Ey Rabbimiz bizi yalancılardan koru!

Ey Rabbimiz bizi yalancılardan koru!
Ey yüceler yücesi, ey kalplerin sahibi! Senin yolunda, senin rızan için cihadı kalplerimize yerleştir ya Erhamer rahimin! Ey yüceler yücesi; Filistin’de, Afganistan’da, Kafkasya’da ve her yerde savaşan kardeşlerimize yardımını göster! Ey yüceler yücesi! İslam’ı ve Müslümanları sağlamlaştır; şirki ve müşrikleri aşağıla! Ey… Rabbimiz; bizi yalancılardan koru! Ey Rabbimiz; bizi şaşırtıcılardan koru! Ey Rabbimiz; bizi münafıklardan koru! Ey Rabbimiz; bizi müşriklerden koru! Ey ALLAH’ım; bizi senin yolunda, senin adının her zaman yaşaması ve hep yüksekte olması için savaşanlardan eyle! Ey ALLAH’ım; bizleri senin rızan için şehiD düşenlerden eyle! Ey Rahim; yeryüzünde müminleri artır! Ey ALLAH’ım; yeryüzünde mücahidleri artır!

YARABBİ Mal verdiğinde Saadette ver, Kuvvet verdiğinde Akılda ver, Tevazu verdiğinde İzzette ver, İktidar verdiğinde Basirette ver, Bela verdiğinde İmanda ver, Nimet verdiğinde Şükürde ver, Güzellik verdiğinde İffette ver, Cesaret verdiğinde İnsafta ver, …Zorluk verdiğinde Sabırda ver,

Hz.Eyüb (as);ın duası:
Ya Rabbi bu dert bana iyice dokundu Sen merhametlilerin en merhametlisisin (Enbiya Suresi, 83 ayet)
Hz Musa (as);ın yaptığı beş dua:
Ya Rabbi ben ve kardeşimi affet Rahmetine bizi de dahil et Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi sensin (Araf Suresi, 151 ayet)
Sen bizim efendimizsin Affet bizi Merhamet et Sen bağışlayanların en hayırlısısın (Araf Suresi, 155 ayet)
Bize bu dünyada da âhirette de iyilik nasip et Biz sana yöneldik, senin yolunu tuttuk (Araf Suresi, 156 ayet)
Ya Rabbi göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır Dilimin bağını çöz (Taha Suresi, 25-27 ayetler)
Ya Rabbi ben kendime yazık ettim Affet beni (Kasas Suresi, 16 ayet)
Hz Süleyman (as);ın duası:
Ya Rabbi! Beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana gerek anne-babama verdiğin nimetlere şükredeyim Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim Bir de merhamet edip beni Salih(iyi) kullarının arasına dâhil et (Neml Suresi, 19 ayet)

Dualar, Ey Rabbimiz, islami sohbet, Rabbi, Rabbim, Rabbimiz, Ya Rabbi

FEDAKÂRLIK,islami sohbet

FEDAKÂRLIK,islami sohbet

Fedakârlık’, insanın hukuken yapmak zorunda olmadığı, ancak yaptığı takdirde diğer insanlara ve topluma yararlı olacağı güzel davranışlara denir.

Müminler, fedakâr (özveri sahibi) insanlardır. Meşru ve güzel olan her şeyi diğer kardeşleriyle paylaşmasını bilir, dostuna gelebilecek bir zarar için kendisini öne atabilir, gerekirse o zararın kardeşine değil de şahsına gelmesini isterler. Nefisleri için arzu edip istedikleri güzellikleri, kardeşleri için de isterler.

Allah Teâlâ’nın bu konuda verdiği örneklerden biri, Mekke’den Medine’ye Hicret eden müminleri ağırlayan Medineli müminlerdir. Onların bu güzel ahlâkları Kur’an’da şöyle bildirilmiştir; “Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı gönüllerine yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç arzusu duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile kardeşlerini öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar felah (kurtuluş) bulanlardır.” [81]

Bu ayette hem Mekkeli muhacirler, hem de Medineli (Ensar) Müslümanların güzel ahlâklarından söz edilmektedir. Mekkeli müminler, mallarını, akrabalarını, eşyalarını, evlerini, bağlarını, bahçelerini, işlerini, geride bırakarak, Allah (c.c.)’ın dinini yaşayabilmek için yurtlarından çıkmış, Medine’ye hicret etmişlerdir. Yani ‘Muhacir’ olmuşlar, Allah (c.c.)’ın rızasını kazanabilmek için sahip oldukları her şeyi geride bırakmayı göze almışlardır. Bu, çok üstün bir ahlâkın göstergesidir ve onların, kendilerine Allah (c.c.)’ı vekil edinmiş güvenilir insanlar olduklarının bir ifadesidir. Bu güzel ahlâkları, diğer müminlerin onlara derin bir sevgi, saygı ve merhamet duymalarına neden olmuştur.

Nitekim Medineli müminler (Ensar), Mekke’den gelen bu güvenilir ve sadık mümin kardeşlerini en güzel şekilde karşılamış ve en güzel şekilde ağırlamışlardır. Kendi ihtiyaçlarını düşünmeksizin mümin kardeşlerine ikram etmişler, en güzel yiyecek, giyecek ve evlerini onlar için ayırmışlar, onlara en rahat edecekleri barınakları sağlamışlardır. Bu fedakârlıkları ise, Allah (c.c.)’a ve müminlere olan güçlü ve içtenlikli sevgilerinden kaynaklanmaktadır. Bu güzel ahlâkları, onlara karşı da sevgi duyulmasına neden olmaktadır. Allah (c.c.) onları da Kur’an’da sevgi ve övgüyle anmış, onbeş asırdan beri Müslümanlar da onlara sevgi beslemektedirler.

Müminlerin fedakârlıklarının bir başka örneği Kur’an’da şöyle anlatılıyor:

“Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve tutsağa yedirirler. Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimiz’den korkuyoruz.” [82] Derler.

İslâm tarihi, savaş veya barış zamanlarında Müslümanların diğer Müslüman kardeşlerine yaptıkları olağanüstü fedakârlık örnekleriyle doludur.

