Risale-i Nur Cemaati Neden Farklı Gruplara Ayrılmış-Nursohbet

nur sohbet,nur sohbet odaları,nur chat,nur sohbetleri Üstad vefat ettikten sonra neden cemaat farklı gruplara ayrıldı? Her grup Risale-i Nur okumasına rağmen sohbet yerleri farklı; başka ortamlarda neden toplanılıyor?

Değerli Kardeşimiz;
Bediüzzaman Hazretlerinin ilerde cemaatın farklı kollara ayrılacağıyla alakalı söylemiş olduğu herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Yanında kalan talebelerin gerek Üstat’an almış oldukları dersler gerekse Üstad’ın hal ve etvarını üzerlerinde göstermiş olmaları noktasından yapı itibariyle farklılık arzetmekteler. Mesela: Rahmetli Bayram Yüksel ağabey Üstadın hizmetiyle meşgul olmuş. Risale-i Nur’la alakalı olarak bir şey sorulduğunda, Mustafa Sungur bunu benden daha iyi bilir, demek suretiyle bu tarz hizmet farklılığına işarette bulunmuşlardır.

Bazı ayrılmalar fıtri bir şekilde gelişmekte; bazıları ise meşveret kararları sonucunda ortaya çıkmaktadır.

İhtilaf beşeri bir realitedir. İnsanoğlu tarih boyunca ihtilaftan kurtulamamıştır. Hemen her din mensuplarında farklı mezhep ve meşreplerin çıkması bunu açıkça gösterir. İslamiyete mensup olan zatlarda da bu durumu görürüz. Dinin iki temel kaynağı olan Kitap ve Sünnet farklı yorumlara tabi tutularak mezhepler ortaya çıkmış, keza muhtelif cemaatler teşekkül etmiştir.

Risale-i Nur Kur’anın ve bazı hadislerin çok harika tefsiridir. Ama bu mübarek tefsiri okuyanlar anlama noktasında veya hizmet ölçüleri hususunda farklı düşününce farklı hizmet grupları ortaya çıkmıştır. Özde bir olduktan sonra bu tarz farklılığı bir renklilik olarak görmek mümkün. Çünkü bu şekilde çok farklı mizaç sahipleri bu hizmet bünyesinde yer alabilmektedir. Herkes kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket edip diğerlerine ilişmezse bunda bir problem olmadığı gibi rahmet olduğunu bile söyleyebiliriz.

Nasıl ki bir ağaç tek kökü var ve bir çok dala ayrılıyor . Bu dallar da umumiyele meyveli oluyorsa… Bir babanın beş evladı olsa ve bunların ilerde (evlenip çocuk sahibi olunca) birlikte yaşamaları sıkıntı; ayrı durmaları rahmet oluyorsa… Yine bir savaşa gidildiği vakit; tank, top, uçak, gemi vs ile gitmek gerekiyorsa… Çünkü savaşı kazanmak için topyekün saldırmakla mümkün.

Aynen öyle de nur talebelerinden teşekkül eden herbir cemaat bir misyonu üzeine almış. Kimisi okuyor, kimisi yazıyor, kimisi radyo ile kimisi de tv. ve internetle hizmet etmeye çalışıyor. Bunların tümü bir vücudun azaları gibi büyük, cesim bir gücü meydana getiriyor. Bu şekilde hayatın her safhasında gerek sefahet ve ahlaksızlıkla; gerekse de dinsizlik vesaireyle mücadele ediliyor. Evet görünüşte nur cemaatlerinde bir ayrılık var. Ama bu ayrılıkta gayrılık yok. Çünkü hedef bir maksad aynı. Ama hizmet metodunda küçük bazı farklılklar olabilir. Bunu da insanların mizacının farklılığına yorumlamak gerek. Çünkü bu şekilde farklı mizaçlar farklı cemaatlerde istihdam edilebilmektedir. Bu meyanda şu hususlara dikkat lazımdır;

1. Müsbet hareket,
2. Gıybet ve dedikodudan kaçınmak,
3. En güzel benim mesleğimdir demek. Yalnız hak benim dediğimdir dememek ve sâire..

Risale-i Nur eserlerini okuyan, dinleyen ve yazanlara nur talebesi denmesi yönünden bu cemaatlerin tüm mensupları inşaallah bu çatının altındadırlar.

