Asrın kutbu Risâle-i Nur

Recep Üner: “Kadir Mısırlıoğlu, süfyan hakkında, Hüsrev Ağabeyden duyduğu bir hatırayı nakletti. Üstad, süfyanı öldürecek iken zamanın kutb-u azamını görür ve ona ‘Bu fitnedir’ der, yapmamasını söyler. Bu hadise gerçek midir?”

Böyle bir olaya kaynaklarda rastlamadım.
Hadis ilminde bir kişi tarafından yapılan rivayete haber-i vahid deniyor ve ihtiyatla karşılanıyor, hemen inanılmıyor, sıhhati araştırılıyor.

Zübeyir Ağabey de, Üstad Hazretleri hakkında sadece kendisinin şahit olduğu bir vakıa naklettiğinde, “Kardeşim bu haber-i vahiddir. Bunu sadece ben biliyorum. İnanıp inanmamakta serbestsiniz.” dermiş.

Haber-i vahidler konusunda dikkatli olmak lâzım.
Haber-i vahidler meslek ve meşrebi incitebilir, ruh-u asliyi yıpratabilir.

Bu açıdan ana üslûba, ruh-u aslîye, meslek ve meşrebe uygun düşmeyen haber-i vahidleri dinlememek ve yok saymak; en azından ihtiyatla karşılamak hakikat mesleğine ve hakikat müşterisine daha uygun düşüyor.

Diğer yandan Üstad Hazretlerinin, yaşayan bir kutb-u azama tabi olmadığını biliyoruz.

Risâlelerde kimi yerlerde “ekseriyet-i mutlakayla Hicaz’da bulunan kutb-u âzam” kavramı geçiyor. Fakat hemen ardından, Risâle-i Nur’un söz konusu kutb-u âzamın tasarrufundan hariç olduğu, onun hükmü altına girmeye ve her zamanda bulunan iki imam gibi onu tanımaya mecbur olmadığı 1 tarzında bir bilgi notu düşülüyor.

Ve bilgi notu şöyle devam ediyor:

“Ben, eskide, Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, ‘Ferdiyet’ dahi bulunduğundan, ahirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risâle-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke-i Mükerreme’de dahi—farz-ı muhal olarak—Risâle-i Nur’un aleyhinde bir itiraz kutb-u âzamdan dahi gelse, Risâle-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.” 2

Ve biraz yukarıda Bediüzzaman paragrafa şu cümleyle giriyor:
“Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı manevisi ‘Ferid’ makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu…” 3

Bu notlardan anladığımız şudur: Risâle-i Nur ve Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisi Ferid makamına mazhardır. Mücahede meydanına kendi üslûbu ile tek başına çıkmıştır. Herhangi bir kutb-u azamın tasarrufuna bağlı değildir. Herhangi bir kutb-u azamdan itiraz gelse, Nur Talebeleri bunu iltifat ve selâm sayacaklar, o kutbun elini öpecekler, itiraz olunan noktaları izah edecekler ve istikametlerinden şaşmayacaklar, sarsılmayacaklar.

Çünkü Risâle-i Nur doğrudan Kur’ân’a bağlıdır.

Nitekim Bediüzzaman, yeri geliyor, eski asırların mebuslarına ve kutuplarına, “felâket ve helâket asrının adamı” sıfatıyla ders veriyor, gelecek günlerin en yüksek gür sedasının İslâm’ın sedası olacağını müjdeliyor.4

Öte yandan İslâm geleneğinde süfyanı veya deccalı maddî kılıçla öldürmek gibi bir kavram, görev veya görev tanımı yoktur.

Deccal da, süfyan da görevlerini yapacaklar ve tamamlayacaklardır.
Yarın rûz-ı mahşerde bir bahaneleri kalmayacaktır!

Deccalın maddî kılıçla öldürülmeyeceği konusunda rivayetler de vardır ve Bediüzzaman bu rivayeti de zikrediyor:

“Bir zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer Radıyallahu Anh’a Yahudi çocukları içinde birisini gösterdi, ‘İşte sureti’ dedi.

Hazret-i Ömer Radiyallahu Anh,
‘Öyleyse ben bunu öldüreceğim’ dedi.

Ferman etti: “Eğer bu Süfyan ve İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun suretiyle öldürülmez.”  5

Öyleyse Bediüzzaman’ın süfyanı görüp, onu maddî kılıçla öldürmeye çalışacağı, ama zamanın kutb-u azamınca bunun fitne olduğu gerekçesiyle vazgeçirileceği tarzında bir bilgi, Risâle-i Nur gerçekleri ile örtüşmüyor.

Bu bilgiyi kabul etmek, Risâle-i Nur’un hakkını ketmetmek olur.  Risâle-i Nur manevî mücahede ile meydandadır. Bu asrın kutb-u azamının Risâle-i Nur olduğunda hiç şüphe yoktur.

Bu mübalâğa değil; cerh edilmez bir gerçektir!

Dipnotlar:
1- Tarihçe-i Hayat, s. 270; Kastamonu Lahikası, s. 151; Hizmet Rehberi, s. 163.
2- Kastamonu Lâhikası, s. 151.
3- Kastamonu Lâhikası, s. 151.
4- Sünûhat, s. 56.
5- Şuâlar, s. 514; Buhari, Cenâiz: 80, Cihad: 178; Müslim, Fiten: 85, 86, 95; Tirmizi, Fiten: 63.

