Dostlar sofrasında memleket meseleleri-Dini Sohbet

Bugün, Ramazan ayı ile 11 ay sonra buluşmak üzere vedalaşıyoruz. Ardından milletçe birlik, beraberlik ve huzur içinde yarınki bayrama hazırlanıyoruz. Böyle bir günde piyasalara ve ekonomiye biraz ara verip Ramazan ayının oluşturduğu manevi iklimde yaşanan güzelliklere değinmek istiyorum. Bu yıl iftar ile sahur vakti arasındaki mesafenin kısa olması nedeniyle Ramazan ayı iftarıyla, sahuruyla İstanbul’da dolu dolu geçti. Umarım diğer illerimizde de benzer güzellikler yaşanmıştır.Son yıllarda İstanbul toplu taşımada yapılan yeniliklerden faydalanarak en uzaktaki dost ve akrabalarının iftar ve sahur davetlerine çoluk çocuk katılabildi. Aynı şekildeki ziyaretlerle camiler de teravih namazlarında ve sonrasında doldu taştı.

İktidarıyla, muhalefetiyle milletvekilleri yurdun dört bir yanında bu geniş katılımlı iftar sofralarında halkla buluşmanın manevi heyecanını yaşadı. Oruçlu olma süresi uzun olmasına ve aşırı sıcaklara rağmen Ramazan ayı koşuşturma içinde bereketiyle ve manevi hazzıyla çok çabuk geçti. Gelecek birkaç yılda da Ramazan benzer şekilde canlı geçecek görünüyor.

Sivil toplum örgütlerinin üyeleri için düzenlediği iftar ve sahur programları da çok yoğun katılımlı oldu. Bunlardan biri de geçen haftaki İstanbul Madeni Eşya Sanatkârları’nın (İMES) benim de katılmaktan onur duyduğum Dostlar Sofrası adı altında düzenlediği sahur davetiydi.

İMES, Türkiye’deki organize olmuş ilk sanayi sitesi. 1150 işyeri ve 12.000’den fazla çalışanı ile Türkiye’deki orta ve büyük ölçekli sanayinin makine ve yedek parça ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılıyor. İMES’te ağırlıklı olarak; özel makine imalatı, otomotiv yan sanayii ürünleri, metal dökümleri, beyaz eşya yan sanayii ürünleri üretiliyor. İMES sadece iç piyasanın değil, 80’den fazla ihracat yaptığı ülkenin de tedariklerini karşılıyor. İhracat hacmi her geçen gün artan İMES’in kurduğu tesisler ve ürettiği ekipmanlar dünyanın dört bir yanında ülkemizi temsil ediyor. İMES Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Akar çevresinde çok sevilen başarılı bir işadamı.

Avrupa Birliği’nden sorumlu Bakan Egemen Bağış, İMES’in geçen hafta bir otelde gece saat 1.00’de düzenlediği söz konusu sahurdaki Dostlar Sofrası’nın konuşmacısıydı. Birçok işadamı, sivil toplum örgütü, siyasi parti, yerel yönetim temsilcileri ve basın mensuplarının katılımıyla çok samimi bir ortamda gecenin geç saatinde, Avrupa Birliği (AB) üyeliği ve ekonomi ağırlıklı memleket meseleleri konuşuldu. İMES Başkanı Kemal Akar’ın açılış konuşması sonrası AK Parti milletvekilleri söz aldı. Toplantının son konuşmasını Bakan Egemen Bağış yaptı. Bakan Bağış, AB üyeliği çalışmaları hakkında bilgi verdi. Bir İstanbul sevdalısı olan Bakan Bağış, dünyada içinden deniz geçen ve iki kıtayı birleştiren İstanbul’dan başka bir şehir olmadığının altını çizerek ecdat yadigarı bu şehrin önemini anlattı. Ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Bakan Egemen Bağış kendisine en çok, ‘AB’nin geleceği belirsiz, hâlâ Türkiye’nin AB’ye üye olmasını düşünüyor musunuz?’ sorusunun sorulduğunu söyledi. Bugün AB’ye üye ülkelerin ekonomileri zor durumdaysa kendi koydukları kriterleri yerine getirmediklerinden kaynaklandığını belirtti. Türkiye, AB üyeliğinde fasılların açılıp kapanma sürecini yaşıyor. Biz ülke olarak AB kriterlerini yerine getirerek üyeliğe hazır olduğumuzda üye olup olmamaya referandumla halka sorularak karar verileceğini belirtti. Türkiye’nin 2023 yılında gelişmiş ilk on ülke arasında olacağının da altını çizdi. Samimi bir atmosferde yenilen sahur yemeği sonrası yeni bir oruca niyetlenilerek, toplantı Kadir Gecesi ve Bayram kutlamasıyla noktalandı. Bu vesileyle ben de siz değerli okuyucularımın Ramazan Bayramı’nı en kalbi duygularla kutluyorum.

