Nur Nedir-Nur Tanımı-Nur-Ayeti

Aydınlık, ışık, parıltı, ziya.
2 . İlahi bir güç tarafından gönderildiğine inanılan parlaklık

Nur Ayeti

Kur’ân-ı Kerim’de en dikkat çeken ayetlerden biri “Nur Ayeti”dir. İmam Gazali, bu ayetle ilgili olarak “Mişkatû’l-Envâr” adıyla müstakil bir eser yazar. Said Nursi, bu ayetten mülhem olarak tefsirine “Risale-i Nur” adını verir ve tefsirinde sıkça bu ayetin ışığında temsiller kullanır. Nur sûresi, bu sûredeki otuzbeşinci ayetten ismini almıştır. Bu ayet, Allah’ın göklerin ve yerin nuru olduğunu bildirmekte, O’nun nurunu bir temsil ile açıklamaktadır. Sadece meale bakmakla, hatta bazı tefsirlere müracaatla bu ayetin ne demek istediğini anlamak gerçekten zordur. Önce ayetin meâlini verelim:

“Allah göklerin ve yerin nurudur. Nurunun meseli şuna benzer: İçinde lamba olan bir mişkat var. Lamba bir cam içinde. O cam, sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan tutuşturulur. Bir zeytinden ki, ne şarkîdir, ne de garbî. Onun yağı, neredeyse ateş dokunmadan ışık verir. Nur üstüne nur. Allah nuruna dilediğini hidayet buyurur. Ve insanlar için meseller getirir. Allah her şeyi bilendir.”

Her türlü aydınlık ve parıltı için “nur” denildiğini görürüz. “Nur” kelimesi, karanlığın zıddı bir mânâ taşır. Karanlık farklı farklı olduğu gibi, nur dahi farklı farklıdır. Meselâ, yokluk bir karanlıktır, küfür bir başka karanlık. Evham bir karanlıktır, cehalet başka bir karanlık. Diğer taraftan, varlık bir nurdur, iman bir başka nur. Hakikat bir nurdur, ilim bir başka nur.
Nur, “bizatihi zahir, ligayrihi muzhirdir.” Yani, nur hem kendini, hem de başkalarını gösterir. Meselâ, güneşin ışığı hem güneşi, hem diğer varlıkları gösterir. Göz nuru bizi eşyaya muhatap eder. Akıl nuru ise, bizi eşyanın hakikatına ulaştırır.

Gerçek Nur

Nur ayetiyle ilgili olarak önce Allah’a “Nur” denilmesini ele almak istiyoruz. “Allah’a ‘Nur’ denilmesi hakiki midir, yoksa mecazi midir?” sorusu ihtilaflı bir meseledir. Gazali’ye göre gerçek nur Allah’tır. Bu kelimenin başkaları hakkında kullanımı mecazîdir. Allah lizatihi ve bizatihi nurdur. Bütün nurlar O’ndan gelir. Bu nurlar, Allah tarafından onlara emanet ve ödünç olarak verilmiştir.

En’âm sûresinin ilk ayetinde yer alan “Allah zulümatı (karanlıkları) ve nuru yaptı” ifadesinden hareketle, bazıları Allah’a “Nur” denilmesini mecaz olarak değerlendirirler. Çünkü burada Cenâb-ı Hak’tan doğrudan “nur” olarak değil, “nuru yapan”
şeklinde bahsedilmektedir.

M. Hamdi Yazır, Gazali’nin Mişkât’ından iktibas ettiği cümlelerden sonra “Gazali’nin bu nurlu sözleri hoştur” diye söze başlar, ardından Allah hakkında “nur” denilmesinin mecaz olduğunu söyler.

