Son on güne girdik,

ŞANI büyük, rahmeti büyük, mağfireti büyük, makbuliyeti büyük, itibarı büyük, şefaati büyük, şefkati büyük Ramazan-ı Şerif ayının son on gününe girdik.
Cehennemden azat olma günlerine geldik.
Elhamdülillah, rahmet ve mağfiret denizinde yüzmeye devam ediyoruz.
Az bir gayretimiz, çok rahmeti celp ediyor.
Az bir adımımız, büyük mağfirete vesile oluyor.
Şimdi de, bu günlerde, az bir itikâf niyetimiz, bizi inşallah annemizden doğduğumuz gün gibi arındıracak.
Kadir gecesi bu son on günün gecelerinin birinde. Bin aydan daha hayırlı bir gece! Seksen senelik bir ömre bedel!
İnşallah bulanlardan ve kazananlardan oluruz. En azından duamız bu yönde olsun.

İTİKÂF NEDİR?

İtikâf, ibadet için bir mabette inzivaya çekilmektir. Lügatte bir şeye devam etmek demektir. Ezan okunan ve kamet getirilen bir mescitte, bir camide veya ibadet yapılan bir mabette itikâf niyeti ile ikamet etmekten ibarettir.

Zamanı, Ramazan ayının son on günüdür.

Hükmü kifâî nitelikte bir sünnet-i müekkededir. Yani bir beldede itikâf sünnetini bir Müslüman yerine getirdiğinde diğer Müslümanlardan bu mesuliyet düşer. Ama hiç kimse yapmazsa bütün Müslümanlar sorumlu olurlar.

Hicretten sonra her yıl Ramazanın son on gününde Peygamber Efendimiz (asm) itikâfa çekilir, bütün geceyi ve gündüzleri ibadetle ihyâ ederdi. Resul-i Ekrem’le (asm) birlikte mübarek hanımları da hane-i saadetlerinin bir odasında itikâf yaparlardı. Hazret-i Âişe validemiz (ra) Ramazanın son on günü Peygamber Efendimizin (asm) itikâfa girdiğini, ibadetle meşgul olduğunu ve ailesini namaz için uyandırdığını bildiriyor.

Ramazanın son on günü içerisinde itikâfın sünnet-i müekkede olmasının hikmeti, Kadir Gecesini ihya etmektir. Çünkü Kur’ân’ın beyan buyurduğu gibi, bin aydan daha hayırlı1 olması hasebiyle Kadir Gecesi, gecelerin en faziletlisidir. İtikâfın bu geceye rastlamasının feyiz ve sevabı hadsiz ve hesapsızdır.

İTİKÂFTA NELER YAPALIM?

Süratle akıp giden ömür günlerimiz içerisinde, bazen, koşuşturmayı bir tarafa bırakıp zamanımızı tamamen ibadet, zikir, tesbih, Kur’ân, Cevşen, tevbe, istiğfar… vs. gibi ibadetlere tahsis ederek, derin tefekkürde bulunmaya ekmek ve suya duyduğumuz açlıktan daha ziyade açız!

İtikâf sünneti bize dünya hayatının manası ve âhiret hayatının önemi üzerinde tefekkür etme ve ibret alma imkânı sağlar.

İtikâfı, bir tefekkür ve iman hazinesi olan Risale-i Nur’ları çok özel okuma günleri ilân edebiliriz.

Bir Âyetü’l-Kübra, bir Yirmi İkinci Söz, Yirmi Dördüncü Söz, Otuzuncu Söz, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Dördüncü Mektub, Otuzuncu Lem’a gibi tevhid bahisleri, bir Onuncu Söz gibi haşir bahsi, bir On Dokuzuncu Söz, On Dokuzuncu Mektub gibi nübüvvet ve mucize bahisleri ve daha nice bahisler itikâfta müfredat olarak kabul edebileceğimiz bahislerdendir.

