Peygamber Efendimizin Dış Görünümü ve Güzelliği

 Peygamber Efendimizin Dış Görünümü ve Güzelliği Sahabeleri Peygamberimiz (sav)’in güzelliğini şöyle anlatıyorlardı:

“Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem çok yakışıklı ve alımlı idi. Mübarek yüzü ayın on dördündeki dolunay gibi parlardı… Burnu gayet güzel idi… Gür sakallı, iri gözlü, düz yanaklı idi. Ağzı geniş, dişleri inci gibi parlaktı… Boynu sanki bir gümüş hüzmesi idi… İki omuzu arası geniş, omuz kemik başları kalın idi…”66

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

“Resulullah Efendimizin boyu; ne çok uzun, ne de fazla kısa idi. Teni de ne duru beyaz, ne de koyu esmerdi. Saçları ise ne düz, ne de kıvırcık idi. Kırk yaşına geldiğinde, Allah Teala O’nu peygamber olarak gönderdi. Peygamber olduktan sonra, Mekke’de 10 sene, Medine’de de 10 yıl kaldı ve 60 yaşlarında vefat etti. Bu fani hayata veda ettiklerinde, saçında ve sakalında 20 tel ak saç yoktu.”67

“Resulullah (sav) beyaz, güzel ve mutedil (yavaş ve mülayim, itidalli) idiler.”68

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

“Peygamber Efendimiz orta boylu idi; uzun da değildi, kısa da değildi; hoş bir görünüşü vardı. Saçı ise ne kıvırcık, ne de düzdü. Mübarek (İlahi hayrın bulunduğu şey, bereketlenmiş, çoğalmış, hayırlı, uğurlu) yüzlerinin rengi ise nurani beyazdı.”69

Bera b. Azib (ra) anlatıyor:

“… Resullullah Efendimizden daha güzel birini görmedim. Omuzlarını döğen saçları vardı. İki omuz arası genişçe idi. Boyu ise ne kısa idi, ne de uzundu.”70

Hz. Ali’nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) rivayet ediyor:

“Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimizi anlatırken Onu şöyle tavsif (vasıflandırırdı) ederdi:

“Peygamber Efendimiz, ne aşırı derecede uzun, ne de kısa idi; O bulunduğu topluluğun orta boylusu idi. Saçları, ne kıvırcık ne de dümdüzdü; hafifçe dalgalı idi. Mübarek yüzlerinin rengi kırmızıya çalar şekilde beyaz; gözleri siyah; kirpikleri sık ve uzun; omuz başları iri yapılı idi… O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında çok şiddetli heyecanlanırlar; üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu herşeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; Ben, gerek ondan önce, gerek ondan sonra, onun gibi birisini görmedim, demek suretiyle, O’nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salat (dua, Peygamberimize (sav) yapılan dua, istiğfar, rahmet, namaz) ve selamı O’nun üzerine olsun.”71

Hz. Hasan (ra) naklediyor:

“Resulullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa idi. Saçları kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi, ezher’ul-levn (pek beyaz ve parlak renk) idi, yani nurani beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları; hilal gibi, gür ve birbirine yakındı.

Boynu, saf mermerden meydana gelen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup yakışıklı bir yapıya sahipti…”72

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

“Hazreti Peygamber, gümüşten yaratılmış gibi nurlu beyazdı; saçları da hafif dalgalı idi.”73

“Efendimiz (sav) beyaza pembe karışık renkte idi. Gözleri siyah, kirpikleri sık ve uzun idi.”74

“Allah Resulünün alnı geniş olup hilal kaşlıydı, kaşları gürdü. Iki kaşı arası açık olup, halis bir gümüş gibiydi. Gözleri pek güzel, bebekleri simsiyahtı. Kirpikleri birbirine geçecek şekilde gürdü… Güldüğünde dişleri çakan şimşek gibi parıldardı. Iki dudağı da emsalsiz şekilde güzeldi… Sakalı gürdü. Boynu pek güzeldi, ne uzun ne kısaydı. Boynunun güneş ve rüzgar gören kısmı altın alaşımlı gümüş ibrik gibi gümüşün beyazlığı ve altının da kırmızılığını yansıtır şekilde parıldardı… Göğsü genişti, göğsünün düzlüğü aynayı, beyazlığı da ayı andırırdı… Omuzları genişti… Kol ve pazuları irice idi. Avuçları ipekten daha yumuşaktı.”75

Peygamber Efendimizin hicret yolculuğu sırasında çadırını ziyaret ettiği Ümmü Mabed isimli cömertliği, iffeti ve cesareti ile tanınan biri, Peygamber Efendimizi tanımamıştır. Ancak Peygamberimiz (sav)’i anlatılanlardan tanıyan kocasına, onu şöyle tarif etmiştir:

“Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıkları gümrahtı (bol, gür). Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı (ağırbaşlılık, halim ve heybetli oluş), konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi.”76

Kendisini görenlerin anlattıklarında da görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz olağanüstü yakışıklı, görenlerin nefesini kesecek kadar güzel yüzlü ve güzel endamlı idi. Ayrıca atletik ve son derece etkili bir yapısı vardı ve çok kuvvetli idi.