Kanaatimizce, isimde müşareket mahiyette aynı olmayı gerektirmediğinden, Cenâb-ı Hak için “Nur” ismini hakikat olarak kabulde bir beis olmasa gerektir. Nitekim, ekser alimler “Samed”, “Kuddüs” gibi Allah’ın zatına mahsus isimlerin insanlar için kullanılmasını uygun görmezken, “Kerim”, “Cemil” gibi isimlerin kullanılmasını caiz görmüşlerdir. Meselâ, “Allah cömerttir” deriz. “Cömert” kelimesini insanlar için de kullanıyor olmamız, Allah hakkında kullanmamıza engel değildir. Zira, biliriz ki gerçek cömert Allah’tır; kendi hazinesinden verir, hem herkese verir. “Cömert” dediğimiz insanlar ise Allah’ın hazinesinden verir, hem de çok az kimseye verirler. Bunu, güneşten aldığı ışığı yansıtan aynaların durumuna benzetebiliriz. Gerçi aynalarda bir parlaklık vardır. Fakat bu parlaklık kendilerinden olmayıp gökteki güneştendir.

Sözün burasında “cömertlik” örneğini biraz daha açarak varlıklardaki bütün özelliklere aynı tarzda bakabiliriz. Meselâ, bütün güzellere güzellik O’nun “Cemil” isminden, bütün canlılara hayat O’nun “Muhyi” isminden, her canlıya rızık O’nun “Rezzâk” isminden, bütün hastalara şifa O’nun “Şâfi” isminden, bütün varlıklara yol göstermek O’nun “Hâdi” isminden, bütün varlıklara beka O’nun “Bâki” isminden… gelmektedir. Bediüzzamanın ifadesiyle “Maddî ve manevî, cevherî- arazî her bir şeyin, her bir insanın hakikatı (İlahî) birer ismin nuruna dayanır.” Sözgelimi, demirin maddesi onun cevheri, sertliği ve rengi ise birer arazıdır. Demirin var olması Cenâb-ı Hakkın “Hâlık” ismini, sertliği “Kavî” ismini, rengi ise “Mülevvin” ismini gösterir.

Varlık Nuru

Zifiri karanlığın hâkim olduğu bir gecede, kendimizi yüksek bir dağın zirvesinde kabul edelim. Gökyüzünü kara bulutlar kaplamış olsun. Ne yerden bir ışık, ne de gökten en ufak bir parıltının geldiği böyle bir ortamda, elimizin ucunu bile göremeyecek, âdeta yoklukla burun buruna geleceğiz. Güneşin doğmasıyla ise rahat bir nefes alacak, “Oh, dünya varmış!” diyeceğiz. Çünkü güneşin ışığıyla, etrafımızdaki her şey bize arz-ı didar edecek, rengârenk bir âlem önümüze açılacaktır.

Allah’ın ilminde ezelden beri var olan eşyanın, O’nun dilemesiyle var olmasına bu misalin dürbünüyle bakabiliriz. Zira, O’nun ilmi ezel ve ebedi kuşatmıştır. Hiçbir şey O’nun ilminin dışına çıkamaz. İsmail Hakkı Bursevî’nin de dediği gibi, Cenâb-ı Hak eşyayı hem yoklukta, hem varlıkta görür. Çünkü eşya her ne kadar önce hadd-i zatında yok ise de, ilm-i ilâhîde mevcuttur.

“Allah, göklerin ve yerin nurudur” ifadesi, ilk olarak bu yaratma mânâsını hatıra getirmektedir. Çünkü nur, biraz önce de işaret edildiği gibi “bizatihi zahir, ligayrihi muzhirdir.” Görülmemenin aslı yokluk olduğu gibi, zuhurun aslı da vücud, yani var olmaktır. Allahu Tealâ, bizatihi Mevcud, maadası için Mucid’dir. (O’nun varlığı kendindendir. Fakat her varlık O’nun var etmesiyle vardır.) Hamdi Yazır’ın ifadesiye, “bütün âlemi meydana koyan, kainatı gösteren, hakikatı bildiren, gözleri, gönülleri şenlendiren O’dur. O olmasa idi hiçbir şey bulunmaz, hiçbir hakikat sezilmez, hiçbir neş’e duyulmazdı.”