Bu yüceliğe erenlere, fedakâr yiğitlere, hülâsa İslâmlığa insanlığın, ne kadar muhtaç olduğunu görerek hem kendimize ve hem de bütün bir insanlığa hizmet için bu yüce fedakârlık ruhunu oluşturmaya çalışmalıyız. [83]

Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe inanmayan kimi insanlar, dünya hayatını bir mücadele yeri olarak algılarlar. Bu insanların görüşüne göre, her insan hayatta kalabilmek için savaş vermeli ve bu savaşta güçlü olanlar güçsüz olanları ezerek hayatlarına devam etmelidirler. Tümüyle sapık bir inancın ürünü olan bu görüş, insanların güzel ahlâktan tamamen uzaklaşmalarına ve yalnızca kendi çıkarlarını korumaya dayalı kötü bir ahlâk anlayışı geliştirmelerine neden olur. Bu bakış açısının etkili olduğu bir toplumda, zor duruma düşmeyi göze alarak güçsüze yardım etmek, bir başkası için fedakârlıkta bulunmak veya bir başkasının sağlığını, mutluluğunu, rahatını kendinden önde tutmak gibi güzel ahlâk özellikleri, gereksiz meziyetler olarak görülür. Dolayısıyla, herhangi bir karşılık elde etmediği sürece hiç kimse birbiri için fedakârlıkta bulunmaz.

İslâm ahlâkının yaşanmadığı toplumlarda, insanlar arasında bu bakış açısına sıklıkla rastlanabilir. Böyle bir anlayışa sahip olan insanların ise, birbirlerine gerçek anlamda bir sevgi duymaları mümkün olmaz. Çünkü insan, kendi rahatını herkesten daha önde tutan bencil bir kişiye karşı kalbinde gerçek ve samimi bir sevgi duyamaz. Karşısındaki insanda tek bir konuda bile bencilliğe rastlaması, ruhunda ona karşı duyduğu sevgiyi olumsuz yönde etkiler. Örneğin bir insanın yalnızca kendi rahatını düşünmesi, güzel bir yemeği, rahat bir ortamı kendisi için saklayıp, çevresindeki kişileri düşünmemesi bile o kişiye karşı duyulan sevgi ve saygıyı zedeler.

Cahiliye ahlâkını yaşayan kimi insanlar, en yakın dostlarına bile, fedakârlıkta bulunmalarını gerektirecek herhangi bir iş teklif edemezler. Söz gelişi, çocuğu hastalanan birisi, iş arkadaşlarından kendisinin yerine işlerini yapmalarını isteyemez. Anne ve babaya yardım etmek bile kimi zaman çocuklar arasında sorun olabilir; hatta bu yüzden kırgınlıklar bile yaşanır. Oysa sorulduğunda herkes anne ve babasını çok sevdiğini söyler. Ama fedakârlık gerekince, eğer ciddi bir çıkarları yoksa kimi insanlar bundan bile kaçınırlar. Oysa gerçekten seven insan sevdiği için her türlü fedakârlığı yapar ve bundan dolayı hiçbir Müslüman, kardeşleriyle dayanışma içinde olmalıdır. Bir görev olduğunda hemen atılmalı, o göreve talip olmalı, yapabileceği bir görev ise, asla başkalarına verilmesini beklememelidir. Zor işleri atlatarak kolay ve basit olanını seçmemeli, olgun bir tavır geliştirmelidir.

Her hangi bir konuda bir görev ve sorumluluk verildiğinde daha nitelikli bir arkadaşı var ise onu tercih etmeli,  bu benim dostumdur, verilen sorumluluğu yüklenip taşıyabilecek güçtedir ve benden çok daha layıktır, diyebilmelidir. Evet, mümin bu olgunluğu gösterecek kadar fedakârlık ruhunu taşımalıdır.

Birçok insan vardır ki, karşılıksız iyilikte bulunmayı sevmez, buna hiç dayanamaz. Hatta fedakâr, iyiliksever insanların bu tavrını anlamadığı gibi böyle davrananları ‘saf’lıkla da aşağılar. İşte bunlar, gerçek insanlık ve eşdeğeri olan İslâmlıktan haberi olmayanlardır. Kur’an-ı Kerim’in  “…Onların kalplerinde hastalık vardır…” dediği hastalığın bir türüne yakalanmışlar demektir. Ancak bu, tıbbî müdahale ile tedavi olunamayacak bir hastalıktır.

Bu özellikteki insanlardan oluşan bir toplum artık ölü demektir. Bu insanların insanlığa hizmeti olabilir mi? Hatta kendileri için bile doğruyu tespit etmede başarılı olamazlar. Çünkü bunların ilişkileri, kısa süreli geçici yararlara dayalıdır. Küçük bir çıkar için koca yığınları kurban ederler.

O halde Müslümanlar olarak nefsimizi zorluklara alıştırmalı ve tahammül etmesini öğrenmeliyiz. Hoşlanmayacağımız bir tavırla karşılaştığımızda, yine de iyilikle karşılık vermeliyiz. Bu aslında insana bir şey kaybettirmez, aksine çok şey kazandırır. Vefalı olmaya özen göstermeli, dostlarımızın iyiliği için yığınla külfete katlanmamız gerekiyorsa, gözümüzü kırpmadan gerekli fedakârlığı yapmalıyız. Yapacağımız iyilikleri yalnızca Allah (c.c.) için yapalım ki, muhatabımızı töhmet altında bırakmayalım. Yardım etmeyi adeta bir vicdan zevki haline getirip gönlümüzün derinliklerinde bu zevki hissetmeliyiz.

İşte özelliklerini açıklamaya çalıştığımız fedakârlık ahlâkı, mücahidin en önemli davranışlarındandır. Onun bütün ömrü başkalarına iyilik yapmak, bir mum gibi kendisi yanarak etrafa ışık yaymakla geçer. Bu dünyadaki kısa ömrünü böyle geçirir ama karşılığında sonsuz Cennet hayatını ve Rabbinin rızasını kazanır.

Hiçbir zaman yakınmaz, bıkkınlık duymaz.