Tasarruf etme alışkanlığımız neden zayıflıyor-Dini Sohbet

Damlaya damlaya göl olur’, ‘Ak akçe kara gün içindir’ atasözlerimiz halkın büyük bir kesiminde rafa kaldırılmış görünüyor. Ekonominin canlı tutulmasında, kamunun ve halkın harcama-tasarruf dengesi çok önemli. Küreselleşen dünyada bu dengenin homojen olmaması ülke ve bölge bazlı finansal krizlerin oluşmasında etkili oluyor.
Eskiden tasarruf edebiliyorduk da şimdi neden yeterince tasarruf edemiyoruz? Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişiklikle geniş aile yapısından 2-3 kişilik aile yapısına dönülmesi, tasarruf alışkanlığını olumsuz etkiliyor. Ayrıca liberal ekonomiye geçişle harcamayı teşvik eden ürün çeşidinin hayli artması, toplumun artan hayat kalitesiyle tüketim toplumuna dönüşme eğilimi ve son dönemde yatırım araçlarındaki getirilerin düşüklüğü de tasarrufları olumsuz etkileyen diğer faktörler. Elektronik, telekomünikasyon ve bilişim sektörlerinin hızına yetişilemeyecek oranda gelişmesi ve büyümesi, özellikle nüfusumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan gençleri tasarruf etmek bir yana, sürü politikasıyla kazanılmamış paraları harcamaya itiyor.

Ülke ekonomisinin büyümesi, ihracata ve iç tüketime bağlı. Ancak kaynaklar yeterince verimli kullanılamıyor. Mütedeyyinlerin tasarrufları faiz sebebiyle yastık altında atıl duruyor. Yatırımlar için dış kaynak ihtiyacı doğuyor. Liberal ekonomilerde yatırımların özel sektör eliyle yapılması ve kamu yatırımlarının yap-işlet-devret modeliyle özel sektöre bırakılması, dış kaynak kullanımını zorunlu hale getiriyor. Daha önceki hükümetler döneminde yaşandığı gibi, yatırımlar ve kamu borçlarının döndürülmesi dış finansal kaynakla sağlandığında, dış ekonomik gelişmelerdeki bozulmalar, borçlu olan ülke ekonomisine daha hızlı yansıyor ve makro ekonomik göstergeler bozuluyor. Siyasi istikrar bundan olumsuz etkileniyor. Merkez Bankası’nca paranın daraltılması, ekonomiyi soğutuyor. Tasarruflar azaldığı gibi, bireylerin alışılmış hayat düzeylerini sürdürme eğilimleri borçlanmaları artırıyor. İç pazarın daralması vergi gelirlerinin düşmesine ve bütçe açığına sebep oluyor. Bütçe açığı dolaylı vergilerle karşılanmaya çalışılıyor. Bu kez maliyet enflasyonu oluşuyor. Halkın tasarrufları azalıyor.

Aslında, kamu-özel sektör ortaklığı şeklinde ve stratejik önemi haiz olmayan işletmelerin kârlarının belirli bir oranını halka dağıtacak kâr payı ortaklığı senetleriyle, mütedeyyin kesimlerin tasarrufları kayıt dışılıktan kurtarılarak ülke ekonomisine kazandırılabilir. Rahmetli Turgut Özal hükümeti döneminde köprü-baraj senetleriyle bu sistem kısa süreli uygulandı. Bugün de daralan dünya ekonomisinde iç kaynakların hareketlendirilmesi açısından, yastık altı altınların ekonomiye kazandırılması projesi yanında, gelir ortaklığı senetleri çıkarılmasına ihtiyaç var. Her ne kadar sukuk (kira sertifikası) yasasıyla bu sağlanmaya çalışılıyorsa da, halk henüz bu konuda bilgilenebilmiş değil ve bunun için daha uzun zamana ihtiyaç var. Dünya piyasalarında paranın getirisinin sıfır olduğu günümüzde, Türkiye’de faiz oranlarının enflasyonun üzerinde seyretmesi, sanayiciyi, yatırımcıyı ve reel sektörü olumsuz etkiliyor.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’ndan (İMKB) yaklaşık bir milyon yatırımcı hesabının sadece 300 bininin aktif ve portföylerin yüzde 64’ünün 10 hisse ile yabancının elinde olması, bireysel yatırımcıya Borsa yatırımında hayat hakkı tanımıyor. Bu sebeple de Borsa’ya içerden yeni bireysel yatırımcı gelmiyor. Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) devlet desteğiyle büyümeye çalışsalar da, işletmelerinin belirli orandaki hissesini halka açarak daha ucuz kredi elde ederek gelişmesi, şeffaf mali yapıya kavuşması ve bu yolla kurumsallaşması ve büyümesi, ülkenin yatırım, üretim ve istihdamına katkı sağlayabilir. Zayıflayan tasarruf alışkanlıklarımızı teşvik edebilir

Misak Ayeti Ne Diyor-Dini Sohbet

Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahid tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da) evet (rabbimiz olduğuna) şahit olduk dediler.