Akan bir nehrin üzerindeki kabarcıklar, güneşten gelen nurlarla parlar. Sönenlerin yerine gelen kabarcıklarda da aynı parlama eseri görülür. Onlardaki bu parlaklık gökteki güneşten geldiği gibi, zaman nehrinde akıp giden evrendeki tüm varlıklar ezelî ve ebedî olan Allah’ın nuruna mazhariyetle varlık nimetini tadarlar.

“Allah göklerin ve yerin nurudur” ayetinin üstte bildirilen “onları yokluktan varlığa çıkaran, gözlere gösterendir” mânâsının yanında, şu gibi mânâlarına da dikkat çekilmiştir:

-Allah göklerin ve yerin münevviri, yani nurlandırıcısıdır. Semayı meleklerle, arzı peygamberlerle aydınlatmıştır.

-Allah, göklerin ve yerin müdebbiri, yani mutasarrıfıdır.

-Allah, göklerde ve yerde olanlara hidayet eder, yol gösterir. Göklerde ve yerdekiler, O’nun nuruyla yol bulurlar, iş yaparlar.

Râzî, ayetin sonundaki “Allah nuruna dilediğini hidayet buyurur” karinesinden hareketle “Allah, göklerde ve yerde olanlara hidayet eder, yol gösterir” mânâsını tercih eder. Bu mânâ, İbn Abbas’tan da nakledilmektedir.

Dikkat edilirse, verilen bu mânâlar, yapılan farklı yorumlar “nur” kelimesinin farklı şeylerdeki görünümüyle ilgilidir. Çünkü, nur ile aydınlatılır, nur ile görülür, nur ile yol gösterilir.

Temsilden Hakikata

Nur ayetinde, Allah Tealâ’nın göklerin ve yerin nuru olduğu ifade edildikten sonra, bir temsil getirilmiştir. Bu temsilde geçen “mişkat, misbâh, zücace, mübarek zeytin ağacı ve bu ağacın yağının safiliği”, hepsi de nurun ziyade parlaklığını ifade etmekte kullanılmıştır. Çünkü mişkat, içine lamba konan küçük hücre demektir. Kapalı pencere misali, etrafı camekanla çevrili dar bir alanı ifade eder. Böyle dar bir alanda lambanın ışığı daha etkilidir, dağılmaz. Geniş alanda ise ışık, dağılır, kaybolur. Lambanın cam içinde oluşu, gücüne güç katar. Normal benzinle uçak benzini arasındaki kalite farkı misali, bu lamba özel bir yağla yanmaktadır. Bu yağ “ne şarkî ne de garbîdir.” Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, cihet şaibelerinden âri, yani bildiğimiz dünya zeytinlerinden değil, lâmekânî (mekanı olmayan) bir zeytindir.”

Eskiden lambalar, zeytinden elde edilen yağla yakılırdı. Bir tepenin eteğinde olan zeytin ağacına, eğer sabah güneşi alıyorsa “şarkî”, akşam güneşi alıyorsa “garbî” denilir. Sahradaki zeytin ağacı ise gün boyu güneş alacağından, böyleleri ne şarkî ne de garbî olup, yağı daha safi, daha kaliteli olacağı açıktır.

Bu mesel ile anlatılan ilâhî nurun ne olduğu farklı şekillerde yorumlanmıştır. Ancak, kanaatimizce yorumlardaki farklılık tezâdî bir ihtilaf olmayıp tenevvü’ ihtilafı kabilindendir. Ayetin bütün bu mânâlara şümûlü olması Kur’ân’ın i’cazının ve icâzının bir gereğidir.

