya) ister istemez koymuş olduğum denge, düzen ve çekim kanunlarıma uyun ve yörüngelerinize oturun emrini verdi (ilham etti).
       Yer ve gök, yüce Allah’ın onlara verdiği duygu ile ilâhî emri anladılar, “koymuş olduğun denge, düzen ve çekim kanunlarına isteyerek uyacağız” dediler ve yüce Allah’ın takdir ettiği yörüngelerine yerleştiler.
       Ve yüce Allah buyuruyor:

      “Bu şekilde onları iki gün (dönem) de, yedi gök olarak yerlerine (yörüngelerine), oturttu ve her göğe (görevi ile ilgili) emri vahyetti (ilham etti).” (Fussilet, 12)

      Yüce Allah’ın yerlere, göklere, yani katı, sıvı ya da gaz halindeki atom yığınlarına emirler vermesini sakın ha, yadırgamayalım!… Dış kulaktan gelen karmaşık sesleri beyindeki işitme hücreleri ayırt edip anladıkları gibi, yerdeki ve göklerdeki atomlar da, yüce Allah’ın emirlerini ayırt edip anlarlar. Dilediği an atomları hücreye ve hücreleri atoma çeviren yüce Allah’ın katında, atomlarla hücreler arasında ne fark var ki!…

 

Misak Ayeti Ne Diyor-Dini Sohbet

Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahid tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da) evet (rabbimiz olduğuna) şahit olduk dediler.

“Yahut (ne yapalım) daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onun için biz de onların izinden gittik. Ahdi) iptal edenlerin yüzünden bizi helak edecek misin?” –

“İşte böylece (kâfirlikten) dönmeleri için ayetleri açıklıyoruz.” (Araf 7/172-174)

Şevkani’nin izahı şöyledir:

Bunu yaptık ki mazeret olarak gafleti öne sürmeyesiniz, yahut şirki kendiniz yerine atalarınıza nisbet edip bunlardan biri yahut ikisiyle kendinizi mazur görmeye çalışmayasınız. Eskiden bu iki bahaneyi de mazeret olarak ileriye sürüyorlardı. “Biz onlardan sonra gelme bir nesildik” bu nedenle hakka ulaşamıyor, doğruyu bilemiyorduk.

“Bizi batıl işler yapanların yaptıkları sebebiyle helak mi edeceksin?”

Atalarımızdan dolayı; yani, bunda bizim cehaletimiz, araştırma yapmaktan acziyetimiz ve o geçmişlerimizin bıraktıklarıyla yetinmemiz sebebiyle bir günahımız da yoktur. Allah Sübhanehu bu hikmet ile – ki insanları bu sebepten dolayı Adem’in sulbünden çıkartmış ve kendi kendilerine şahit tutmuştur.- şunu beyan ediyor:

Bunu onlara şundan dolayı yaptık:

Kıyamet günü bu sözleri söylemesinler, bu batıl delillere sarılmayıp, böylesi geçersiz bir özre bağlanıp mazeret beyan etmesinler.

Kurtubi, Tartuşi’den şu nakilde bulunuyor:

Şüphesiz insanlar bu anlaşmadan sorumludur. Her ne kadar bu hayatta onu hatırlayamıyorlarsa da…

İbni Abbas (r.a) ve Übey b. Ka’b şöyle demişlerdir:

O’nun (c.c) ‘şehidna (şahid olduk)’ sözü beni ademe ait bir sözdür. Şu manaya gelir: Biz şüphesiz senin bizim rabbimiz ve ilahımız olduğuna şahid olduk.

“Bizi mubtillerin yaptıklarından dolayı helak eder misin?” Bu ise şu anlamdadır: Sen böyle yapmazsın. Esasen tevhit konusunda mukallidin hiçbir mazereti yoktur.

Taberi bu ayeti şu şekilde yorumluyor:

“Ya da daha önce atalarımız şirk koştu demeyesiniz diye.”

