AH NEFSİM AH

Ah nefsim insanları okadar kalp perdesini kapatırıyorsun ki görmek istedikleri şeyi göster meyip de farklı şeyleri gösteriyorsun sinirle hareket edirip insanları yıpratıyorsun hayat bazen güler bazen alatır bir gün gelicek öldümüzde arkamızdan alıcaklar saygı ve sevgilerimle inş hayırda kalın güzel ammel işleyen kulardan oluruz inş

SEN EYY NEFİS

Ey hasetçi kıskanç nefis din ve dava yolunda ileri giden
kardeşlerinin başarıları seni memnun edeceği yerde
bakıyorumki üzülüyorsun

Sen hak davanın güçlenip gelişmesinden çok, kendi
şöhret ve itibarını düşünüyorsun

Yazıklar olsun sana hürmet ve iltifat gören kardeşlerini
gözden düşürmek için gıybet, iftira gibi çok çirkin ve bayağı
yollara tenezzül ediyorsun Kur’an’sız bir hayat ve
ahlaksız gidişattan cidden ve hakıkaten rahatsız olmuyorsun,
Din adına dava adına olan hizmetinde göstermelik
bır gayretten öte geçmiyor
Dinini dünyaya alet ediyorsun, bütün hizmet ve ibadetlerini
“Halk içinde övüleyim, herkese sevileyim iltifat ve ikram göreyim,
şanım ve şöhretim yayılsın” diye yapıyorsun
insanları nankörlükle suçluyorsun Hani Allah’ın rızasını arıyordun ?
Hani ibadet ve Itaatini ahiret sermayesi için yapıyordun ?

Hayır Ey nefis sen bir riyakarsın Sen bir sahtekarsın

Münafıklıktan bahsediyorsun Ya konuşmadığın, ya kıskandığın
mü’mln kardeşin için

kötü şeyler planlamanın ve düşünmenin münafıklık
alameti olduğunu bilmiyormusun?
Namazı kılıyorsun ruhun dünyaya ait işlerde, cesedin seccadede
Böyle namazın sana günde beş defa beddua ettiğini bilmiyor musun?

Dilinle dini savunuyor, dine dost görünüyorsun,
yaşayışınla dine ters düştüğünü bilmiyor musun ?

Resulullah’ı övüyorsun, O’nun sünnetini tavsiye ediyorsun
sünneti hayatına uygulamıyorsun
Harama bakmanın haram olduğunu söylüyor
harama bakmakla günahkar gözlerini e cemalullahı nasıl
göreceği ni düşünüyor musun ?

Sonunda tiksinti var günahın, kabahatın,
Anahtarı ibadet huzurun ve rahatın.

Alıntı.
_________________
İbâdet tahtımdır, hidâyet tâcım,
Başka hiçbir tâca, yok ihtiyacım,
Her an, her mekânda Sana muhtâcım,
Kapında secdesiz, bırakma beni!

Cennette nefis olacak mı

Cennette nefis olacak mı? Yani dünyadaki gibi istekler olacak mı? Veya nefis olursa mahiyeti nasıl olacak? Olmazsa cennetteki nimetlere iştiyak olmaz?

Değerli Kardeşimiz;
“(Allah, mü’min kuluna ise:) “Ey nefs-i mutmainne (kâmil bir îman sâhibi olarak huzûra ermiş olan nefis)! (Hem) râzı olan, (hem) kendisinden râzı olunan (sen Rabbinden, O da senden râzı) olarak Rabbine dön! Artık (sâlih) kullarımın arasına katıl! Ve (onlarla) Cennetime gir!” (Fecr, 27-30)
“Cennete ancak müslüman olmuş nefisler girer.” (Kenzu’l-Ummal, h. no: 271, 272)
Nefs-i mutmainne derecesine ulaşan insan, dünyada Allah’a tam manasıyle teslim olmuş bir halde yaşar. Gönül huzuruna, ruhî saâdet’e ulaşır. Ahirette de Allah’ın iltifâtına nail olur.
Mutmaînne Nefis; içi rahat, şüpheleri kalmamış, hakikati anlayarak tatmine ulaşmış nefis demektir. Cenab-ı Hakk’tan aldığı ilhamlar neticesi ilâhî ışıkla aydınlanmıştır.
Emmâre Nefs’in sıfatları olan şirk, zulüm, küfür, yalancılık, şehvetperestlik, nefis arzusunu tanrı edinme, alaycılık, kibir, cimrilik, haset, kıskançlık, ihanet, öfke gibi kötü sıfatları tamamıyla terk etmiştir. İmanı yücelmiş ve takva ahlâkına bürünmüştür.
Elmalılı Hamdi Yazır, Nefs-i Mutmainne’yi şöyle açıklar:
“Nefsi Mutmainne, esasen istikrarsız ve muhtaç olan sebepler, müsebbepler silsilesinden geçip bizzat müessir olan Allah’a (cc) yükselerek onu tanımak gayesinde karar kılan, vücudunda ve işlerinde O’ndan başkasına eğilmeyen ve Allah’a (cc) sadece O’nun için ibadet eden nefis demektir. Bunun manası da Nefsi Emmârenin aldatıcı arzularından Nefsi Levvâmenin kınayışlarından, masiva’ (Allah’tan gayri) ya esaret bağlarından kurtulup hakiki hürriyeti kazanmak kararıdır.”
Mutmainne nefsin sıfatları ise; amel ve ihlâs (amellerde ihlâs üzere bulunma), tevekkül (Allah’ı vekil etme), cömertlik, riyazet (nefsi zora koşma), ibadet, şükür, rızadır (razı olma).