“Yahut (ne yapalım) daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onun için biz de onların izinden gittik. Ahdi) iptal edenlerin yüzünden bizi helak edecek misin?” –

“İşte böylece (kâfirlikten) dönmeleri için ayetleri açıklıyoruz.” (Araf 7/172-174)

Şevkani’nin izahı şöyledir:

Bunu yaptık ki mazeret olarak gafleti öne sürmeyesiniz, yahut şirki kendiniz yerine atalarınıza nisbet edip bunlardan biri yahut ikisiyle kendinizi mazur görmeye çalışmayasınız. Eskiden bu iki bahaneyi de mazeret olarak ileriye sürüyorlardı. “Biz onlardan sonra gelme bir nesildik” bu nedenle hakka ulaşamıyor, doğruyu bilemiyorduk.

“Bizi batıl işler yapanların yaptıkları sebebiyle helak mi edeceksin?”

Atalarımızdan dolayı; yani, bunda bizim cehaletimiz, araştırma yapmaktan acziyetimiz ve o geçmişlerimizin bıraktıklarıyla yetinmemiz sebebiyle bir günahımız da yoktur. Allah Sübhanehu bu hikmet ile – ki insanları bu sebepten dolayı Adem’in sulbünden çıkartmış ve kendi kendilerine şahit tutmuştur.- şunu beyan ediyor:

Bunu onlara şundan dolayı yaptık:

Kıyamet günü bu sözleri söylemesinler, bu batıl delillere sarılmayıp, böylesi geçersiz bir özre bağlanıp mazeret beyan etmesinler.

Kurtubi, Tartuşi’den şu nakilde bulunuyor:

Şüphesiz insanlar bu anlaşmadan sorumludur. Her ne kadar bu hayatta onu hatırlayamıyorlarsa da…

İbni Abbas (r.a) ve Übey b. Ka’b şöyle demişlerdir:

O’nun (c.c) ‘şehidna (şahid olduk)’ sözü beni ademe ait bir sözdür. Şu manaya gelir: Biz şüphesiz senin bizim rabbimiz ve ilahımız olduğuna şahid olduk.

“Bizi mubtillerin yaptıklarından dolayı helak eder misin?” Bu ise şu anlamdadır: Sen böyle yapmazsın. Esasen tevhit konusunda mukallidin hiçbir mazereti yoktur.

Taberi bu ayeti şu şekilde yorumluyor:

“Ya da daha önce atalarımız şirk koştu demeyesiniz diye.”

Şanı yüce Rabbimiz diyor ki:

“Şahid tuttuk” üzerinize ey Allah’ın rableri olduğunu ikrar edenler. Maksat siz kıyamet günü şüphesiz biz bundan gafildik demeyesiniz diye. Şüphesiz biz bunu bilmiyorduk. Biz bundan yana bir gaflet içinde idik. Ya da şüphesiz atalarımız şirk koştu biz ise onlardan sonra gelme bir nesiliz, demeyesiniz diye…

Hakkı bilmeyişimizden kaynaklanan cehaletimizle onların yollarına uyduk. (Taberi Terc., 2/713)

İbni Kesir şöyle diyor:

Allah (c.c) beni ademin zürriyetini, Allah’ın rableri ve malikleri olduğuna ve ondan başka ilahın olmadığına dair kendi nefislerine şahitler olsun diye sülblerinden çıkardığını haber veriyor:

Nitekim Allah (c.c) onları bu fıtratta yaratmış ve bu yapıyla donatmıştır. Ayrıca selef ve haleften (geçmiş ve sonrakilerden) bazıları şöyle demiştir:

Şüphesiz bu şahid tutmaktan murat, onları tevhit fıtratında, tevhide yatkın yarattığını belirtmektir. (Daha sonra da bu görüşün doğruluğuna deliller getirmeye başlıyor) Bu alimler şöyle demiştir:

Bu şahid tutmaktan maksadın, onların tevhide yatkın yaratılmaları olduğuna dair delillerden biri de; Allah’ın bu şahid tutmayı, şirk hususunda onlar hakkında bağlayıcı bir delil (hüccet) kılmış olmasıdır. Şayet bu olay -misak ahdinin alınması için Adem (a.s)’in sulbünden çıkarılmaları- bazılarının dediği gibi gerçekten vukua gelseydi, herkesin bunu bizatihi hatırlaması gerekirdi ki aleyhlerinde bir delil olabilsindi. Şayet denilse ki:

Resulullah’ın onu haber vermiş olması onun meydana gelmiş olmasına inanmak için kafidir. Bunun cevabı şudur: Şüphesiz tekzip eden müşrikler resullerin getirdiği her şeyi yalanlıyorlar, bunu da diğerlerini de. Bu misak ise onlar hakkında müstakil bir hüccet kılındığına göre üzerinde yaratıldıkları fıtrat, tevhidi ikrar etmeye yatkın bir fıtrattır demektir. Bu nedenle diyor ki:

“dememeniz için” yani kıyamet günü şunu demeyesiniz diye “şüphesiz biz bundan” yani tevhitten gafil idik. “ya da şüphesiz atalarımız şirk koştu demeyesiniz.” (İbni Kesir Terc., 7/3131-3138)

Beğavi’nin yorumu şöyledir:

Denilse ki, kişinin hatırlamadığı misak, kendisi hakkında (aleyhinde) nasıl bağlayıcı bir delil olabilir ki?

Buna şöyle cevap verilmiştir:

Şüphesiz Allah kendi birliğine ve elçilerinin haber verdikleri hususlardaki doğruluklarına dair deliller serdetmiştir. Artık buna rağmen kim inkâr ederse, o, ahdi nakzetmiş bir muannittir ve ona hüccet kaim olmuş sayılır demektir. Kaldı ki onların unutması ve hatırlamaması, hele, mucizeler sahibi olan doğru haber vericinin haber vermesinden sonra, bu delile dayanmayı sakıt kılmaz (delilliğini ortadan kaldırmaz). Ayette şöyle deniyor:

“Şüphesiz bundan önce atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelen bir kavimiz.”

Bu, şu demeye gelir:

Ey müşrikler, şüphesiz ki sizden misak şöyle demeyesiniz diye alındı:

Muhakkak ki bundan önce atalarımız şirk koşup ahdi nakzettiler, biz de zaten onlardan sonra gelme bir nesiliz Yani, biz onların tabileriyiz, dolayısıyla onlara uyduk. Tutup bunu kendinize özür (kalkan) yapıp sonra da şöyle demeyesiniz:

“Batıl iş yapanların yaptıklarından dolayı bizi helak eder misin!”

Yoksa bize, batıl işler yapan atalarımızın cehaletleri sebebiyle azap mı edeceksin?

İşte onların, Allah’ın tevhide dair misak aldığını bildirmesinden sonra böylesi laflar savurarak kendilerini savunması mümkün değildir.

“İşte ayetleri böyle açıklarız”

Yani kullar iyice düşünsünler diye ayetleri böylece beyan ediyoruz.

“Belki dönerler” küfürden tevhide dönerler.

İbni Kayyım ise şöyle diyor:

“Ve onları kendilerine şahid tutarak; Ben sizin rabbiniz değil miyim (dedi)”

Bu onların, O’nun rububiyetini ikrar etmelerini gerektirir. Öyle bir ikrar ki bununla aleyhlerinde hüccet kaim olsun. Şüphesiz bu o ikrardır ki onunla, resullerinin diliyle aleyhlerinde delil getirilmiştir. Şu ayetlerdeki gibi

“Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?” (İbrahim 14/10)

“And olsun ki: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan mutlaka Allah derler.” (Lokman 31/25)

“(Resulüm) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım) bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” –

“Allah’a aittir, diyecekler.” (Müminim 23/84-85)

Kur’an’da buna benzer ayetler çoktur. Bu ayetlerde, onların rableri ve yaratıcılarını ikrar etme anlamında üzerinde yaratıldıkları fıtrat ile kendileri aleyhinde delil getirilmekte, ayrıca bu ikrar vesilesiyle onlar, hiçbir şey şirk koşmaksızın yalnızca ona ibadet etmeye davet edilmektedirler. Esasen bu, Kur’an’ın kendine mahsus bir metodudur. Bunlardan biri de Araf suresinde geçen Allah’ın (c.c) şu sözüdür:

“Rabbin alırken” Bu sebepten dolayı olacak ki sonunda “kıyamet günü biz bundan gafildik demeyesiniz.” denmekte ve bununla, onların ikrar etmiş oldukları rububiyeti çerçevesinde şirkleri ve ondan başkasına ibadet etmeleri noktasında aleyhlerine istidlal yapılmaktadır (sonuç çıkarılmaktadır). Böylece artık ne haktan yana gafil olmakla ne de batılda taklit etmiş olmakla mazeret beyan etmemeleri istenmektedir. Çünkü dalaletin zaten başlıca iki sebebi vardır:

a. Ya haktan yana gafil olmak,

b. Yahut da dalalet ehlini taklit etmek.. (Ahkam’u Ehl’iz-Zimme, 2/527)