Bu cümleden olarak, doğrudan “Allah’ın nuru”, “Hz. Peygamber”, “Kur’ân”, “iman nuru” şeklinde yorumlar söz konusudur. Ayrıca, “ilim ve marifet nuru” şeklinde de yorumlar vardır. Cenâb-ı Hak Kur’ân’dan Nur olarak bahsetmiş; keza, Hz. Peygamberi “sirac-ı münir” (nur saçan bir lamba) olarak nitelemiştir. İmanın, ilim ve marifetin de birer nur olduğunda şüphe yoktur. Çünkü, küfür zulmetiyle her şey karanlıklar içinde görülürken, iman nuruyla kainat nurlanır, munis bir şekil alır. Keza, cehalet karanlığıyla bir kitaba bakan kişi hiçbir mânâya muhatap olamazken, ilim nuruyla bakınca, o kitabı baştan sona engin ve zengin mânâlarla dopdolu görür.
Nur Ayeti VE Bilgi Meselesi

Hüccetü’l-İslâm Gazali, İlâhî nur için getirilen meselin, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği beş kuvveye işaret ettiğine dikkat çeker. Bu beş kuvve ve fonksiyonları şunlardır:

1- Beş duyu. Fizikî âlem bu beş duyu ile idrak edilir.
2- Hayal. Beş duyunun getirdiklerinin suretlerini korur, akla arz eder.
3- Akıl. Küllî hakikatleri idrak eder.
4- Müfekkire. Aklen anlaşılan şeyleri (makulatı) telif eder, bunlar üzerinde fikir yürütür. Bunun sonucunda, bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere ulaşır.

5- Kudsi kuvvet. Bu, peygamberlere ve evliyaya has bir kuvvet olup, gayb levhaları ve melekut sırları bu kuvveye tecelli eder.

İnsandaki beş duyu mişkat gibidir. Çünkü mişkatın mahalli dardır ve zahire bakar. Görülenin ötesini (maverasını) idrak edemez. Işık vermesi, mâkûlât ile olup bizzat değildir. (Meselâ, nehrin üzerindeki ince buzu gören insan “bu buz beni kaldırmaz” diye aklıyla düşünür. Demek ki, duyular bilgi getirir, akıl ise bunları değerlendirir.)

Hayal kuvveti, etraftan gelen müdrekâtın (idrak edilen şeylerin) suretlerini kabulde, aklî nurları zabtetmekte ve müştemil bulunduğu mahlukatı aydınlatmakta zücâce (cam/ayna) gibidir. (Duyularımızla muhatap olduğumuz şeylerin bir sureti hayalimizde görüntü olarak vardır.)

Akıl, küllî idrakler ve İlâhî marifetler ile ziya vermekte misbah (lamba) gibidir.

Müfekkire, nihayetsiz semereler (meyveler/ neticeler) vermekte şecere-i mübareke (bereketli bir ağaç) gibidir.

Kudsî kuvvet, zeyt (kandil yağı) gibidir. Çünkü bu kudsi kuvvet, safiliği ve arınmışlığı ile neredeyse tefekkür ve taallüm olmadan ışık vermektedir.

Serdedilen bu mütâalanın, özellikle bilgi teorisi (marifet nazariyesi) noktasında apayrı bir önemi haiz olduğu ortadadır. Beş duyu, bize dış dünyadan intibalar getirir. Bunlar hayalde yer eder. Akıl, bu intibaları yorumlar, küllî sonuçlara ulaşır. Müfekkire ise, aklın ulaştığı ham madde niteliğindeki sonuçlardan devamlı yeni sonuçlara varmaya çalışır. Seçkin kudsî zatlarda bulunan kuvvet ise, vahiy veya ilhama mazhariyetle birden neticelere, nihaî bilgilere ulaşır. İlkokul tahsili bile görmemiş bir halk ozanının, edebiyat profesörlerini hayrette bırakan manzum mânâları rahatlıkla ve irticalî bir şekilde ifade etmesini, bu kudsi kuvvenin küçük bir tezahürü olarak görebiliriz. Bunun daha üst mertebesi ilhama mazhar zatlarda görülür. En üst mertebesi ise, vahye mazhar peygamberlerde görülmektedir. Kur’ân’ın da bildirdiği gibi ümmî bir zat olan Hz. Peygamber’in, on dört asır boyunca nice müdakkik, muhakkik insanlarca incelenen, devamlı ve dikkatle okunan bir kitabı getirmesi, elbette ve elbette böyle bir kuvve-i kudsiyenin eseridir. Hz. Peygamber, o şeffaf hassas kalbiyle vahye mazhar olmuş, Kur’ân’ı insanlığa takdim etmiştir.

