Peygamberimizin Düşmanları Bile Onun Sıdkına Şâhittirler.

1. Kırk yaşına kadar kendisine “Muhammedül-Emîn” diyen ve emanetlerini teslim eden düşmanlarının Onu, Peygamberlikle ortaya çıktığında red ve inkâr etmeleri, kendileri adına tenâkuzdan başka bir şey değildir. Kendilerini akıllı, kültürlü ve mütefekkir gören bu insanlar, böylece tam kırk yıl aldatılıp uyutulduklarını kabul etmiş olmuyorlar mı? Öyleyse, inkârlarında başka bir maksat vardı; çünkü değişen ve dönen Peygamber değil, döneklik yapıp, Güneşe göz yuman bizzat onların kendileriydi.

2. Düşmanları Onu yalancılıkla itham edemiyor, getirdiklerini red ve inkâr edemiyor, sadece sâhir, şâir, mecnun yakıştırmalarında bulunuyorlardı. Mevcudiyet ve hakikatını inkâr edemedikleri mucîzelerine de sihir deyip geçiyorlardı.

3. Peygamberliğini kabûle yanaşmayan müşrikler, “Muhammed doğru söylüyor” diyor, fakat peygamberliğin Ona verilişini kibir ve gururlarına yediremeyip, “neden eşraftan falana, falana verilmedi de, bir yetime verildi” diye kendilerince sözde mazeret beyân ediyorlardı.

4. Mekke müşriklerinin, şiir ve belâgatta ileri seviyede oldukları halde, okuma ve yazması olmayan bir Zât tarafından, “destekçilerinizi de çağırıp haydi benzerini, hatta bir sûresinin benzerini siz de getirin” diye meydan okunarak tebliği yapılan Kurâna ve Peygamberlik davâsına karşı kendileri için en kolay ve tesirli yol olması gereken dille mücadeleyi bırakıp, en tehlikeli ve rizikolu yol olan kılıçla mücadeleye girmeleri de Onun peygamberliğine apaçık bir delildir.

5. Müşrikler, yine Onu ilzamda en kolay yollardan biri olması gereken açığını arama, yanlışını izhâr ve ilân etme mevzûunda çaresiz kalıyorlardı; zira, bir açığını ve yalanını bulsalardı hemen bütün cihâna ilân edeceklerdi.

6. Can alıcı düşmanlarının, kendisine kılıç çekmiş ve her kötülüğü yapmış hasımlarının zamanla birer birer eriyip dize gelmeleri ve Onun dairesine katılmakla müslüman olmaları da Ondaki doğruluğa, ismet, fetânet ve câzibeye ayrı bir delildir. Safvan, Ebû Süfyan, Amr ibn ül-Âs, Halid, İkrime, Hind ve Vahşî gibi en amansız hasımları ve daha niceleri sonunda hakkâniyetine boyun eğmiş ve bu hakkâniyetin yaman mübelliğleri olmuşlardır.

Hz. Muhammed (asm)'in insani yönü-Dini Sohbet

Peygamber Efendimizin (asm) on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes bin Malik Hazretleri anlatır:

“Resul aleyhisselamdan, bir şey istenmezdi ki, Resul aleyhisselam, onu, isteyene vermiş olmasın.” (Buhârî, Edeb, 39; Müslim, Fedâil, 56)

“Peygamber aleyhisselamın yanına bir adam gelir sadece, dünyayı, dünya malını elde etmeyi umarak Müslüman olur o gün, akşam olmadan İslâmiyet, kendisinin nazarında, dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha sevgili olurdu!” (bk. Müslim, Fedâil, 57-58; Müsned, 3/108, 175, 259, 284)

Kureyş müşriklerinin Eşrafından Safvan bin Ümeyye, Mekke’nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin (asm) yanından ayrılmamıştı.