cennette nefis , ahiret , cennet , nefis , cennette istekler , nefisler , cennette dünyevi istekler , mutmainne nefis , emmare nefis , nefs

Nefis, Vicdan ve Akıl

Nefis, Vicdan ve Akıl Nefis kötü, vicdan iyidir“
“Nefis şeytanın sesi, vicdan Allah’ın sesidir“
gibi düşünceler sadece birer yanılgıdır. Nefis ve vicdan ile söylenmiş birçok söz duymamıza rağmen ikisinin de ne olduğu hakkında kesin bilgilere sahip olamıyoruz. Çünkü üzerinde yeterince düşünmüyoruz.
Nefsimiz şeytan sözcüsü gibi görünse de değildir. Nefsani şeyler sadece şeytanın kötüye yönlendirmesinden ibaret değildir. Kimi zaman ihtiyaç, kimi zaman zorunluluktur. Örneğin susarız veya canımız su ister; su içmeye yöneliriz. İhtiyaç haline gelmiş olan bu nefse uymazsak bu kez kendimize zulmetmiş oluruz. Bu zulüm de yanlıştır. Bu eğilim bizim nefsimizdir. Ancak bu suyu şeytanın elinden içmek bambaşka bir olaydır. Buna dikkat etmeden nefsimize uymak “aşırı” gitmemize sebep olur. Aşırılık da bizi günaha sürükler. Şeytanın amacıdır. Bunu yapmak için de nefsimizi kullanır. Nefsimiz şeytanın sözcüsü değil; şeytanın amacına ulaşmak için kullandığı bir zayıflık; bir çeşit yanıltma aracı olabiliyor.
Vicdan da “iyiye eğilim” olarak düşünülüyor. Ama yerine göre “vicdan” da “nefis” gibi şeytanın kullanımına açık bir zayıflık olabiliyor. Yine aynı örnekten gidersek; çok susadık/canımız su içmek istedi, fakat bizden başkaları da var. Bu konuda fedakarlık yapıp onlara öncelik vermeyi sağlayan şey “vicdan”dır. Vicdan içmeden önce suyu başkalarına vermeyi fısıldar ama suyun kaynağını hesaba katar mı? Örneğin suyun etrafta bulunanlara ve kendinize yetip yetmeyeceğini hesaplar mı? Vicdanın zayıf yönü aç olması, doymak bilmemesi, sınır tanımamasıdır. Vicdanınız size diyebilir ki “sen iyi bir insansın, yaptığın iyiliklerin, fedakarlıkların hesabı olmamalı, yap, ver, paylaş, neyin varsa dağıt”. Bunlar düz mantıkta iyi şeylerdir. İyimser bir düşüncedir.
Vicdanda aşırılık insanı neye sürükler, ne zararı olur?
Şeytanın insanları kandırdığı en etkili oyunlarından biri de sinsice masum bir sebebin ardına gizlenmiş olmasıdır. Örneğin her “Allah” diyenin doğru söylediği ve onun izinden gitme dürtüsü vicdanın hükmüdür. Bir yanılgıya mı yoksa doğru yola mı gittiğini umursamaz vicdan. Oysa vicdanımızdan gelen her çağrıya uyarsak, Allah’ın yasakladığı savurganlıktan nasıl korunuruz? Verdiğimiz şeylerin kaynağını düşünmeden, hesabını yapmadan, nasıl adil oluruz? Düşmanlara karşı kendimizi nasıl koruruz? Savunmasız kalabiliriz. Hatta bir olay karşısında safça hayatımızı -aslında iyi sandığımız- bir hiç uğruna ortaya koyabiliriz. Farkında olmadan vicdanımızın masallarıyla ziyan olur, israf olur gideriz. Gördüğünüz gibi iyi olarak nitelediğimiz “vicdan” da şeytanın “nefis”ten farklı ve dolaylı olarak kullandığı bir araç haline gelebiliyor. Yani vicdan “Allah’ın sesi gibi” olamaz. Çünkü vicdan yanıltabilir, Allah’ın sesi ise asla yanıltmaz. Allah’ın yeryüzündeki sesi sadece Kuran’dır.
Nefsimiz de vicdanımız gibi güvenli değilse geriye başka neyimiz kalır ki…
Allah’ın en önemli nimetlerinden “akıl”… Kuran, onu “anlayan” bir topluma inmiştir ve “akıl sahipleri”nin bu kitabı idrak edebileceğini sık sık ifade eder. Aksi olsaydı “vicdan sahipleri”nden söz ederdi. Kuran akıl sahiplerini işaret eder sürekli. Bir işi anlayan, düşünen ve yorumlayan akıldır. Nefsimizin bize emrettiği bir yönelimin kötü mü, yoksa iyi mi olduğunu sağlayan şey akıldır. Vicdanımızın bize emrettiği bir yönelimde gerekli hesabı yapan şey akıldır. Ancak akıl da tek başına yetmiyor. Aklın ilgili konuya hakim olabilmesi için gerekli doğru ve temiz bilgiyi edinmiş olması gerekir. O temiz bilgi, Allah’ın sözcüsü “Kuran-ı Kerim”dir. Fakat şeytanın sözcüsü başka diğer her şey olabilir.O halde uyanık olmak gerekir.
Bazen akıl ile vicdan birbirine karıştırılır. Genelde “vicdan kandırılmaz” anlayışı hakimdir. Fakat bu yanlış bir yargıdır. Kandırılamayan şey aslında “akıl”dır. Kandırılabilseydi ona “akıl” demez; “akılsız”, “aptal” veya başka bir şey derdik. Akıl kandırılamaz. Ama “vicdan” ve “nefis” kandırılabilir. Kandırılabilen her şey de şeytanın oyuncağı olabilir. Akıl buna engel olur. Vicdanımızın sesini dinleyeceğimiz zaman akıl süzgecinden geçiririz. Yani gerekli hesaplamaları yapar, ölçer, tartar ve doğru bir karar veririz. Nefsimizin bize emrettiği eğilimi de aynı şekilde aklımızı kullanarak doğru veya yanlış olduğuna karar verir, buna göre hareket ederiz.
Nefis, vicdan ve akıl. Bunların üçü de insanın fıtratını ortaya çıkaran temellerdir. Bunlardan faydalanmayı bilenlere göre önemli birer nimettir. Hiçbiri de şeytanın mülkü değildir. Ona mâl edip teslim edilecek kadar da aciz ve önemsiz değillerdir.
Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun!