Allah (c.c) diyor ki, babalarının sulbünden alındıkları ve daha sonra, kendi aleyhlerinde şahitler olarak Allah’ın rableri olduğu şeklinde yaratıcıyı ikrar etme fıtratında doğarkenki yaratılışlarını düşün. İşte bu ikrar, kıyamet günü aleyhlerinde bir delil (hüccet)dir… (Ahkam’u Ehl’iz-Zimme, 2/562)

“Dememeniz” yâni demenizi önlemek ya da dememeniz için “şüphesiz bundan haberimiz yoktu (gafildik)” yani Allah’ın rablığını ve O’na ibadet edeceğimize dair bu ikrardan…

“Ya da daha önce atalarımız şirk koşmuştu biz ise onlardan sonraki bir nesiliz demeyesiniz diye”

Allah Sübhanehu burada mazeretlerini yok eden iki delil serdetmektedir.

1 – Şüphesiz biz bundan gafildik dememeleri için; burada bu ilmin fıtri ve zaruri olduğunu ve her insanın onu tanıması gerektiğini beyan ediyor. Bu da başıboşluğun geçersizliğine ait Allah’ın bir hüccetini, dahası yaratıcının isbatına yönelik ifadelerin zaten fıtri ve zaruri bir bilgi olduğunu kapsıyor. Bu ise başıboşluğun geçersiz olduğuna dair bir hüccettir.

2 – Daha önce atalarımız şirk koşmuştu biz ise onlardan sonra gelme bir zürriyetiz. Yoksa şimdi bizi o batıla dalanların yaptıklarıyla helak mi edeceksin?

Ki onlar da müşrik olan babalarımızdır. Yani yoksa bizim dışımızdakilerin suçuyla mı bizi cezalandıracaksın?

Şimdi şüphesiz ki şayet onların, Allah’ın rableri olduğunu bilmemeleri takdir edilmiş ve kendileri de onlardan sonra gelme bir nesil olarak atalarını müşrik olarak görmüşlerse, -ki esasında kişinin sanat, imar, giyim ve yiyeceğe kadar babasının peşinden gidip ona uyması da normal tabiatın bir gereğidir. Çünkü onu yetiştiren odur. Bu sebepten dolayı ebeveyni onu ya Yahudi ya Hristîyan yahut Mecusi yapmış idiyse ve bu da gene adet ve tabiatın doğal gereği olup fıtrat ve akıllarında da bunu nakzedecek bir şey yoksa- tabi ki şöyle diyeceklerdir: Biz mazuruz. Şirk koşanlar atalarımızdır. Biz ise onların sonradan gelme nesilleriyiz. Kaldı ki yanımızda onların hatalarını beyan edecek bir şey de yoktu. Oysa fıtratlarında Allah’ın, evet sadece O’nun kendilerinin rabbi olduğuna dair şehadet ettikleri bu bilgi mevcut olduğuna göre şu halde kendilerine şirkin geçersizliğini beyan edecek bir şey -ki bu da kendi aleyhlerinde şehadet ettikleri tevhittir- var imiş demektir. Böyle iken gene de doğal olarak atalara tabi olma adetine sarılacak (bunları ihticac edecek) olurlarsa işte bu iddia ve çirkin adete karşı geçmiş olan fiili ve tabii fıtrat, aleyhlerinde kesin bir hüccet olur. Kaldı ki İslâm demeye gelen bu fıtrat sarılmaya çalıştıkları o terbiye (adetler)den çok daha öncedir.

Bu da şu demektir:

Kendisiyle tevhidin anlaşıldığı aklın bizatihi kendisi şirkin batıllığına apaçık bir delildir. Hem de herhangi bir resule ihtiyaç duymadan. Bu nedenle aleyhlerine delil olarak Resul yerine söz konusu misak esas alınmıştır. Bu dahi Allah’ın (c.c) şu sözüyle çelişmez.

“Biz resul göndermedikçe kimseye azap edici değiliz” (İsra 17/15)

Resul, tevhide davet eder lakin fıtrat, akli bir delildir. Nitekim yaratıcının varlığı (isbatı) da bununla bilinir. Çünkü şayet nebevi risalet onlar hakkında bir hüccet olamamışsa bile bu şehadet (misak), Allah’ın rableri olduğuna yatkın olan nefisleri üzerinde yeterli bir delilidir. Bununla beraber buna dair bilgileri de bütün beni adem için gerekli bir durumdur. Zaten Allah’ın resullerini tasdik noktasında da hücceti, bununla sabit olmaktadır.