Şanı yüce Rabbimiz diyor ki:

“Şahid tuttuk” üzerinize ey Allah’ın rableri olduğunu ikrar edenler. Maksat siz kıyamet günü şüphesiz biz bundan gafildik demeyesiniz diye. Şüphesiz biz bunu bilmiyorduk. Biz bundan yana bir gaflet içinde idik. Ya da şüphesiz atalarımız şirk koştu biz ise onlardan sonra gelme bir nesiliz, demeyesiniz diye…

Hakkı bilmeyişimizden kaynaklanan cehaletimizle onların yollarına uyduk. (Taberi Terc., 2/713)

İbni Kesir şöyle diyor:

Allah (c.c) beni ademin zürriyetini, Allah’ın rableri ve malikleri olduğuna ve ondan başka ilahın olmadığına dair kendi nefislerine şahitler olsun diye sülblerinden çıkardığını haber veriyor:

Nitekim Allah (c.c) onları bu fıtratta yaratmış ve bu yapıyla donatmıştır. Ayrıca selef ve haleften (geçmiş ve sonrakilerden) bazıları şöyle demiştir:

Şüphesiz bu şahid tutmaktan murat, onları tevhit fıtratında, tevhide yatkın yarattığını belirtmektir. (Daha sonra da bu görüşün doğruluğuna deliller getirmeye başlıyor) Bu alimler şöyle demiştir:

Bu şahid tutmaktan maksadın, onların tevhide yatkın yaratılmaları olduğuna dair delillerden biri de; Allah’ın bu şahid tutmayı, şirk hususunda onlar hakkında bağlayıcı bir delil (hüccet) kılmış olmasıdır. Şayet bu olay -misak ahdinin alınması için Adem (a.s)’in sulbünden çıkarılmaları- bazılarının dediği gibi gerçekten vukua gelseydi, herkesin bunu bizatihi hatırlaması gerekirdi ki aleyhlerinde bir delil olabilsindi. Şayet denilse ki:

Resulullah’ın onu haber vermiş olması onun meydana gelmiş olmasına inanmak için kafidir. Bunun cevabı şudur: Şüphesiz tekzip eden müşrikler resullerin getirdiği her şeyi yalanlıyorlar, bunu da diğerlerini de. Bu misak ise onlar hakkında müstakil bir hüccet kılındığına göre üzerinde yaratıldıkları fıtrat, tevhidi ikrar etmeye yatkın bir fıtrattır demektir. Bu nedenle diyor ki:

“dememeniz için” yani kıyamet günü şunu demeyesiniz diye “şüphesiz biz bundan” yani tevhitten gafil idik. “ya da şüphesiz atalarımız şirk koştu demeyesiniz.” (İbni Kesir Terc., 7/3131-3138)

Beğavi’nin yorumu şöyledir:

Denilse ki, kişinin hatırlamadığı misak, kendisi hakkında (aleyhinde) nasıl bağlayıcı bir delil olabilir ki?

Buna şöyle cevap verilmiştir:

Şüphesiz Allah kendi birliğine ve elçilerinin haber verdikleri hususlardaki doğruluklarına dair deliller serdetmiştir. Artık buna rağmen kim inkâr ederse, o, ahdi nakzetmiş bir muannittir ve ona hüccet kaim olmuş sayılır demektir. Kaldı ki onların unutması ve hatırlamaması, hele, mucizeler sahibi olan doğru haber vericinin haber vermesinden sonra, bu delile dayanmayı sakıt kılmaz (delilliğini ortadan kaldırmaz). Ayette şöyle deniyor:

“Şüphesiz bundan önce atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelen bir kavimiz.”

Bu, şu demeye gelir:

Ey müşrikler, şüphesiz ki sizden misak şöyle demeyesiniz diye alındı:

Muhakkak ki bundan önce atalarımız şirk koşup ahdi nakzettiler, biz de zaten onlardan sonra gelme bir nesiliz Yani, biz onların tabileriyiz, dolayısıyla onlara uyduk. Tutup bunu kendinize özür (kalkan) yapıp sonra da şöyle demeyesiniz:

“Batıl iş yapanların yaptıklarından dolayı bizi helak eder misin!”

Yoksa bize, batıl işler yapan atalarımızın cehaletleri sebebiyle azap mı edeceksin?

İşte onların, Allah’ın tevhide dair misak aldığını bildirmesinden sonra böylesi laflar savurarak kendilerini savunması mümkün değildir.

“İşte ayetleri böyle açıklarız”

Yani kullar iyice düşünsünler diye ayetleri böylece beyan ediyoruz.

“Belki dönerler” küfürden tevhide dönerler.