İTİKÂFIN ŞART VE RÜKÜNLERİ

İtikâfın şart ve rükünleri şunlardır:
1- Niyet yapılmalıdır.
2- Gündüzü oruçlu olmalıdır.
3- İtikâf bir mescitte yapılmalıdır,
4- İtikâfa niyet eden Müslüman olmalı ve dinî emirler hususunda mükellef bulunmalıdır.

İTİKÂFIN EN AZ SÜRESİ

Hanefîlerden İmam Ebû Yusuf’a ve Malikîlere göre itikâfın en az süresi “bir gün”dür. İmam Muhammed ile Hanbelîlere göre itikâfın en az süresi, kişiye bağlı olarak “bir andır”. Şafiîlere göre ise itikâfın en az süresi “Sübhânallah” diyebilecek kadar bir zamandan biraz fazla olmalıdır.

Demek oluyor ki bir Müslüman, Ramazanın son on günü girdiğinde, itikâf niyetiyle, bir mescitte veya bir camide, “bir an” veya “Sübhânallah” demek süresinden daha fazlaca bulunursa, bu sünneti yaşamış olur. Bir diğer ifadeyle, bir Müslüman, Ramazanın son on günü içerisinde bir mescide vakit namazı kılmak için girerken aynı zamanda “vakit namazı kılma süresince” itikâfa niyet etse, namazı kılıp camiden çıkarken bu sünneti ihya etmiş olarak çıkar.

Başka bir ifadeyle, Ramazanın son on günü içinde, istenilen vakitlerde itikâf yapılabilir. Meselâ yalnız gündüzlerde veya bu günlerin belli vakitlerinde itikâfta bulunmaya niyet etmek sahihtir. Bu durumda niyet edilen süre bitince, itikâftan çıkılmış olur.

İTİKÂFIN EN UZUN SÜRESİ

Ramazan itikâfının en uzun süresi ise, Ramazanın sonuna denk getirmek suretiyle on gündür.

Aralıksız on gün süreyle itikâfta bulunmaya niyet eden birisi:

* Bu süre içinde mecbur kalmadıkça itikâf yaptığı mescitten çıkmaz. Yalnız abdest almak, tuvalete girmek veya ölüm gibi zarurî bir ihtiyacı için çıkar ve hemen geri döner.

* İtikâf süresince hanımına yaklaşmaz. Çünkü Kur’ân, “Mescitlerde itikâfa girdiğiniz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onlara yaklaşmayın.”2 buyuruyor.

Dünya meşgalelerinden sıkılan ruhumuzun, hususî vakitlerde bütün zamanını ibadete ve tefekküre ayırması, önemli bir ruhî teneffüs ve istirahat olarak değerlendirilmelidir.

Dipnotlar:
1- Kadir Sûresi, 97/3
2- Bakara Sûresi, 2/187

Kadının ibadeti ile ilgili dinî hükümler.

Burada kadınlar arasında, kadınların âdet günlerinde camie girebileceği, Kur’ân okuyup dinleyebileceği, oruç tutup namaz kılabileceği şeklinde bir fikir yayılıyor. Bu fikre katılmayan kadınlar cahillikle itham ediliyor. Bunun doğrusu nedir?”

MUAFİYET HÜKMÜNÜN KAPSAMI VE HİKMETİ

Âdetli ve nifaslı kadınlar akan kandan dolayı hadesten, yani hükmî kirlilikten kurtulamıyorlar. Dolayısıyla hükmî kirliliğin sürmesi namaz kılmalarına engel teşkil ediyor.

Aynı gerekçeyle kadınlar bu dönemde Kur’ân-ı Kerîm’e el sürmezler ve Kâbe’yi tavaf etmezler. Çünkü her ikisi de namazda olduğu gibi yine abdest almayı gerekli kılan ibadetlerdir. Fakat camie girmelerinde ve okunan Kur’ân’ı dinlemelerinde sakınca yoktur. Bu dönemde duâ niyetiyle ezberden âyet de okuyabilirler.