İslami Sohbet Peygamberler

Allahû Tealâ En’am Suresinin yüzotuzuncu âyetinde cinlerin ve insanların kendi içlerinden resûllerin gelip, onları cehennemle uyardıklarını söylüyor. Ama cinlerden peygamberler asla gelmemiştir. Peygamberler sadece insanlardan seçilmiştir. Ve Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir yerinde melek nebî veya cin nebî geçmiyor. Cinlerden sadece kendi aralarından risaletle vazifeli elçiler seçilmiştir, fakat onlar nebî yani bir peygamber değildir.

6/EN’AM-130: Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrethumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).

Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular.

O hâlde Kur’ân-ı Kerim’de nerede “nebî” kelimesi geçiyorsa o, bir peygamberdir aynı zamanda Allah’ın resûlü, elçisidir. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de geçen HER RESÛL PEYGAMBER ANLAMINA GELMEZ.

peygamberler neden insanlardan seçilmiştir hz mehdi Allah tarafından seçilmiştir hz mehdi ne zaman seçildi peygamberler niçin insanlar arasında secildi slogan peygamberler niçin insanlardan seçilmiştir 5 tane soru

İlgili Yazılar:

PEYGAMBER OLAN NEBÎ RESÛLLER | Hakikat Aynasıpeygamber, Nebi ve Resul kavramları hakkında ayrıntılı bilgi. hz Mehdi a.s Resuldur…ÖZET: NEBÎLER VE RESÛLLER ARASINDAKİ FARKLILIKLAR | Hakikat AynasıNebi ve Resul tanımı, Resul nedir?, Nebi nedir? Resul ve Nebi arasında ne gibi farklar vardır?…BÜTÜN NEBÎLER AYNI ZAMANDA BİR RESÛLDÜR | Hakikat AynasıBütün nebiler resul müdür? Resul Nebi kavramı hakkında bilgiler. Resul nedir? Nebi nedir?…3. GURUP RESÛLLER: ALELADE RESÛLLER | Hakikat AynasıSıradan Resuller, tasavvuf dışı Resuller var mıdır? Kimler Resul olabilir? Resul kavramının tanımı…MELEKLERDEN BİR PEYGAMBER OLAMAZ | Hakikat AynasıMelekler resul olabilirler mi? Meleklerden Peygamber olur mu? Resul ve Peygamber (nebi) arasındaki fark nedir?…HER DEVİRDE, BÜTÜN VELÎ RESÛLLERİN İÇİNDEN SADECE BİR RESÛL DEVRİN İMAMI OLARAK SEÇİLİR | Hakikat Aynasıdevrin imamı kimlerden seçilir, Müceddidler ve Resuller, Resullerin arasından bir kişi devrin imamı müceddid olur…KUR’AN-I KERİM’E GÖRE RESÛL KAVRAMI ÜÇ ANA GURUBA AYRILIR | Hakikat Aynası   1. gurup resuller; nebî resûllerdir: (yani peygamber resûller): Allah’ın nübüvetle yani peygamberlikle ve aynı zamanda da risaletle (yani elçilikle) vazifeli kıldığı resûllere NEBÎ RESÛL adı verilir. Bu nebî resûlller…2. GURUP RESÛLLER: VELÎ RESÛLLER | Hakikat AynasıVeli Resul ne demektir? Veli Resuller hakkında ayetler, Nebi Resul ile Veli Resul arasındaki farklar…

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

Biz Ne Yapıyoruz

Biz Ne Yapıyoruz

Peygamberimizin döneminde zenginler fakirleri her bakımdan buna iman da dahil hor görme eğilimindeyken, günümüzde her iki taraf için bu geçerli hale geldi;
Zenginler inanan fakirlerin cahil, kültürsüz ve çaresiz olduklarını iddia ederek inançlarını buna bağlarken, fakirler de zenginlerin hayatın nimetlerinden en üst düzeyde faydalanan, hiç bir şey umurunda olmayan zevk- sefahat içinde ‘Allah’ın sevgili kulları’ olduklarını iddia edip inanmalarını buna bağlıyorlar. Tam tersi de geçerli.
Aynı iddialar sebebiyle zenginler fakirlerin inandığı şeye inanacak olurlarsa aşağı konuma düşeceklerini, İslam’ın onların böyle yaşamasına sebep olduğunu ve kendilerine bahşedilen tüm nimetlerden (eğitim, mal, çevre gibi ) yoksun olmalarına sebep olacağını bu sebeple de İslam’ın kendilerine hitap etmediğini düşünmekteler. Bu insanları da aşağılamaktalar. Fakirler ise zenginlerin bu güzellikleri elde etmesinin yanlış olduğunu, ya da böyle güzelliklere, inanan insanların sahip olamayacağını / olmamaları gerektiğini düşünmekteler. Kendilerince adaletsiz buldukları bu ortamın içindekilerin İslam’ı yaşamaya çalışmalarına iki yüzlülük sahtekarlık olarak bakmakta, onların dini gerçek olamaz, refah içinde kulluğu herkes yapar onlar samimi olamaz gibi düşüncelerle o kişileri ve onların inançlarını aşağılamaktalar.
Her iki tavırda da Allah’ın adil olmadığı düşüncesi, eğer bu kişiler İslam inancı üzere iseler çarpık bir kader anlayışı, karşı tarafa hoşgörüsüzlük ve onları küçümseme, kendinin daha samimi Müslüman olması gerektiğini düşünme yani kendini üstün görme gibi, Kur’an’daki pek çok ayete ters düşen durum vardır. Bu tür bir durumda bu insanların birbirine hayır dileklerde bulunması, zenginin-fakire fakirin-zengine tebliğ yapması söz konusu olamamakta, birbirlerinin ilminden mutluluğundan faydalanamamakta, ayrılığa düşmektedirler. Tabi ki bunlar da Kur’an’ı Kerim’de müminlerin uygulaması tavsiye edilen/istenen davranışların tam tersidir.
Sadece zengin fakir arasında da değil tabi ki bu ön yargılı ve kendini üstün tutan yaklaşım. Okuduğu okula göre, giydiği kıyafete göre, içinde bulunduğu topluluğa/ cemaate göre, güzel/az güzel oluşuna göre, konuştuğu dile göre, yaratıldığı ırkına göre, okuduğu kitap sayısına göre, yaşına göre, daha sayın gitsin… Kısacası kafalarındaki mümin imajına ve kriterlerine göre insanları yargılıyor, hüküm veriyor ve hatta bu hükümleri uyguluyorlar. Ağza alınmayacak söylemlerde bulunuyor, onlarla alay ediyor, onları çekiştiriyor, üstüne de ahirette bulunacakları makamın da iddiasında bulunuyorlar. İman hakkındaki hükmü verecek tek yetkilinin Allah olduğunu unutmuş gibi.
Kur’an’da Resulullah’a gelen bir uyarıdan öğrenelim:

“Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” (Enam Suresi 52. Ayet)
“«Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (Enam Suresi 53. Ayet)

Evet Allah müminleri daha iyi bilmez mi? O yüzden hakikatin talibi olmak, mümin olmaya çalışmak, aydınlanmak ve çevreyi aydınlatmaya çalışmak gerekir. Hakikat her kimin elinde ağzında gönlünde ise o hakikati arayıp bulmak, ön yargılardan kurtulmak, kendi helakine sebep olacak davranışlardan kaçınmak gerekir. İman ettiğini söyleyen hiç bir kimseye Allah’ın bu uyarılarını unutarak davranmamak gerekir. Eğer hatası varsa o kişiye en güzel biçimde doğrusunu öğretmek, o kişinin imanının artması için dua etmek gerekir.

“Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: ‘Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tövbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.’” (Enam Suresi 54. Ayet)

Allah en doğruyu bilendir. Sonsuz kudret sahibidir.

Nasıl Bir Resule İnanıyoruz?

Nasıl Bir Resule İnanıyoruz?

Allah’ın insanlara göndermiş olduğu tüm Resuller davete başladıkları kavimlerde hep aynı sorunla karşılaştılar o da “melek peygamber” beklentileri. Kimisi onları çok aşırı övgü göstererek ilahlaştırdı, kimileri de onları sadece bir vahiy postacısı konumuna indirgediler. Hâlbuki peygamber, izinden gidilen, örnek alınabilen bir insan olması gerekiyordu. Bu kul peygamber, yemek yiyen, evlenen, çocuk sahibi olan, arkadaşları ve dostları olan, torunlarını kucağına alıp okşayan, savaş meydanlarında komutanlık yapan, devlet başkanlığı yapan -yani hayatın her alanında birebir yaşayan- hayatın aktif öznesi olan bir insandır.   Yüce Rabbimiz aşkın bir varlıktır. İnsan ise içkin bir varlıktır. İçkin bir varlığın hiç görmediği hiç hissedemediği bir aşkın varlığı örnek alması tahayyül bile edilemez. Bu yüzden Rabbimiz, bizim içimizden et ve kemikten oluşmuş insan olan bizim gibi yaşayan, arkasında izi olan, getirdiği mesajı yaşayıp pratize ederek, örnek olabilecek resuller göndermiştir. Ama aşırı yüceltmeci mantıktaki insanlar resullerin şahsını yücelterek melekleştirerek hayatlarını efsane konusu yaparak resullerin misyonlarına en büyük darbeyi vurdular. “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdüğü gibi siz de beni övmeyin. Ben Allah’ın kuluyum. Benim için Allah’ın kulu ve resulü deyin” Resullah, daha önceki selefi olan resullerin başına gelenleri bildiği için davetine başlar başlamaz kendinin insan peygamber olduğunu sürekli vurgulayarak akıllara nakşetti; De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay haline!”(Fussilet-6)

De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim.”(İsra–93)

De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine), yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.”(İsra–95)   Resul nedir sorusuna, cevabımızı Kur’an’dan değil de toplumun anlayışından veya bu anlayışların beslendiği kitaplardan, kaynaklardan verecek olursak karşımıza; gaybı bilen, her şeye gücü yeten, doğuşundan ölümüne kadar tüm hayatı olağanüstülüklerle geçen, istediğinde, istediği mucizeyi gösteren, dilediği gibi hükmeden, vs. özelliklere sahip bir şahsiyet çıkar. Bu şahsiyete insan demek, onu da kendimiz gibi kabul etmek, aynı zamanda, aynı coğrafyada yaşasaydık onunla arkadaşlık etmek, dost olmak mümkün olmazdı. Yanına yaklaşılmayacak hatta yüzüne bile bakılamayacak kadar yüce bir yaratık olurdu.