Bunun için fedakârlık, Allah yolunda yapılan mücahedede gerekli niteliktir.
Zaman fedakârlığı, çalışma fedakârlığı, fikir fedakârlığı, parlak gelecek
fedakârlığı, arzu ve ümit fedakârlığı… Bu yönden de batıl sancağını
taşıyanlardan uzaktayız. Şer kuvvetlerine galip gelebilmemiz için zayıf savaş
gücümüzün eksikliğini kapatabilmek için, fedakârlık yönünden onlardan üstün
olmamız gerekiyor. Kalbimizi ağlatan bir durum vardır. Hiç birimiz, Allah (c.c.)’ın verdiği güçleri değersiz bir dünya malı için, Allah’ın düşmanlarına
satmaktan sakınmıyoruz. Böylelikle Müslümanların değerleri yok olup gidiyor.
Müslümanların çoğu büyük gelir kaynaklarından fedakârlık yapmak ve İslâm
dinine hizmet için kaynaklarını kullanmaktan aciz bir durumdadırlar.

Müslümanlar böyle bir fedakârlık ve Allah yolunda savaşmak için
hazırlıklarını yaptıktan sonra zamanımızda İslâmî kalkınma ancak gerçekleşecektir.

Bilindiği gibi, dünyada herhangi bir kimse kendi hedefleri doğrultusunda
bir şey bilmeyen askere güvenmek suretiyle gelişme gösteremez. Asker herhangi
bir toplum için vücuttaki el ve ayaklar hükmündedir. Askeri organize edecek
kalpler olmazsa, el ve ayaklar ne yapabilirler? Ne fayda verirler? Başka
bir ifadeyle, askeri yönlendirmek için birinci sınıf kurmay subay ve komutanlara
ihtiyacımız vardır. Fakat maalesef Müslümanlarda birinci sınıf kalbi ve
fikri güçler sahip olanlar, makam ve şöhrete düşkün olup, yüksek makamları
işgal etmek için gece gündüz çalışmaktadırlar. Onlar ancak hayat çarşısında
kendilerine yüksek bir fiyat verenlerle ilişki içerisine giriyorlar. Bağlılıkları, menfaatlerini veya yeteneklerini feda edecek bir seviyeye gelmemiştir. Siz bu sönük hisse dayanarak, gayeleri uğrunda milyonlarca doları feda eden bozgunculara karşı, savaşta üstün gelmek hususunda ümitliyseniz, ahmaktan başka bir şey değilsiniz. [84]

——————————————————————————–

[81] Haşr sûresi,  59/9.

[82] İnsan sûresi,  76/8-10.

[83] Ahlâk Bilinci, H. Caneri.

[84]  Davet, Mevdudî.

 

Dini Sohbet,Dini Forum,islami sohbet,islami chat

Cennetliklerin Cennete En Son Girecek Olanı, dini sohbet, islami sohbet

Cennetliklerin Cennete En Son Girecek Olanı,Dini sohbet,islami sohbet

Cennetliklerin Cennete En Son Girecek Olanı:

Buharı… Ata b. Yezid el-Le^sî’den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.)’e şöyle bir soru soruldu:

— Kıyamet gününde Rabbimizi görecek miyiz?

— Siz bulutsuz bir günde güneşi görürken itişip kakışır mısınız?

— Hayır ey Allah’ın Rasulü!

— Bulutsuz ve dolunaylı bir gecede ayı görürken itişip kakışır mısınız?

— Hayır ey Allah’ın Rasûlü!

— İşte kıyamet gününde Rabbinizi böyle göreceksiniz. O günde insan­ları toplar ve onlara şöyle der:

“Kim benden başka bir şeye tapıyorduysa bu gün ona tabi olsun. Kim güneşe tapıyorduysa bu gün güneşe tabi olsun. Kim aya tapıyorduysa bu gün aya tab olsun. Kim tağutlara tapıyorduysa bugün onlara tabi olsun!..”

Orada münafıklarıyla birlikte bu ümmet kalır. Cenab-ı Allah, tanımadık­ları bir surette yanlarına gelip, “Ben sizin Rabbinizim” der. Onlarda: “Sen­den Allah’a sığınırız. Biz burada, yerimizde, Rabbimizin yanımıza gelişini bekleyeceğiz. Gelince de O’nu tanıyacağız.” derler. Cenab-ı Allah, tanıdık­ları bir surette yanlarına gelip, “Ben sizin Rabbinizim!” der. Onlar da: “Sen bizim Rabbimizsin” deyip ona tabi olurlar. Ve cehennem köprüsü kurulur. Köprünün üzerinden ilk geçen ben olurum. O gün peygamberler “Allahım, selâmet ver; selâmet ver.” diye duâ ederler. Köprüde deve dikenleri gibi kan­calar vardır. Deve dikenlerini görmüşsünüz değil mi?

— Görmüşüz ya Rasûlallah.