Meleklerin imtihanı-Nur Sohbet

nursohbet,nur chat,islami sohbet,dini sohbet Meleklerle İblis’e, Hazret-i Âdem’e secde emri verildiği zaman, Cebrail aleyhisselam tereddüt edince, Hazret-i Ebu Bekir’in ikazıyla secde ettiği muteber kitaplarda yazıyor. Melekler, günahsız olarak yaratılmadı mı? Cebrail aleyhisselam, secde için niye tereddüt etti?
CEVAP
İblis kâfir olarak yaratılmadığı gibi, melekler de günahsız olarak yaratılmadı. İblis de, melekler de mümindi. Hattâ İblis meleklerin hocasıydı. Hep birlikte yaşıyorlardı. Kur’an-ı kerimde bildirilen imtihandan sonra, İblis kâfir oldu. Meleklere masumluk vasfı verildi. Ondan önce, melekler masum değildi. Melekler o zaman da masum olsaydı, Allahü teâlânın (Secde edin!) emri hâşâ lüzumsuz olurdu. Yapılan imtihanı melekler kazandı, İblis kaybetti. Meleklerin hocasıyken, kibri yüzünden kâfir oldu

Hz. Peygamber (saa) Şahitler Üzerine Şahit-Dini Sohbet

O gün yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır; çünkü yeryüzünü aydınlatacak güneş kalmamıştır artık, yer ve göğün düzeni tamamen dürülmüştür, o gün yeryüzü sahibinin nuruyla aydınlanacaktır. Öncekilerin ve sonrakilerin kitabı ortaya konur. Hak üzere hüküm verilmesi için peygamberler ve şahitler getirilir. O gün yapılacak şahitlikler, huzurî şahadetlerdir. O gün diller şahitlik edecek:
O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.[19]
Oysa diller şahitlik ederken ağızlar mühürlenmiş hâldedir:
O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.[20]
İnsan o günde kendi organlarına itiraz edecek ve neden aleyhime şahitlik ettiniz diyecek! Örneğin kendi derisine itirazda bulunacak:
Derilerine: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu…” derler.[21]
Bu günde organların yapacağı şahitlik, husulî bilgilerle yorumlanabilir mi? Acaba organlar zihin içi algılamalarla mı insanın yaptıklarını müşahede etmişlerdir? Yoksa huzurî şahitlikler, huzurî kuşatma, amelin kendisinin hazır edilmesi mi söz konusudur?
Şimdiye kadar yapılan açıklamalardan şu sonuçlar çıkıyor:
1) Hz. Peygamber tüm insanlar üzerinde şahittir. Onun şahitliği insanların amellerini, ahlâklarını ve inançlarını kapsar.
2- İnsanların amellerini, ahlâklarını ve inançlarını kapsayacak nitelikteki bir şahitlik, ancak huzurî bilgi ve kuşatma ile gerçekleşir.
3- İnsanın özünde gizli bulunan amellerin gerçekliklerine ve ruhsal anlamlara, başka bir tabirle kalplerin kazanımlarına husulî bilgi ile varılamaz.
4- Husulî bilgi kaynaklı şahitlikler, gerçeklerle bağdaşmayabilir. Dolayısıyla bu tür şahitliklerde hata ve günah söz konusudur.
5- Huzurî bilgi kaynaklı şahitliklerde şahitliğe konu olan olgunun hazır olduğundan dolayı yanılma ve günah söz konusu değildir.
6- Husulî bilgi kaynaklı şahitliklerde şahidin şahidi, şahit konumunda olmaz; ama huzurî bilgi kaynaklı şahitliklerde şahidin şahidi, hem olayı, hem de şahidi kuşattığından dolayı şahit sayılır.
7- Tüm sırların ortaya döküldüğü gün organların insanın aleyhine şahitlik etmeleri, huzurî şahitlik türündendir. Bu da insan gerçeğinin maddî bedenden ibaret olmadığının bir diğer kanıtıdır. Yoksa organların bu olayına şahitlik değil “itiraf” denmesi gerekirdi.
8- Amellere şahitlik, İslâm dinine has bir niteliktir; ümmetin her bir ferdi bu özelliğe sahip değildir.
Gerçeklerin Üzeri Örtülü Değildir
Kısacası yüce Allah, Resulünün böyle bir günde öncekilerin ve sonrakilerin şahidi olduğunu açıklıyor. İşte bu makam Resulullah’ın sahip olduğu en üstün kemal niteliğidir. Resulullah’ı izleyen ümmet de Allah’ın izni ile bu makama erişebilir ve insanların batınını görebilir, kalplerinden geçeni bilebilir. İslâm dini böylesine insanlar terbiye edebilir. İnsanın ruhu karanlık değilse aydındır demektir. Aydın olan kalp başkalarının batınını görebilir. Bu hususta engel olan, karanlıktır. Adamın birisi Emirü’l-Müminin Hz. Ali’ye “Teheccüt namazından mahrum kaldım.” demesi üzerine İmam, “Sen günahların kendisini zincirlediği bir adamsın.” [22] buyurdu. Yani gündüzün işlenen günah, gecenin karanlık perdesine dönüşür. Gündüzün günah işleyen adam, gece namazını kılmaya muvaffak olmaz.
İmam Rıza’dan (a.s) “Yüce Allah neden mahcuptur (perde arkasındadır)? diye soran bir adama şöyle cevap verir: “Fazla günah, görmeyi engeller.” [23] Demek ki engel insanın kendisinden kaynaklanıyor. Emirü’l-Müminin Ali, “Görmediğim rabbe kulluk etmem.” diyor.
Kur’an-ı Kerim’de Resulullah’ın (s.a.a) bütün âlem üzerinde şahitliği açıklanmıştır. Kur’ân-ı Kerim övgü kitabı değildir, hidayet ve eğitim kitabıdır. Bu kitapta Resulullah’ın (s.a.a) “örnek insan” ve “amel şahidi” olduğu ifade ediliyorsa bizden ona uyarak şahitlik makamına erişmemiz isteniliyor. Aslında bu ifadelerle insanların uyarılması amaçlanmıştır. Demek isteniliyor ki; ey insanlar, ne zamana kadar kendinizi kaybetmiş olarak yaşayacaksınız? Daha ne kadar, kendinizden ve başkalarından habersiz kalacaksınız? Daha ne kadar, maddî engellere çakılıp yerinizde sayacaksınız? Daha ne kadar, önünüze duvar örmeye ve gerçekleri görmemeğe devam edeceksiniz? Bilindiği gibi gerçeklerin üzeri örtülü değildir, gerçeklerin önünde engel yoktur. Engeli ve örtüyü insanın kendisi yaratır. Bu yüzden kıyamette insana şöyle söylenecek:
“Andolsun, sen bundan gaflet içinde idin. Biz senden perdeni açtık; bugün artık gözün keskindir.” [24]
Kıyamette insanın gözünden perde kaldırılacak ve insan önceden göremediği şeyleri görmeye başlayacak. Bundan dolayı ayette “senden perdeni açtık” ifadesi kullanılmıştır, “olaylar üzerindeki perdeyi açtık.” ifadesi kullanılmamıştır. Örtü gerçeklere ait değil, insanın kendisine aittir.
Yine şöyle buyurulur:
“O gün cehennemi kâfirlere açıkça göstereceğiz. Onlar, beni anmağa karşı gözleri perde içinde idi ve (Kur’ân’ı) dinlemeğe tahammül edemezlerdi.” [25]
Genelde hakka göz ve kulak aracılığı ile ulaşıldığı için ayette onlara vurgu yapılmıştır; yoksa zikir ve anmanın gözle bir ilintisi yoktur.
Varlıklar, yüce Allah’ın birer ayetidir. Üzerleri örtülü olacak olurlarsa, ayet olma misyonunu kaybederler. Gizli ve üzeri kapalı bir tabela insanı yönlendiremez. Gizli ayet, Rabbin belirtisi olamaz. Bütün varlık âlemi Allah’ın ayeti ise, o hâlde âlemde perde ve örtü yoktur. Demek ki, gaip olan insandır, huzurda olmayan odur, gözlerinin önüne perde çeken odur. Kur’ân-ı Kerim’de ahirete inanmayanlar hakkında şöyle buyurulur:
“Kur’ân okuduğun zaman seninle, âhirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz.” [26]
Demek ki iki tür perde vardır; açık ve gizli, görünen ve görünmeyen. Açık ve görünen perde, hepimizin kullandığı ve bir şeyleri görmemize engel teşkil eden maddî perdedir. Bu perde herkes tarafından görülür ve engel teşkil ettiği de bilinir. Allah’a karşı gelmek, yasalarını çiğnemek ve uygunsuz davranışlar da hicap ve engeldir. Ancak bunlar insanın fark etmediği görünmeyen hicaplardır. İnsan, günahların, kendisiyle gerçekler arasında engel oluşturduğunun farkında değildir. Gıybet, iftira, göz hıyaneti, su-i zan, kısacası tüm günahlar insanın hakka karşı gözünü kör, kulağını sağır eder, dili hakkı söylemez, kalbi hakkı anlamaz hâle sokar. Günah insanın gerçekleri olduğu gibi görmesini engeller. Kendisini perde arkasına mahkum eden birisi, şahitlik çizgisinin dışında yer alır.
Şahit Çizgisinde…
Evet, örnek insan Hz. Peygamber amellere şahitlik edecektir. Biz Müslümanlar da onu örnek aldığımıza göre o makama erişebilme yolunda çaba göstermeliyiz. Şahidi izleyenler, şahit olmalı. Nitekim habibi izleyenler de habip olmalılar. Hz. Peygamber Allah’ın habibi ise, onu izlemek ve ona uymak insanı sevgi yurduna götürmeli. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
“De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin…” [27]
Hz. Peygamber, “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” [28] ayetinde açıklandığı üzere tüm âlem üzerinde şahit olduğuna göre ümmet onu izleyerek şahit olmalı ve “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız.” ayetinin örneği olmalıdırlar.
Hz. Resulullah’ın (s.a.a) şahitlik çizgisini izleme başarısı umuduyla.[29]
—————————
19- Nur, 24
20- Yasin, 65
21- Fussilet, 21
22- et-Tevhid, Şeyh Saduk, s.97
23- et-Tevhid, Şeyh Saduk, s.252
24- Kaf, 22
25- Kehf, 100-101
26- İsrâ, 45
27- Âl-iİmran, 31
28- Ahzab, 45
29- Bu makalenin hazırlanmasında şu eserlerden yararlanılmıştır: el-Mizan Fî Tefsiri’l-Kur’ân, Allame Tabatabaî; Tefsir-i Mevzuî, c.2, Ayetullah Cevadi Amulî; Tefsir-i Nur, Ustat Kıraatî.
——————