Onun her şeyi bizim için çok değerliydi. Sakalının bir tek kılına bakabilmek, yüz sürebilmek, onu öpebilmek için nelere katlanmıyorduk. Onun giyindiği gibi giyinmek, dişlerini nasıl fırçalıyorsa öyle fırçalamak, sadece onun yediği yemekleri yemek… Belki bunlar Resulullah’a olan sevginin bir işareti sayılabilirdi. Ancak bu sevgi ve taklidi; sadece şekilde kalarak, Resulullah’ın insana bakışına, eşyaya bakışına, Kur’an anlayışına yansımıyordu. Kur’an’dan soyutlanmış bu sevgi, bir noktadan sonra tapınmanın bir yansıması gibi görünüyordu.

Aşırı yüceltmeci tasavvur ve tavrın asıl hedefi, Resul’lerin getirdiği vahyi ve misyonu efsaneleştirip sadece hatıra ve anı gibi yaşamaktır. Hz. Peygamber’den bahsederken; onun mesajı, getirdiği ahlaki ilkeleri, ibadetlerinin ruhu göz ardı ediliyor, kullandığı eşyalar, uğradığı yerler, giydiği elbiseler, mesajından ve misyonundan daha önemliymiş gibi gösteriliyor. Hz.İsa’nın peygamberliğinin Pavlus ve Kilise eliyle nasıl “Tanrı’nın oğlu – Tanrı” makamına çevrildiyse, Resulullah’ta efsaneci yüceltmeci akımlarca “âlemlerin onun hürmetine yaratıldığı” melek gibi olan hatta kimi zaman ilah vasıflarında bir peygamber makamına oturtuldu. Hz.Peygamber sonrası dönemde Hz. Peygamber’in ölmediği, göğe çıktığı, tekrar canlandığı, aramızda dolaştığı, hatta onun -Allah olduğu gibi görüşleri savunan bir takım akımların ortaya çıktığını biliyoruz.

Bu tasavvurun en büyük sakıncası, Hz. Peygamber’i hayattan yüceltmek suretiyle dışlamak ve örnek alınamaz hale getirmek. Çağımızda bu tür yaklaşımları, tasavvurları, söylemleri görüyoruz ve işitiyoruz. Yine günümüzde grupların, hiziplerin, cemaatlerin, tarikatların kendi meşreplerine yaşantısına uygun bir resul tasavvur ettiklerini ve yeni bir resul ürettiklerini görüyoruz. Kimi cemaatin meşrebi, savaşçı bir yapıda ise o zaman Resulullah’ın sadece savaş esnasındaki mücadelesini (kıtalı) göz önüne alarak Resulullah’ın diğer öğretilerini gündemlerine almazlar. Kimi cemaatler de Resulullah’ın sadece ahlaki sözlerini ve yaşantısını göz önüne alarak Resulullah’ın cihad öğretisini almazlar. Kimi cemaatler Resulullah’ın sadece kılık kıyafetiyle, oturması ve kalkmasıyla, yemek yeme ve yatma şeklini aynen taklit ederler ve Resulullahın getirdiği asıl mesaj buymuş gibi hareket ederler. Günümüzde Resulullah’a atomcu/parçacı bir yaklaşımla yaklaşanların sayısı epeyce fazla.

Kuran, Resullah’ın insanlar için üsvetül hasene olduğunu, tüm yaşantısıyla bunu teorikten pratiğe aktardığını, çağımıza ve hatta bütün çağlara taşımak istiyor.Ama efsaneci yüceltmeci veya alçaltıcı tavırlar ise onu o çağa hapsetmek ve onu oraya kilitlemek istiyor.Kur’an’a baktığımızda ise çok farklı bir rasul portresi çıkıyor.Şimdi Kur’an’da genel hatlarıyla Rasulullah’ı tanıyalım:

I-Risalet Öncesi ve Risalet Dönemi İnsan Olarak Muhammed: «Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçelerinin üzerinde gerisin geriye dönerse Allah’a hiç bir ziyan veremez.» (3/Al-i İmran, 144) Allah, resulüne hitaben buyuruyor ki: «Sen kitabın kalbine bırakılacağını ummazdın. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (indirilmiştir).» (Kasas, 86) «Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.» (Şûrâ, 52) Kendisine gelecek vahiyden habersizdi ve en azından doğru olanın arayışı içindeydi. Bazılarının söylediği gibi o kendisine vahiy gelmeden önce peygamber değildi. Ve insan olarak sorumluydu. Vahiy geldikten sonra da Peygamber’in sorumluluğu ortadan kalkmadı.«Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız ve elbette gönderilen elçilere de soracağız. Ve elbette onlara aralarında olup bitenleri kesin doğru olan bilgi ile anlatacağız.» (A’raf, 6–7) Onun bizden farklılığı vahyin kontrolünde olması, hatalarının vahiyle düzeltilebilmesi imkânıdır. Birçok ayette Rasul’ün kimseye zarar ve fayda verme gücüne sahip olmadığını (72/21), ancak bir insan olduğunu (18/110) öğreniyoruz. «Senden önce gönderdiğimiz bütün elçiler de yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi.» (Furkan, 20). Resullerin insanlardan seçilmiş olması sürekli tartışma konusu olagelmiş, bir türlü kabullenilememiştir. Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şeyin hep Allah bir insanı mı elçi gönderdi? demeleri olduğu anlatılır (17/9).