Selam ve dua ile…

Kıble Ehli ve Tekfir-Nur Sohbet

Kıble Ehli, Tahavinin sözü: Kıblemize yönelenler müslüman ve mü’min olarak isimlendiririz. ilerde acıklanacak; Taki Rasulullah’ın getirdiğini kabul ettiği bildirdiklerini doğruladıkları müddetçe.  Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Kim bizim namazımız gibi namaz kılarsa ve bizim kıblemize göre kılarsa, bizim kestiğimizi yerse o müslümandır. Bize ne hak varsa orada vardın. Bizim ne sorunluğumuz varsa orada vardın.”  (Buhari)

Bu sözünde iman ile islamın bir olduğuna işaret etmektedir. Müslüman ise büyük günah işlediğinde onu helal saymadıkça islamdan çıkmayacağına işaret etmektedir.  Kıblemize yönelenlerden kasıt müslüman olduğunu söyleyen namaz kıldığında kabeye yönelen kişi velev ki bidatçi veya büyük günah işleyenlerden olsun. Bu ehli kıbledir. Ancak Rasulullah’ın getirdiklerinin hiç bir tanesini yalanlamadığı müddetçe bir günahtan dolayı onu helal saymadıkça kıblemize yönelenleri tekfir etmeyiz.  İslam ve iman birdir. Temelleri aynıdır.

Tahavi şöyle diyor:Allah’ın zatı hakkında cedelleşmeyiz. Allah’ın dini konusunda kimseyle kavga yapmayız. bu sözde kelamcıların batıl görüşlerine işaret edilmektedir. Bu batıl görüşlerin hakkında konuşmamak gerektiğini bildiriyor. Onları kötülüyor ve ilimlerinin batıl olduğunu bildiriyor. Onlar Allah hakkında delilsiz konuşuyorlar. Onlarla tartışmamak uzak olmak gerekir.  Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onlara hiç bir güç indirmemiştir. Onlar kuruntudan ve nefislerin arzu ettiği hevadan başkasına uymuyorlar. Halbuki kendilerine Rabblarından hidayet gelmiştir.”(Necm: 23)