— İşte o kancalar, deve dikenleri gibidirler. Yalnız, büyüklüklerini an­cak Allah bilir. İnsanlar, amelleri nedeniyle kapılıp götürülürler. Kimi, ame­li nedeniyle helak olur. Kimi yardımsız bırakılır, sonra kurtulur. Nihayet Ce­nab-ı Allah kullan arasındaki ödeştirme işini tamamlayıp Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehadet edenlerden cehennemden çıkarılmasını dilediği kimseleri çıkarmak ister. Bu hususta meleklere gerekli emri verir. (O günah­kârlar) cehennemde mahpusturlar. Üzerlerine hayat suyu denen bir su dökü­lür. Tohumun sel yatağında bitip yeşermesi gibi bitip yeşerirler. Bir adam, yüzü cehenneme yönelik olarak durur, ve “Ya Rab! Yüzümü ateş tarafından çevir. Kokusu beni rahatsız etti. Sıcaklığı da beni yaktı.” Allah’a sürekli yal­varıp yakarır. Allah da ona şöyle der: “Umarım ki bu istediğini verirsem, benden başka bir şey istemezsin. Öyle değil mi?” O da: “Onur ve üstünlüğün yemin ederim ki; senden başka bir şey istemeyeceğim” der. Cenab-ı Allah Onun yüzünü ateşten çevirir. Sonra o der ki: “Ya Rab! Beni cennetin kapısı­na yaklaştır.” Cenab-ı Allah ona: “Benden başka bir istekte bulunmayacağı­nı söylememiş miydin?“ diye sorar. O da: “Onur ve üstünlüğüne yemin ede­rim ki; artık bundan başka bir istekte bulunmayacağım” der ve artık başka bir istekte bulunmayacağına dâir söz ve güvenceler verir. Cenab-ı Allah da onu cennetin kapısına yaklaştırır. Adam cennetin içindeki şeyleri görünce Al­lah’ın dilediği bir süre susar, sonra: “Ey Rabbim! Beni cennete koy” der. Yü­ce Rab ona: “Artık başka bir stekte bulunmayacağını bana söylememiş miydn? Yazıklarlar olsun sana ey âdemoğlu! Sen ne kadar da dönekmiş-sin?!“ diye sorar. O da: “Ya Rab! Beni yaratıklarının en bahtsızı kılma” der ve yakarışını sürdürür, nihayet Cenab-ı Allah güler. Gülünce de onun cenne­te girmesine izin verir. Cennete girdiğinde kendisine “Dile ne dilersen” de­nilir- O da bazı dileklerde bulunur. Sonra yine kendisine: “Dile ne dilersen” denilir. O da bazı dileklerde bulunur. Artık dileyeceği bir şey kalmaz. Ken­disine: “Düedikerin, bir misli fazlasıyla sana verildi” denir.”

Ebû Hüreyre dedi ki: “Bu hadiste anlatılan adam, cennete en son gire­cek kişidir.”

Bu hadisi rivayet ettiğinde Ebû Saîd el-Hudrî de Ebû Hüreyre’nin yanın­da oturmaktaydı. Onun söylediklerini değiştirmiyordu. Ne zaman ki Ebû Hü­reyre “Dilediklerin bir misli fazlasıyla sana verildi” denir. Sözünü nakl etti; işte o zaman Ebû Saîd (r.a.) dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a.v.)’in bunu şöyle ifa­de ettiğini işittim: “Dilediklerin, on misli fazlasıyla sana verildi” denir. Ebû Hüreyre, “Onunla birlikte bir o kadarı da verilir” dedi. İbn Mes’ud ve diğer bazı sahabiler de bu hususta Ebû Saîd’in söylediklerine katılmışlardır. İnşa-allah bu husus ileride d$ açıklanacaktır. [499]

Buharı.., Atâ b. Yesar’dan rivayet etti ki; Ebû Saîd el-Hudrî şöyle de­miştir: Biz, Hz. Peygambere şöyle bir soru sorduk:

— Ey Allah’ın Rasûlü! Rabbimizi görecek miyiz?

— Bulutsuz bir günde güneşi görme hususunda birbirinizle itişip kakış­manız olur mu?

-— Hayır.

—  Aynı şekilde (kıyamet gününde) Rabbinizi görürken de birbirinizle itişip kakışmanız olmayacaktır.

—  Sonra bir çağına şöyle seslenir: “Her kavim, tapageldiğinin yanına gitsin!” Ehl-i salip, salipleri (haçları) ile; putperestler, putlarıyla; başka tan­rılara tapanlar, tanrılarıyla giderler. Geride iyisiyle kötüsüyle kitab ehli, Al­lah’a tapan kimseler kalır. Sonra cehennem getirilip tıpkı bir serap gibidir. Yahudilere sorulur:

— Neye tapardınız?

— Allah’ın oğlu Üzeyir’e tapardık.

— Yalan söylüyorsunuz. Allah’ın hiç eşi ve çocuğu olmadı. Şimdi ne is­tiyorsunuz?

— Bize su içirmenizi istiyoruz.

— İçin bakalım!

Cehenneme yuvarlanıp düşerler. Sonra hristiyanlara sorulur:

— Neye tapardınız?

— Meryemoğlu Mesih’e tapardık.

— Yalan söylüyorsunuz. Allah’ın hiç eşi ve çocuğu olmadı. Şimdi ne is­tiyorsunuz?

— Bize su içirmenizi istiyoruz.

— İçin bakalım!

Cehenneme yuvarlanıp düşerler. Geride iyisiyle kötüsüyle, sadece Al­lah’a kulluk etmiş olanlar kalır. Onlara: “Herkes gitti. Siz niye burada kaldırıız?” diye sorulur. Onlar da şu cevabı verirler: “Dünyada onlardan ayrıldık. O zaman kendilerine bu günkünden daha fazla muhtaç olduğunuz halde ken­dilerinden ayrılmıştık. Biz, bir çağrıcının ‘Herkes tapageldiğinin yanına git­sin’ dediğini işittik. Biz Aziz ve Celil olan Rabbimizin yanımıza gelmesini bekliyoruz. Her istediğini yaptıracak güce sahib olan yüce Allah, onların ta­nımadıkları bir surette yanlarına gelip “Ben sizin Rabbinizim” der. Onlar da: “Senden Allah’a sığınırız. Rabbimiz yanımıza gelinceye dek buradan ayrıl­mayacağız. Rabbimiz gelince de O’nu tanırız” derler. Nihayet yüce Allah, öncekinden değişik ve kendilerinin tanıdıkları bir surette yanlarına gelip “Ben sizin Rabbinizim” der. Onlar da: “Senden Allah’a sığınırız. Rabbimiz yanımıza gelinceye dek buradan ayrılmayacağız. Rabbimiz gelince de O’nu tanırız” derler. Nihayet yüce Allah, öncekinden değişik ve kendilerinin tanı­dıkları bir surette yanlarına gelip “Ben sizin Rabbinizim” der. Onlar da: “Evet, sen Rabbimizsin” derler. Allah ile ancak melekler konuşurlar. Mümin kullara: “Sizinle Rabbiniz arasında bildiğiniz bir alâmet var mıdır?” diye so­rulur. Onlar derler ki: “O alâmet baldırdır. O günde Allah, baldırını açar (on­lara tecelli eder).” Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmuştur: “O gün işin dehşetinden baldır açılır” (Kalem, 43) Her mümin kişi o zaman Allah’a secde eder. Dünyadayken gösteriş ve ün yapmak amacıyla secde etmiş olanlar -secde etmesinler diye- o günde sırtları kas katı kesilir; secde edemezler. Sonra sırat köprüsü getirilip cehennemin üzerine kurulur.” Bazıları köprüden bir anda geçer. Bazıları rahvan atlar gibi geçer. Kimi yara bere almadan ge­çer, kimi yaralanıp berelenrk geçer. Kimi de cehennemin ateşine düşer. Ni­hayet bir başkası sürünerek köprüden geçer. Siz hakkı taleb etmede benden daha güçlü olamazsınız. O gün kimin mümin olduğu size apaçık görünür. Müminler kurtulduklarını görünce kardeşlerine şefaat etmek için Rablerine şöyle derler: “Rabbimiz! Bunlar kardeşlerimizdir. Dünyada bizimle beraber savaşır, bizimle beraber oruç tutar, bizimle berabr salih ameller işlerlerdi.” Yüce Allah da: “Gidin, kalbinde zerre ağırlığınca imân bulunan kimseleri ce­hennemden çıkarın” der. Allah, öylelerinin yüzlerini ateşe haram kılar. On­ların bir kısmı ayaklarına kadar, bir kısmı bacaklarının yarısına kadar ateşe batmıştır. O şefaatçi müminler, gidip cehennemdeki günahkâr müminlerden tanıdıklarım çıkarır sonra dönrler. Cenab-ı Allah onlara: “Gidin. Kalbinde yarım zerre ağırlığınca iman bulunan kimseleri de cehennemden çıkarın”der. Gder, tanıdıklarını cehennemden çıkarırlar.”