Binaenaleyh, kıyamet günü hiç kimse şöyle diyemez:

Bu durumdan haberdar (gafil) değildim . Bu yüzden bu günah bana değil müşrik olan babama aittir. Çünkü o, Allah’ın rabbi olduğunu keza hiçbir ortağının bulunmadığını biliyordu. Böyle iken bu kişi, gene de başıboşluk (tatil) ve şirkinden dolayı mazur sayılmamaktadır. Aksine müstahak olduğu azap kendin için geçerli olmaktadır. Bütün bunların yanında şüphesiz Allah (c.c), rahmet ve ihsanının kemalinden dolayı hiç kimseye kendisine elçi göndermedikçe azap etmemektedir. Her ne kadar kınama ve cezayı gerektiren bir işin faili olsa bile.

Esasen Allah’ın kulları üzerinde iki ayrı hücceti vardır. Şüphesiz Allah onlar hakkında bunları muhkem kılmıştır. Ve bu hüccetleri ortaya koymadan (ikame etmeden) bu kullara azap da etmez.

Birincisi; Allah’ın kendisini, rabbi, meliki ve yaratıcısı olduğunu, O’nun kendisi üzerinde hakkının bulunduğunu ikrar etmeyi içeren yapı ve yatkınlıkta yaratmış olması.

İkincisi;ona elçiler göndermesidir. Bu elçiler bunu (misakı) açıklamakta, takrir edip tamamlamaktadırlar. Böylece bu kişi üzerinde hem fıtrat ve hem de şeriat şehadetleri kaim olmaktadır. Bu durumda o da kabul etmeyince şu ayette geçtiği gibi kâfir olduğunu bizzat ikrar etmiş olmaktadır.

“Ve kendilerinin kâfir olduklarına yine kendileri şahitlik ettiler.” (Enam 6/130)

Demektir ki müstahak olduğu hüküm, hakkında, ancak ikrar ve iki şahid (delil) den sonra tenfiz edilmektedir. Bu ise sırf adalettir. (Ahkam’u Ehl’iz-Zimme, 2/527-570)

Kullar Sadece Allah’a Teslim Olacak Fıtratta Yaratılmıştır

İbni Teymiye şöyle demiştir:

Allah’a hamd olsun. Resulullah’ın (s.a.v) şu sözüne gelince;

“Her çocuk fıtrat üzere doğar. Onun ebeveyni onu Yahudi, Nasrani veya Mecusi yapar”

Doğru olan bu fıtratın Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat olmasıdır. Bu da İslâm fıtratıdır. Yani insanların şöyle dediği günde üzerinde yarattığı fıtrat:

“Ben sizin rabbiniz değil miyim. Onlar da evet dediler.” (Araf 7/172)

Bu, batıl itikatlardan kurtulup sahih akideyi kabul etmek demektir. Çünkü şüphesiz İslâm’ın özü başkasına değil, sadece Allah’a teslim olmaktır. Aslında bu da La ilahe illallah’ın manasıdır. Resulullah (s.a.v) bunu şöyle örneklendirmiştir. Diyor ki:

“Tıpkı hayvanın sağlam bir yavru doğurması gibi. Onda bir noksanlık fark ediyor musunuz.”

Yani kalbin noksanlıklardan selim olması, bedenin selameti gibidir. Noksanlık ise çirkin bir durumdur. Sahihi Müslim’de ise İyaz bin Himar’dan gelen hadiste Resulullah (s.a.v), Rabbinden rivayet ettiği hadiste şöyle diyor:

“Ben kullarımı hanifler olarak yarattım. Fakat şeytanlar onlara dolandı ve onlara helal kıldığım şeyleri haram kıldı. Onlara, benim hakkında hiçbir delil indirmediğim şeyleri bana ortak koşmayı emretti.”

Bu nedenle İmam Ahmed (r.a) kendisinden gelen meşhur görüşe göre şöyle düşünmüştür:

Çocuğun kâfir ebeveyninden biri öldüğünde artık onun Müslümanlığıyla hükmedilir. Çünkü onun fıtratının aslını değiştirecek sebepler ortadan kalkmış olur. Yine o ve İbni Mübarek’ten yapılan rivayete göre şöyle denilmiştir:

“Çocuk mutsuzluk ve mutluluk olarak üzerinde yaratıldığı fıtrat ile doğar.”