Peygamberimiz (asm), Ci’rane’de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan bin Ümeyye, Peygamberimizin (asm) yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı durdu. Peygamberimiz (asm) ise, onun bu halini göz ucuyla süzüyordu.
“Ebu Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gitti?” diye sordu.
Safvan bin Ümeyye “Evet!” dedi.
Peygamberimiz (asm) “O vadi de, içindekiler de, senin olsun!” buyurdu.
Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:
“Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece cömert ve üstün olamaz! Şehadet ederim ki Allah’dan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed, Allah’ın Kulu ve Resulüdür!” dedi ve hemen orada Müslüman oldu. (bk. Tirmizî, Zekât, 30)

İbn-i Şihab’üzzühri’nin bildirdiğine göre: Resul aleyhisselam, o gün, Safvan bin Ümeyye’ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti.
Safvan “Vallahi, Resul aleyhisselam, bana verdiğini, verdi. Ama, kendisi, bana insanların en münfuru idi. Bana, vermekte devam etti de, nihayet, nazarımda, insanların en sevimlisi oldu!” demiştir.
Peygamberimiz (asm), böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşilerin yanına döndü.
Onlara “Ey Kavmım! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!” dedi.

Peygamberimiz (asm)’den bir şey istenildi mi, asla “Yok!” demezdi.
Kendisine kim gelip bir şey ister, istenilen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi. Bulunmazsa, va’d ederdi. (bk. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemâili, Erkam Yay., İstanbul 1998, s. 402)

Resulullah Efendimiz (asm), gençliğinden itibaren güvenilir, itimat edilir bir kimse olarak tanınmıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Mekke’de sadece “el-Emin” diye anılıyordu. Mekkeliler kendisine kıymetli eşyalarını teslim ederlerdi. Peygamber Efendimiz (asm) bu emanetleri sağlam bir şekilde iade ederdi. Emanetlere en zor anında sahip çıkardı.

Medine’ye hicret edeceği gece müşrikler, öldürmek maksadıyla onun evini kuşatmışlardı. Evini terketmeden önce, yanında bulunan emanetleri Hz. Ali (ra)’ye teslim etmiş, ertesi gün sahiplerine vermesini istemiştir. En sıkıntılı zamanda bile emanetleri sahiplerine ulaştırdı.

İslâm dininin kısa zamanda kabul görmesi Resulullah Efendimizin (asm) güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar onun etrafında toplanmazdı.

Resulullah Efendimiz (asm) eshabına daima güvenilir olmayı telkin ederdi. Emanetin zıddı olan hiyanetin çirkin bir davranış olduğunu söylerdi. Sahabiler de Resulullah efendimizi emin olarak tanımışlar ve sonsuz bir güvenle kendisine bağlanmışlardır.

Her Müslüman Resulullah (asm) gibi, güven vermesi, her kesiminde ve her alanda bunu sürdürmesi gerekir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene; işverenin işçiye; satıcının müşteriye; müşterinin satıcıya güven duyduğu bir cemiyet sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.

Resulullah Efendimiz (asm) alışverişte güvenin bolluğa, berekete vesile olacağını bildirir.

“Emanete riayet rızık, hainlik ise fakirlik getirir.”  (Camiü’s-Sağir)

buyurur. Burada emanet, sözde ve işte güven demektir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler.

Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkar ise iş sipariş etmekten kaçınırlar. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Resulullah Efendimizin (asm) “hainlik fakrilik getirir” sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.

“Öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin!”

Adalet dinin esasındandır. Bunun için, Kur’an-ı Kerim’de adalet üzerinde çok durulmuş, Resulullah Efendimize (asm) insanlar arasında adaleti gerçekleştirmesi emrolunmuştur. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanların zalim oldukları bildirilmiştir.

Dinimiz, kişisel çıkar, akrabalık, zenginlik, fakirlik, kin, düşmanlık, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedeni ve ruhi bakımdan kusurlu olması gibi durumlar bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini, adil davranmamayı, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermeyeceğini bildirmiştir.
Resulullah Efendimiz (asm) faaliyetlerinde daima adaleti esas almıştır. İnsanlar arasında fark gözetmemiştir. Başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden ilahi emirlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmiştir. Kitaplarda onun adaletle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. İnsanlar arasında adaleti sağlamanın aynı zamanda bir sadaka olduğunu söylemiştir.

Peygamberimiz (asm) hak hususunda titiz davranır, kimsenin canına ve malına zarar vermeyi ve üzerine kul hakkı geçmesini istemezdi. İstemeden zarar verdiği olursa, bir özür dilemekle halledilebilecek veya buna gerek duyulmayacak durumda bile, şayet kendisinden bir kısas talebinde bulunulursa seve seve bu isteği yerine getirirdi.

