Tövbe Esnasında Verilen Nimetler – İslami Sohbet

Mehdi aleyhisselam ihsan dağıtıcı olduğu gibi, nimet de dağıtıcıdır. Allah’a ulaşmayı dileyerek Allah’tan 12 ihsan alan ve huşûya ulaşan ve mürşidine tâbî olan kişi, mutlaka Allah’tan 7 tane nimet alacaktır. Öyleyse Allahû Tealâ’nın Hazreti Mehdi’ye bildirdiği mürşidin önündeki tövbe esnasında verilen nimetler nelerdir?

40/MU’MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Daha önce de açıkladığımız gibi Allahû Tealâ, her asırda mutlaka kendi emriyle insanları Allah’a ulaştırmak ve dinin emirlerini açıklaması için bir kişiyi devrin imamı olarak vazifeli kılar. Öyleyse neden devrin imamları insanları hidayete erdirir ve neden mürşidler hidayete erdirmeye vesiledirler? Çünkü devrin imamları zamanın en büyük mürşidi ve o devirdeki mürşidlerin mürşididir. Peygamber Efendimiz (S.A.V aşağıdaki hadîsinde buyurur ki:

Ve ene nefahatun fetearadu ve men lem narif imame zamanihi felyemutu meyteten cahiliyetten. „Size ruh verenler gelecek, onları arayıp bulun. Kim zamanın imamına tâbî olmazsa cahiliyet üzere ölür“.

Öyleyse neden Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu hadîsinde “size ruh verenler gelecek onları arayıp bulun, kim zamanın imamına tâbî olmazsa cahiliyet üzere ölür” buyuruyor.

Birinci olarak: Allahû Tealâ devrin imamlarına en üstün ilmi verir ve devrin imamı kendi zamanındaki bütün mürşidlerin mürşididir ve Allahû Tealâ her devirde, o devrin ihtiyaçlarına göre onu, Kur’an hakikatlerini öğretmek üzere vazifeli kılar ve bu sebepten dolayı eğer ki insan bu üstün ilmi devrin imamından öğrenmeyip ona tâbî olmadıysa cahiliyet üzere ölür demek istiyor. Ve bu hadîste işte bu en güvenilir olan Kur’an ilmini zamanın imamından almak ve cahiliyet üzere ölmemek için onları arayıp bulun” diye emrediyor. Çünkü devrin imamı Allah’ın vazifeli kıldığı en üst seviye sabrın ve yakînin ve ilmin sahibi olduğu için, ondan öğrenilen ilim Kur’ana dayanan hak ilimdir ve bu ilim zamanın imamına Allah tarafından verilmiştir. İşte bu sebepten dolayı Allahû Tealâ, Secde 24’de “Onlardan imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler (Allah’a insanların ruhlarını ulaştırsınlar) diye”, buyuruyor. Hadîste ve bu âyette bildirilen devrin imamlarının Allah’ın emri ile vazifeli kılındıkları açık olarak görülmektedir.

İkinci olarak: Peygamber Efendimiz(S.A.V)’in bu hadîsinde “size ruh verenler gelecek onları arayıp bulun” diye emretmesinin sebebi ise: çünkü Rabbimiz’in Mü’min Suresinin 15. âyetinde “yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî” Allah, kullarından dilediği kişinin üzerine (başının üzerine) emrinden bir ruh ulaştırır.” “li yunzire yevmet telâk.” Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için.” diye buyurduğu devrin imamının ruhu tâbiiyyet esnasında kişinin başının üzerine yerleşecek ve Rad Suresinin 11. âyetine göre bu kişi tâbiiyyetten sonra kendisine dışarıdan gelecek zülmanî ilimlere ve büyüye karşı Allah’ın muhafazası altına alınacaktır.

Kaf Suresinin 31. âyetinde buyurulduğu gibi başının üzerine devrin imamının ruhu yerleşen kişi, hafız yani Allah’ın koruması altında olacaktır. İşte bu olay, Allah’ın müride tövbe esnasında verdiği birinci nimettir ve kişi hangi mürşide tâbî olursa olsun, her müridin başına kendi mürşidinin ruhu değil, DEVRİN İMAMININ RUHU YERLEŞİR. Tabii ki her insanın mürşidi farklıdır, fakat her mürşidine tâbî olan kişinin başının üzerine sadece devrin imamının ruhu koruyucu olarak yerleşir.

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîd(baîdin). Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaadolduğunuz şey (bu cennettir). Bütün evvab (Allah’a ruhu ulaşmış ve sığınmış) ve hafîz olanlar (başları üzerinde devrin imamının ruhunu muhafız olarak taşıyanlar) için.

13/RAD-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).

Onu (onların herbirini), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamının ruhları) vardır.

Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.

Abdulkadir Geylânî Hazretleri de kendi zamanında devrinin imamıydı ve “ayağım her velinin, bütün velîlerin boynu üstündedir” (CEVHERDEN GERDANLIKLAR Hz. Abdulkadir Geylani’nin Menkıbeleri, Allame Muhammed Bin Yahya Et-Tadifi, tercüme Naim Erdoğan Sayfa83,86) demiştir. Yani bu sözden, Abdulkadir Geylânî Hazretleri devrin imamı olduğu için, yeryüzünde bulunan bütün velîler hangi mürşide tâbî olurlarsa olsunlar, hepsinin üzerine devrin imamının ruhunun geldiğine işaret etmekle birlikte, devrin imamının bütün mürşidlerin fevkinde olduğu ve o devirdeki bulunan bütün velîlerden sorumlu olduğu ve ona tâbî olunduğu anlaşılmaktadır.

2. NİMET: Mücadele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde: “Ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne Onların kalplerine îmân yazılır. ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), Ve onlar, Allah’ın katından bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler.” diye buyurulduğu gibi Allahû Tealâ, mürşidin önündeki tövbe esnasında kişinin kalbine îmânı yazar.