Bu söz birincisini nefyetmez. Şüphesiz çocuk selim olarak doğar. Allah ise onun küfredeceğini bilmektedir. Dolayısıyla onun da Ümmü Kitap’ta kendisi için var olana dönüşmesi gerekmektedir. Tıpkı hayvanın salimen doğuşu gibi. Oysa Allah onun kusurlu olacağını bilmiştir…

Esasen onların doğum esnasında fıtrat üzere doğmuş olmaları, fiilen İslâm’a inanıyor olmalarını gerektirmez. Çünkü Allah (c.c) bizi annelerimizin karnından bir şey bilmez olarak çıkarmıştır. Fakat bu, İslâm demek olan hak için kalp selameti ve onu kabul ve irade edecek fıtratta yaratmış olması demektir. Şöyle ki şayet bir saptırıcının etkisi olmaz ise o bir Müslüman olarak kalmaya devam edecektir. İşte kendisini önleyecek bir engel olmadıkça bizzat İslâm’ı gerektiren bu ilmi ve ameli güç, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrattır. (Feteva, 4/245. *Külliyat, 4/220. 56)

Görüldüğü gibi Şeyh’ul-İslâm İbni Teymiye’nin ifadelerinde Ahid, Allah’ın (c.c) insanları üzerinde yarattığı fıtrattır. Şüphesiz Allah her insanı batıl itikatlardan selim, hak itikadı kabul edecek şekilde bir fıtratla yaratmıştır. Bu fıtrat eğer ifsat edilmez ise sahibi illaki Müslümandır.

Bundan anlaşılıyor ki müşrik kendisinden alınmış ahit ve misakı nakzetmiştir.

Misak ayetiyle ilgili bu nakillerden sonra artık delaletinde muhkem ve kesin olan bu naslardan sonra başka bir nasa ihtiyaç kalır mı?

Bu delilden sonra bir delile gerek var mıdır?

Bu açıklamadan sonra bir açıklama gerekir mi?

Şüphesiz ki bahsi geçen müfessirler bu ayetin, şirk konusunda müstakil bir delil olduğunda ittifak etmişlerdir.

Sözgelimi Kurtubi, mukallit için tevhit noktasında hiçbir özür yoktur diyor.

Taberi ise müşriklerin gaflet ve körü körüne taklit ile kendilerini savunmalarını, misakın delil oluşu ile iptal etmektedir.

Aynı şekilde Beğavi ve Şevkani de böyle diyor.

İbni Kesir, bu şahid tutmayı şirk konusunda onlar aleyhinde müstakil bir delil telakki etmiştir.

İbni Kayyım ise şöyle diyor:

Şüphesiz onların rububiyeti ikrar etmeleri ile hüccet kaim oluyor. Bu da, Mevla’nın resullerin diliyle aleyhlerine getirdiği delildir. Bununla onlar hakkında ihticac (naslardan sonuç çıkarmak) ediyor ve onunla kendilerini uluhiyeti de ikrar etmeye çağırıyor.

İmam Cevziyye devamla bu, Kur’an’ın metodudur. Onların gaflet, cehalet ve ataları taklit etmeye dayalı kanıtlarını reddedilmeyecek apaçık delillerle iptal etmektedir, diyor. Bunun gibi şüphesiz kendisiyle tevhidi öğrendikleri akıl, şirkin geçersizliği noktasında bir delil olup bu noktada bir elçiye bile ihtiyaç bırakmaz. Esasen bu haliyle, onlara azabı hak ettiren sebep de gerçekleşmiş olur. Ne var ki Allah’ın her şeyi kapsayan rahmetinin kemalinden dolayı azab, nebevi mesajın ulaşmasına bağlanmıştır.

Bu ayet, Ademoğlunun Allah’tan (c.c) başkasına ibadet hususunda sarılabileceği her çeşit özrü ortadan kaldırıyor. (*Ayetin tefsiri için ayrıca bkz. Menar Tefsiri)

Şüphesiz Allah (c.c) kainatı şirk koşulmadan sırf kendisine ibadet edilsin diye yarattı. İnsanlar, hakkında kitapların indirilip resullerin gönderildiği bu gerçek sebebiyle ahirete sevk edilecek. Nitekim Allah (c.c) da bu ahde vefa gösteren yahut göstermeyen insana, karşılık olarak cennet yahut cehennemi hazırlamıştır.

Bu ayetle ilgili mevzuyu kapatmadan önce bazı arkadaşlara arız olan bir şüpheden bahsedeceğim. Bu da şudur:

Şüphesiz bu şahid tutma uluhiyete değil rububiyete dair idi. Dolayısıyla bu ilahlık değil rablıkla ilgili olan şirk hakkında bir hüccettir.

Oysa ilkin selef ve haleften başında İbni Teymiye, İbni Kayyım ve İbni Kesir’in de içinde bulunduğu büyük bir çoğunluğun görüşü, bu şahid tutmanın mecazi olduğu şeklindedir. Bu da Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat olup, o iddiayı çürütmektedir. Çünkü fıtrat sırf İslâm’dır. Nitekim bu, İbni Teymiye’den nakledilmişti. Tıpkı İbni Kayyım’ın geçen kaynakta misak ayetinden bahsederken İbni Abdilber’den yaptığı nakildeki gibi. (Ahkamu ehl’iz-Zimm)

Esasen müfessirler fıtratın İslâm demek olduğunda icma etmiştir. Nitekim açık sahih hadisler de bunu ifade etmektedir.