II. Rasulullah’ın Bilgi Kaynağı: Kur’an’ı incelediğimizde Rasul’ün (risaletle ilgili) bilgi (ilim) kaynağının vahiy olduğunu görürüz. Bu vahiy de elimizde mevcut olan Kur’an’dır. «Sen bundan önce bir kitap okumuyordun, elinle onu yazmıyordun. Öyle olsaydı o zaman iptalciler kuşkulanırlardı.» (Ankebut,48) Fakat bu Resul’ün, normal insanların bilgilenme kaynaklarına bigane olduğu, onlardan mahrum kaldığı anlamına gelmez. Hatta Kur’an bizatihi Resulullah’ı bu bilgi kaynaklarına yöneltir: «Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce kitap okuyanlara sor…» (Yunus,94) Kur’an’da anlatılan kıssalar Resule okunmadan önce gayb haberleriydi. Bu haberleri resul bilmiyordu (12/102, 20/99). Kendisine vahiy geldikten sonra vahyi acele hıfz etmek ve insanlara aktarmak istiyordu. Ama Allah, Resulünü uyarıp ilminin artması için Rabbine duaya çağırıyordu (20/114). Necm Suresi’nin ilk ayetleriyle ilgili olarak «hevasından konuşmaz» ayeti Rasul’ün bütün yaşamına ve söylediklerine hamledilerek tamamen iradesiz bir resul tipi karşımıza çıkarılmak isteniyor. Hâlbuki ayetler bir bütün olarak ve Kur’an bütünlüğünde değerlendirilirse ayetteki hevadan olmayan konuşmanın Kur’an olduğunu anlayabiliriz (53/1–6).

III. Resulullah’ın Görevi: Rasulün öncelikli görevi vahyi özümsemek (20/114) ve özümsediği vahyi insanlara ulaştırmaktır. O gerçekle müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir (2/119, 26/194). Onun görevi hakkın şahitliğini yapmak ve insanlara örnek olmaktır. Bu, geçmiş peygamberler için de cari olan bir görevdir. Bütün resullerin görevi şu ayetle vurgulanmıştır: «Muhakkak biz her topluma Allah’a kulluk edin. tağutlardan kaçının diye bir resul göndermişizdir.» (16/Nahl,36)

IV. Resulullah’a Allah’ın Yardımı: Allah-u Teala: «Bir toplum kendi nefislerindekini değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirecek değildir.» (13/11) buyurmaktadır. Allah’ın yardımı müminlerin hepsi için söz konusudur. «O, imanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur indirdi. Göklerin ve yerin askerleri onundur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (48/Fetih, 4) Müslümanlar çabalarsa Allah yolunda cihad ederse Allah desteğini vaat eder. Düşmanlar Resul (s)’e tuzak hazırlarken Allah da onlara tuzak kuruyordu (8/30). Elçiyi incitenler ona hiç bir zarar veremez (47/32). Resule en büyük yardım, vahyin tebliği sırasındaki yaşanan güçlükler ve tereddütler karşısında söz konusu olmuştur: «Onlar neredeyse sana vah-yettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırma-saydık, and olsun, sen onlara az bir şey eğilim gösterecektin.» (17/isra, 73–74)

IV. Resulullah’ın örnekliği ve itaat: Rasulullah bir teorisyen, bir felsefeci veya yapmadıklarını söyleyen biri değildi. O, her şeyden önce insanlara taşıdığı mesajın kendisini de bağladığının farkındaydı ve bu hususta azami derecede gayret sarf ediyordu. Söylediklerinin şahitliğini yapıyor ve insanlara mesajını yaşayarak örneklik ediyordu. O Hz.Aişe (r.a) annemizin de ifade ettiği gibi yaşayan Kuran’dı. Kuran’ı yaşantısıyla örnek olabilmesi için pratize ediyordu «Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır.» (Ahzab, 21) Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus Resulullah’ın taklit edilmesiyle, örnek alınmasının farklı şeyler olduğudur. Ona tabi olmakla taklit etmek farklı şeylerdir.. Taklitte irade yoktur. Tabi oluşta iradi bir tavır vardır. Allah müminlerden, Resulullah’ı örnek almalarını isterken, onun örnekliğini garanti altına almıştır.

V. Resulullah’ın Hüküm Koyması: Hüküm koyma/verme derken, Resulullah’ın kendisine gelen vahiy dışında; haram etme veya helal sayma yetkisinin olup olmadığını kastediyoruz. Eğer Resulullah’ın koyduğu hüküm kendisine gelen vahyin gereği ise zaten buna kimsenin itirazı olamaz: «Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerin / zalimlerin / fasıkların ta kendileridir.» (Maide, 44–45–47. ayetler) Yok eğer Kur’an’ın belirlediği bir hususta Resulullah ayrı bir hüküm verebilir veya başka bir ifadeyle, Kur’an’ın haram etmediği bir şeyi Rasulullah haram edebilir veya tam aksi, deniyorsa işte burada Kur’an’a aykırılık ve onun hükümlerini bizzat yaşayan Rasulullah’a da iftira var demektir. Hüküm hususunda Resulullah, kendisinden önceki resullerde olduğu gibi, vahye tabidir: «Gerçek Tevrat’ı biz indirdik. Onda hidayet ve nur vardır, İslam olmuş nebiler, onunla Yahudilere hüküm veriyorlar.» (Maide, 44) Bu ayet geçmiş peygamberlerin hüküm verirken izledikleri yolu göstermektedir. Aynı yol Resulullah için de geçerlidir: «Biz sana kitabı indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!» (Nisa, 105) Bu uyarıdan sonra artık Resulullah’ın hüküm verirken neye tabi olacağı gayet açıktır. O yalnızca bir peygamber değildi. Aynı zamanda bir aile reisi, bir devlet başkanıydı da. Ebetteki günlük hayatta birçok meseleyle karşılaşıyor ve hatta kendisine gelinip gelişmeler, olaylar hakkında hüküm vermesi isteniyordu. O da Allah’ın kitabıyla hükmediyordu. Yegâne hüküm koyucu, helal ve haramı belirleyici olan yalnızca Allah’tır. O hükmüne kimseyi ortak etmez (18/26). İstediği hükmü verir (5/1) ve hüküm vermek yalnız Allah’a aittir (6/57; 12/40, 67). Kuran’da geçen hüküm verme ile ilgili ayetlerdeki Allah ve Resulü ifadeleri, yukarıda izah etmeye çalıştığımız, Resulullah’ın Allah’ın hükmüyle hükmetmesi olgusuna işaret etmektedir: «Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman artık inanmış kadın ve erkeğin o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne karşı gelirse, apaçık bir dalalete düşmüş olur.» (Ahzab, 36)