58/MUCADELE-22: Ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).

Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allah’ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.

3. NİMET: Furkan Suresinin 70. âyetine göre Allahû Tealâ, kişinin tövbe esnasında bütün günahlarını sevaba çevirir.

25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihanfe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah, seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafûr’dur (günahları sevaba çeviren), Rahîm’dir (rahmet gönderen).

Tövbe esnasında Mü’min Suresinin 7. ve Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimelerine göre, arşı tutan melekler ve devrin imamının ruhu, kişinin günahlarının sevaba çevrilmesi için Allah’tan mağfiret dilerler ve kişinin günahları sevaba çevrilir. Ve Nebe Suresinin 38. âyetinde: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), Melekler (arşı tutan melekler), saf saf olarak ve ruh (devrin imamının ruhu) oradadırlar. ve kâle sevâbâ. Ve sevap söyler (günahların sevaba çevrilmesini müjdeler).”diye buyurulduğu gibi, işte burada kişi için şefaat söz konusudur. Yani şefaat sadece bu dünyadadır ve mürşidin önünde yapılan tövbe esnasında geçerlidir.

78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

Melekler (arşı tutan melekler), saf saf olarak ve ruh (devrin imamının ruhu) oradadırlar. Kendisine Rahmân’ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. Ve sevap söyler (günahların sevaba çevrilmesini müjdeler).

40/MU’MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm (cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (huzur namazının imamı), Rab’lerini hamd ile tesbih ederler ve ona îmân ederler.  Ve amenû olanlar için (Allah’tan) mağfiret dilerler. “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm’e) tâbî olanları maäfiret et (günahlarını sevaba çevir). Ve onları cehennem azabından koru!”

4. NİMET: Tâbiiyet esnasında kişinin başının üzerine yerleşen devrin imamının ruhu, Mü’min Suresinin 15. âyet-i kerimesine göre kişinin ruhuna: “li yunzire yevmet telâk” yani Allah’a ulaşma gününün geldiğini söyleyerek seyr-i sülûk’a başlaması için vücudundan ayrılmasını emreder. Buradaki “YEVM” kelimesi: “gün” anlamına gelir ve  “TELÂK” kelimesi ise: “ulaşmak, varmak” mânâsındadır. “yevmet telâk” Allah’a ulaşma gününü ifade eder.

40/MU’MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştrmayı dilediği kişinin) üzerine (başınının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Ve Allah’ın emanet olarak kişinin içine üfürdüğü ruhu, fizik vücudundan ayrılarak tâbî olduğu mürşidin dergâhına ulaşır. Mürşidlerin bulunduğu dergâhlardan, devrin imamının ana dergahına baş gözleriyle görülmeyen yatay sebiller (yollar) vardır. Ruh, yatay sebiller ile devrin imamının ana dergâhına ve oradanda dikey olan Tarik-i Mustakîm ile Allah’a doğru olan yolculuğuna seyr-i sülûk’a başlar. Ruhun Hakk’a ulaşmak üzere vücuddan ayrılıp Sıratı Mustakîm üzerine çıktığı bu gün, Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde ifade edilen Hakk günüdür.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ (meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm’i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah’a ulaşan kişiye Allah), meab (sıäınak, melce) olur.

Fatiha Suresinde de daha önce açıkladığımız gibi, Allah’a ulaşmayı ve sadece Allah’a kul olmayı dileyen kişi, Allah’tan istiane yani Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesine göre Allah’tan mürşid istiyor ve bu istiane ile kendisini Sıratı Mustakîm’e ulaştırmasını Alahû Tealâ’dan talep ediyordu. İşte burada açık olarak görüldüğü gibi, mürşidine tâbî olan kişinin ruhu, mutlaka Allah’a ulaştırılan Sıratı Mustakîm’e ulaştırılır. İşte Fatiha Suresindeki üzerlerinde nimet bulunanlar, mürşidine tâbî olarak bu Sıratı Mustakîm üzerinde olanlar, Allah’tan nimet alanlar, başlarının üzerinde nimet yani devrin imamının ruhu bulunanlar ve hidayet üzere olanlardır.

1/FATİHA–5,6: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu). İhdinas sırâtel mustakîm(mustakîme).

(Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz. (Bu istiane’n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet et (ulaştır).

1/FATİHA-7:Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).

O (SIRATI MUSTAKÎM) ki; (başlarının) üzerlerine (Devrin İmamı’nın ruhunu) ni’met olarak verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

hidayet : Ruhumuzun Allah´a ulaşması

istiane : Yalnız Allah´tan(cc) istenen yardım

dalâlet : Sıratı Mustakîm üzerinde olmamak

SIRATI MUSTAKÎM: Allah´a (cc) ulaştıran yol

Daha önce birinci bölümün başında, mürşidine tâbî olmayan hiç kimsenin ruhunun gök katlarını aşarak Allah’a yükselemediğini ve her Allah dostunun ancak mürşide tâbiiyetten sonra seyr-i sülûk adlı bir yolcuğa çıkabileceğini söylemiştik. Çünkü “seyr-i sülûk” kelimesinin ihtivasında: tarikat üzere olup, Allah’a ulaştıran sebîlin başındaki bir mürşide tâbiiyet mutlaka bulunur. Bediüzzaman’ın diliyle “seyr ü sülûk-i ruhanî”yi gerçekleştiren kişi, mutlaka tarikat yani Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm üzeredir ve bir müşide tâbîdir. Lûgatta “sülûk” kelimesinin bir tarikata bağlanma, intisab etme olarak geçmesi açık olarak gösterir ki, seyr-i sülûk adlı yolculuğa çıkan kişi, mutlaka o tarikatın başında bulunan bir velî mürşide tâbî olur, intisab eder ve ruhu  seyr-i sülûk adlı yolculuğa başlar.