Ebu Hanife (r.a) şöyle diyor: Allah (c.c) zatın hakkında hiç kimse kafasından bir görüş beyan etmesin Kur’an ve sünnette kendini nasıl vasfetmişse öyle vasfetme gerekir.
Bazı alimler Allah-u Teala şöyle diyor: Benim Kur’an’da zikrettiğim isim ve sıfatlara göre hareket eden edeple hareket etmiş olur. Benim zatımı açıladığım kimse tamamen yok olmuş olur. Bu sözün doğru olduğuna delil. Allah (c.c) dağa kendi zatını teceli ettiği için dağ yok olmuştur. Allah’ın zatının azametine dayanamamıştır. Dağ gibi yok olmak isteyen Allah’ın zatını araştırsın.
Şibli dedi ki: Allah’ın zatı hakkında geniş düşünmek edebi terk etmektir.”
Tahavi şöyle diyor:
Allah dini konusunda hak olan kişilere karşı düşmanlık göstermeyiz. Sırf şüphe ehlinin tarafını tutmak için bu şekilde yapıldığı zaman batıl olan şeylere insanların çağırmış hakkı saptırmış islam dinini ifsad etmiş oluruz.  Batıl kişinin görüşünü sunmak batıla çağırmaktır.
Tahavi diyor ki:
Her hangi bir günahtan dolayı helal saymadığı müddetçe kıble ehlini tekfir etmeyiz. Aynı şekilde imanla beraber hiç bir günah zarar vermezde demeyiz.
Kıble ehlinden kasıt:
daha önce açıkladığımız kıble ehlini müslüman ve mü’min olara isimlendiririz sözünü açıkladığımız gibidir. Bu sözünde helal saymadığı müddetçe kıble ehlini tekfir etmeyiz.
Bu sözün sebebi havariçe cevap vermektir. Havariç her işlenen günahtan dolayı havariçi tekfir ederler.
Bil ki Allah seni ve bizi rahmet etsin. Tekfir etme ve etmeme meselesi büyük bir imtahandir. Bundan dolayı çok fırkalar ayrılmış değişik görüşler beyan edilmiş birbirine zıt deliller getirmişlerdir. Tekfir etme ve etmeme meselesi fasif sözler ve inançları zikredenler aynı zamanda Rasulullah (s.a.s)’in getirdiklerine muhalefet ederler. Bunlara karşı iki görüş birligi vardır.
Aynı şekilde büyük günahlar işleyenleri konusunda da üç görüş vardır. Aynı itikadi meselelerdeki üç görüş gibidir:
1- Kıbleye yönelenleri tekfir etmeyiz. Rasulullah’ın getirdiğini tasdik, namaz kılmak tekfir edilmemesi içi tek şeydir. Ben müslümanım dediği müddetçe tekfir edilmez. Bu şekilde tamamen tekfir etmezler. Halbuki kıble ehlinden münafıklar vardır. Münafıklardan Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafir olanlar vardır. Hatta bazıları bunların bin kuvvetleri oldu mu açık bir şekilde bunları itaat eder. (Küfür sözleri) aynı zamanda da şehadet sözü söylerler.
Mutavatir olan farzlar mütavatir olan açık haramlar ve buna benzerlerini açık bir şekilde inkar eden bütün müslümanlara göre kafirdir. Tövbeye çağrılan etmezse mürted ve kafir olarak öldürülür.
Nifak ve irtidat şüpheleri. Bunlar bidatler ve büyük günahlardır. Haklal’in Sünne kitabında Muhammed b. Siri’nin zikrettiği “İrtidada en çabuk düşenler heva ve hevesine göre hareket eden kişilerdir. Şu ayet bunlar hakkında nazil olmuştur.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Ayetlerimizi çekişmeye dalanları gördüğün vakit; onlar başka bir söze geçinceye kadar, kendilerinden yüzçevir. Eğer şeytan sana unutturursa; hatırladıktan sonra, artık zalimler güruhu ile oturma.” (Enam: 68)
Bundan dolayı çok imam bu sözü genelleştirmemiştir.
“Biz her günahtan dolayı kıble ehlini tekfir etmeyiz.” Ancak şöyle diyorlardı “Her günahtan dolayı tekfir etmeyiz.”
bu sözün bütün günahlarda genelleştirmediler.
Her günah işlendiğinde tekfir etmeyiz sözü ile ne işlerse işlesin tekfir etmeyiz sözü arasında fark vardır. Havarice Cevaben:
“Her günah işlendiğinde kafir olunmaz. Bazı günahlar küfre götürür. Bu yüzden ne yaparsa yapsın günah olarak yapsın kafir olmaz sözü yanlıştır.
İmam bu yüzden helal saymadıkça sözünü eklemiştir yani ne günah işlerse kafir olur ya da ne günah işlerse kafir olmaz sözü bu manada anlaşılmasın diye bu ibareyi eklemiştir. bu söz ameli günahlardan dolayı tekfir edilince fakat itikadi günahlardan dolayı tekfir edilir denmişti. Bu söz açık değildir. Allah (c.c) Ameli şeyleri inançsız işlenmemiştir. Aynı şekilde imanda amelsiz işlenmemişti. Amel insanın organlarıyla yaptığı değildir. Kalbinde ameli vardır. Etrafların amelin temelidir. Etraftaki (eller bacaklar) amellerin temeli kalptir. Helal saymadıkça sözü şu manaya gelir.
Ancak bu ameli işlerken amelin caiz olup olmadığına inanıp inanmamadır.
2- Günahlardan ne yaparsa yapsın imana zarar vermez demeyiz. (Mürcia’ya cevaben) ona reddiyedir. Onlar göre imanla beraber Allah’a yapılan bir ibadet fayda vermezse bu aynıdır. Havariç bunun tam tersidir.
Mutezile”Bir büyük günah işlendiğinde bütün imanı kalkar iman kalmaz.
Havariç imandan çıkar küfre girer büyük günah işlerse
Mutezile ”İmandan çıkar küfre girmez.” diyor.
Çünkü inkar etmiyor fakat büyük günah işlendiği içinde müslüman demiyorlar.
3- Bir şey ortaya çıkıyor (yani müslüman ve kafirden başka) ikiside imandan çıkmıştır. dediği için bu kişi cehennemde sonsuza kadar kalacağına hüküm vermiş olurlar. Zaten onlarda bu hükmü kabul ediyorlar.