İbni Kayyım ise şöyle diyor:

“Ve onları kendilerine şahid tutarak; Ben sizin rabbiniz değil miyim (dedi)”

Bu onların, O’nun rububiyetini ikrar etmelerini gerektirir. Öyle bir ikrar ki bununla aleyhlerinde hüccet kaim olsun. Şüphesiz bu o ikrardır ki onunla, resullerinin diliyle aleyhlerinde delil getirilmiştir. Şu ayetlerdeki gibi

“Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?” (İbrahim 14/10)

“And olsun ki: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan mutlaka Allah derler.” (Lokman 31/25)

“(Resulüm) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım) bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” –

“Allah’a aittir, diyecekler.” (Müminim 23/84-85)

Kur’an’da buna benzer ayetler çoktur. Bu ayetlerde, onların rableri ve yaratıcılarını ikrar etme anlamında üzerinde yaratıldıkları fıtrat ile kendileri aleyhinde delil getirilmekte, ayrıca bu ikrar vesilesiyle onlar, hiçbir şey şirk koşmaksızın yalnızca ona ibadet etmeye davet edilmektedirler. Esasen bu, Kur’an’ın kendine mahsus bir metodudur. Bunlardan biri de Araf suresinde geçen Allah’ın (c.c) şu sözüdür:

“Rabbin alırken” Bu sebepten dolayı olacak ki sonunda “kıyamet günü biz bundan gafildik demeyesiniz.” denmekte ve bununla, onların ikrar etmiş oldukları rububiyeti çerçevesinde şirkleri ve ondan başkasına ibadet etmeleri noktasında aleyhlerine istidlal yapılmaktadır (sonuç çıkarılmaktadır). Böylece artık ne haktan yana gafil olmakla ne de batılda taklit etmiş olmakla mazeret beyan etmemeleri istenmektedir. Çünkü dalaletin zaten başlıca iki sebebi vardır:

a. Ya haktan yana gafil olmak,

b. Yahut da dalalet ehlini taklit etmek.. (Ahkam’u Ehl’iz-Zimme, 2/527)

Allah (c.c) diyor ki, babalarının sulbünden alındıkları ve daha sonra, kendi aleyhlerinde şahitler olarak Allah’ın rableri olduğu şeklinde yaratıcıyı ikrar etme fıtratında doğarkenki yaratılışlarını düşün. İşte bu ikrar, kıyamet günü aleyhlerinde bir delil (hüccet)dir… (Ahkam’u Ehl’iz-Zimme, 2/562)

“Dememeniz” yâni demenizi önlemek ya da dememeniz için “şüphesiz bundan haberimiz yoktu (gafildik)” yani Allah’ın rablığını ve O’na ibadet edeceğimize dair bu ikrardan…

“Ya da daha önce atalarımız şirk koşmuştu biz ise onlardan sonraki bir nesiliz demeyesiniz diye”

Allah Sübhanehu burada mazeretlerini yok eden iki delil serdetmektedir.

1 – Şüphesiz biz bundan gafildik dememeleri için; burada bu ilmin fıtri ve zaruri olduğunu ve her insanın onu tanıması gerektiğini beyan ediyor. Bu da başıboşluğun geçersizliğine ait Allah’ın bir hüccetini, dahası yaratıcının isbatına yönelik ifadelerin zaten fıtri ve zaruri bir bilgi olduğunu kapsıyor. Bu ise başıboşluğun geçersiz olduğuna dair bir hüccettir.

2 – Daha önce atalarımız şirk koşmuştu biz ise onlardan sonra gelme bir zürriyetiz. Yoksa şimdi bizi o batıla dalanların yaptıklarıyla helak mi edeceksin?

Ki onlar da müşrik olan babalarımızdır. Yani yoksa bizim dışımızdakilerin suçuyla mı bizi cezalandıracaksın?

Şimdi şüphesiz ki şayet onların, Allah’ın rableri olduğunu bilmemeleri takdir edilmiş ve kendileri de onlardan sonra gelme bir nesil olarak atalarını müşrik olarak görmüşlerse, -ki esasında kişinin sanat, imar, giyim ve yiyeceğe kadar babasının peşinden gidip ona uyması da normal tabiatın bir gereğidir. Çünkü onu yetiştiren odur. Bu sebepten dolayı ebeveyni onu ya Yahudi ya Hristîyan yahut Mecusi yapmış idiyse ve bu da gene adet ve tabiatın doğal gereği olup fıtrat ve akıllarında da bunu nakzedecek bir şey yoksa- tabi ki şöyle diyeceklerdir: Biz mazuruz. Şirk koşanlar atalarımızdır. Biz ise onların sonradan gelme nesilleriyiz. Kaldı ki yanımızda onların hatalarını beyan edecek bir şey de yoktu. Oysa fıtratlarında Allah’ın, evet sadece O’nun kendilerinin rabbi olduğuna dair şehadet ettikleri bu bilgi mevcut olduğuna göre şu halde kendilerine şirkin geçersizliğini beyan edecek bir şey -ki bu da kendi aleyhlerinde şehadet ettikleri tevhittir- var imiş demektir. Böyle iken gene de doğal olarak atalara tabi olma adetine sarılacak (bunları ihticac edecek) olurlarsa işte bu iddia ve çirkin adete karşı geçmiş olan fiili ve tabii fıtrat, aleyhlerinde kesin bir hüccet olur. Kaldı ki İslâm demeye gelen bu fıtrat sarılmaya çalıştıkları o terbiye (adetler)den çok daha öncedir.