Resulullah’ın şu sözü de bu anlamdadır:

“Anne-babası (ebeveyni) onu Yahudi, Hıristiyan yahut Mecusi yapar”

Bu hadiste onu Müslüman yapar dememektedir. Keza Sahihi Müslim’de geçen (bu millet üzere) şeklindeki hadis de bunun kesin delilidir. Ayrıca buna dair başka hadisler de vardır. Kaldı ki Ebu Hureyre’nin (r.a)

“Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat.” (Rum 30/30) ayetine yaptığı açıklama da bu anlamdadır. Yani fıtrat İslâm’dır. Esasen ben bu konunun meşhur oluşuna ve ilgili delillerin çokluğuna binaen fazla söze de gerek görmüyorum. Çünkü bu konu aslında delillendirmekten bile müstağnidir.

İkinci olarak da gene selef ve haleften birçok alimin sözü olarak bu şahid tutmanın, hakikaten meydana geldiği düşüncesi vardır.

Ay’ın ikiye ayrılması-Dini Sohbet

Velîd bin Mugîre ile bâzı müşrikler, bir gece vakti Resûlullah Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûruna geldiler.
Hava gâyet açıktı.
“Ay” tepsi gibiydi.
O Servere hitâben;
“Yâ Muhammed! Gerçekten Peygamber isen şu gökteki Ay’ı ikiye ayırıver. O zaman sana îmân ederiz” dediler.
Resûl-i Ekrem mübârek elini kaldırdı.
Şehâdet parmağıyla Ay‘a doğru işâret eyledi.
Dolunay iki parça oldu.
Birbirlerinden ayrıldılar.
Yarısı “Ebû Kubeys”, yarısı da “Kuaykıan” dağının üzerine geldi.
O yerlerde durdular.
Bunu herkes gördü.
Müşrikler de gördüler.
Resûl-i ekrem;
“İşte, şâhit olun!” buyurdular.
Müşriklerde çıt yoktu.
Zîra inanmamışlardı.
Lâf olsun diye;
“Araştıralım, eğer Mekke dışında da görülmüşse sihir değildir. O zaman inanırız” dediler.
Mekke’ye gelenlere sordular.
Yabancılara sordular.
Dışarı adam saldılar.
Onlara sordurdular.
Hepsi de;
“Evet, filân gece hava açık, Ay tepsi gibiydi. Bir ara ikiye ayrıldı, gözlerimizle gördük” diyorlardı.
Yine inanmadılar.
Ebû Cehil’se;
“Sihir” diyordu.
Başka şey demiyordu.
Alaylı bir edâ ile;
“Muhammed’in sihri, yerden sonra göklere de tesir etmeye başladı” deyip gülüyordu!..

Dini Sohbet – iSlami Sohbet, dinisohbet, dini sohbet odalari, dini sohbetler, dini forum, Dini Chat.

İnsanların duâsını almak-Dini Sohbet

Allahü teâlâ, insanlara hizmet edenleri, nasîhat verenleri, tatlı dilli, güler yüzlü olanları, iyi iş yapanlara yardım edenleri, sabredenleri ve iyilik edenleri sever. Kendini beğenenleri ise, sevmez.
Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona, âhirete yarar işler, iyi, güzel ameller yaptırır ve onu, günâh işlemekten korur. Bir kimse, verdiğini Allahü teâlânın rızâsı için verir, sevdiğini Onun için sever, düşmanlığını Allah için yaparsa, o kimsenin îmânı tamâm olur ve ahlâkı güzel olanın da, îmânı kâmil olur. Muhammed Ma’sûm hazretleri buyuruyor ki:
“Seven bir kimse, sevdiğinin sevdiklerini de sever. Sevdiğinin düşmanlarına düşman olur. Bu sevmek ve düşmanlık, bu kimsenin elinde değildir. Kendiliğinden hâsıl olur. Bu kimse, sevmesinde ve düşmanlığında deli gibidir. Bunun içindir ki;
‘Bir kimseye deli denilmedikçe, bu kimsenin îmânı tam olmaz’ buyuruldu. Kendisinde bu delilik bulunmayanlar, sevmekten mahrûmdurlar. Seviyorum diyebilmek için, sevgilinin düşmanlarına düşman olmak lâzımdır.”
Devamını Oku

CÂHILIYYE DÖNEMI.

Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan’da Islâmiyet’in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa’dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana “cahiliyye” devri adi verilmistir.
Devamını Oku