Not: İslam Tektir rumuzlu arkadaşımızın göndermiş olduğu derlemedir.

Nursohbet.nur sohbetleri.nur chat.dinisohbet.islami sohbet.islamnurum

Âhirette en önemli sual,Dini Sohbet,islami sohbet

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âhirette sorulacak en önemli sual şudur: (Kulum, bunu ne maksatla yaptın?)
Bu sualin iki türlü cevabı vardır: Ya Allah rızası için veya nefsimiz için. Allah rızası için yapan kurtulur, nefsinin menfaati için yapan yanar. (İhlâssız amel, yani Allah rızası için olmayan ibadetler, hizmetler, işler, içi boş çekirdeğe benzer) buyurulmuştur. Bu çekirdek ekilse, içi boş olduğu için çimlenemez, ağaç olamaz, meyve veremez. Bu çekirdeği yemek istesek, içi boştur, yenmez. Boş çekirdeği ateşe veya çöpe atarlar.

Sonsuz hayat için Allah rızasını bırakıp da, üç günlük dünya için başkalarından bir aferin almak maksadıyla çalışmak çok yanlıştır. Bu kısa hayat, çok uzun da olsa sonu vardır, sonsuz hayatın yanında hiç kıymeti yoktur.

Bir Ehl-i sünnet âlimi buyuruyor ki:
Din için yapılan hizmetler, Cennetten dünyaya inen sofradır. Bunun sahibi kimse olamaz. Kim eğer bunu sahiplenmeye kalkarsa, yanar gider. Maddî olsun, manevî olsun, kavuşulan bir nimetin zerresini şahsından bilen yanar. Hepsi Allah’ın izniyle, büyüklerin bereketiyledir. Çünkü biz bu yoldan habersizdik, başka bir yoldaydık. O mübarek zatlar, bizi o yoldan aldı, bu yola koydular. O hâlde bu yola girdikten sonra, bu yolda yapılan her hizmet, her nimet, o mübarek zatlara aittir. Onlara ait olan bu yolda, insan kendi menfaati için ne düşünebilir? Sadece o yoldan kaymamaya, o yolda yaşamaya dikkat eder.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Eğer Allahü teâlâ size böyle bir yol nasip ettiyse, bu öyle kıymetli bir yol ki, bu yolda olanlar, günahkâr, fâsık da olsa, hepsi azizdir ve makbuldür.
Bu kıymet, o kişinin şahsından değil, yolun kıymetinden dolayıdır.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin şöyle bir duası var:
Yâ Rabbi, bana mutlak kavuşturucu bir yol ver ki, bu yolda olanlar, bu büyükleri tanıyanlar mahrum kalmasınlar, kolayca nimete kavuşsunlar.

Bu öyle bir yol ki, Cenab-ı Hakk’ın rızasına mutlak kavuşturucudur. Dünyada olmazsa ölürken, ölürken olmazsa kabirde, bu da olmazsa mahşerde veya Cennette mutlaka kavuşur. Böyle mutlak kavuşturucu olan bu yolun kıymetini bilmeli, başka yollara sapmamalı, başkalarının da, bu yola girmesi için çalışmalı

Merhamet ve cehennem, ikisi bir çelişki değil midir-Dini Sohbet

Müslüman olmayan biri soruyor: Örneğin ben bir şeyler yaratacağım ve kötü sonla biteceğini biliyorum, yaratacağım şeyin her yüzde birinin sonu iyi olsun diye 101 şeyi yaratıyorum ve onlara sizi yaratan merhametlidir dedirtiyorum. Ama istersem kötü bitirmeye de bilirim ama gene de merhametliyim. Şimdi beni buna mı davet ediyorsun. En son inanacağım şey bu olur, dedi.

Değerli kardeşimiz;

– Milyarlarca insan ve diğer canlıların bütün hayatî ihtiyaçlarını temin eden, dünyaya gelir gelmez rızkını bulması için annelerin meme musluklarından yavruların rızkını gönderen, en acımasız canavarlara dahi bir anne şefkatini vererek aciz yavruların yardımına koşturan, bir kutup ayısı anneye dahi yavrularının rahat süt emmeleri için karlar üzerinde sırt üstü yatırtan bir merhamet duygusunu bahşeden Allah’ın sonsuz rahmetini inkâr etmek, ciddi bir körlük ve çirkin bir nankörlüktür.