Nur Ayeti ve Aklın Mertebeleri

İnsanların akılca aynı seviyede olmadıkları malumdur. Beydavi, ayetin insan aklının mertebeleri hususunda bir temsil olarak da değerlendirilebileceğini söyler. Şöyle ki:

İnsandaki akıl kuvveti, başlangıçta ilimlerden hâli/boş olup, ancak onları kabule müstaiddir. Bu haliyle mişkat gibidir. Sonra, cüziyyatı (tek tek fertleri, olayları) hissetmek vasıtasıyla zarurî ilimlerle nakışlanır. Nazariyatı (teorik şeyleri) tahsil imkânı bulur. Bu haliyle, nurları kabule elverişli zücâce (cam/ayna) gibidir. İlimlerin o akılda yerleşmesi eğer fikir ve içtihadla ise, şecere-i zeytûne (zeytin ağacı) gibidir. Eğer hads ile ise, zeyt gibidir. Eğer kuvve-i kudsiye ile ise, ayette geçen “Onun yağı neredeyse ateş dokunmadan ışık verir” hükmüyle ifade edildiği gibidir.

Beydavi’nin bu yorumuna göre insan, hiçbir şey bilmez bir vaziyette dünyaya gelir. Fakat, kendisinde âdeta sonsuza açılan bir bilgi kapasitesi vardır. İnsan, bu kapasitesini kullanmakla, öğrenme kabiliyetini geliştirir. Ayna ne derece parlaksa, mukabilindeki şeyleri o derece net yansıtır. Akıl da ne derece keskinse, eşyanın hakikatlerine o derece nüfuz eder. Zeytin ağacının kendisi ve ondan çıkarılan yağ, yanma hususunda farklıdır. Ağacın kendisinin alev alması hayli çaba gerektirir. Fakat, ondan çıkartılan yağın alev alması için bir kibrit yeterlidir. Bir de o yağı damıtmak, süzmek yoluyla daha hassas bir hale getirmek mümkündür. O zaman uzaktan bir kibrit çakmak bile yeterli olacaktır. “Onun yağı neredeyse ateş dokunmadan ışık verir” ifadesi bu mertebeye işaret eder. Nitekim ham petrol, o haliyle hemen alev almaz. Rafine edildikten sonra bir kibrit ile hemen alev alacak duruma gelir. Arıtılmanın ileri bir seviyesinde elde edilen uçak benzininde ise, yakından kibrit çakmağa bile lüzum yoktur; uzaktan çakılan bir kibrit alev alması için yeterlidir. Onun gibi, bazı akıllara uzaktan bir hakikatın ucunu göstermek, anlamaları için yeterlidir

Üstteki açıklamada görüldüğü üzere, aklın başlıca iki türlü seyri vardır.
1. Fikir
2. Hads (sezgi)

Fikir; aklın, ağır, tedricî ve zamanla kayıtlı olan düşünme seyridir. Hads ise, aklın bir lahzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan ani seyridir. Fikirde, görgüleri-bilgileri bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, ahiri evvele bağlamak vardır. Hadste ise, bir şeyin birden açılması, dolaysız kavrama, bir anda yakalama söz konusudur. Gecenin karanlığında çakan şimşeğin bir anda etrafı aydınlatıp eşyayı göstermesi gibi, hads’te de böyle bir ani aydınlatma vardır. Hadsin daha ileri mertebesi ise, sırasıyla ilham ve vahiydir.