VI. Resulullah’ın Vahiyle Uyarılması ve İkaz Edilmesi: Resul bir beşer olarak bazen hata ediyor ve bazen de muhtemel bir olumsuzluğa düşmemesi için vahiyle uyarılıyordu. Bu uyarı, olaya göre bazen yumuşak, bazen sert üslupla oluyordu. Mesela Abese Suresinin ilk ayetlerinde anlatılan olay bu konunun somut bir örneğidir: «Surat astı ve döndü. Kör geldi diye. Ne bilirsin, belki o arınacak. Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince; sen ona yönetiyorsun. Onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun.» (Abese, 1–10) Yine Resulullah’ın Tahrim Suresi’nde (66/1), hanımlarının hoşnutsuzluğunu istemeyerek helal olan şeyi kendine haram kılması veya Tevbe Suresi’nde (9/43, 86) savaşa gitmek isteyenlere izin vermesi gibi hatalı tavırlarından dolayı ikaz edildiğini görüyoruz. Sabah akşam Rablerine dua edenleri yanından uzaklaştırmaması (6/92), kendisine gelen ilimden sonra inkâr edenlerin havalarına uymaması (13/37), sevdiğini hidayete eriştiremeyeceği (28/56), konuşmalarını dinlediği ve cüsseli yapılarını beğendiği kişilerin Allah düşmanı olduğu ve onlardan kaçınıp sakınması (63/4) gibi konularda da Resulullah’ın uyarıldığını bizzat Kur’an-ı Kerim’de görebiliyoruz.   VII. Resulullah’a Özgü Durumlar: Allah elçisinin vahiyle ilk elden muhatap olması; dolayısıyla elbette bizden farklı olarak bir takım özellikleri taşıması anlamına da gelir. Resulullah bir beşerdir (18/110; 41/6; 12/109). Risaletle ilgili misyonunun haricinde beşeri kurallara tabidir. Bununla birlikte o, bazı hallerde kişiye özel kurallara tabi tutulmuştur, işte Resulullah’a özgü durumlardan bazıları: a) Resulün hanımları müminlerin anneleri olarak belirtilmiş ve onlarla evlenilmesi haram kılınmıştır (33/6,53) b) Peygamberin evine herhangi birisinin evine girer gibi girilmemesi, ancak çağrıldığı vakit izin isteyerek girilmesi gerektiği vurgulanmıştır (33/53; 26/62:49/1–7) c) Yine Rasulullahtan gecenin bir kısmında Rabbinden övülmüş bir makama ulaştırılması için nafile olarak salât etmesi isteniyor (17/79; 52/49) d) Evlenme konusunda da Resulullah bir takım ayrıcalıklara sahipti. «…kendisini peygambere hibe eden ve peygamberinde almak istediği mümine kadını, diğer müminler hariç yalnız sana helal kıldık.» (Ahzab, 50). Bunu takip eden 52. ayet ise evlilik hususunda bir başka sınırlama getirmektedir. e) Müminlerin Resule salât etmeleri istenmiştir (33/56). Burada salât etmek değil, bizce Resul’e karşı saygılı olmak, ona işlerinde destek olmak anlamındadır.

Resul kendisine risalet görevi verilmeden önce vahiyle muhatap değildir. Mekke halkından bir ferttir. Peygamber’in görevi mesajı en iyi biçimde insanlara ulaştırmak ve onu yaşamada insanlara öncülük etmek ve hakkın şahitliğinde bulunmaktır. Resul bir insandır. Beşer olarak taşıdığı zaaflara karşı uyarılmıştır. Bununla birlikte Kur’an’ı en iyi anlayan Resul (s)’dür. Yine en iyi uygulayan, pratize eden odur. Müminler için en güzel örnektir.Rasul bizim tek önderimiz,tek hayat rehberimizdir

Peygamberane azim

islami sohbet

İçinde bulunmaya gayret ettiğiniz, yolunda yürümeye çalıştığınız yolda niyetinizde hep “O” olursa, masmavi renge bürünmüş Cennet’e ait büyüleyici kokuları geçtiğiniz her güzergâha yayarsınız. Evet, mü’minin niyeti çok önemlidir. Niyet, sıradan işleri ibadet haline getirdiği gibi, o gerektiği gibi muhafaza edilmediği zaman ibadetler ibadet olmaktan çıkar. Bozuk bir niyetle namazın çehresini burada kirletirseniz, orada karşınıza hortlak gibi, gulyabani gibi bir şey çıkar. Öte yandan Allah Resulününkine (sallallahu aleyhi vesellem) benzeyen yatış şeklinin bile ibadet olduğunu belirtmiyor mu İslam uleması?