Bu da şu demektir:

Kendisiyle tevhidin anlaşıldığı aklın bizatihi kendisi şirkin batıllığına apaçık bir delildir. Hem de herhangi bir resule ihtiyaç duymadan. Bu nedenle aleyhlerine delil olarak Resul yerine söz konusu misak esas alınmıştır. Bu dahi Allah’ın (c.c) şu sözüyle çelişmez.

“Biz resul göndermedikçe kimseye azap edici değiliz” (İsra 17/15)

Resul, tevhide davet eder lakin fıtrat, akli bir delildir. Nitekim yaratıcının varlığı (isbatı) da bununla bilinir. Çünkü şayet nebevi risalet onlar hakkında bir hüccet olamamışsa bile bu şehadet (misak), Allah’ın rableri olduğuna yatkın olan nefisleri üzerinde yeterli bir delilidir. Bununla beraber buna dair bilgileri de bütün beni adem için gerekli bir durumdur. Zaten Allah’ın resullerini tasdik noktasında da hücceti, bununla sabit olmaktadır.

Binaenaleyh, kıyamet günü hiç kimse şöyle diyemez:

Bu durumdan haberdar (gafil) değildim . Bu yüzden bu günah bana değil müşrik olan babama aittir. Çünkü o, Allah’ın rabbi olduğunu keza hiçbir ortağının bulunmadığını biliyordu. Böyle iken bu kişi, gene de başıboşluk (tatil) ve şirkinden dolayı mazur sayılmamaktadır. Aksine müstahak olduğu azap kendin için geçerli olmaktadır. Bütün bunların yanında şüphesiz Allah (c.c), rahmet ve ihsanının kemalinden dolayı hiç kimseye kendisine elçi göndermedikçe azap etmemektedir. Her ne kadar kınama ve cezayı gerektiren bir işin faili olsa bile.

Esasen Allah’ın kulları üzerinde iki ayrı hücceti vardır. Şüphesiz Allah onlar hakkında bunları muhkem kılmıştır. Ve bu hüccetleri ortaya koymadan (ikame etmeden) bu kullara azap da etmez.

Birincisi; Allah’ın kendisini, rabbi, meliki ve yaratıcısı olduğunu, O’nun kendisi üzerinde hakkının bulunduğunu ikrar etmeyi içeren yapı ve yatkınlıkta yaratmış olması.

İkincisi;ona elçiler göndermesidir. Bu elçiler bunu (misakı) açıklamakta, takrir edip tamamlamaktadırlar. Böylece bu kişi üzerinde hem fıtrat ve hem de şeriat şehadetleri kaim olmaktadır. Bu durumda o da kabul etmeyince şu ayette geçtiği gibi kâfir olduğunu bizzat ikrar etmiş olmaktadır.

“Ve kendilerinin kâfir olduklarına yine kendileri şahitlik ettiler.” (Enam 6/130)

Demektir ki müstahak olduğu hüküm, hakkında, ancak ikrar ve iki şahid (delil) den sonra tenfiz edilmektedir. Bu ise sırf adalettir. (Ahkam’u Ehl’iz-Zimme, 2/527-570)

Kullar Sadece Allah’a Teslim Olacak Fıtratta Yaratılmıştır

İbni Teymiye şöyle demiştir:

Allah’a hamd olsun. Resulullah’ın (s.a.v) şu sözüne gelince;

“Her çocuk fıtrat üzere doğar. Onun ebeveyni onu Yahudi, Nasrani veya Mecusi yapar”

Doğru olan bu fıtratın Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat olmasıdır. Bu da İslâm fıtratıdır. Yani insanların şöyle dediği günde üzerinde yarattığı fıtrat:

“Ben sizin rabbiniz değil miyim. Onlar da evet dediler.” (Araf 7/172)

Bu, batıl itikatlardan kurtulup sahih akideyi kabul etmek demektir. Çünkü şüphesiz İslâm’ın özü başkasına değil, sadece Allah’a teslim olmaktır. Aslında bu da La ilahe illallah’ın manasıdır. Resulullah (s.a.v) bunu şöyle örneklendirmiştir. Diyor ki:

“Tıpkı hayvanın sağlam bir yavru doğurması gibi. Onda bir noksanlık fark ediyor musunuz.”