Hadisler Işığında Resulullah’ın Şemaili-Dini Sohbet

 

Nur Sohbet,Dini Sohbet,İslami Sohbet,Nur Chat,Risale,Sohbet,Dini Chat,İslami chat,risale-i nur

 

129- el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare’ye dayandırdığı bir hadiste İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s) şöyle dediğini nakleder: “Peygamberimiz (s.a.a) Haşimoğullarının ölülerine başka bir Müslüman’ın ölüsüne yapmadığı bir şey yapardı ki, o da şudur: Haşimîlerden birinin cenaze namazını kıldırdıktan ve mezar toprağına su döktükten sonra elini toprak üzerine koyardı. Öyle ki, mezar toprağında parmaklarının izi çıkardı. Bu yüzden bir yabancı veya Medine halkından bir yolcu mezarlığın önünden geçerken, üzerinde Peygamberimizin (s.a.a) el izi bulunan yeni mezarı görünce, ‘Muhammed’in ailesinden kim öldü?’ diye sorardı.” [Fürû-i Kâfi, c.3, s.168, h:1]

130- Şehid-i Sanî’nin Müsekkin’ul-Fuad adlı eserinde İmam Ali’den (a.s) şöyle rivayet edilir:“Peygamberimiz (s.a.a) insanları teselli ederken, ‘Allah size ecir versin ve rahmet eylesin.’ diye dua ederdi. Onları kutlarken de, ‘Allah sizin için mübarek kılsın ve Allah devamlı size bereket versin.’ derdi.

Peygamberimizin (s.a.a) abdest ve gusül adabı hakkında

131-Kutb, Ayat’ul-Ahkâm adlı eserinde Süleyman b. Bureyde’den, o da babasından şöyle nakleder: “Peygamberimiz (s.a.a) önceleri her namaz için ayrı abdest alıyordu. Fakat Mekke’nin fethedildiği yıl birkaç namazı aynı abdestle kıldı. Bunun üzerine Ömer, ‘Ey Allah’ın Resulü, daha önce yapmadığın bir işi yaptın, (sebebi nedir)?’ diye sordu. Peygamberimiz (s.a.a) de, ‘Bilerek böyle yaptım.’ dedi.”