Niyet bu kadar önemli olunca, sürekli Allah’la, sürekli i’la-yı kelimetullahla oturup kalkmanız sizi çok aşkın kılar. İşin aslı, kendini O’na, O’nun adının yüceltilmesine kilitleyenlerin belki de öyle çok derin mülahazaları, derinlemesine bir ibadet u taatleri de yoktur ama sürekli bir teveccüh içinde bulunma niyet ve gayretleridir onları aşkın kılan. Bu öyle bir debi kazandırır ki onlara, artık kişi yerken, içerken, yatarken, kalkarken hep “Bu hakikatları nasıl anlatırım!” derdi ve ızdırabıyla yaşar ki bu Cenab-ı Hakk’a sunulan en büyük duadır.

Peygamberlerin peygamberliği malum. Peygamberlik Allah’ın takdiri. Ama neden bizler de Onlar gibi olmayalım, onların yaptığını yapmayalım. Peygamberane bir azimle peygamberce bir cehd içinde olabiliriz. Eğer ruhumuzdaki yabancı hülyaları ruhumuzdan söküp atabilirsek, bizler de peygamberane mülahazalar içinde ızdırap insanı olabiliriz. İslamî heyecanı hayatımızın her karesinde duyabiliriz. Böyle bir ızdırabı duymanın zor olmadığı kanaatındayım.

Bir de Allah bazılarına “vüd” (sevgi) vaz’ ediyor. Kime el atsa hemen kıvama eriyor. Bu kimbilir belki de Allah’ın bize bir fırsat verdiğinin şahididir. Öyleyse vakit fevt etmeden bizden beklenen şeyleri yerine getirmeliyiz.

Bu yolda yürürken önümüze bazen engeller çıkabilir. Birileri önünüze çıkıp size zarar vermek isteyebilir ama peygamberlere de birçok engeller çıkmamış mıdır? Öyleyse bunu hayatın ve bu yolun bir realitesi olarak kabullenmek lazım.

Bir de toprağa atılan her tohum çıkmaz. Bazılarını kuşlar yer, bazıları çürür gider. Öyleyse himmetini ali tutup elindeki bütün tohumları bir an önce toprağa gömmeye bakmalısın. Şöyle olsun böyle olsun deyip gözünü neticeye dikme, Allah’la pazarlıktır ve yanlıştır. Vazifemizi yapıp neticeyi O’nun takdirine bırakmak gerektir.

Süreklilik
Amelî hayatımızda önemli olan her işi Allah görüyor gibi ve hiç ara vermeden kusursuz ve arızasız yapmadır. İman işin nazarî yanıdır ve nazarî iman insanı bir yere kadar götürür. Bir insan kırk sabah namazını cemaatle kılarsa Allahın onun kalbinde bir çerağ tutuşturacağını söyler tasavvuf erbabı. Ama bu neticeyi elde etmek nazarî imanla değil amelî imanla olur. Daha da önemlisi o amelî imanın “Allah görüyor” mülahazasına bağlı olarak yerine getirilmesiyle olur.

Allah’a yönelmenin, yönelebilmenin, daimî huzurda olduğunu hissetmenin elbette çeşitleri ve dereceleri vardır. Bunların en büyüğü sebepleri hiç nazara almadan sebepler üstü bir teveccühle Allah’a yönelebilmektir. Bizler o ufka ulaşabilmenin sırlı anahtarını ne yapıp edip elde etmeliyiz, onu elde edebilmek için de ısrarlı olmalıyız. Bunun en kestirme yollarından biri namazlarımızı tadil-i erkanla, hakkını vererek kılmak ve arkasından kamil manada tesbihatımızı yapıp elleri Rabb’e kaldırmaktır.

Yalnız burada niyetin çok önemli bir yeri vardır. Spor yapma amacıyla kılınan namazda “spor yapma” bir niyettir ama bu niyet namazı namaz olmaktan çıkarır, niyetteki gibi gerçekten spor yapar. Kahraman desinler, beni görsün ve alkışlasınlar diye yapılan amellerde bunlar niyettir ama insan böyle bir niyetle cehenneme yuvarlanır. Gördüğünüz gibi kendini bir hiç bilme, sıfırlayabilme, her şeyi O’na verme sürekli mücadele istiyor. Evet, O’nun lütufları sağnak sağnak üzerimize yağıyor. Önemli olan bu lütuf ve ihsanları âriye görmek, emanetçi olduğunun şuurunda bulunabilmek ve her şeyi asıl sahibine verebilmektir.

Ayrıca, O’nun vaz’ ettiği kurallara bağlılık ve teslimiyetin ayrı bir yeri vardır. Bir insan çok koşturur ve çok yorulur ama O’nun için değilse, O’nun koyduğu sınırlar içinde değilse, bütün koşuşturmalar ve uykusuz kalmalar bir yorgunluktan ibaret kalır. Her şeyi en iyi Yaratan bilir. Yaratanın emirlerine riayet etmeli ki bir yere varılabilsin.