Yani kalbin noksanlıklardan selim olması, bedenin selameti gibidir. Noksanlık ise çirkin bir durumdur. Sahihi Müslim’de ise İyaz bin Himar’dan gelen hadiste Resulullah (s.a.v), Rabbinden rivayet ettiği hadiste şöyle diyor:

“Ben kullarımı hanifler olarak yarattım. Fakat şeytanlar onlara dolandı ve onlara helal kıldığım şeyleri haram kıldı. Onlara, benim hakkında hiçbir delil indirmediğim şeyleri bana ortak koşmayı emretti.”

Bu nedenle İmam Ahmed (r.a) kendisinden gelen meşhur görüşe göre şöyle düşünmüştür:

Çocuğun kâfir ebeveyninden biri öldüğünde artık onun Müslümanlığıyla hükmedilir. Çünkü onun fıtratının aslını değiştirecek sebepler ortadan kalkmış olur. Yine o ve İbni Mübarek’ten yapılan rivayete göre şöyle denilmiştir:

“Çocuk mutsuzluk ve mutluluk olarak üzerinde yaratıldığı fıtrat ile doğar.”

Bu söz birincisini nefyetmez. Şüphesiz çocuk selim olarak doğar. Allah ise onun küfredeceğini bilmektedir. Dolayısıyla onun da Ümmü Kitap’ta kendisi için var olana dönüşmesi gerekmektedir. Tıpkı hayvanın salimen doğuşu gibi. Oysa Allah onun kusurlu olacağını bilmiştir…

Esasen onların doğum esnasında fıtrat üzere doğmuş olmaları, fiilen İslâm’a inanıyor olmalarını gerektirmez. Çünkü Allah (c.c) bizi annelerimizin karnından bir şey bilmez olarak çıkarmıştır. Fakat bu, İslâm demek olan hak için kalp selameti ve onu kabul ve irade edecek fıtratta yaratmış olması demektir. Şöyle ki şayet bir saptırıcının etkisi olmaz ise o bir Müslüman olarak kalmaya devam edecektir. İşte kendisini önleyecek bir engel olmadıkça bizzat İslâm’ı gerektiren bu ilmi ve ameli güç, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrattır. (Feteva, 4/245. *Külliyat, 4/220. 56)

Görüldüğü gibi Şeyh’ul-İslâm İbni Teymiye’nin ifadelerinde Ahid, Allah’ın (c.c) insanları üzerinde yarattığı fıtrattır. Şüphesiz Allah her insanı batıl itikatlardan selim, hak itikadı kabul edecek şekilde bir fıtratla yaratmıştır. Bu fıtrat eğer ifsat edilmez ise sahibi illaki Müslümandır.

Bundan anlaşılıyor ki müşrik kendisinden alınmış ahit ve misakı nakzetmiştir.

Misak ayetiyle ilgili bu nakillerden sonra artık delaletinde muhkem ve kesin olan bu naslardan sonra başka bir nasa ihtiyaç kalır mı?

Bu delilden sonra bir delile gerek var mıdır?

Bu açıklamadan sonra bir açıklama gerekir mi?

Şüphesiz ki bahsi geçen müfessirler bu ayetin, şirk konusunda müstakil bir delil olduğunda ittifak etmişlerdir.

Sözgelimi Kurtubi, mukallit için tevhit noktasında hiçbir özür yoktur diyor.

Taberi ise müşriklerin gaflet ve körü körüne taklit ile kendilerini savunmalarını, misakın delil oluşu ile iptal etmektedir.

Aynı şekilde Beğavi ve Şevkani de böyle diyor.

İbni Kesir, bu şahid tutmayı şirk konusunda onlar aleyhinde müstakil bir delil telakki etmiştir.

İbni Kayyım ise şöyle diyor:

Şüphesiz onların rububiyeti ikrar etmeleri ile hüccet kaim oluyor. Bu da, Mevla’nın resullerin diliyle aleyhlerine getirdiği delildir. Bununla onlar hakkında ihticac (naslardan sonuç çıkarmak) ediyor ve onunla kendilerini uluhiyeti de ikrar etmeye çağırıyor.

İmam Cevziyye devamla bu, Kur’an’ın metodudur. Onların gaflet, cehalet ve ataları taklit etmeye dayalı kanıtlarını reddedilmeyecek apaçık delillerle iptal etmektedir, diyor. Bunun gibi şüphesiz kendisiyle tevhidi öğrendikleri akıl, şirkin geçersizliği noktasında bir delil olup bu noktada bir elçiye bile ihtiyaç bırakmaz. Esasen bu haliyle, onlara azabı hak ettiren sebep de gerçekleşmiş olur. Ne var ki Allah’ın her şeyi kapsayan rahmetinin kemalinden dolayı azab, nebevi mesajın ulaşmasına bağlanmıştır.