132- el-Kâfi adlı eserde müellif kendi raivayet zinciriyle Zürare’nin şöyle dediğini nakleder: “Bir defasında İmam Muahmmed Bâkır (a.s) bize, ‘Peygamberin nasıl abdest aldığını size anlatayım mı?’ diye sordu. Bizim, ‘Evet’ dememiz üzerine içinde azıcık suyun bulunduğu bir kap isteyerek önüne koydu. Sonra kollarını sıvadı. Arkasından sağ avcunu suya daldırdı ve ‘Eğer avuç temiz ise böyle yapılır.’ dedi. Sonra bir avuç dolusu su alarak alnına götürdü ve besmele çekerek suyun sakallarının ucuna kadar akmasını sağladı. Sonra elini bir kere yüzü ve alnının görünen bölümü üzerinde yürüttü. Arkasından sol elini suya daldırıp bir avuç dolusu su aldı. Sonra bu suyu sağ dirseğinin üzerine akıttı. Arkasından avucunu sağ kolu üzerinde yürüterek suyun parmak uçlarından akmasını sağladı. Sonra sağ elini suya daldırıp bir avuç dolusu su aldı. Sonra bu suyu sol dirseğinin üzerine akıttı. Arkasından avucunu sol kolu üzerinde yürüterek suyun parmak uçlarından akmasını sağladı. Arkasından sol elinin ıslaklığı ve sağ elinin ıslaklık kalıntısı ile başının ön bölümünü ve ayaklarının üstünü meshetti.”

“Arkasından, ‘Allah tek olduğu için tek olanı sever. Abdest almak için üç avuç su yeterlidir. Bir avucu ile yüz, iki avucu ile de kollar yıkanır. Sağ elin ıslaklığı ile başın ön kısmı meshedilir ve bu ıslaklığın kalıntısı ile sağ ayağın üstü ve sol elin ıslaklığı ile sol ayağın üstü meshedilir.’ dedi.”

“Arkasından sözlerini şöyle bağladı: Adamın biri İmam Ali’ye (a.s) Peygamberimizin (s.a.a) nasıl abdest aldığını sordu. O da ona Peygamberimizin (s.a.a) abdest alma şeklini böyle anlattı.” [Fürû-i Kâfi, c.3, s.25, h:4]

Bu rivayetin içeriği Zürare, Bükeyr ve başkaları aracılığı ile değişik yollardan rivayet edilmiş ve bu rivayet Kuleynî, Saduk, Şeyh Tusî, Ayyâşî, Mufid, Keracekî ve başkaları tarafından nakledilmiştir. Bu konuda Ehlibeyt İmamlarından (hepsine selâm olsun) gelen rivayetler sayıca çok ve tevatür derecesine yakın sağlamlıktadır.

133- Uyûn-u Ahbar’ir-Rıza adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle İmam Rıza’dan (a.s), o da babalarından (hepsine selâm olsun) Peygamberimizin (s.a.a) şöyle dediğini nakleder: “Biz Ehlibeyt’iz. Bize, sadaka almak helâl değildir. Bize, özenerek abdest almamız emredildi.” [c.2, s.28]

134- et-Tehzib adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Abdullah b. Sinan’dan İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder: “(Abdestte) ağza ve buruna su vermek Peygamberimizin (s.a.a) sünnetlerindendir.” [c.1, s.79, h:52]

135- el-Caferiyyat adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle İmam Cafer Sadık’tan babasının (her ikisine selâm olsun) şöyle dediğini naklediyor: “Bir defasında Hasan b. Muhammed, Cabir b. Abdullah’a Peygamberimizin (s.a.a) nasıl guslettiğini sordu. Cabir de, ‘Peygamber (s.a.a) üç kere avucunu su ile doldurarak başından aşağı dökerdi.’ karşılığını verdi. Hasan b. Muhammed, ‘Benim saçlarım, gördüğün gibi gürdür.’ dedi. Cabir de ona, ‘Ey hür adam, bu sözü hiç söyleme. Çünkü Peygamberimizin (s.a.a) saçları seninkilerden daha gür ve daha hoş idi’ diye cevap verdi.” [s.22]

136- Şeyh Saduk’un, el-Hidaye adlı eserinde verilen bilgiye göre İmam Sadık (a.s) şöyle dedi:“Cuma günü guslü, yolculukta ve yolculuk dışında erkek-kadın herkes bir sünnettir. Cuma günü (cuma guslü niyetiyle) gusletmek, hem bir temizlik ve hem de iki cuma arasında işlenen günahlar için bir keffarettir. Cuma guslünün sebebi şudur: Ensar Müslümanları hafta boyunca develerinin ve diğer hayvanlarının işleri ile uğraşırlar ve cuma günü mescide geldiklerinde, insanlar kokudan rahatsız olurlardı. Bu yüzden yüce Allah Peygamberimize (s.a.a) cuma günü gusletmeyi emretti ve ardından bu uygulama sünnet hâline geldi.” [s.23]

Ramazan Bayramında ve diğer bayramlarda gusletmenin yanı sıra daha birçok gusüllerin, Peygamberimizin (s.a.a) sünnetlerinden olduğu hakkında rivayetler vardır.

Peygamberimizin (s.a.a) namaz adabı ve sünnetleri hakkında

137-el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Fudayl b. Yesar, Abdulmelik ve Bükeyr’den şöyle dediklerini nakleder: “İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini işittik: “Peygamberimiz (s.a.a) farz namazların iki katı kadar müstehap namaz kılar ve farz orucun iki katı kadar müstehap oruç tutardı.” [Fürû-i Kâfi, c.3, s.44, h:3]

138- Yine aynı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Hannan’dan şöyle nakleder: “Ben de yanlarında oturuyorken Amr b. Harîs, İmam Cafer Sadık’a (a.s), ‘Sana feda olayım, bana Peygamberimizin (s.a.a) namazı hakkında bilgi ver.’ dedi. İmam ona şu cevabı verdi: Peygamberimiz (s.a.a) öğleyin (öğle namazından önce) sekiz rekât nafile ve dört rekât farz kılardı. Sonra (ikindi namazından önce) sekiz rekât nafile ve dört rekât farz kılardı. Akşamleyin önce üç rekât farz, daha sonra dört rekât nafile kılardı. Yatsı namazını da dört rekât olarak kılardı. Sekiz rekât da gece namazı ve üç rekât vitir kılardı. Sabah vaktinde iki rekât nafile ve arkasından iki rekât farz kılardı.”[Fürû-i Kâfi, c.3, s.443, h:5]