Resulullah Efendimiz (asm) adaletin zıddı olan zulmü her vesile ile kötülemiştir. Kitaplarda onun bu hususla ilgili çok sayıda ikazı yer almaktadır. Bunların en meşhurlarından birisi şudur:

“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez…” (Buhârî, Mezâlim 3)

Bu sözüyle o, Müslümanların kardeş olduğunu dile getirdikten sonra, Müslümanın en başta gelen vasfının kardeşine zulmetmemek, haksızlık yapmamak olduğunu bildirmiştir. Müslümanların birbirine haksızlık yapmamasını istediği gibi, aynı zamanda başkalarına da zulüm yapılmamasını emretmiştir. Kendisi haksızlığa uğrayanı daima korumuş, mazlumun korunmasını ve ona yardım edilmesini istemiştir.

Allah Teâlâ, adaleti emretmiş, adaletin zıttı olan zulmü haram kılmıştır. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Birkaçı mealen şöyle:

“Allah, insanlar arasında, adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58)

“Allah, adalet yapmanızı, ihsan etmenizi ve (muhtaç olan) akrabaya vermenizi emredip, fuhştan, münkerden (her çeşit kötüleklerden) ve zulüm yapmaktan da nehyeder.” (Nahl, 16/90)

“Ey iman edenler, bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun!” (Mâide, 5/8)

Çalışıp kazanmaya önem verirdi

Resulullah Efendimizin (asm) hayatı diğer alanlarda olduğu gibi çalışma hayatında da insanlar için örnektir. Doğruluk, güvenilir olma, adaleti uygulama ve sözleriyle davranışları arasında çelişki bulunmama gibi hallerde en güzel örnetti.

Kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini, fakire, yoksula yardım için çalışmayı Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç ve geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur. Peygamberimizin (asm) çalışma, helal kazanç ile ilgili pek çok sözleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Hiçbir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez.” (Tecrid, c. VI, s.369, H. No. 967)

“Allah’ım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım.” (Buharî, Edebu’l Mufred, 2/72, H. No: 615)

“Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı ahirette peygamberlerle, sıddikler ve şehitlerle beraber olacaktır.” (Tirmizî, Buyu’, 4)

“Allah kulunu helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever.” (Tac, 2/35)

“İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir.” (İbn Mace, H. No:2137)

“Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir.” (Buharî, Buyu’, 15)

En kötü şartlar altında çalışmayı dahi başkalarına yük olmaktan iyi gören Resulullah Efendimizin (asm) bu sözleriyle insanları çalışmaya teşvik ettiği, tembelliği kötülediği, çalışkan insanları dünya ve ahiret mutluluğu ile müjdelediği görülmektedir.

Resulullah Efendimiz (asm) insanları çalışmaya teşvik ettiği gibi, bizzat kendisi de çalışmış ve çalışma hayatının ilkelerini kendi hayatında uygulama alanına koymuştur. Çalışmalarını çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Nitekim bilindiği üzere çocukluğunda çobanlık yapmıştır.
Gençliğinde ve yetişkinliğinde ticaretle meşgul olmuştur. On iki yaşında iken amcası ile birlikte uzun bir ticaret yolculuğuna çıkmıştır. Yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice (ra)’nin kervanını ücret karşılığında Suriye’ye götürüp getirmiştir. Ticari faaliyetlerinde meslektaşlarının, ticari ilişkilerde bulunduğu kimselerin ve tüm Mekkelilerin güvenini kazanmıştır.

Onun bütün bu faaliyetleri geçimini temine yönelik çalışmalardır. O, bütün bunların yanında sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Gençliğinde cemiyetine katılması ve Kabe’nin inşası sırasında hakemlik yapması bunlara güzel birer örnektir.

İlave bilgiiçin tıklayınız:

Bir Kul Olarak Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam,..