Bu ayet, Ademoğlunun Allah’tan (c.c) başkasına ibadet hususunda sarılabileceği her çeşit özrü ortadan kaldırıyor. (*Ayetin tefsiri için ayrıca bkz. Menar Tefsiri)

Şüphesiz Allah (c.c) kainatı şirk koşulmadan sırf kendisine ibadet edilsin diye yarattı. İnsanlar, hakkında kitapların indirilip resullerin gönderildiği bu gerçek sebebiyle ahirete sevk edilecek. Nitekim Allah (c.c) da bu ahde vefa gösteren yahut göstermeyen insana, karşılık olarak cennet yahut cehennemi hazırlamıştır.

Bu ayetle ilgili mevzuyu kapatmadan önce bazı arkadaşlara arız olan bir şüpheden bahsedeceğim. Bu da şudur:

Şüphesiz bu şahid tutma uluhiyete değil rububiyete dair idi. Dolayısıyla bu ilahlık değil rablıkla ilgili olan şirk hakkında bir hüccettir.

Oysa ilkin selef ve haleften başında İbni Teymiye, İbni Kayyım ve İbni Kesir’in de içinde bulunduğu büyük bir çoğunluğun görüşü, bu şahid tutmanın mecazi olduğu şeklindedir. Bu da Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat olup, o iddiayı çürütmektedir. Çünkü fıtrat sırf İslâm’dır. Nitekim bu, İbni Teymiye’den nakledilmişti. Tıpkı İbni Kayyım’ın geçen kaynakta misak ayetinden bahsederken İbni Abdilber’den yaptığı nakildeki gibi. (Ahkamu ehl’iz-Zimm)

Esasen müfessirler fıtratın İslâm demek olduğunda icma etmiştir. Nitekim açık sahih hadisler de bunu ifade etmektedir.

Resulullah’ın şu sözü de bu anlamdadır:

“Anne-babası (ebeveyni) onu Yahudi, Hıristiyan yahut Mecusi yapar”

Bu hadiste onu Müslüman yapar dememektedir. Keza Sahihi Müslim’de geçen (bu millet üzere) şeklindeki hadis de bunun kesin delilidir. Ayrıca buna dair başka hadisler de vardır. Kaldı ki Ebu Hureyre’nin (r.a)

“Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat.” (Rum 30/30) ayetine yaptığı açıklama da bu anlamdadır. Yani fıtrat İslâm’dır. Esasen ben bu konunun meşhur oluşuna ve ilgili delillerin çokluğuna binaen fazla söze de gerek görmüyorum. Çünkü bu konu aslında delillendirmekten bile müstağnidir.

İkinci olarak da gene selef ve haleften birçok alimin sözü olarak bu şahid tutmanın, hakikaten meydana geldiği düşüncesi vardır.

Kıble Ehli ve Tekfir-Nur Sohbet

Kıble Ehli, Tahavinin sözü: Kıblemize yönelenler müslüman ve mü’min olarak isimlendiririz. ilerde acıklanacak; Taki Rasulullah’ın getirdiğini kabul ettiği bildirdiklerini doğruladıkları müddetçe.  Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Kim bizim namazımız gibi namaz kılarsa ve bizim kıblemize göre kılarsa, bizim kestiğimizi yerse o müslümandır. Bize ne hak varsa orada vardın. Bizim ne sorunluğumuz varsa orada vardın.”  (Buhari)

Bu sözünde iman ile islamın bir olduğuna işaret etmektedir. Müslüman ise büyük günah işlediğinde onu helal saymadıkça islamdan çıkmayacağına işaret etmektedir.  Kıblemize yönelenlerden kasıt müslüman olduğunu söyleyen namaz kıldığında kabeye yönelen kişi velev ki bidatçi veya büyük günah işleyenlerden olsun. Bu ehli kıbledir. Ancak Rasulullah’ın getirdiklerinin hiç bir tanesini yalanlamadığı müddetçe bir günahtan dolayı onu helal saymadıkça kıblemize yönelenleri tekfir etmeyiz.  İslam ve iman birdir. Temelleri aynıdır.