– Her türlü melaneti işleyen katil ve canileri cezalandırmak ne zamandır haksızlık sayılıyor?

– Bir ülkenin yasal düzenini inkâr etmeye, bozmaya, anayasayı ilgaya teşebbüs edenlerin ağır cezaya uğradıklarına şahit olan insanlık camiasından, bu cezanın bir zulüm olduğu sesi duyulmamıştır. Bütün hukuk sistemlerinde “ihkak-ı hak” denilen zalimden hakkı almak, mazlumun hakkını vermek diye bir prensip vardır. Cehennem dahi böyle bir ihkak-ı hak merkezidir.

– Allah’ın kâinat çapında güneş gibi parlayan tezahürleri, şimşek gibi çakan sinyalleri, göz kamaştıran ışıkları görülen adalet ve merhametini inkâr etmek, sadece bir nankörlük ve körlük değil, aynı zamanda milyarlarca varlıkların merhamete olan şahitliklerini yalanlamak, bu sonsuz merhamet karşısında divan duran varlıkların bu duruşlarını tahkir etmek anlamına gelir. Bir küfür, bir inkâr bin katil hükmündedir. Çünkü binlerce hak ve hukukları manen öldürmektir. Bir tek katlin cezası en az 15 yıl hapis olduğu insanların adaletinde yer etmişken, bin katli birden işleyen bir kimsenin cehennemde yatmasını adaletten uzak görmek akıl-vicdanla izah edilemez.

– İnsanların yapısı İslam dininin emirlerini yerine getirecek ve yasaklarından sakınabilecek bir fıtrata sahiptir. İslam dininin fıtrat dini olmasının manası budur. Her çocuğun İslam fıtratı üzerine yaratılmasının manası da budur. Yani, insanın ulvî yapısı, ruhanî zevki, kalbî hassasiyeti, aklî melekeleri, İslam dininin hükümleriyle özdeşleşmiştir. “İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28) mealindeki ayette insanın bu ulvî ve kalbî zevkine ve ruhanî neşesine işaret edilmiş ve ancak yaratıcısını bulmakla, ona kulluk etmekle huzura kavuşacağına dikkat çekilmiştir.

– İmtihana tabi tutulan insanların -âdil bir yarışmada kendi özgür iradeleriyle yarışmayı önde götürmek/ve imtihanı kazanabilmeleri için- temayüllerine sınır konulmamıştır. Çekiciliği bakımından merkezde oturtulan iki farklı çekim alanı ve iki farklı mekanizma yerleştirilmiştir. Bu iki mekanizma, ruh ve nefistir. Ruhanî zevklerin çekim alanı ile nefsanî zevklerin çekim alanı elbette bir değildir. Fakat kişi bu alanlardan hangisine kendini kaptırırsa oradan lezzet alır. Ruhanî zevklerin ulvî, insanın vicdanını rahatlatan, gönlünü tatmin eden insanın kemaline, olgunluğuna katkı sağlayan bir mekanizma olduğu tecrübeyle sabittir. Buna mukabil, nefsanî -gayr-ı meşru- arzuların verdiği lezzet, insanın sadece hayvanî ve bitkisel yanlarını tatmin edebildiği, ruhanî bir yükseklik kazandırmadığı, ulvî bir zevk vermediği de tecrübeyle sabittir. “İyilik, nefsin/ruhun tatmin olduğu, kalbin onunla huzur bulduğu şeydir. Günah/kötülük ise, içini tırmalayan ve tereddüt/rahatsızlık veren şeydir” (Mecmau’z-Zevaid, 10/294) manasındaki hadis-i şerifte (tecrübelerimizle de sabit olan) bu gerçekler -fıtratın ıslak imzasıyla- onaylanmıştır.

– Yukarıda açıklandığı üzere, âdil olan Allah, kullarına asla zulmetmez. Fakat insanların keyfine göre de hareket etmez. İnsanların çoğunun cehenneme gitmesi doğrudur. Fakat meziyet sayıda değil, kalitededir. Tavuğun altına bırakılan yüz yumurtadan 90 tanesi cılk çıkıp bozulsa bile, on tanesinin kıymetli birer civciv olmalarının hatırı için bu işlemden vazgeçmemek aklın gereğidir. Çünkü eğer bu yumurtalar kuluçka işlemine tabi tutulmazsa hiçbir civciv söz konusu olmaz. Az bir zarar için pek çok olan bir yarardan vazgeçilmez. On tanenin sağlam çıkması 90 tanenin zararını telafi ettiği gibi, fazladan kârlar da kazandırır.