Bu rivayetten anlaşıldığına göre, yatsı namazından sonra oturarak kılınan iki rekâtlık vüteyre namazı gündelik bu elli rekâta dahil değildir. İki rekât oturarak kılınan bu namaz, bir rekât ayakta kılınan namaza bedeldir ve bir rekât olarak hesaplanır. Dolayısıyla bu namaz ile namazların sayısı elli bir rekâta ulaşmış olur. Ateme adı ile de anılan bu namaz, vitir namazının yerini tutmak üzere sünnet edilmiştir. Şöyle ki, bu namazı kılan kimse eğer vitir namazına kalkmadan önce ölürse, vitir namazını kılmış sayılır. Nitekim Kuleynî, el-Kâfi adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Ebu Basir’den şöyle naklediyor: “İmam Cafer Sadık (a.s), ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse vitir namazı kılmadan uyumasın.’ dedi. Kendisine, ‘Yatsı namazından sonraki iki rekâtı mı kastediyorsun?’ diye sordum. ‘Evet, o iki rekât bir rekât sayılır. Kim bu namazı kılar da ölürse vitir namazı kılmış olarak ölmüş olur. Eğer ölmez ise gecenin sonunda vitir namazını kılar.’ dedi.”

139- Rivayete göre, Peygamberimiz (s.a.a) tanyerinin ağarmasının başlangıcında kıldığı sabah nafilesini kısa tutar ve bu namazdan sonra sabah farzını kılmaya çıkardı.

140- el-Mehasin adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Amr b. Yezid’den İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini nakleder: “Kim vitir namazında yetmiş kere ‘Estağfirullahe rabbî ve etûbu ileyhi (Rabbim olan Allah’tan af diler, ona tövbe ederim)’ der ve buna bir yıl boyunca devam ederse, Allah onu (Kur’ân’da sözü geçen), ‘Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler’ (Âl-i İmrân, 17) arasına yazar.”

“Peygamberimiz (s.a.a) vitir namazında yetmiş kere istiğfar eder ve yedi kez ‘(Allah’ım!) Bu, cehennem ateşinden sana sığınan kimsenin (perişan) hâlidir.’ derdi…” [s.53, bab:62, h:80]

141- Men La Yahzuruh’ul-Fakih adlı eserde verilen bilgiye göre, Peygamberimiz (s.a.a) vitir namazında şu kunut duasını yapardı: “Allah’ım, beni hidayete erdirdiklerinle birlikte hidayete erdir. Afiyete ka-vuşturduklarınla birlikte bana da afiyet ver. İşlerini üstlendiklerinle birlikte benim de işlerimi üstlen. Verdiklerini benim için bereketli kıl. Kötülüklerden beni koru. Sen hükmedersin, ama hiç kimse sana karşı hükmedemez. Ey Kâbe’nin Rabbi, seni noksanlıklardan tenzih ederim. Senden af dilerim. Sana tövbe ederim. Sana iman ve tevekkül ederim. Ey rahmet edici, güç-kuvvet yalnız sendedir.” [c.1, s.308, h:1]

142- et-Tezhib adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Hatice’nin İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet ettiğini nakleder: “Peygamberimiz (s.a.a) ramazan ayı geldiğinde müstehap namazlarını arttırırdı. Ben de arttırıyorum. Öyleyse siz de arttırın.” [c.3, s.60, h:7]

İmam bu arttırma ile ramazan ayının nafile namazı olan bin rekâtlık teravih namazını kastediyor. Peygamberimiz (s.a.a) bu namazı elli rekâtlık günlük namazlarının içindeki nafile namazların dışında kılardı. Bu namazın kılınma şekli ve ramazan gecelerine bölüştürülmesi hususunda çok sayıda rivayet vardır. Ehlibeyt İmamlarından (hepsine selâm olsun) gelen rivayetlere göre, Peygamberimiz (s.a.a) bu teravih namazını tek başına kılardı, onun cemaatle kılınmasını yasaklar ve “Nafileler cemaatle kılınmaz.” derdi.

Peygamberimizin (s.a.a) kıldığı başka nafileler de vardır. Bunlar dua kitaplarında nakledilmiştir. Konumuz dışında kaldıkları için burada onlara değinmedik.

143- el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Yezid b. Halife’den şöyle nakleder: “Bir defasında İmam Cafer Sadık’a (a.s) ‘Ömer b. Hanzele, senden yana namaz vakitleri hakkında bize bilgi getirdi’ dedim. İmam, ‘O bize yalan bağlamaz.’ dedi… Dedim ki: ‘Ömer bir de şöyle dedi: ‘Akşam namazının vakti güneşin battığı vakittir. Yalnız Peygamberimiz (s.a.a) yolculukta acele ettiği zamanlarda akşam namazını geriye bırakıp yatsı namazı ile birleştirirdi.’ Doğru mu?’ İmam, ‘Evet, doğru söylemiştir.’ dedi.” [c.3, s.276, h:6]

144- et-Tehzib adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Talha b. Zeyd’den, o da İmam Cafer Sadık’tan, o da babasından (her ikisine selâm olsun) şöyle nakleder:”Peygamberimiz (s.a.a) yağmurlu gecelerde akşam namazını kısa tutar ve yatsı namazını öne alarak iki namazı bir arada kılardı ve ‘Merhamet etmeyene merhamet edilmez.’ derdi.” [c.2, s.32, h:47]

145- Yine aynı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle İbn-i Ebu Ümeyr’den, o da Hammad’dan, o da Halebî’den İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder: “Peygamberimiz (s.a.a) yolculuk sırasında ve acele bir işi çıktığı zamanlarda, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılardı…” [c.3, s.32, h:118]

146- Men La Yahzuruh’ul-Fakih adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Muaviye b. Veheb’den İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini nakleder: “Sıcak günlerde müezzin öğle namazının ezanını okumaya geldiğinde Peygamber (s.a.a) ona, ‘Ebrid, ebrid.’ derdi.

Şeyh Saduk “ebrid, ebrid” kelimesinin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle demiştir: “Bu kelime ‘berîd’ kökünden türemiş ve ‘çabuk ol, çabuk ol’ anlamındadır.” Fakat bana öyle geliyor ki bundan maksat, sıcaklığın şiddetinin kaybolması ve havanın serinlemesi için namazın geriye bırakılmasıdır. Nitekim Alâ’nın kitabında Muhammed b. Müslim’in verdiği şu bilgi bunu gösteriyor. Muhammed b. Müslim diyor ki: “Bir defasında ben Peygamberimizin (s.a.a) Mescidinde namaz kılarken İmam Muhammed Bâkır (a.s) yanımdan geçti. Daha sonra benimle karşılaştığında, ‘O saatte sakın farz namaz kılma. Farz namazını şiddetli sıcakta mı kılıyorsun?’ dedi. Ben de ona, ‘Hayır, ben o zaman nafile kılıyordum.’ cevabını verdim.”