5. NİMET: Ruhu seyr-i sülûk adlı yolculuğa başlayacak olan kişi, böylece nefs tezkiyesine yani amilussalihata başlar. Mücadele Suresinin 22 âyet-i kerimesine göre kişinin kalbine tâbiiyet esnasında (bakınız 2. nimet) îmânın  yazılmasından sonra zikirle kalbine gelen %2 rahmet nuruna ilave olarak, fazl isimli nurlar Allah’ın zikri ile kalbe yazılmış olan îmân kelimesinin etrafında birikmeye başlar. Nur Suresinin 21 âyet-i kerimesinde de açık olarak görüldüğü gibi, Allah’ın rahmeti ve fazlı olmasaydı içimizden hiç birinin nefsimizi tezkiye edemeyeceğimiz buyuruluyor. Yani tövbe esnasında kişinin kalbine yazılan îmân kelimesi, nurları kendisine çekim gücüne sahiptir ve nefs tezkiyesine başlayan kişi Allah’ı zikrettikçe fazıl isimli nurlar kişinin kalbindeki îmân kelimesinin etrafında birikmeye başlar ve bunun adına nefs tezkiyesi denir yani kalbin nurlanması ve karanlıklardan arınması.

25/FURKAN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilallâhi metâbâ(metâben).
Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a ulaşır (hayattayken ruhu Allah’a ulaşır).

24/NUR–21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).

6. NİMET: Nefs tezkiyesine başlayan kişinin zikrini günbegün arttırmasıyla  kalbindeki karanlıklar, yani nefsin afetleri azalacak ve bu onun iradesin güçlenmesini sağlayacaktır.

33/AHZAB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).

Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (nuru) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).

7. NİMET: Burada kişinin nefs tezkiyesine yani kalbindeki karanlıkların azalmasına paralel olarak fizik vücudu da güçlenmeye, Allah’a kul olmaya başlar. Allahû Tealâ’nın nimetleri hepimiz için ve bizim Allah yolunda ilerleyebilmemiz içindir. Mürşidin önünde yapılan tövbeden önce kişi 1’e 10 derece sevap alıyordu,

6/EN’AM-160: Men câe bil haseneti fe lehu aşru emsâlihâ, ve men câe bis seyyieti fe lâ yuczâ illâ mislehâ ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).

Kim (Allah’ın huzuruna) bir hasene ile gelirse, artık onun on misli, onundur.Ve kim bir seyyie ile gelirse, o zaman onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlar zulmolunmazlar.

Fakat mürşidin önünde yapılan tövbeden itibaren 1’e 100’den, ruhun her bir gök katını aşmasıyla 1’e 700’e kadar derece alacaktır.

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

O, mallarını Allah yolu’nda harcayanların durumu, her başaäında yüz tane olmak üzere, yedi başak veren bir (tohumun) nebatın durumu gibidir. Allah, dilediäi kimse için (onun rızkını) kat kat artırır. Allah, VÂSI’un ALÎM’dir.

Aşağıdaki hadîsleri açık bir şekilde bu konumuza işaret etmektedir.

5. (5)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sâdece misliyle yazılır. Bu hâl, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.” Buhârî, İman: 31; Müslim, İman: 205, (129); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/203.

4. (4)- Ebu Sa’îd (radıyallau anh) hazretleri der ki: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Bir kul İslâm’a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün hayırları Allah, lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder. Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı her hayır için en az on misli olmak üzere yediyüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah yazılır.” Buharî hadisi tâlik olarak kaydeder (İman: 31), Nesâî, İman: 10, (8, 105); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/201

„Ölmeden önce ölünüz ki, (ölmeden önce ruhunuzu Allah’a ulaştırınız, teslim ediniz ki) Allah size bire yediyüz versin.“ Hadis-i Şerif

Evet, burada mürşidine tâbiiyet esnasında Allahû Tealâ’dan 7 Nimet alan kişinin ruhu, artık seyr-i sülûk adlı yolculuğa başlayacak ve nefsi de buna paralel olarak tezkiye olacak, artık kişinin fizik vücudu nefs tezkiyesine paralel olarak nefsin afetlerine karşı her gün biraz daha güçlü olacak ve ruhu her bir gök katında yükselişinde kişi, 1e 100’den 700’e kadar derecat kazanacaktır.

89/FECR-27,28,29: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu). İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten). Fedhulî fî ibâdî.

Ey mutmain olan nefs! (Ey ruh!) Rabbine geri dön(erek ulaş). Allah’tan razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanarak. O zaman kullarımın arasına gir.

ÖZET:

Bütün bu anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi; neden kişinin mürşidine tâbî olması gerektiği ve neden kişinin ancak tâbiiyyetten sonra nefs tezkiyesine ve seyr-i sülûk adlı yolculuğa başladığı ve kişinin neden bir mürşide tâbî olmadan Allah’a ulaşamadığı ve nefsini tezkiye edemediği açıklık kazanıyor.

Birinci bölümün başında açıkladığımız gibi, mürşidine tâbî olmayan hiç kimsenin ruhu gök katlarını aşarak Allah’a yükselemez. (14 ve 15. sayfalara bakınız) Devrin imamının ana dergâhına ulaştıran bütün yolların başında mutlaka bir mürşid vardır. Fakat devrin imamı bütün bu yolların başında, ana dergâhtadır. Bu sebepten dolayı Sadi-i Nursî Hazretleri devrin imamlarının cadde-i kübrada olduklarını söyler.

Her mürşidine tâbî olan kişinin ruhu, mutlaka mürşidine tâbî olduğu dergâhtan, baş gözleriyle görülmeyen fakat kalp gözleriyle görülen gök katlarına giriş kapısının bulunduğu devrin imamının ana dergâhına ulaşır ve oradan da Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve devrin imamının ruhunun gözetimi altında 7 gök katlarından oluşan Tarik-i Mustakîm adlı yol üzerinden Allah’a doğru seyr-i sülûk’unu gerçekleştirir. (Tarikat konusuna inşaallah Efendimizin himmetiyle, Hakikat Aynasının ikinci cildinde daha fazla incelikleriyle yer vermek istiyoruz.)