Eğer imtihan olmasaydı, başta Hz. Muhammed olarak peygamberler, evliyalar gibi yıldızların doğması mümkün olamazdı. Yaratıcı katında pek bir değere sahip olmayan –sürü türünden- bir yığın inkârcının cehenneme girmemesi için, imtihanı açmamak suretiyle böyle her biri dünyaya bedel kaliteli insanların ortaya çıkmasına engel olmak hikmete taban tabana zıttır.

– Bununla beraber, elbette cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir. İmanlı kimseler olarak bizim bu tür vesveselerimizi kökten söküp atan Allah’a olan imanımızın her an tecdidiyle meydana gelen güçlü bir şuurla konulara yaklaşmaktır. Örneğin; sağlam bir şekilde “Allah’ın âdil olduğuna iman etmek ve bu iman şuuruyla meselelere bakmak..” imtihanın âdil olup olmadığına “dair tereddütleri tamamen silebiliriz.

Evet, inanıyoruz ve inanmalıyız ki, Rahman ve Rahîm olan Allah, asla merhametsizlik etmez.. Hak ve Âdil olan Allah, asla zulüm ve haksızlık etmez. Kerîm ve Hakîm olan Allah, asla komplo kurmaz. ve insanı kukla olarak kullanmaz..

Geriye kalan tek şey, insan olarak bizim, Rahman’ın emrinde mi, yoksa şeytanın esaretinde mi kulluk yapmayı tercih etmemizdir; insanlığın güneşleri olan peygamberlerin, evliyaların, ahlak abidesi olan, dürüst ve şerefli insanların safında mı, yoksa Ebu Cehillerin, Firavunların, yalancıların, zalimlerin, şerefsizlerin safında mı yer alacağımızı belirlememizdir..

– Burada, son sözü asrın söz sahibine/Bediüzzaman hazretlerine bırakmak uygun olur:

“Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır; ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine kut ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya; ve herhalde mahkemen olan mahşerde sened ve berat; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat köprüsünde nur ve burak olacak bir namaz neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır?

Bir adam sana yüz liralık bir hediye vaad etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü’l-vaad edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulfü’l-vaad (sözünden caymak) hakkında muhal olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana vaad etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle Onu vaadinde itham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir tedibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz hizmet ettiğin halde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafif ve lâtif bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?” (Sözler/ 21.Söz/4. İkaz

Cuma günü oruç ,Dini Sohbet

Cuma günü oruç

Haftanın Cuma günü tek gün oruç tutulur mu? Cumayı oruçlu geçirdiğimizde Perşembeyi ya da Cumartesiyi de oruçlu geçirmemiz gerekiyor mu?”

Yüce dinimiz Cuma gününü, Müslümanların haftalık bayramı olarak tahsis etmiştir. Bayramlarda ise oruç tutmak değil, helâlinden yiyip içmek teşvik ve tavsiye edilmiştir. Nitekim helâlinden yiyip içmekte şükür ve ibadet sevabı vardır.

Ramazan Bayramında ve Kurban Bayramında oruçlu bulunmak haramdır. Fakat Cuma gününde böyle bir haramlık söz konusu değildir. Cuma günü Müslümanların bayramı olmakla beraber, Cuma günü oruç tutulabilir. Fakat haram anlamında olmasa da, bayram olma hikmeti gereği olarak, hiç gerekçe yok iken sadece Cuma günü oruçlu bulunmaktan sakındırma vardır.

Resulullah Efendimiz (asm) buyurdular ki: “Sizden hiç kimse, yalnız Cuma günü oruç tutmasın. Ancak bir gün önceden veya sonradan oruç tutuyorsa bu takdirde Cuma günü de oruç tutabilir.”1

Bir diğer rivayette Peygamber Efendimiz (asm): “Cuma gününü diğer günler arasında oruç günü olarak tayin etmeyin. Ancak tutmakta olduğunuz oruç arasına denk gelirse o hariç”2 buyurmuştur.