Nefsin fayda ve zararları

Günah diye bir şey olmasaydı, şeytan veya nefsimiz yaratılmasaydı da, herkes Cennete girseydi daha iyi olmaz mıydı?Şeytanı da, nefsimizi de, günahı da yaratan Allahü teâlâdır. Sanki niçin yaratıyor gibi bir sual bu. Hikmetlerini bilmesek de kabullenmekten başka çaremiz yoktur.

Bu dünyada, her mahlukta, her şeyde, Allahü teâlânın hem rahmet sıfatı, hem de, kahır, gadab sıfatı zuhur etmektedir.

Su, insanların, hayvanların ve bitkilerin yaşamaları için, temizlik için yemek, ilaç yapmak için gerektiği gibi, denizde binlerce insan boğulmakta, sel suları evleri yıkmakta, çok soğuk su içen, hasta olmaktadır. Suyun böyle zararları vardır diye suyu istemeyiz diyebilir miyiz?

Ateş, ekmek, yemek pişirmek için, kışın ısınmak için gerektiği gibi, içine düşeni yakar. Elektrik, çok yerde işimize yaradığı halde, yangına sebep olur, insana çarpınca, hemen öldürür. Her ilaç bir derde deva olduğu halde, fazlası zararlı olur. Her şey böyledir.

İşte nefsimiz de bunlar gibidir. Hem faydalı, hem zararlı tarafları vardır. Nefsin yaratılması, insanların yaşaması, üremesi ve dünya için çalışmaları ve ahiret için cihad sevabı kazanmaları içindir. Allahü teâlâ, nefsi böyle nice faydalar için yarattı. Fakat nefsimiz birçok lezzetlere doymaz. Allahü teâlâ bütün insanlara merhamet ederek, acıyarak, nefse hakim olup, zararlı arzularını önlemeleri için, akıl da yarattı.