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

Nimet ve Şükür

Şükür, nimeti verene karşı duyulan minnetin açık bir göstergesidir. O yüzden kendisinden bir iyilik gördüğümüz kişiye teşekkür ederiz. Şükür ve minneti en çok hak edense, mülkün mutlak sahibi olan Allah Tealâ’dır.

Rabbimizin, üzerimizde sayılamayacak kadar çok nimeti var. Bu hususa Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız.” (Nahl, 18) ayetiyle dikkat çekilmektedir. Her şeyden önce ruhumuza giydirilen beden elbisesini düşünelim; başlı başına bir nimet. Elimiz, ayağımız, gözümüz, kulağımız her biri ayrı bir ihtiyacımızı karşılamak üzere yaratılmış. Sonra bizi diğer canlılardan üstün kılan akıl nimeti ve tabi ki adeta bir sofra gibi cömertçe önümüze serilmiş olan sayısız tabiat nimetleri…

Tüm bunlardan bol bol nasipleniyoruz. Zaman zaman nankörlük edip, elimizdekini azımsıyor olsak da, nimet deryasında yüzdüğümüzü kimse inkâr edemez.

Peki bu kadar nimeti ihsan edene teşekkür ediyor muyuz? En basitinden bir ihtiyacımızı gideren kişiye minnetimizi defalarca dile getirirken sayısız ihtiyacımızı karşılayan Rabbimize şükrü hakkıyla yerine getirebiliyor muyuz?

Mesela göz ameliyatımızı başarıyla gerçekleştiren doktora bu çabasından ötürü defalarca teşekkür ediyoruz. Aynı teşekkürü, o gözü yoktan var eden Rabbimize karşı da yapmamız gerekmiyor mu? Veya kendisinden ekmek satın aldığımız fırıncıya teşekkür ederken, o ekmeğin asıl sahibini, buğdayı vereni, onu ekmek haline getirecek aklı bahşedeni de hatırlıyor muyuz?

Her halimiz şükre muhtaç
“Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152) ayetine uygun davranırsak, nimetin asıl sahibine karşı minnettarlığımızı yerine getirmiş oluruz. Değilse, kendi nimetimiz bir anda kendi azabımıza dönüşüverir. Bu hakikati Hasan-ı Basrî hazretleri şu cümlelerle ifade ediyor:

“Şüphesiz Allah dilediğine dilediği kadar nimet verir. Şükredilmediği zaman o nimeti bu kimseler aleyhine azaba dönüştürür.”

Hiçbir nimet küçük değildir. Basite aldığımız, küçümsediğimiz bir nimet, yeri geldiğinde en büyük ihtiyacımızı karşılar, en onulmaz yaramıza merhem olur. Dolayısıyla Rabbimizin en küçük nimeti bile bizim yanımızda büyüktür.

Hz. Davut a.s. bir gün dedi ki:

– Ya Rabbi! Üzerimdeki nimetlerin en düşüğünü bana bildir.

Allah Tealâ vahyetti:

– Ey Davut nefes al!

Davut a.s. nefes aldı. Cenab-ı Hak:

– İşte, buyurdu, sana verdiğim nimetlerin en küçüğü. (İbn Ebi’d-Dünya)

Şükür, sadece dille yapılmaz
Bu arada hemen hatırlatalım; şükür sanıldığı gibi sadece dile özgü bir iş değildir. Şükür esasen kalbin bir halidir. Diğer taraftan, her hayırlı amel haddizatında bir tür şükürdür. Ebu Abdurrahman Hubulî’nin de dediği gibi; “Namaz bir şükürdür, oruç bir şükürdür, yaptığın her hayırlı amel bir şükürdür.”

Ayrıca her borcun bir ödeme usulü olduğu gibi, üzerimizdeki her nimetin de ayrı bir şükür tarzı vardır. Gözün şükrü ayrı, kulağın şükrü ayrı, midenin şükrü ayrı, el ve ayağın şükrü hep ayrı ayrıdır.

Bir gün adamın biri Ebu Hâzim’e gelerek dedi ki;

– Gözlerin şükrü nedir?

Ebu Hâzim bu soruyu:

– Onlarla bir hayrı gördüğünde duyurman, kötüyü gördüğünde saklamandır, diye cevapladı.

– Kulakların şükrü nedir, diye sorduğunda;

– Onlarla hayırlı bir şey duyduğunda hafızanda tutman, kötü bir şey duyduğunda ise gizlemendir, buyurdu. Aralarındaki konuşma şöyle devam etti:

– Ellerin şükrü nedir?

– Kendine ait olmayan şeyleri almaman, Allah Tealâ’nın hak olarak ihsan ettiğini de geri çevirmemendir.

– Midenin şükrü nedir?

– Aşağısının yemekle, yukarısının ilimle dolu olmasıdır.

– Edep yerinin şükrü nedir?

– Allah Tealâ’nın buyurduğu gibidir; “… ve onlar ki iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve elleri altında bulunan (cariyeleri) hariç… (Bunlarla olan ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar haddi aşan kimselerdir.” (Mü’minûn, 5-7)

– Peki ayakların şükrü nedir?

– Kendisine gıpta ettiğin, dinine bağlı birini gördüğünde Allah Tealâ’ya şükrederek ayaklarınla onun yaptıklarını yapmaya yönelmen; tiksinti duyduğun, dininden kopuk yaşayan birini gördüğünde yine Allah Tealâ’ya şükrederek, ayaklarını onun işlerinden uzak tutmandır. Sadece diliyle şükredip diğer azalarıyla şükretmeyen kimseye gelince… O, elbisesini tam giymeyip, bir kısmını üzerine atmış kimse gibidir. Böyle bir elbise sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Onu ne sıcaktan, ne soğuktan, ne kardan ne de yağmurdan koruyabilir.