147- İhya’ul-Ulûm adlı eserde şöyle rivayet edilir: “Peygamberimiz (s.a.a) namaz kılarken biri yanına gelip oturduğunda namazını çabuklaştırarak adama döner ve ‘Bir isteğin mi var?’ diye sorardı. Adamın isteğini karşıladıktan sonra tekrar namaza dönerdi.” [c.7, s.113]

148- Yine aynı eserde şöyle yer alır: “Bir başka rivayete göre, Peygamberimiz (s.a.a) namaza durduğu zaman bir yana atılmış, boş bir elbise gibi olurdu.

149- Bihar’ul-Envar adlı eserde verilen bilgiye göre Ayşe şöyle dedi: “Peygamberimiz (s.a.a) ile normalde karşılıklı konuşurduk. Fakat namaz vakti gelince, bize karşı sanki birbirimizi tanımıyormuşuz gibi olurdu.”

150- Müfiduddin Tusî, el-Mecalis adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Hz. Ali’nin (a.s), Muhammed b. Ebu Bekr’i Mısır valiliğine tayin ettiği zaman ona yazdığı mektubun bir yerinde şöyle dediğini rivayet eder: “…Sonra rükûuna ve secdene dikkat et. Çünkü Peygamberimiz (s.a.a) namazı herkesten eksiksiz kılmakla birlikte herkesten daha az zamanda kılardı.

151- el-Caferiyyat adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle İmam Cafer Sadık’tan (a.s), o da babalarından Hz. Ali’nin (a.s) şöyle dediğini nakleder: “Resulullah (s.a.a) namazda esnediği zaman sağ eli ile ağzını kapatırdı.” [s.26]

152- Şeyh Saduk İlel’üş-Şerayi adlı eserde kendi rivayet zinciriyle Hişam b. Hakem’den, İmam Musa Kâzım (a.s) ile arasında geçen uzun konuşmanın bir yerinde şöyle dediğini nakleder: “Niçin rükûda ‘Subhane Rabbiy’el-azîmi ve bihamdihi (Büyük Rabbimi, O’na hamd ederek noksanlıklardan tenzih ederim)’ derken, secdede ‘Subhane Rabbiy’el-a’lâ ve bihamdihi (En yüce Rabbimi, O’na hamd ederek noksanlıklardan tenzih ederim)’ deniyor?’ diye sordum. İmam bana şu cevabı verdi:

“Ey Hişam! Peygamberimiz (s.a.a) miraca çıktıktan sonra namaz kılarken ve gördüğü yüce Allah’ın azametini zihninde tazeleyince, mafsalları titredi ve kendini dizleri üzerine eğilmiş buldu ve ‘Subhane Rabbiy’el-azîmi ve bihamdihi’ demeye başladı. Bir süre sonra rükûdan doğrulup yüce Allah’ı öncekinden daha yüksekte görünce, yüz üstü kapanarak ‘Subhane Rabbiy’el-a’lâ ve bihamdihi’ demeye başladı. Bu sözleri yedi kere tekrarlayınca içini saran korku dindi. İşte bu yüzden bu sözler rükûda ve secdede sünnet oldu.” [c.2, s.332, h:4]

153- Şeyh Verram b. Ebu Firas’ın Tenbih’ul-Havatır adlı eserinde verilen bilgiye göre, Nu’man şöyle dedi: “Peygamberimiz (s.a.a) saflarımızı ok dizer gibi düzgün yapardı, öyle ki artık biz böyle yapmaya alıştık. Bir ara bu düzgünlüğü umursamadığımızı gördü. Bir süre sonra bir gün öne çıkıp namaza durdu. Tam tekbir alacakken, içimizden birinin göğsünün önüne çıktığını görünce, ‘Ey Allah’ın kulları, saflarınızı düzeltin. Yoksa aranızda ayrılık çıkar.’ dedi.” [c.2, s.491]

154- Yine aynı eserde verilen bilgiye göre İbn-i Mesud şöyle dedi: “Peygamberimiz (s.a.a) namaza başladığımızda, eli ile omuzlarımızdan tutarak, ‘Saflarınızı düzgün yapın, eğri-büğrü durmayın. Yoksa kalp-lerinize ayrılık düşer.’ derdi…”

155- el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Halebi’den İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini nakleder: “(Ramazan ayının) son on gününe girilince, Peygamberimiz (s.a.a) camide itikafa girerdi. Onun için kıl bir çadır kurulur, çarşafı dürülür ve döşeği katlanırdı. Oradakilerden biri, ‘Kadınlarla ilişkiyi keser miydi?’ diye sordu. İmam ‘Hayır, kadınlarla ilişkiyi kesmezdi.’ dedi.”[Fürû-i Kâfi, c.4, s.175, h:1]

Peygamberimizin (s.a.a) oruçla ilgili adap ve sünnetleri

156- Men La Yahzuruh’ul-Fakih adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Mervan’dan nakleder ki: İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini işittim: “Peygamberimiz (s.a.a), ‘Hiç bozmuyor.’ denecek kadar çok oruç tutar, sonra ‘Hiç oruç tutmuyor.’ denecek kadar uzun zaman oruç tutmazdı. Sonra gün aşırı oruç tutmaya başladı. Sonra pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmayı âdet edindi. Sonra bu tutumundan dönerek her ayın üç gününde oruç tuttu. Bu günler ayın ilk perşembesi, ayın ortalarına rastlayan çarşamba günü ve ayın son perşembesi idi. Peygamberimiz bu tarz oruç için, ‘Bu ömür boyu oruç tutmaya bedeldir.’ derdi.”[c.2, s.48]

157- Yine aynı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle abid Anbese’den şöyle nakleder: “Resulullah (s.a.a) şaban ve ramazan ayları ile her ayın üç gününde oruç tutma alışkanlığı olduğu hâlde vefat etti.” [c.4, s.91, h:7]

158- Ahmed b. Muhammed b. İsa’nın, en-Nevadir adlı eserinde Ali b. Nu’man’a, onun da Zar’a’ya dayanarak verdiği bilgiye göre Semaa şöyle dedi: “Bir defasında İmam Cafer Sadık’a (a.s), ‘Peygamberimiz (s.a.a) Şaban ayında oruç tuttu mu?’ diye sordum. ‘Evet, ama hepsini tutmadı’ dedi. Kendisine, ‘Peki kaç gününde oruç tutmadı?’ dedim. ‘Tutmadığı günler oldu.’ diye cevap verdi. Üç kez aynı soruyu sordum, yine aynı cevabı aldım. ‘Tutmadığı günler oldu.’ sözüne yeni bir şey eklemedi. Aynı soruyu ertesi yıl sordum. Aldığım cevap aynı oldu.”