Büyük Türkiye Hayali

Ülkem ve onun geleceği adına çok ciddi endişelerim var ama ümidimde hiçbir eksiklik yok. Endişelerim hemen herkesin gözü önünde cereyan eden hadiselerden kaynaklanıyor. Bu milletin istikrarına birileri sürekli çomak sokuyor; sokuyor çünkü siyasi, ekonomik, kültürel alanlarda istikrara kavuşmuş güçlü bir ülke olmamızı istemiyorlar.

Bunun yanında bir de doğrudan dine düşmanlık yapanlar var. Dindar insanların ülkeleri ve ülkelerin geleceği adına yaptıkları bütün gayretleri baltalamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kötülüğe mahkum olmuşlar adeta. Kötülükten başka hiçbir şey düşünemiyorlar. Kötülüğe öylesine kilitlenmişler ki alıp onları Cennet’e koysanız “Sizin elinizle cennete girmeyiz” diyecek kadar şartlılar dindar insanlara ve yaptıklarına. Bununla beraber inanan insanlar bu ülkede her şeye rağmen olumlu düşünmek, müsbet hareket etmek ve sabırla mukabelede bulunmak mecburiyetindedir. Büyük Türkiye’ye giden yol buradan geçer.

Evet, bu millet tarih boyunca özellikle kendi coğrafyasında cereyan eden olaylar karşısında hiç bu kadar zaaf ve acz yaşamamış, tarihin hiçbir döneminde bu kadar devre dışında bırakılmamıştır. Bu onur kırıcı durum bazılarının hiç umurunda değil; değil zira tek amaçları kendi statüleri, maddi-manevi çıkarları.

Şanlı mazimizde ihraz ettiğimiz konumu tekrar elde etmek zaman ister, sabır ister, azim ve gayret ister, çatlayıncaya kadar doğru yolda, doğru metodlarla koşmak ister. Onun için kötülükten başka bir şey düşünmeyenlere bile Büyük Türkiye olmanın hatırına ve milletimizin indirildiği tahtın hatırına sabırlı olup katlanmasını bilmek lazım.

Takıntılar

Dinimiz adına problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde bazılarının küçük küçük meselelere takılıp olmayacak beklentilere girmelerine, bunların kavgalarını vermelerine bir türlü mana veremiyorum. Bence kamil mü’min şöyle düşünmeli; “Karşımda öyle dehşetli bir yangın var ki bu felâket karşısında gerekirse eşimin adını bile unutmalıyım.”

Evet, bana çok dokunuyor, inanan insanların bu yangını, bu felâketi görememeleri. Yangın etrafı sarmışken her meseleyi kalkıp kendilerine bağlamaları, çadırın orta direği gibi görmeleri, beklentilere takılıp kalmaları, başkalarına hayat hakkı tanımamaları bana çok ama çok dokunuyor. Bundan dolayı olsa gerek beklentimiz ölçüsünde inayet olmuyor, bereket kesiliyor.

Bana göre inanan insanlarda ciddi ölçüde mantık, his ve düşünce inhirafı var. O’nun icraatına karşı sorgulayıcı tavır almayı başka nasıl izah ederiz ki? Kendimize göre kesip biçmeleri, hükümler verip insanların işlerini bitirmelerini nasıl izah ederiz? İşin Sahib-i hakikisini ve O’nun takdirini hep göz ardı ediyoruz gibi geliyor bana. İhtimal içine düştüğümüz bugünkü duruma müstahak oluşumuzun nedeni de bu.

Bir dönemde Osmanlı cepheyi bırakarak rahat ve rehavete girmişti. Fatih ve Yavuz gibi ön cephede yer almayıp, ölmeyi göze almayanlar/alamayanlar askerin önüne geçemeyenler saraylarda yan gelip yatmayı tercih etmişlerdi. Halbuki kahramanlık cephede, serhat boylarında olur, sarayda değil. Cepheyi tercih etmeyenler kahraman değil bâği olurlar. Kuvvetlerini kullandığı yerde bâğilik yapar, zalim ve gaddar olur. Zayıf olduğu dönemlerde de sünepeleşir, zelil ve rezil olurlar.

İnananlar takıntılarını bir kenara bırakıp maddi-manevi bütün güçlerini bugün meyyit olan bir milleti ihya etmeye sarfetmeliler. Mesleğine aşık bir hekim heyecanıyla yapmalılar bunu. Ölü bedeni diriltme gayreti içinde bulunmalılar. Aksi takdirde cesedin üzerinde akrepler cirit atar, kargalar, akbabalar, kartallar etrafta uçuşur.

iSLami Sohbet , iSLami Chat , iSLami Sohbet Odalari , Dini Sohbet,nursohbet

Kâinatın efendisi

Kâinatın efendisi
Sual: Peygamber için, niye kâinatın efendisi deniyor, kâinatın efendisi ve tek hâkimi, onu yaratan Allah değil midir? Peygamber de olsa, bir insanı bu kadar yüceltmek uygun mu?
CEVAP
Kâinatın efendisi demek, yaratılmışların en üstünü demektir. Peygamber efendimizi öven, yücelten bizzat Allahü teâlâdır. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

(Senin için bitmeyen, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4]

(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmez.) [Sebe 28]

Hiçbir Müslüman, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimizin övülmesinden rahatsız olmaz. Rahatsız olmak Müslüman olmamanın alametidir.