Hadisi rivayet eden Ebû Saîd dedi ki; Eğer bana inanmıyorsanız şu âye­ti okuyun: “Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik olsa onu kat kat arttırır.” (Nisa, 4/40)

Peygamberler, melekler ve müminler, günahkârlara şefaat ederler. Her istediğini yaptıracak güce sahib olan Aziz ve Celil Allah: “Benim şefaatim kaldı” der. Orada alıkonmuş olanlardan bir kısmını avuçlayıp alır, cennet gi­rişindeki hayat nehrine bırakır. Bunlar sel yatağının iki kıyısındaki ekin tane­leri gibi biterler. Ağaç ve kayaların yanındaki ekin tanelerini andırırcasına Yeşerirler. Bu bitkilerin güneşe bakan tarafları yeşil, gölgeye bakan tarafları İse beyaz olur. Oradan, yani hayat nehrinden inci taneleri gibi çıkarlar. Ce-nab-ı Allah onların boyunlarına mühürler takar ve o halde cennete girerler. Cennetlikler onları görünce, “Bunlar Rahmân’ın azatlılarıdır. Hiç bir iyilik yapmadıkları ve önceleri hiç bir hayırda bulunmadıkları halde Allah bunları cennete koydu” derler. Sonra onlara: “Gördükleriniz, bir misli fazlasıyla bir­likte SİZİn olsun” denir. [500]

Müslim… Ebû Zübeyr’den rivayet etti ki; Câbir b. Abdullah şöyle de­miştir:

“Kıyamet gününde biz şöyle ve şöyle bir yere (tepeye) geliriz. Ben de oradan insanlara üst bir noktadan bakarım. Ümmetler putlarıyla ve taptıkları şeylerle sırasıyla çağırılırlar. Ondan sonra Rabbimiz yanımıza gelir ve biz müminlere şöyle sorar:

— Kimi bekliyorsunuz?

— Rabbimizi bekliyoruz.

— Ben Rabbinizim!

—  Hele seni bir görelim.

Yüce Rab müminlere tecelli edip güler. Onları alıp götürür. Onlar da kendisine tabi olup giderler. Mümin olsun münafık olsun herkese, peşine düşüp izleyeceği bir nûr verilir. Cehennem köprüsünün üzerinde kanca ve şiş­ler vardır. Allah’ın dilediği kimseler o kanca ve şişlere takılırlar. Sonra mü­nafıkların nuru söner ve müminler kurtulur. Kurtulan ilk zümrenin yüzleri, dolunaylı gecedeki ay gibi parlaktır. Bunlar yetmiş bin kişi olup hesaba çevilmeksizin cennete gireceklerdir. Bunların ardısıra gelenlerin yüzleri, gökteki en parlak yıldız gibi parıldar. Bunlarda aynı şekilde cennete girerler. Bundan sonra şefaat faslı başlar. Şefaat erbabı kimseler (günahkârlar için) şe­faat ederler. Öyle ki, kalbinde bir arpa tanesi ağırlığınca hayır bulunan ve lâ-ilâhe illallah diyen herkes cehennemden çıkarılıp cennetin avlusuna konulur­lar. Cennetlikler bunların üzerine su serperler de tıpkı sel yatağındaki ekin ta­neleri gibi yeşerirler. Bu durumdaki insan cennete girdikten sonra korkusu gider. Artık dünya on katıyla kendisine verilinceye dek istekte bulunur.” [501]