Diğer Manalar

Bu nurlu ve bereketli nur ayeti, üstte zikredilen engin mânâların yanında başka bazı mânâlara da işaret eder. Mesela, Ka’bü’l Ahbar’ın yorumuna göre, ayette geçen mişkat Hz. Peygamber’in sadrı; zücace, O’nun kalbi; misbah nübüvveti; şecere-i mübareke ise nübüvvet ağacıdır. Hz. Peygamber, nübüvvet ağacının en son meyvesidir. Onun kalbi bir ayna gibi şeffaf ve parlaktır. Küfrün karanlıklarında bunalan insanlığa nübüvvet lambasıyla yol göstermektedir.
Ayet, aynı zamanda mü’minin kalbindeki imanı tasvir etmektedir. Mişkat, mü’min kişi, misbah ise onun imanıdır. Zücace ise o mü’minin kalbidir. Delil ve hikmet, kalpteki iman lambasını yandırır. Nurun, zücacenin (camın) zahirinden batınına, batınından zahirine geçiş yapması gibi, iman nuru müminin kalbinden diğer azalarına geçiş yapar. (Yani, iman amele, amel imana yansır) Keza, cam en edna bir afete karşı hemen kırılıverecek bir hassasiyettedir. Onun gibi, insanın kalbi de, ona arız olan en edna bir afete karşı hemen bozuluverecek bir özellik gösterir.

Said Nursi, nur ayetinin çok mânâlara işaretinin yanında maddî bir nur olan elektiriğe de işaret ettiğini söyler. Gerçekten de ayetin mealine bile bakıldığında âdeta elektriği tarif ettiği görülecektir. Mesela, elektriğin kaynağı ne şarkta, ne de garpta olmayıp semavî yağmurdur. Bir ateş dokunmadan sadece bir temasla ışığını vermektedir.

Bitirirken

Nuru’l-Envârın (c.c) isimlerine mazhariyetle zulmetli yokluk karanlıklarından ziyadar varlık nurlarına çıkan mü’minler, “insanları zulümattan nura çıkarmakla görevli” olan ve İlâhî beyanda “sirac-ı münir” (ışık saçan bir lamba) şeklinde nitelendirilen Hz. Muhammed’e (s.a.s) kulak verirler. Böylece küfür karanlıkları yerine iman nurlarını elde ederler. Pek çok ayette “nur” olarak tavsif edilen Kur’ân-ı Kerim’e tâbi olurlar. İman nuruyla aleme baktıklarından her şeyi ziyalı ve munis görürler. Bir nur asrı olan Asr-ı Saadeti model alırlar. Kendilerine verilen akıl nurunu ilim ve marifet nurlarını elde etmek için kullanırlar. Birbirlerine nurani bağlarla bağlanıp en güzel bir kardeşlik örneği sergilerler. İbadetle dopdolu nurlu bir hayat yaşayarak, bir çile yeri olan şu geçici dünya misafirhanesindeki günlerini tamamlarlar. Bir nur âlemi olan Cennete doğru ebed yolculuğuna çıkarlar. Bu dünyada gölgelerini ve numunelerini gördükleri nimetlerin asılları ve menbalarıyla iç içe, o mutluluk diyarında ebedî hayata mazhar olurlar.

Peygamberimizin iki nurlu duasıyla bu nurlu konuyu bitirmek istiyoruz:

1- “Allahım, kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır. Sağımı nurlandır, solumu nurlandır. Üstümü nurlandır, altımı nurlandır. Önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Nurumu azim kıl .”

Hz. Peygamber (s.a.s), Cevşen isimli meşhur münacatının bir bölümünde Allah’a şöyle yalvarır:

2- “Ey nurların nuru
-Ey nura nur veren
-Ey nuru şekillendiren
-Ey nuru yaratan
-Ey nurun mukaddiri
-Ey nurun müdebbiri
-Ey her nurdan önce gelen
-Ey her nurdan sonra yine var olan
-Ey her nurun fevkinde bulunan
-Ey kendisine denk bir nur bulunmayan.
-Ey kendisinden başka ilâh olmayan! Seni bütün noksanlardan tenzih ederim. El-aman el-aman. Bizi cehennem ateşinden koru!” (Amin)

Doç. Dr. Şadi EREN