159- Mekarim’ul-Ahlâk adlı eserde Enes’in şöyle dediği rivayet edilir: “Peygamberimizin (s.a.a) oruç tuttuğu günlerdeki yemeği iftarda ve sahurda genellikle tek cinsten bir içecekti. Kimi zaman bu içecek sütten ibaret olurdu, kimi zaman da içine ekmek doğranmış su olurdu…” [s.32]

160- el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle İbn-i Kaddah’ın İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle naklettiğini rivayet eder: “Peygamberimiz (s.a.a) orucunu taze hurma mevsiminde taze hurma ile ve kuru hurma mevsiminde kuru hurma ile açardı.” [Fürû-i Kâfi, c.4, s.153, h:5]

161- el-Muknia adlı eserde verilen bilgiye göre Âl-i Muhammedden (hepsine selâm olsun) şöyle nakledilir: “Bir içim su ile bile olsa sahura kalkmak müstehaptır.” Yine rivayet edilmiştir ki: “En faziletli sahur yemeği hurma ile kavrulmuş undur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.a) sahurda bunları yerdi.” [s.50]

162- Men La Yahzuruh’ul-Fakih adlı eserde şöyle rivayet edilir: “Peygamberimiz (s.a.a) ramazan ayı girdiğinde, elindeki bütün esirleri serbest bırakır ve bütün dilencilere sadaka verirdi.” [c.2, s.61, h:10]

163- Daâim’ul-İslâm adlı eserde İmam Ali’den (a.s) şöyle rivayet edilir: “Ramazanın son on gününde Resulullah (s.a.a) yatağı, döşeği dürer ve kendini ibadete verirdi. Ramazanın yirmi üçüncü gecesi aile fertlerini uyandırır ve uyanmayanların yüzlerine su serperdi. Hz. Fatıma (a.s) da o gece ailesinin hiçbir ferdini uyutmazdı. Uyumasınlar diye o gün onlara az yemek yedirirdi. O geceye gündüzden hazırlanır ve ‘Gerçek mahrum, bu gecenin hayrından mahrum olandır.’ derdi.”[c.1, s.289]

164- el-Mukni’ adlı eserde şöyle yer alır: “Kurban Bayramında namazdan sonra, Ramazan Bayramında ise namazdan önce bir şeyler yemek sünnettir.” [s.46]

Peygamberimizin (s.a.a) Kur’ân ve dua okuma adabı

165-Şeyh Tusi el-Mecalis adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Ebu’d-Dünya’dan İmam Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Peygamberimizi (s.a.a) Kur’ân okumaktan alıkoyan tek hâl cünüplük idi.”

167- Mecma’ul-Beyan adlı eserde Ümmü Seleme’den şöyle nekleder: “Peygamberimiz (s.a.a) Kur’ân okurken her ayetin sonunda ara verirdi.” [c.10, s.378]

168- Ebu’l-Futuh Tefsirinde şöyle naklediliyor: “Peygamberimiz (s.a.a) ‘Musebbihat’ diye anılan sureleri okumadan uyumazdı ve ‘Bu surelerde bin ayetten daha faziletli bir ayet var.’ derdi. (İmamdan) ‘Musebbihat sureleri hangi surelerdir?’ diye sormaları üzerine, ‘Bunlar Hadîd, Haşr, Saff, Cuma ve Teğâbun sureleridir.’ karşılığını vermiştir.” [c.11, s.30]

169- Mecma’ul-Beyan adlı eserde şöyle geçer: Hz. Ali’den (a.s) bir hadisinde şöyle rivayet edilmiştir: “Peygamberimiz (s.a.a), ‘A’lâ’ suresini okumayı severdi. İlk defa ‘Subhane Rabbiy’el-A’lâ (yüce Rab-bim noksanlıklardan münezzehtir.)’ diyen kişi Mikâil’dir.” [c.10, s.473]

Peygamberimizin (s.a.a) Kur’ân’a sarılmaya, anlamı üzerinde düşünmeye, gösterdiği yolu izlemeye, onun nuru ile aydınlanmaya teşvik eden birçok konuşmaları ve açıklamaları vardır. Peygamber efendimiz (s.a.a) insanlara telkin ettiği kemâllerin öncüsü ve her hayra doğru koşanların önde geleni idi. Meşhur rivayete göre o, “Hûd suresi saçlarımı ağarttı.”(1) diyen kişidir.Rivayete göred İbn-i Mesud şöyle dedi: “Bir defasında Peygamberimiz (s.a.a) bana Kur’ân’dan birkaç ayet okumamı emretti. Ben de ona Yunus suresinden bir parça okudum. “Orada insanların tümü gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler…” (Yûnus, 30) ayetine sıra geldiğinde, mübarek gözlerinin yaşlarla dolduğunu gördüm.”

Bu saydıklarımız,(2) Peygamberimizin (s.a.a) sünnetlerinden ve edeplerinden seçmelerdir. Bunların çoğu hakkında Şiî ve Sünnî kaynaklardan gelen çok sayıda rivayet ve her iki mezhebe ait kitaplarda tekrarlanan nakiller vardır. Kur’ân bu sünnetleri ve edepleri teyit etmekte, hiçbirini reddetmemektedir. Hidayet eden Allah’tır.

—————-

(1)- [Resul-i Ekrem (s.a.a) bu sözüyle, yüce Allah’ın Hûd suresindeki şu ayetine işaret etmektedir: “O hâlde… emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112)]

(2)- [Biz bütün bu hadisleri, Peygamberimizin sünnet ve adabı ile ilgili olarak önceleri yazdığımız “Sünen’ün-Nebi” adlı kitabımızdan naklettik.]