Tahavi şöyle diyor:Allah’ın zatı hakkında cedelleşmeyiz. Allah’ın dini konusunda kimseyle kavga yapmayız. bu sözde kelamcıların batıl görüşlerine işaret edilmektedir. Bu batıl görüşlerin hakkında konuşmamak gerektiğini bildiriyor. Onları kötülüyor ve ilimlerinin batıl olduğunu bildiriyor. Onlar Allah hakkında delilsiz konuşuyorlar. Onlarla tartışmamak uzak olmak gerekir.  Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onlara hiç bir güç indirmemiştir. Onlar kuruntudan ve nefislerin arzu ettiği hevadan başkasına uymuyorlar. Halbuki kendilerine Rabblarından hidayet gelmiştir.”(Necm: 23)

Ebu Hanife (r.a) şöyle diyor: Allah (c.c) zatın hakkında hiç kimse kafasından bir görüş beyan etmesin Kur’an ve sünnette kendini nasıl vasfetmişse öyle vasfetme gerekir.
Bazı alimler Allah-u Teala şöyle diyor: Benim Kur’an’da zikrettiğim isim ve sıfatlara göre hareket eden edeple hareket etmiş olur. Benim zatımı açıladığım kimse tamamen yok olmuş olur. Bu sözün doğru olduğuna delil. Allah (c.c) dağa kendi zatını teceli ettiği için dağ yok olmuştur. Allah’ın zatının azametine dayanamamıştır. Dağ gibi yok olmak isteyen Allah’ın zatını araştırsın.
Şibli dedi ki: Allah’ın zatı hakkında geniş düşünmek edebi terk etmektir.”
Tahavi şöyle diyor:
Allah dini konusunda hak olan kişilere karşı düşmanlık göstermeyiz. Sırf şüphe ehlinin tarafını tutmak için bu şekilde yapıldığı zaman batıl olan şeylere insanların çağırmış hakkı saptırmış islam dinini ifsad etmiş oluruz.  Batıl kişinin görüşünü sunmak batıla çağırmaktır.
Tahavi diyor ki:
Her hangi bir günahtan dolayı helal saymadığı müddetçe kıble ehlini tekfir etmeyiz. Aynı şekilde imanla beraber hiç bir günah zarar vermezde demeyiz.
Kıble ehlinden kasıt:
daha önce açıkladığımız kıble ehlini müslüman ve mü’min olara isimlendiririz sözünü açıkladığımız gibidir. Bu sözünde helal saymadığı müddetçe kıble ehlini tekfir etmeyiz.
Bu sözün sebebi havariçe cevap vermektir. Havariç her işlenen günahtan dolayı havariçi tekfir ederler.
Bil ki Allah seni ve bizi rahmet etsin. Tekfir etme ve etmeme meselesi büyük bir imtahandir. Bundan dolayı çok fırkalar ayrılmış değişik görüşler beyan edilmiş birbirine zıt deliller getirmişlerdir. Tekfir etme ve etmeme meselesi fasif sözler ve inançları zikredenler aynı zamanda Rasulullah (s.a.s)’in getirdiklerine muhalefet ederler. Bunlara karşı iki görüş birligi vardır.
Aynı şekilde büyük günahlar işleyenleri konusunda da üç görüş vardır. Aynı itikadi meselelerdeki üç görüş gibidir:
1- Kıbleye yönelenleri tekfir etmeyiz. Rasulullah’ın getirdiğini tasdik, namaz kılmak tekfir edilmemesi içi tek şeydir. Ben müslümanım dediği müddetçe tekfir edilmez. Bu şekilde tamamen tekfir etmezler. Halbuki kıble ehlinden münafıklar vardır. Münafıklardan Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafir olanlar vardır. Hatta bazıları bunların bin kuvvetleri oldu mu açık bir şekilde bunları itaat eder. (Küfür sözleri) aynı zamanda da şehadet sözü söylerler.
Mutavatir olan farzlar mütavatir olan açık haramlar ve buna benzerlerini açık bir şekilde inkar eden bütün müslümanlara göre kafirdir. Tövbeye çağrılan etmezse mürted ve kafir olarak öldürülür.
Nifak ve irtidat şüpheleri. Bunlar bidatler ve büyük günahlardır. Haklal’in Sünne kitabında Muhammed b. Siri’nin zikrettiği “İrtidada en çabuk düşenler heva ve hevesine göre hareket eden kişilerdir. Şu ayet bunlar hakkında nazil olmuştur.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Ayetlerimizi çekişmeye dalanları gördüğün vakit; onlar başka bir söze geçinceye kadar, kendilerinden yüzçevir. Eğer şeytan sana unutturursa; hatırladıktan sonra, artık zalimler güruhu ile oturma.” (Enam: 68)
Bundan dolayı çok imam bu sözü genelleştirmemiştir.
“Biz her günahtan dolayı kıble ehlini tekfir etmeyiz.” Ancak şöyle diyorlardı “Her günahtan dolayı tekfir etmeyiz.”
bu sözün bütün günahlarda genelleştirmediler.
Her günah işlendiğinde tekfir etmeyiz sözü ile ne işlerse işlesin tekfir etmeyiz sözü arasında fark vardır. Havarice Cevaben:
“Her günah işlendiğinde kafir olunmaz. Bazı günahlar küfre götürür. Bu yüzden ne yaparsa yapsın günah olarak yapsın kafir olmaz sözü yanlıştır.
İmam bu yüzden helal saymadıkça sözünü eklemiştir yani ne günah işlerse kafir olur ya da ne günah işlerse kafir olmaz sözü bu manada anlaşılmasın diye bu ibareyi eklemiştir. bu söz ameli günahlardan dolayı tekfir edilince fakat itikadi günahlardan dolayı tekfir edilir denmişti. Bu söz açık değildir. Allah (c.c) Ameli şeyleri inançsız işlenmemiştir. Aynı şekilde imanda amelsiz işlenmemişti. Amel insanın organlarıyla yaptığı değildir. Kalbinde ameli vardır. Etrafların amelin temelidir. Etraftaki (eller bacaklar) amellerin temeli kalptir. Helal saymadıkça sözü şu manaya gelir.
Ancak bu ameli işlerken amelin caiz olup olmadığına inanıp inanmamadır.
2- Günahlardan ne yaparsa yapsın imana zarar vermez demeyiz. (Mürcia’ya cevaben) ona reddiyedir. Onlar göre imanla beraber Allah’a yapılan bir ibadet fayda vermezse bu aynıdır. Havariç bunun tam tersidir.
Mutezile”Bir büyük günah işlendiğinde bütün imanı kalkar iman kalmaz.
Havariç imandan çıkar küfre girer büyük günah işlerse
Mutezile ”İmandan çıkar küfre girmez.” diyor.
Çünkü inkar etmiyor fakat büyük günah işlendiği içinde müslüman demiyorlar.
3- Bir şey ortaya çıkıyor (yani müslüman ve kafirden başka) ikiside imandan çıkmıştır. dediği için bu kişi cehennemde sonsuza kadar kalacağına hüküm vermiş olurlar. Zaten onlarda bu hükmü kabul ediyorlar.