Akıl, insan beyni vasıtası ile, his uzuvlarından, şeytan ve nefsten kalbe gelen arzuları inceleyerek, iyilerini, kötülerinden ayıran bir kuvvettir. Ayırırken yanılmazsa akl-ı selim denir. İSLAMİ SOHBET

Allahü teâlâ, ayrıca Peygamberler göndererek, hangi şeylerin faydalı, iyi ve hangi şeylerin zararlı, kötü olduklarını ve nefsin bütün arzularının kötü olduğunu bildirdi. Akıl, nefsin isteklerini Peygamberlerin iyi dedikleri şeylerden ayırıp, kalbe bildirir, kalb de, aklın bildirdiğini tercih ederse, nefsin arzularını yapmayı irade etmez. Yani beyin vasıtası ile, hareket uzuvlarına bunu yaptırmaz.

Kalb, dinimizin iyi dediklerini, irade eder ve yaptırırsa, insan saadete, mutluluğa kavuşur. Kalbin, iyiden, kötüden birini irade etmesine kesb denir.

İnsanın hareket organları, beynine, beyni de kalbine tâbidir. Kalbin emrine uygun hareket ederler. Kalb, beyin vasıtası ile his organlarından ve ruh vasıtası ile taraf-ı ilahiden ve akıldan, melekten, hafızadan, nefsten ve şeytandan gelen tesirlerin toplandığı bir merkezdir.

Kalb, akla uyunca, nefsin yaratılmış olması, insanların sonsuz nimetlere kavuşmalarına mani olmaz. Kalbin nefse aldanmaması, ona uymaması, nefs ile cihad-ı ekber olur. Allahü teâlâ cihad edenlere, Cennette yüksek dereceler vereceğini bildiriyor. Nefs, insanların cihad sevabına kavuşmalarına meleklerden üstün olmalarına sebep olmaktadır.

Nefs, iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hem de, zehirli ilaç gibidir. Doktorun tavsiyesine göre kullanan, bundan fayda kazanır. Aşırı kullanan helak olur. İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan faydalanılmasını emretmektedir. İnsanlarda nefs olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hasıl olurdu. Halbuki, beden birçok şeylere muhtaçtır. Yemek, içmek, uyumak, istirahat etmek gerekir. Süvariye hayvan gerektiği gibi, insana da beden gerekir. Hayvana bakmak gerektiği gibi, bedene hizmet etmek de gerekir. İbadetler beden ile yapılmaktadır.

İnsanda, akıl, kalb ve nefs denilen kuvvetler vardır. Aklın ve nefsin yeri beyindir. Kalbin yeri yürektir. Elektriğin aküde, pilde bulunması gibidir. Ruh [can] ise, bedenin her yerinde bulunur. Kalb, nefse uyarsa günah işler. İnsanın azaplara, felaketlere sürüklenmesine sebep, kendisidir. Kalbinin İslamiyet’e uymayıp, nefsine uymasıdır.

Bazı kimseler de şehvet ve öfkeyi yok etmek için açlık çekerek riyazet yapıyorlar. Bu uygun değildir. Çünkü İslamiyet, şehvetin ve öfkenin yok edilmesini değil, her ikisine hakim olup, dine uygun kullanılmalarını emretmektedir. Süvarinin atını ve avcının köpeğini yok etmeleri değil, bunları terbiye ederek, kendilerinden faydalanmaları gerektiği gibidir. Yani şehvet ve öfke, avcının köpeği ve süvarinin atı gibidir. Bu ikisi olmadıkça, ahiret nimetleri avlanamaz. Fakat bunlardan faydalanabilmek için, terbiye ederek, dine uygun kullanılmaları gerekir. Terbiye edilmezler, azgın olup, dinin sınırlarını aşarlarsa, insanı felakete sürüklerler. Riyazet yapmak, bu iki sıfatı yok etmek için değil, terbiye edip dine uymalarını sağlamak içindir. Bunu sağlamak da, herkes için mümkündür.

Muhammed aleyhisselam da (Ben insanım. Herkes gibi ben de kızarım) buyururdu. Ara sıra kızdığı görülürdü. Kızması, hep Allahü teâlâ için olurdu. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, (Öfkelerini yenen) kimseleri övmektedir. (Al-i İmran 134)

Musluman olmanın tadına varmak

Musluman olmanın tadına varmak musluman gibi yaşayıp musluman gibi ölmekden gecer kardeşlerim her nefis nasılsa bir gün ölümü tadacak ise bizlerde nefsimize dur diyip musluman oldugumuzu unutmayıp yolumuza öle devam edmeliyiz şimdi kardeşlerim

Muslumanlıkda bilirisiniz yardımlaşmak bir müslümanın en tabi görevlerinden bir tanesidir peki biz bu yardımlaşmayı yapa biliyor muyuz hayır bizler dünya telaşına dalıp gaflet uykusundan daha uyanmamış bir müslüman lık haline geliyoruz ne yazıkdır ki sonuc bu artık toparlanma zamanıdır uyan musluman artık uyanmaza zamanıdır uyan.

musluman,müslümanlar,islami sohbet,Musluman olmanın tadına varmak,nefsimiz,nefis,terbiye