Şükür nimeti artırır
Şükür, nimetin artmasında önemli bir unsur teşkil eder. Zira Cenab-ı Hak İbrahim suresinin 7. ayetinde buyurur ki:
“Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”

Efendimiz s.a.v. de bu konuda:

“Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun dediğin zaman Allah Tealâ’ya şükretmiş olursun. O da üzerindeki nimetini arttırır.” diye buyurmaktadır.

Hz. Ali r.a. şükür ve nimet ilişkisini şu sözleriyle ortaya koyar:

“Nimet şükre ulaştırır. Şükürse nimetin artmasıyla doğrudan ilişkilidir. Her ikisi birbirine yakın iki boynuz gibidirler. Kuldan şükür kesilmediği sürece, Allah Tealâ’dan nimeti artırmak asla kesilmez.”

Yalnız bazen Allah’a şükretmek şöyle dursun, ona karşı isyan içerisinde olan kimselerin çeşit çeşit nimetlere sahip oldukları görülür. Böyle olması onların Allah katındaki makbuliyetlerine veya o nimeti hak ettiklerine işaret etmez elbette. Tam aksine bu durum, söz konusu kimselerin isyan ve günaha devam etmelerine, böylece ilahî gazaba yakınlaşmalarına sebep olur. Bu da bir tür istidraçtır. Rabbimiz bu tür insanların nimetini arttırdıkça arttırır, istedikleri her şeyi verir. Onlar da azdıkça azar, Rablerini unutur hale gelirler. Neticede azaba uğratılırlar. Konuyla ilgili olarak Sevgili Peygamberimiz s.a.v.’in şu mübarek sözünü hatırlamak gerekir:

“Allah Tealâ’nın, günah işlemelerine rağmen kullarına istedikleri şeyleri verdiğini gördüğün zaman (bil ki) o verilen şey istidraçtan başka bir şey değildir.” (İbn Ebi’d-Dünya)

Seçkin kulların şükrü

Cenab-ı Hakk’a minnet ve şükrünü en güzel şekilde ifade edenler de yok değil. Bunlar gece gündüz O’na layık bir kul olmanın uğraşını veren marifet ve yakîn ehli kimselerdir. Onlar Rablerinin nimetleri karşısında ne yapacaklarını, nasıl şükredeceklerini bilememenin ezikliğiyle yaşar dururlar.

Bu ezikliği yaşayanlardan biri olan Davut a.s.’ın Rabbine sığınışı dikkate şayandır. Buyurmuştur ki:

“Allahım, eğer saçımın her telinde iki dil bulunsa ve bunlar gece gündüz seni tesbih etseler, gene de bir tek nimetinin hakkını ödeyemem.”

Yine Musa a.s. benzer bir mahcubiyeti bütün benliğiyle hissetmiş olmalı ki Hak Tealâ hazretlerine şöyle yakarmıştır:
– Ya Rabbi, bütün amellerim bana vermiş olduğun nimetlerin en küçüğünü karşılamaya yetmezken ben sana hakkıyla nasıl şükredeyim?

Allah Tealâ da ona;

– Ey Musa (böyle demekle) şu an bana şükretmiş oldun, diye vahyetmiştir.

Özetlemek gerekirse şükür, nimeti verene karşı duyulan minnet borcudur. Şükrederek aslında nimet sahibini unutmadığımızı ortaya koymuş oluruz. Kendisinden ufak bir iyilik gördüğümüz kimseye karşı teşekkür etmeyi nasıl ihmal etmiyorsak, sayısız nimetler bahşeden Rabbimize karşı da şükretmeyi ihmal etmemeli, onun nimetini her yerde anmalı ve anlatmalıyız. Nitekim Peygamber Efendimiz s.a.v. buyurmuştur:

“(Elinde bulunan) nimetleri (başkalarına) anlatmak onların şükrüdür. Bunu terketmek nankörlük olur. Aza şükretmeyen çoğa, insanlara teşekkür etmeyen de Allah’a şükretmez.” (Ahmed b. Hanbel)