————-

Allame Tabatabaî

 

 

Nur Sohbet,Dini Sohbet,İslami Sohbet,Nur Chat,Risale,Sohbet,Dini Chat,İslami chat,risale-i nur

 

GÖKLERİN VE YERİN YARATILMASI-Dini Sohbet

Madde ötesi ruhsal varlık olan melekler, yüce Allah’ın bir ol emri ile yaratıldıklarından ve onların hayatı doğrudan ve yalnızca yüce Allah’ın Hayy esmasına bağlı olduğundan…
       Melekler yaratıldığı zaman ne madde âlemi, ne yerler, gökler, dünya, ay, güneş ne de yıldızlar vardı.
       Madde âlemindeki canlılara gelince!…
       Yüce Allah buyuruyor:

      “Yeryüzünde hareket eden bütün canlıların rızkı, ancak Allah’a aittir. Ve o ‘Allah’ ki, onların sürekli barınacakları yerleri de, geçici olarak kalacakları yerleri de bilir. Bunların hepsi Kitab-ı Mübin’dedir (Levh-i Mahfuz’dadır).” (Hûd, 1)

      Bu âyet-i kerimeye baktığımızda!…
       Ruhsal açıdan meleklerle eşit konumda olan insan, bedensel açıdan madde âleminin bir parçası olacağından ve madde âleminde parça bütüne tâbi olduğu gibi, insan da madde âlemindeki kurallara tabi olacağından…
       İnsandan önce madde âleminin yaratılması, yerlerin, göklerin, dünyanın, ayın, güneşin ve yıldızların, insanların yaşam koşullarına uygun bir ortamda düzenlemesi, sonra insanların bitkisel ve hayvansal rızıklarının yaratılması ve en son insanın yaratılması, Yüce Allah’ın madde âlemi için koymuş olduğu denge-düzen kurallarının ve ilâhî takdirin gereğidir.

GÖKLERİN VE YERİN YARATILMASI

      Yüce Allah buyuruyor:

      “Sizin Rabbiniz olan Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Araf, 54)

      Evet, bizim ve bütün âlemlerin Rabbi olan yüce Allah, gökleri ve yeri altı günde, yani altı dönemde yarattı.
       Peki, neden bir anda değil de, altı dönemde?
       Yüce Allah’ın madde âlemi için koymuş olduğu denge-düzen kurallarının gereği, madde âleminde her şey belirli maddelerden, belirli sebepler kuralı doğrultusunda, belirli zaman birimleri içerisinde ve belirli aşamalardan geçerek yaratıldığından…
       Yüce Allah koymuş olduğu bu denge-düzen kuralları doğrultusunda gökleri ve yeri altı dönemde yarattı.

      Birinci Dönem

       Yüce Allah buyuruyor:

      “O kâfirler görmediler (görür gibi bilmediler) mi ki, gökler ve yer birleşik bir halde iken, Biz onları yarıp (parçalayıp) birbirinden ayırdık.” (Enbiyâ, 30)

      Gökler ve yer birleşik ve duhan (gaz) halinde idi. Yüce Allah’ın madde âlemindeki sebepler kuralını devreye sokması ile korkunç bir enerjiye dönüştü. Sonra yüce Allah’ın takdir ettiği anda, takdir ettiği boyutlarda şiddetli patlamalarla yarıldı, parçalandı ve çok büyük kütlelere ayrıldı.Sonra tekrar şiddetli patlamalar oldu ve bu patlamalarda büyük kütlelerden bazı parçalar kopup, ayrıldı ve birinci dönem tamamlandı.

      İkinci Dönem

       Yüce Allah buyuruyor:

“Sonra, (ilâhî irade) göğe yöneldi. Gök, duhan (gaz) halinde idi. O’na (göğe) ve yere, ister istemez (emrime) gelin dedi. Onlar, isteyerek (emrine) geldik dediler.” (Fussilet, 11)

      Parçalanan kütleler kızgın gaz halinde ve korkunç enerji yüklü iken, yüce Allah göğe (yıldızlara) ve yere (dünyaya) ister istemez koymuş olduğum denge, düzen ve çekim kanunlarıma uyun ve yörüngelerinize oturun emrini verdi (ilham etti).
       Yer ve gök, yüce Allah’ın onlara verdiği duygu ile ilâhî emri anladılar, “koymuş olduğun denge, düzen ve çekim kanunlarına isteyerek uyacağız” dediler ve yüce Allah’ın takdir ettiği yörüngelerine yerleştiler.
       Ve yüce Allah buyuruyor:

      “Bu şekilde onları iki gün (dönem) de, yedi gök olarak yerlerine (yörüngelerine), oturttu ve her göğe (görevi ile ilgili) emri vahyetti (ilham etti).” (Fussilet, 12)

      Yüce Allah’ın yerlere, göklere, yani katı, sıvı ya da gaz halindeki atom yığınlarına emirler vermesini sakın ha, yadırgamayalım!… Dış kulaktan gelen karmaşık sesleri beyindeki işitme hücreleri ayırt edip anladıkları gibi, yerdeki ve göklerdeki atomlar da, yüce Allah’ın emirlerini ayırt edip anlarlar. Dilediği an atomları hücreye ve hücreleri atoma çeviren yüce Allah’ın katında, atomlarla hücreler arasında ne fark var ki!…

 

BİR İLÂHÎ UYARI-Dini Sohbet

Yüce Allah buyuruyor:

      “İşte bu (Kur’ân) insanlara açık bir bildiridir ki, bununla uyarılsınlar ve O’nun (Allah’ın) bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar!” (İbrahim, 52)

      Yahudîler, Hıristiyanlar tahrif olunan, aslını yitiren ve yürürlükten kaldırılan Tevrat ve İncil’e taassubla bağlanıp, inatla direnmesinler!..
       Lütfen, ön yargıdan arınmış sağ duyuları ile son ilâhî kitap olan Kur’ân’ı incelesinler…
       Kökeni ateistliğe dayanan çağın modern putçuları da, dikili taşların önünde, tören adı altında âyin yapmasınlar!..
       Lütfen, ön yargıdan arınmış sağ duyuları ile son ilâhî kitap olan Kur’ân’ı incelesinler…