Bu hadislerden anladığımız; gerekçe var ise, Cuma günü oruç tutmakta bir sakınca yoktur. Gerekçe yoksa mekruhtur.

Gerekçelere birkaç misâl verelim:

1- Ramazan ayında bulunmak bir gerekçedir. Ramazanda Cuma günlerinde oruç tutmaya yasaklama yoktur.

2- Kefaret oruçları Cuma gününe denk geldiğinde ara verilmez, tutulur.

3- En az iki gün ya da üç gün süreyle peş peşe oruç tutmaya niyetlenmiş olmak bir gerekçedir. İçinde Cuma günü varsa diğer günlerle birlikte oruç tutulur.

4- Adak orucu Cumaya rastlamışsa o gün oruç tutulur. Meselâ bir kimse ‘Oğlum askerden geldiği gün oruç tutacağım’ dese, oğlu da askerden Cuma günü gelse; o kişinin, oğlunun askerden geldiği gün olan Cuma günü oruç tutmasında bir sakınca olmaz. Çünkü adağının şartı bu şekilde gerçekleşmiştir.

Bunların dışında başka gerekçeler varsa da Cuma günü oruç tutulur. Fakat gerekçe yok ise Cuma gününü bayram saymak ve o gün oruç tutmamak daha evlâdır. Nitekim Cenâb-ı Allah, Cuma Sûresinde: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz”3 buyurmuştur.

Bu âyetler gereğince Cuma günü Allah’ı çok zikretme, çok duâ etme, yeryüzünde helâl rızkını aramak, bunun için çalışmak, Allah’ın lütfu olan maddî manevî nimetlere ulaşmaya gayret etmek gibi Cuma gününe mahsus işler vardır. Bu işler şevk ve neşe içinde yapılmalı, usanma ve yorgunluk hissi olmamalıdır. Bu hikmete dayalı olarak tek gün ve gerekçesiz şekilde Cuma gününe orucun tahsis edilmemesi Peygamber Efendimiz (asm) tarafından tavsiye edilmiştir.

Ancak tekrar edelim: Gerekçemiz var ise, Cuma günü oruç tutmakta sakınca yoktur.

Dipnotlar:

1- Buharî, Savm 63;

2- Müslim, Sıyâm 147, 148; Ebu Dâvud, Savm 50, (2420); Tirmizî, Savm 42, (743);

3- Cuma Sûresi: 9, 10

dini sohbet,nur sohbet,dini chat,nur chat,nur sohbetleri,islami sohbetleri,dini forum

Cehennemden kurtuluş,Dini Sohbet

Cehennemden kurtuluş

Ramazan ayında oruç tutan herkes Cehennemden kurtulur ve Cennete girer mi?

Ramazan ayında Allah için oruç tutan herkes Allah’ın izniyle Cehennemden kurtulur ve Cennete girer.

Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki:

“Ramazan ay’ı gelince Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapatılır. Ve şeytanlar bağlanır.” 1 Peygamber Efendimiz (asm) diğer bir hadislerinde buyurdu ki: “Ramazan Ay’ının ilk gecesi geldiğinde, şeytanların ve cinlerin azgınları bağlanır. Cehennem kapıları kapatılır. Ve hiçbiri açılmaz. Cennet kapıları açılır ve hiçbiri kapanmaz. Bir çağırıcı şöyle seslenir: ‘Ey hayır isteyen! Kollarını sıva! Ey şer isteyen! Vazgeç bu ayda şerden.’ Ramazanda Cehennem ateşinden kurtulan nice insan vardır! Bu her gece böyle devam eder.” 2 Bir adam geldi ve Peygamber Efendimize (asm) şöyle sordu: “Yâ Resûlallah! Üzerime farz olan namazları kılıp Ramazan ayında oruç tuttuğum, helâli helâl bilip haramı haram bildiğim ve bunlara başka bir şey ilâve etmediğim zaman Cennete girer miyim?” Peygamber Efendimiz (asm): “Evet!” buyurdu. 3

Dipnotlar:
1- Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî.
2- Tirmizî.
3- Müslim.

dini sohbet,nur sohbet,dini chat,islami sohbet,nur sohbetleri