En Büyük Düşmanın Kendi Nefsindir

En Büyük Düşmanın Kendi Nefsindir Nefis Allahü teâlânın düşmanıdır. Nefsin arzularının, insanı Allah yolundan saptırıcı oldukları, Kur’an-ı kerimde haber verilmiştir. Çünkü nefis, daimâ Rabbimizi inkâr ve ona isyan etmek ister. Bunun için her istediği kendi zararınadır.
Her işte, nefsin arzularına uymak, nefse tapmak olur! Nefse uymaktan kurtulmak dünya nimetlerinin en büyüğüdür. Çünkü o, kul ile Rabbi arasında en büyük perdedir.
KİM ÖLÜMÜ UNUTURSA!..
Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretleri buyurdu ki:
“İbadetlerin en kıymetlisi nefse uymamaktır.”
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Allah’tan korkup, nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranların varacakları yer, muhakkak Cennettir.) [Naziat 40, 41]
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İnsanı felâkete sürükleyen şeyler üçtür: Cimrilik, nefse uymak ve kendini beğenmek.)
Bir diğer Hadis-i şerif ise şöyledir:
(Ümmetimin iki kötü huya yakalanmalarından çok korkuyorum. Bunlar; nefse uymak ve ölümü unutup dünyanın peşinden koşmaktır.)
Ölümü unutan nefsine uymaya başlar.
En büyük düşman olan nefsin kötülüğünü bildiren hadis-i şerifler çoktur. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
(Aklın alâmeti, nefse galip ve hakim olmak ve öldükten sonra lâzım olanları hazırlamaktır. Ahmaklık alâmeti, nefse uyup, Allahtan af beklemektir.)
(Senin en büyük düşmanın, seni çepeçevre kuşatan nefsindir.)
(En üstün cihad, Allah yolunda nefsle yapılan cihaddır.)
(Asıl kahraman, nefsini yenendir.)
Bir gün, Hazret-i Âişe validemiz;
“İnsan Rabbini ne zaman tanır?” diye sual edince, Peygamber Efendimiz;
(Nefsini tanıdığı zaman) buyurdu.
Bir şair ne güzel söylemiş:
“Nefsinden sakın daim,
Ona güvenme aslâ,
Yetmiş şeytandan dahâ
fazla düşmandır sana!”
Nefis mubahlarla doymaz, insanı haramlara sürükler.
İslâm dini, rahat ve huzur içinde yaşamak için lâzım olan şeylerden ve dünya lezzetlerinden faydalı olanları yasaklamıyor. Bunların elde edilmesinde akla ve dine uymayı emrediyor.
İslâm dini insanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını istiyor. Akıl olmasaydı, insan hep nefsine uyar, felâketlere sürüklenirdi. Nefis olmasaydı insan yaşaması ve üremesi için çalışmasında kusur ederdi. Nefis ile cihad sevâbından mahrum kalırdı. Meleklerden daha üstün olmak yolu kapalı kalırdı…
Peki, bu kadar zararlı olan nefis, niçin yaratıldı? Sahip olduğumuz her şeyin iyi tarafı da var kötü tarafı da. Elektrik büyük nimettir. Yerinde kullanılmazsa insanın ölümüne sebeb olabilir.
Nefis de bunun gibidir. Hem faydalı, hem zararlı tarafları vardır. İnsanın yaşaması, üremesi dünya için çalışması nefsin varlığı ile mümkündür.
Nefis olmasaydı büyük cihad sevâbı nasıl kazanılırdı!
NİMETE KAVUŞMAK İÇİN!..
Eshab-ı kirâm (radıyallahü anhüm) büyük bir muhareben dönmüşlerdi. Zafer elde etmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz (aleyhisselâm) Eshabını tebrik ettikten sonra buyurdu ki:
“Küçük cihaddan döndük, büyük cihada giriyoruz.”
Sordular;
“Bundan büyük cihad hangisidir?” diye, cevap olarak buyurdular ki:
“Nefisle cihaddır…”
Muharebede mağlup olan öldürülen mümin şehid olur, ebedi saâdete kavuşur. Galip olanı ise gazi olur. İkisi de güzeldir.
Nefisle olan cihadın galibi büyük nimetlere kavuşur, en büyük düşmanını mağlup etmek zevkine erer. Mağlubu ise büyük felâketlere, sıkıntılara girer.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“En büyük düşmanın, içinde taşıdığın nefsindir.”
Nefis, şeytandan daha tehlikelidir. Şeytan bazen insanın kalbine vesvese verir. Nefis ise dâima içindedir..

Eshab-ı kirâm, Nimet, Nimete Kavuşmak İçin,islami sohbet

Yemekten sonra nasıl dua edilir, Yemek Duası, Dini sohbet, islami sohbet

Yemeğe başlarken Besmele çekmek farz mı?

CEVAP
Farz değildir. Yemeğe başlarken besmele çekmek yani Bismillahirrahmanirrahim demek ve sonunda Elhamdülillah demek sünnettir. (Hindiyye)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yemekten sonra, “El-hamdülillahillezi etamena hazettaame ve rezekana min gayrı havlin minna ve la kuvveh” duasını okuyanın günahları affolur.) [Ebu Davud]

(Bir kimse, yiyip içtikten sonra, “El hamdülillahillezi atameni ve eşbeani ve sakani ve ervani” duasını okursa, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [İbni Sünni]

Peygamber efendimiz yemekten sonra (El-hamdü-lillahillezi etamena ve sakana ve cealena müslimin) duasını okurdu (Tirmizi)

Yemeklerden sonra, yukarıdaki duaları da içine alan şu duayı okumak daha uygundur:
(El-hamdü-lillahillezi eşbeana ve ervana min gayri havlin minna ve la kuvveh. Allahümme at’imhüm kema at’amuna. Allahümmerzukna kalben takıyyen, mineşşirki beriyyen la kâfiren ve şakıyyen velhamdülillahi rabbilalemin)

Yemek duasının manası:
Bizim gücümüz kuvvetimiz olmadan, bizi nimetleri ile doyuran ve susuzluğumuzu gideren Allahü teâlâya hamd olsun. Ya Rabbi, bize bu yemeğin hazırlanmasında emeği geçen ve bize bu nimetleri ikram edenlere sen de ikram et. Ya Rabbi, bizim kalbimizi şirk, küfür ve kötülüklerden koru. Bizlere, dinimizin emirlerine uyan bir kalb nasip eyle.

Şükür duası:
Her sabah bir kere (Allahümme mâ esbaha bi min nimetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerike leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr) demeli ve her akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek, hepsini aynen okumalıdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bu duayı gündüz okuyan, o günün şükrünü yapmış olur. Gece okuyunca, o gecenin şükrünü ifâ etmiş olur.) Abdestli okumak şart değildir. Her gün ve her gece okumalıdır. [Bu şükür duası yukarıdaki yemek duasına eklenerek okunursa iyi olur.]

Şükür duasının manası:
Ya Rabbi, bana ve diğer yarattıklarına verdiğin maddi ve manevi nimetlerin sabaha (akşama) kadar bizim yanımızda kalması yalnız Sendendir. Senin ortağın yoktur. Sana hamd ve şükrediyoruz.

Sual: Yemek duasını sesli yapmak caiz mi?
CEVAP
Bilmeyenlere öğretmek için her dua sesli okunabilir.