“Müslim… Huzeyfe’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

“Cenab-ı Allah insanları (kıyamet gününde) toplar. Müminler kalkıp du­rurlar. Nihayet cennet onlara yaklaştırılır. Onlar da Âdem (a.s.)’e gidip: “Ey babamız Âdem! Bize cennetin kapılarım açtır” derler. O da; “Ben bunu ya­pabilecek durumda değilim. Sizi cennetten çıkarın sebep, babanız Âdem’in günahından başkası değildir. Siz Allah’ın dostu İbrahim’e gidin!” der. Yanı­na gittiklerinde İbrahim onlara şöyle der: “Ben bunu yapabilecek durumda değilim. Ben, Allah’ın gerilerden dostuyum. Siz Mûsâ (a.s.)’a gidin.” Yanı­na gittiklerinde Musa (a.s.) onlara: “Ben bunu yapabilecek durumda değilim. Siz Allah’ın ruhu ve kelimesi İsa’nın yanma gidin.” der. Yanına gittiklerinde İsâ (a.s.) da onlara: “Ben bunu yapabilecek durumda değilim” der ve on­lar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yanma giderler. O da kalkıp şefaat izni ister. Kendisine izin verilir. Sonra emanet ve rahmet gönderilir. Bunlar, sıratın sa­ğında ve solunda dikilip dururlar. Kiminiz o köprüden yıldırım gibi süratle geçer.” Bu hadisi rivayet eden Huzeyfe: “Anam babam sana feda olsun. Yıl­dırım gibi geçmek nasıl olur?” diye sorunca Rasûlullah (s.a.v.) ona şöyle ce­vap vermişti: “Yıldırıma bakmıyorlar mı? Göz açıp yumuncaya kadar nasıl çakıp geçiyor? Sonraki gurup rüzgar gibi, ondan sonraki gurupta yağmur gi­bi, ondan sanraki gurupta koşucu erkeklerin koşusu gibi hızla geçip gider. Amelleriyle orantılı bir hızla geçip giderler. Derken bir adam gelir köprüden yürüyerek değil de ancak sürünerek geçer. Köprünün iki tarafında asılı kan­calar vardır. Bunlar, yakalamakla emrolundukları kimseleri, oradan geçer­ken, (vücutlarına takılarak) yakalarlar. Kimi yara bere alarak oradan kurtu­lup geçer. Kimi de ateşe düşer. Ebû Hüreyre’nin câm kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; cehennemin derinliği yetmiş güz mevsimi kadardır!” İbn Ebi’d-Dünyâ… Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Cenab-ı Allah ümmetleri aynı platformda toplar. Onları dağıtmak iste­diğinde, her kavmin tapa geldiği tanrıyı karşılarına diker. Onu görünce peşi­ne takılır, onu ardısıra giderler. Nihayet o da onları cehenneme koyar. Sonra biz (müminler) yüksek bir yerdeyken Rabbimiz yanımıza gelir ve şöyle der:

—- Ne bekliyorsunuz?

— Rabbimizi bekliyoruz.

— O’nu görürseniz tanır mısınız?

— Evet.

— O’nu daha önce görmediğiniz halde nasıl tanıyacaksınız? -— Çünkü O’nun dengi yoktur.

—  (Yüce Allah gülmeye başlar) Müjdeler olsun size ey müslümanlar topluluğu! Çünkü sizden her birinizin yerine cehenneme bir yahudi veya hristiyan koydum, (siz kurtuldunuz).”

Müslim… Ebû Musa el-Eş’arî’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v) şöy­le buyurmuştur:

“Müslüman adam ölmeden önce Cenab-ı Allah mutlaka onun yerine ce­henneme bir yahudi ve hristiyan koyar.” [502]

Kaynak : ÖLÜM VE ÖTESİ – İBNİ KESİR

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat

Eşini kıskanmak,Dini sohbet, islami sohbet

Eşini kıskanmak,Dini sohbet, islami sohbet
Sual: Karı-kocadan birinin eşini kıskanmasında bir sakınca var mıdır?

CEVAP
Bazıları eşini kıskanmayı ayıp gibi, çağ dışı gibi göstermeye çalışıyorlar. Gayur olmak, yani namusunu korumak için, meşru hudutlar içinde kıskançlık göstermek dinimizin emridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mümin gayur olur. Allahü teâlâ ise daha gayurdur.) [Müslim]

(Allahü teâlâdan daha gayuru yoktur ve bunun için fuhşu yasaklamıştır.) [Buhari]

(Namus gayreti imandan, kadın-erkek bir arada eğlenmek de nifaktandır.) [Deylemi]

Namusunu kıskanmayana deyyus denir. Deyyuslar için hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, Cenneti yaratınca, “Cimri sana giremez, deyyus senin kokunu bile duyamaz” buyurdu.) [Deylemi]

(İçki içene, ana-babasına asi olan kimseye ve deyyusa, Cennete girmek haramdır.) [İ. Ahmed]

Bu büyük günahları işleyen kimsenin zerre kadar da olsa imanı varsa, günahlarının cezasını çektikten sonra Cennete gider. Fakat günahlar insanı küfre sürüklediği için, bu günahlara devam etmek büyük felakete yol açar.

Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bir an önce tevbe edip günahlardan sıyrılmalıdır. Tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur.

Kadının, kocasını da kıskanması normaldir. Fakat kıskançlığıyla meşru sınırı aşmamalıdır.
(Allahü teâlâ, kıskançlığı kadınlara ve cihadı erkeklere yükledi. Hangi kadın, bu emre iman ederek sabrederse, şehid olan mücahid kadar sevap kazanır) hadis-i şerifinde de, kadınların sabır göstermelerine işaret buyurulmaktadır.

Sual: Hadis-i şerifte “Haya imandandır” buyurulmaktadır. İbadetlerini başkalarına göstermekten de haya etmek böyle midir?
CEVAP
İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaktan [ehl-i sünnet kitaplarını yaymaktan] ve imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur’an ve mevlid okumaktan haya etmek caiz değildir. (Haya imandandır) hadis-i şerifinde, haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi gerekir. Bunun için, ibadetlerini sıdk ile, ihlas ile yapmalıdır.

Buhara âlimlerinden birisi, sultanın oğullarının sokakta abes oyun oynadıklarını gördü. Elindeki asa ile bunları dövdü. Kaçtılar. Babalarına şikayet ettiler. Sultan, bunu çağırıp, sultana karşı çıkanın hapis olacağını bilmiyor musun dedi. Âlim, cevap olarak, Rahmana karşı çıkanın Cehenneme gideceğini bilmiyor musun dedi. Sultan, emr-i maruf yapmak vazifesini sana kim verdi dedi. Âlim, seni kim sultan yaptı cevabını verince, beni halife sultan yaptı dedi. Beni de, halifenin Rabbi vazifelendirdi dedi.