 

Kötü âlimler,Dini Sohbet

Sual: Dini anlatıp da kendileri uygulamayan âlimler, ilimleri sayesinde kurtuluşa ererler mi? CEVAP: Aksine daha büyük azaplara maruz kalırlar. Kur’an-ı kerimde, kötü din adamları, kitap yüklü merkebe benzetilmiştir. (Cuma 5)
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(İlmiyle amel etmeyen âlim, Kıyamette en şiddetli azaba düçar olur.) [Beyheki]
(Miraca çıkınca, ateşten makaslarla dudaklarını kesenleri gördüm. Her kesilişte dudakları yeniden tamamlanıyordu. Cebrail aleyhisselam, “Bunlar, din görevlisidir, yapmadıklarını söylerler ve Allah’ın kitabıyla amel etmezler” dedi.) [Beyheki]
(Cehennemde azap çekenlerden bazılarının yaydıkları kötü kokular, diğerlerine ateşten daha fazla azap verir. “Sen ne günah işledin ki, öyle pis koku çıkarıyorsun?” diye sorulunca, “Ben din görevlisi idim. Bildiklerimi yapmazdım” der.) [İ. Ahmed]
(Kıyamette bir din adamı Cehenneme atılır. Tanıdıkları ona, “Sen dünyada dinin emirlerini bildirirdin. Niçin bu azaba düştün?” derler. O da, “İnsanlara, günahtır, yapmayın” der, kendim yapardım. “Yapın” dediklerimi de yapmazdım. Bunun cezasını çekiyorum” der.) [Buhari]
(İnsanlara hayrı öğretip de kendisini, kendi kusurunu görmeyen âlim, tıpkı başkalarını aydınlattığı hâlde kendisini yakıp bitiren kandile benzer.) [Taberanî]
(Kıyamette, ilmiyle amel etmeyen âlimin Cehennemde çıkardığı kötü kokudan, Cehennem halkı rahatsız olarak, “Ey kötü kişi, çektiğimiz azap yetmez gibi, bir de senin çıkardığın kötü kokuya mı katlanalım? Sen ne yaptın da, bu duruma düştün?” derler. Âlim ise, “İlim sahibi idim, fakat ilmimle amel etmezdim” diye cevap verir.) [İ. Ahmed]
(Amelsiz âlim mum gibidir, insanları aydınlatırken kendini yakar.) [Bezzar]
(Yazıklar olsun kötü âlimlere ki, ilmi ticarete alet ederler.) [Hâkim]
(Ümmetim, kötü âlimler, cahil âbidler yüzünden helak olur.) [Darimi]
(Kıyamette en şiddetli azap, ilmi kendine fayda vermeyen din görevlisinedir.) [Beyheki]
(Âlimlerin en kötüsü, insanların en kötüsüdür.) [Bezzar]

Ölümden sonrası yoktur diyenler,Dini Sohbet

Ölümden sonrası yoktur diyenler,Dini Sohbet

Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir

Nur Sohbet

NurSohbet Nursohbetleri Sohbet et

iSLamNuruSohbet

”İNSAN” Olabilmek..

Hayat bir matematik hesabından başka bir şey değildir aslında.Davranışta bulunurken sana neler getireceği ve senden neler alabileceğiüzerinde düşünür de davranırsan daha az acı çekersin. “Keşke” diye birşey yok. Sende olan aklın sana zaten bunun için verilmiştir. Yapacağınşeyin sonucunu düşünmelisin. İnsanlar eylemlerinde özgürdür.

Kendi davranışlarından bizzat kendisi sorumludur insan. Özgüriradesiyle karar verdiği bir davranışın sonuçlarına katlanamayacaksaniye yapar o zaman.

Bazen kötü iki şeyden birini seçmek zorunda kalırsın. O zaman da birazkadercilikle işin içinden yine sıyrılırsın. Demek ki birini yaşamakzorundasın. Çünkü hiç bir şey tesadüf değil. Bu hayat bize bir şeyleröğretmek için çok özenilerek hazırlanmış. Başına gelen her olay insaniçin bir fırsat. Anlayabilene…

Neden insanlar geçmişi unutmaz? Geçmiş, gelecekte aynı hatayı yapmamakiçin vardır. Ama geçmişe takılıp kalmak da, bizim için ne getireceğibelli olmayan bir gelecek için endişe duymak da yanlış. Doğrusu;geçmişten ders alıp geleceğe hazırlanırken “an”da kalmak. Çünkü geçmişadı üstünde geçmişte kaldı. Gelecek ise henüz gelmedi. Bizi biz yapan”an”da yaşadıklarımız ve “an”da seçtiklerimizdir.

“Keşke” insanı mutsuz etmekten başka hiç bir şeye yaramaz…