Yemek duasında
Sual: İslam Ahlakı kitabında, (Resulullah, yemekten sonra dua ederken kollarını kaldırmaz ve ellerini yüzüne sürmezdi) deniyor. Kolları uzatmayıp, elleri yüzümüze sürer gibi yapmakta mahzur var mıdır?
CEVAP
Mahzuru olmaz.

dini sohbet, islami sohbet, dini forum, islami forum

Amel Defteri Ne İçindir?, dini sohbet, islami sohbet

Amel Defteri
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:”O gün herkesin amel defteri ortaya konulmuştur. Ey Muhammed! Günahkarların, amel defterlerinden korkarak: “Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş” dediklerini görürsün. Onlar, bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf; 49)
Bu dünyadayken çok iyi düşünmemiz lazımdır. Ne yapıyorsak, zerre kadar her şey, insanın nefesleri ve söylediği sözler, hepsi amel defterinde bulunacaktır. Yarın mahşer günü hepsini göreceğiz. Durum böyle iken, her şey apaçık ortada iken, nasıl olur da, gaflete dalıyoruz.
Allah-u Zülcelal’in, Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem’in, meleklerin, dost ve düşman herkesin önünde amel defterimiz açılacaktır. Mizan’ın önüne geçeceğiz ve amel defterimiz herkesin önünde okunacak. İster, içi iyi amellerle dolu olsun, isterse kötü amellerle dolu olsun.
Kim ister ki orada; Allah-u Zülcelal’in, Peygamberlerin meleklerin, dost ve düşman herkesin önünde amel defterimizdeki kötü amellerin okunmasını.
Dünyadayken küçük bir çocuktan bile sakladığı, görmesini istemediği hatalarının, günahlarının, orada herkesin içinde okunması, açığa çıkması, insan için ne zor ve kötü bir olaydır!
Daha dünyadayken bunları düşünmemiz, sanki orada amel defterimiz açılmış da okunuyormuş gibi tefekkür etmemiz ve yaşantımızı, amellerimizi ona göre yapmamız lazımdır. Dünyadayken aklımız, fıkrimiz orada olmalı, zira yarın bu olay muhakkak başımıza gelecektir.
Allah-u Zülcelal’e ibadet etmek çok kolaydır. Biz bunu görü-yoruz. Bu bize kıymetsiz gibi geliyor, halbuki öyle değildir. İki rek’at namaz, bir salavat, Allah-u Zülcelal’in yanında o kadar değerlidir ki, eğer Allah-u Zülcelal kabul ederse, karşılığını fazlasıyla verir.
Ka’b radıyu anh’ın şöyle dediği anlatılmıştır:
”Kıyamet günü geldiği zaman, Adem aleyhisselam bakar ki, Muhammed ümmetinden biri cehenneme götürülüyor. Hemen seslenir:
”Ya Muhammed!” Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
”Sesini duydum, ey Ebu’l-Beşer, anlat!” Şöyle anlatır:
”Senin ümmetinden biri cehenneme götürülüyor.” Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem hemen onun ardından gider, yetişir. Şöyle buyurur:
”Ey Rabbimin melekleri, hele biraz durun.” Melekler şöyle derler:
”Ya Muhammed, hakkımızda gelen yüce Allah’ın şu emrini okumadın mı?
”Onlar, yüce Allah’ın kendilerine verdiği emre karşı gelemezler. Aldıkları emri yerine getirirler.” (Tahrim; 6) bundan sonra şöyle bir ses gelir:
”Muhammed’in emrini dinleyin; itaat edin.”
Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem onu mizana getirir; ameli tartılır, ama kötülükleri iyiliklerinden ağır gelir.
Bundan sonra, Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem cebinden bir kağıt çıkarır ki, onda, o kimsenin dünyada iken Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem’e okuduğu salavat vardır.
Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem o kağıt parçasını, onun iyilikleri üzerine koyar; iyilik tarafını ağırlaştırır. Bunu gören o kimse sevinir, şöyle der:
”Anam babam sana feda olsun sen kimsin?” Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
”Ben Muhammed sallu aleyhi ve sellem’im.” Hemen o kimse, Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem’in ayağına kapanır; öper, şöyle der:
”Ya Resul! O kağıt parçası neydi?” Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
”O, senin bana dünyada iken okuduğun salavat idi. Ben, onu senin için saklamıştım.” Bunun üzerine, o kimse şöyle der:
”Vay benim, Allah katında boşa giderdiğim zamanlara!” (Kenzü’l-Ahbar)
İşte Allah-u Zülcelal’in yanında sevaplar böyle değerlidir, kıymetlidir. Allah-u Zülcelal bizi Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem’in ümmetinden yaratmıştır. Bunun kıymetini iyi bilmemiz lazımdır.
Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem, Allah-u Zülcelal’in yanında o kadar kıymetlidir ki, onun hürmetine bizim ibadetimizi kabul ediyor. Bunun kıymetini çok iyi bilmek lazımdır. İşte bu sebep-le, Hz. Peygamber sallu aleyhi ve sellem’e layık bir ümmet olmak zorundayız. Kendimizi ailemizi, kötü olan her hareketten korumalıyız. Daha dünyadayken, Allah-u Zülcelal’in ahiret günündeki azabının ne kadar şiddetli olduğunu düşünmeli, ona göre de kendini muhafaza etmeye çalışmalıdır.
Rivayetlerde şöyle bir olay geçmektedir:
Allah-u Zülcelal, Adem aleyhisselam’ı cennetten dünyaya attığı zaman, yemek pişirmesi için ateş gerekti. Allah-u Zülcelal de, Cebrail aleyhisselam’ı cehennemin üzerinde bulunan meleklere, biraz ateş alması için gönderdi. Melekler Cebrail aleyhisselam’a dedi ki:
”Ne kadar ateş verelim?” Cebrail aleyhisselam:
”Bir hurma miktarı kadar verin!” dedi. Melekler:
”Eğer bir hurma miktarı ateş verirsek ve siz onu dünyaya götürürseniz, yerin yedi tabakası ve göklerin yedi tabakası, onun sıcaklığında kül olur.” dedi. Cebrail aleyhisselam:
”Öyle ise bir hurmanın yarısı kadar verin!” dedi. Onlar:
”Bir hurmanın yarısı kadar verirsek, göklerden bir damla su yağmaz, yerde ot bitmez, bir tane yeşil ağaç bulamazsın.” dediler. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam:
”Ya Rabbi, ne kadar ateş alayım?” diye, Allah-u Zülcelal’e sordu. Allah-u Zülcelal:
”Bir zerre miktarı kadar ateş al!” buyurdu. Bunun üzerine, Cebrail aleyhisselam bir zerre miktarı kadar ateş aldı, sonra yetmiş cennet nehrinde, herbirinde yetmiş sefer yıkadı, sonra o ateşi bir dağın başına koydu ve dağ yanmaya başladı. Sonra o zerreyi, cehennem’e geri götürdü. Onun dumanı, bu dünyada kaldı. Şimdi, bizim bu ateşimiz onun dumanıdır.
Bir zerre kadar ateş, bu kadar yıkandığı halde, dumanı, bizim bu günkü ateşimizdir. Bir düşünelim! Böyle bir ateşe karşı kuvvet ve kudretimiz varsa, günah işleyelim. Kendi nefsimize yazıktır. Bunu iyi düşünmemiz lazımdır.
Nasıl böyle oturuyorsak, nasıl birbirimizi görüyorsak, o gün de cehennemle karşı karşıya geleceğiz. Ya cenneti, ya cehennemi göreceğiz. Allah-u Zülcelal’e hesap vereceğimizi, aynı bu saat, şu an gibi göreceğiz.
İnsan ne günah işlerse işlesin, Allah-u Zülcelal’in yanında affı kolaydır. Tevbe ile insan bu günahlarından kurtulabilir.
Mansur bin Ammar büyük bir Evliya idi. Bir gün, Kufe’nin sokaklarında, gece geç saatlerde giderken bir evden ses duydu:
”Ya Rabbi, benim günahlarımı affet! Benim hatalarımı affet! Sen beni affetmezsen, benim halim ne olacak!” diye birisi dua ediyordu.
Mansur bin Ammar, sesin geldiği pencereye yaklaşıp bir ayet-i kerime okudu. Ayet-i kerimede, Allah-u Zülcelal şöyle buyuruyor:
”Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim; 6)
Bu ayeti okuduğu zaman, içerden bir bağırma, bir gürültü geldi ve sonra ses kesildi. Mansur bin Ammar da yürüyüp gitti.
Sabahleyin aynı yoldan geçerken, yaşlı bir kadını ağlar gördü. Etrafı da kalabalık idi. Kadın:
”Bilmiyorum, Allah razı mı olsun, kahır mı etsin, o kimdi bilmiyorum.” diye söyleniyordu. Yanına yaklaşıp:
”Ne oldu?” diye sordu. Kadın:
”Benim oğlum, zaten Allah’tan korkuyordu, kendi günahları için ağlıyordu, dün gece bir kişi, pencerenin önünden geçerken azap ayetini okudu, oğlum bunu duyunca, birden vefat etti!” dedi. Kadın böyle söyleyince, Mansur bin Ammar, adamın ölümüne ben mi sebep oldum, diye düşünmeye başladı ve bundan dolayı, kendini günlerce suçladı.
Olayın devamını şöyle anlatıyor:
”Bir gece rüyamda onu gördüm, bana:
”Allah senden razı olsun!” dedi. Ben de:
”Niçin?” dedim.
”Senin sayende Allah bana güzel muamelede bulundu.” dedi.
”Allah-u Zülcelal sana ne şekilde muamele etti?” diye sordum. O da:
”Bedir ve Uhud şehitleri gibi muamele etti.” dedi.
”Neden öyle yaptı?” diye sorunca, o da:
”Bilmiyor musun, onlar kafirlerin kılıcıyla şehit oldular, ben Allah’ın kılıcı ile şehit oldum. Allah’ın kılıcıyla şehit olan, diğerlerinden daha efdaldir. Ben Allah’ın ayeti ile şehit oldum.” diye cevap verdi.
İşte böyledir. İnsan, Allah-u Zülcelal’den korkarsa, cehennem ateşinden muhafaza olur.
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
”…Ahdinizi yerine getirin ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim…” (Bakara; 40)
Allah-u Zülcelal, dünyayı ve dünya içindeki varlıkları yaratmazdan önce yaşayacak olan tüm insanların ruhlarını yarattı ve ruhlar alemi denilen bir alemde bir araya getirdi.
Sonra da hepsine birden hitap ederek onlara:
”Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” diye sordu. Ruhlar da:
”Kâlû Belâ (Evet, sen bizim Rabbimizsin)” diye cevap verdiler. (A’raf; 172)
Bizim ruhumuz: “Ya Rabbi! sen bizim Rabbimizsin!” deyip Allah-u Zülcelal’in verdiği emir ve nehiyleri yerine getireceğine Allah’a söz vermiştir. Onun için Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede: “Ahdinizi yerine getirin.” buyurmaktadır.
Biz sözümüzü yerine getirirsek, bu Allah’ın bizden razı olmasına, cehennemden muhafaza olmamıza ve cennet nimetlerine müstahak olmamıza sebep olacaktır.
İnsanın günahı ne kadar büyük olursa olsun, Allah-u Zülcelal merhamet sahibidir. Günahları affeder. Yeter ki insan samimi olsun. Samimi olduğu zaman, Allah-u Zülcelal’in yanında günahın affolması hiç bir şey değildir.
Allah-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin.
alıntı

dini sohbet, islami sohbet, dini forum, islami forum