Not: İslam Tektir rumuzlu arkadaşımızın göndermiş olduğu derlemedir.

Nursohbet.nur sohbetleri.nur chat.dinisohbet.islami sohbet.islamnurum

Ay’ın ikiye ayrılması-Dini Sohbet

Velîd bin Mugîre ile bâzı müşrikler, bir gece vakti Resûlullah Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûruna geldiler.
Hava gâyet açıktı.
“Ay” tepsi gibiydi.
O Servere hitâben;
“Yâ Muhammed! Gerçekten Peygamber isen şu gökteki Ay’ı ikiye ayırıver. O zaman sana îmân ederiz” dediler.
Resûl-i Ekrem mübârek elini kaldırdı.
Şehâdet parmağıyla Ay‘a doğru işâret eyledi.
Dolunay iki parça oldu.
Birbirlerinden ayrıldılar.
Yarısı “Ebû Kubeys”, yarısı da “Kuaykıan” dağının üzerine geldi.
O yerlerde durdular.
Bunu herkes gördü.
Müşrikler de gördüler.
Resûl-i ekrem;
“İşte, şâhit olun!” buyurdular.
Müşriklerde çıt yoktu.
Zîra inanmamışlardı.
Lâf olsun diye;
“Araştıralım, eğer Mekke dışında da görülmüşse sihir değildir. O zaman inanırız” dediler.
Mekke’ye gelenlere sordular.
Yabancılara sordular.
Dışarı adam saldılar.
Onlara sordurdular.
Hepsi de;
“Evet, filân gece hava açık, Ay tepsi gibiydi. Bir ara ikiye ayrıldı, gözlerimizle gördük” diyorlardı.
Yine inanmadılar.
Ebû Cehil’se;
“Sihir” diyordu.
Başka şey demiyordu.
Alaylı bir edâ ile;
“Muhammed’in sihri, yerden sonra göklere de tesir etmeye başladı” deyip gülüyordu!..

Dini Sohbet – iSlami Sohbet, dinisohbet, dini sohbet odalari, dini sohbetler, dini forum, Dini Chat.