Sultan, sana Semerkand şehrinde emr-i maruf yapmak vazifesini veriyorum dediğinde, ben de kendimi bu vazifeden azlettim cevabını verdi. Bu cevabına hayret ettim, emir olunmadan, izin verilmeden vazife yaptığını söyledin. İzin verilince de, azlolunmanı istiyorsun dedi. Sen izin verince, sonra azledersin. Rabbimin verdiği vazifeden beni kimse azledemez dedi. Bu söz üzerine sultan, dile benden istediğini vereyim dedi. Gençlik hâlimi bana getir dedi. Bu iş elimden gelmez deyince, bana bir ferman yaz da, Cehennemdeki meleklerin reisi olan Malik, beni ateşte yakmasın dedi. Bunu da yapamam deyince, benim öyle bir sultanım var ki, her şeyimi Ondan istiyorum. Her dilediğimi ihsan etti. Bunu yapamam hiç demedi, dedi. Sultan, beni duadan unutma diyerek serbest bıraktı.

Edebi gözetmek
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Allah’a kavuşamaz) buyuruyor. Burada Allah’a kavuşmak nedir?
CEVAP
Evliya olamaz demektir. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir, fikirden [tefekkürden] üstündür.

Haddini bilmek
Sual: Edep ne demektir?
CEVAP
Edep, haddini bilmek, sınırı aşmamak demektir. Ailede, iş yerinde, toplumda herkesin bir sınırı vardır. Bütün sıkıntı ve geçimsizlikler, hep haddi aşmaktan kaynaklanır. Herkes haddini bilip, sınırı aşmazsa, mesela, evin hanımı da, erkek de, kendi sınırını bilip ona göre hareket ederse, o ev Cennet gibi olur. Cennet gibi olan evden ahirete gidenler de, elbette Cennete gider. Her hususta dinimiz ne emrediyor, onu öğrenip, ona göre hareket eden, haddini bilmiş, sınırı aşmamış olur. O zaman ne kavga, ne geçimsizlik, ne de savaş olur. Dünya, güllük gülistanlık olur. Herkesin sınırını ise, dinimiz bildirmektedir.

Eden bulur
Sual: Bir tanıdık, bir arkadaşının eşini kaçırıp evlendi. Dinen bu uygun mu?
CEVAP
Üç yönden uygunsuzdur:
1- Başkasının eşini ayartmak çok günahtır. Bir hadis-i şerif meali:
(Birinin karısını ayartıp aldatan bizden değildir.) [Ebu Davud]

2- Kocası, o kadını boşamadan hiç kimse onunla evlenemez. Yaptıkları zina olur.

3- Kocası, eşinin kaçtığını duyunca hemen boşasa bile, iddet müddeti bitmeden kesinlikle evlenemezler. Evlenirlerse zina olur.

Biri, birinin eşini ayartırsa, başkası da onun eşini ayartabilir. (Eden bulur) demişlerdir. Bir hadis-i şerif meali:
(Siz namuslu olursanız, kadınlarınız da namuslu olur.) [Hâkim]

Kocasına ihanet edip başkasına kaçan kadın, kaçtığı erkeğe de ihanet edebilir. O erkeğe niçin kaçtı? Ya malı için veya yakışıklı gördüğü için yahut genç gördüğü için kaçtı. Hangi sebep olursa olsun, ondan daha zengini, ondan daha güzeli, ondan gencini bulunca ona da kaçmayacağını kim garanti edebilir? Allah korkusu olmayan, her şeyi yapabilir.

Âşık olmak
Sual: Ben namaz kılmam, tesettüre riayet etmem, başka günahları da işlerim; fakat (Âşık olup, aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehid olur) hadisi gereğince, aşkımla zina etsem, durumu çok kimse bilse, yine şehid olarak ölmez miyim?
CEVAP
Bazı okuyuculardan bu tip sualler gelince hadis-i şerifi açıklamak zorunda kaldık. Hadis-i şerif açık olmasına rağmen, yanlış yorumlanması çok kötüdür. Hadis-i şerifte üç husus belirtiliyor:
1- En önemlisi de, bugün aşk denince şehevi duygular anlaşılıyor. Aşk ayrı, nefsanî, şehvanî arzular ayrıdır. Nefsine tâbi olan cehenneme gider. Nefsanî duygulara aşk denmez. Sevgi çok olunca, buna aşk denir. Mevlid kitabında, (Habibim sana âşık oldum) deniyor. Yani Allahü teâlâ Resulullah’ı çok seviyor demektir. Bu aşkı günümüzün gençleri gibi düşünen bir yazar, (Mevlid kitabının burası yanlış) diyor. Esas yanlış kendisindedir. Evlenmekten maksat, kendini günahlardan korumak ve Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Allahü teâlâ için olmayan şehevi duygulara aşk denmez.

2- Aşkının gizli kalması deniyor. Hem âşık olduğunu kimse bilmeyecek, hem de başkaları duymayacak. Hiç kimse bilmeden yanıp tutuşacak. Aşkı yüzünden günah işlemeyecek.

3- İffetini, yani namusunu koruyarak ölmek deniyor. Bırakın zinayı, birbirinin elini tutmuşsa haram işlenmiş olur, iffet korunmamış olur. Hadis-i şerifte iffeti koruma şartı var. İffet korunmayınca nasıl şehid olunur ki?

Aşkla şehevi duyguları karıştıran gençler, bu söylenenlere kulak asmıyorlar. Atalarımız boşuna, (Cahile kelam, nafile kelam) dememişler.

dini sohbet, islami sohbet, dini forum, islami forum

Tevbe İstiğfar Duâları, dini sohbet, islami sohbet

Tevbe, istiğfar duâlarının manası, yaptığımız bütün günahlara pişmanlık duyduğumuzu ifade etmemiz, bundan sonraki hayatımızda bir daha böyle günah ve kusurları işlemeyeceğimize Rabbimize söz vermemizdir.
Günah ve kusurlarına pişmanlık duyup, üzüntü ve elem hisseden mü’min, önce şu istiğfar duâsını huşû ve hudû ile okur:

“Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi, tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ. Ve es-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm.”
“Yâ Settere’l uyûb, Yâ gaffare’z-zünûb! Bu ana gelinceye kadar benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, ayağımdan ve elimden bilerek veya bilmeyerek meydana gelen bütün günah ve hatalarıma tevbe ettim, pişman oldum. Küfür, şirk, isyan, günah ve kusur her ne türlü hâl vaki oldu ise, cümlesine nadim oldum, pişmanlık duydum. Bir daha yapmamaya azm ü cezm ü kast ettim. Sen bu tevbemi kabul eyle. Nefsime uyup, şeytana tabi olup da aynı günah ve kusurları bir daha tekrar etmeme imkan verme, yâ Rabbi. Bir daha iman ve ikrar ediyorum ki, Peygamberlerin evveli Âdem Aleyhisselâm, ahiri ise Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm, bu ikisi arasında sayılarını bilemeyeceğim kadar çok Peygamber gelmiş, İlâhi kitapları tebliğ etmişlerdir. Bunların cümlesine inandım, iman ettim, hepsi de haktır ve gerçektir. Bütün peygamberlere, onlara gönderilmiş olan İlâhi kitaplara ve içindeki emirlere şeksiz ve şüphesiz iman ettim, dilimle ikrar, kalbimle tasdik ediyorum ve yine iman ve ikrar ediyorum ki en son kitap Kur’ân-ı Azimüşşân ve en son Peygamber de Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’dır.”

“Amentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve Rusulihi ve’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi, hayrihî ve şerrihî minellâhi teâlâ ve’l-bâsü bade’l-mevt. Hakkun, eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh.”

dini sohbet, islami sohbet, dini forum, islami forum

Allah’ın Kadrini Hakkıyla Takdir Edemeyenler, Dini sohbet, islami sohbet

Allah’ın Kadrini Hakkıyla Takdir Edemeyenler, Dini sohbet, islami sohbet
Çevrenize şöyle bir bakın Pek çok insanın, Kuran’a uygun yaşamamalarına rağmen, Allah’a inandıklarını görürsünüz Birçoğu, kandil gecelerinde veya sadece Ramazan ayında namaz kılar Allah’a nasıl bir kul olmaları gerektiği hakkında en ufak bir fikirleri yoktur Çünkü kendilerini yaratan o büyük gücü düşünmek için zaman ayırmazlar Oysa kendilerine sorduğunuzda Allah’a çok inandıklarını ve O’ndan korkmak yerine, O’nu sevdiklerini söylerler Allah’ın varlığı ve gücünü takdir edememeleri, işte bu cümleyle açığa çıkar Ancak Allah, pek çok ayette, Kendisinden korkmamızı emreder De ki: “Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: “Allah” diyeceklerdir Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (Yunus Suresi – 31)

Allah, kendisinden korkmamızı emrederken, hayır ben korkmam, ben Allah’ı severim demek, büyük bir akılsızlık ve gaflet olur Allah büyüktür, Allah güçlüdür, Allah yaratandır Böyle bir kudretten, Allah’ın o yüce makamından ancak korkulur Bahsedilen korku, karanlıktan ya da yılandan korkmak gibi bir şey değildir Kuran’da ‘haşyet’ kelimesi ile ifade edilen bu korku, Allah’ın yüce makamına duyulan saygı, sevgi ve rızasını kaybetme korkusudur Bunu da ancak, Allah’ın büyüklüğünü gereği gibi takdir eden temiz akıl sahibi müminler hissedebilir Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir (Hac Suresi – 74) Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’ Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır (Fatır Suresi – 28)

Allah’ın varlığı ve büyüklüğünü takdir edemeyen insanlar, Allah’ı çok sevdiklerini iddia ederken, bunu ifade eden hiçbir eylemde bulunmazlar Bununla beraber çelişkili tavırlar sergilerler Örneğin, eşi ile tartışıp istemese de, hırslarından dolayı boşanma kararı alan çift, cep telefonlarına gelecek bir barış mesajı için telefonun başında nöbet tutar ve mesaj geldiği anda anında okurlar Oysa sahip olduğumuz her şeyi bize lütfeden Yüce Allah, sevgimizi yöneltmemiz gereken en önemli varlıktır ve Rabbimizden bize gelen çok değerli bir mesaj vardır; Kuran-ı Kerim Aslında ertelenmeden, acilen okunması şart olan tek mesaj Rabbimizden gelendir Ahirette de eşimizden gelen mesajdan değil, Kuran’dan sorulacağımızı bir ayette Rabbimiz şu şekilde haber vermektedir: Ve şüphesiz o (Kuran), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir Siz (ondan) sorulacaksınız (Zuhruf Suresi – 44)

İman etmeyen insanlar, sahip oldukları her şeye kendilerinin ulaştığını zannederler Allah’ın kendilerine verdiği maddi veya manevi özelliklerin de, yine kendilerinde var olan önemli bir özellikten dolayı verildiğini düşünürler Dedi ki: “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir” Bilmez mi ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır Suçlu-günahkârlardan kendi günahları sorulmaz (Kassas Suresi – 78)

Bu konu üzerinde biraz düşünelim Çok güzel bir insan olabilirsiniz Güzelliğinizi siz mi tasarladınız? Ya da annenizin, siz doğmadan önce bütün organlarınızın şekillenmesi ve güzelliğinizin oluşmasında bir etkisi oldu mu? Doğduğunuz günden beri hiç aksamadan atan kalbinizin çalışmasını siz mi sağlıyorsunuz? Şuursuz olduğunuz uyku anında dahi nefes almayı size kim hatırlatıyor? Bütün bu konuları daha önce hiç düşünmemiş olabilirsiniz Siz, üzerinde düşünmemiş olsanız da, vücudunuzdaki bütün organlar, doğduğunuz günden beri hiç aksamadan çalışmaya devam ediyor

Bize bunları lütfeden Rabbimizin gücü ve kudreti, sadece bedenimizdeki mucize sistemle sınırlı değildir Acil olarak yapmamız gereken en önemli şey, Allah korkumuzu artıracak iman hakikatleri üzerinde düşünmek ve Rabbimizin büyüklüğünü hakkıyla takdir etmektir Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler (Ve derler ki “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru” (Ali İmran Suresi, 191)

İbrahim Akın

dini sohbet, islami sohbet, dini forum, islami forum