Keza kadınlar âdet ve loğusa dönemlerinde oruç tutmazlar. Kadınların bu dönemde oruç tutmaktan muaf oluşları da kendilerine gösterilen İlâhî bir şefkat gereğidir. Çünkü kan kaybı, güç kaybı demektir. Kan kaybına rağmen oruçla emredilmiş olsalardı, bu kendileri için “mâlâyutak” (güç yetirilmeyen) bir emir olurdu. Allah güç yetirilmez emirler vermekten münezzehtir.

Kadınlar bu dönemde tutmadıkları oruçları temizlik döneminde kaza ederler. Fakat kılmadıkları namazları sonradan kaza etmezler.

Cenâb-ı Allah’ın onlara tanıdığı başka bir kolaylık da budur.

ALLAH KOLAYLIK DİLİYOR

Allah Rahman ve Rahîm’dir. Kullarına zorlandıkları her yerde kolaylık dilemiş, güç yetiremedikleri işleri ve ibadetleri teklif etmemiştir. “Allah hiç kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutmaz.”1 âyeti bu hususu bildirir. Âdet ve nifas hali kadının sürekli kan kaybına uğradığı, güç kaybettiği, psikolojik gerginlikler yaşadığı, sıkıntı gördüğü zaman dilimleridir. Bu zor günlerde kadından ibadet mükellefiyetinin kaldırılmış olması Allah’ın şefkatini ve merhametini gösteren İlâhî bir tasarruftur.
Bütün bunlar İlahî kaynaklı emirler olduğundan depresyon konusu olacak bir durum da söz konusu olmaz. Çünkü oruç ve namaz her ne kadar Allah’ın emri ise, bu dönemde oruca ve namaza ara vermek de Allah’ın emridir.
Neticede kadın yine Allah’ın emrini yapmış oluyor.

MUAFİYET HÜKMÜNÜN KAYNAKLARI

Konuya dair hadislerden sadece bir kaçı şöyledir:
* Ebû Humeyş’in kızı Fâtıma, Peygamber Efendimiz’e (asm) geldi. Ve:

“Yâ Resûlallah! Ben istihâzaya müptela bir kadınım. Sürekli kan görüyorum. Temizlenemiyorum. Namazı bırakayım mı?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm):

“Hayır! Bu bir damar kanından ibârettir. Hayız değildir. Hayız görmeye başladığında namazı bırak, hayız kesildikten sonra yıkan ve namazını kıl” buyurdu.2

* Muâze (ra) dedi ki: Ben Âişe’ye (ra):
“Hayızlı kadın neden orucu kazâ ediyor da, namazı kazâ etmiyor?” diye sordum. Bana:
“Sen Harûriye3 misin?” dedi. Ben:
“Ben Harûriye değilim. Öğrenmek için soruyorum.” dedim. Âişe (ra):
“Bu bizlerde de olurdu da, bizler orucu kaza etmekle emr olunur, fakat namazı kaza etmekle emr olunmazdık.” dedi.4

* Hac esnasında Hz. Aişe (ra) âdet görmüştü. Peygamber Efendimiz (asm): “Bu, Allah’ın (cc) Âdem’in kızlarına yazdığı bir fıtrî şeydir. Kâbe’yi tavaf hariç haccın bütün icaplarını yerine getir.”5 buyurdu.

* Hazret-i Âişe Validemiz (ra) anlatıyor:
“Resûlullah (asm) bana:
“Mescitten başörtüsünü getir!” buyurdu. Ben:
“Âdetliyim!” dedim.
Resûlullah Efendimiz (asm):
“Âdetin elinde olan bir şey değil ya…” buyurdu.6

Dipnotlar:
1- Bakara Sûresi: 286
2- Müslim, Hayz, 333; Buhârî, 226
3- Harûrîler, Kûfe civarında Harûra köyünde oturan Hâricî fırkasıdır. Bunlar, dinde şiddet yanlısıydılar. Ümmetin icmâına muhalif bir şekilde, hayızlının hayız zamanında kılmadıkları namazlarını sonradan kazâ etmelerinin vâcip olduğuna hükmederlerdi.
4- Müslim, Hayz, 335
5- Nesâî, Hayız, 1; Buhârî, Hayız, 1;
6- Nesâî, Hayız, 18

Gafil nefsin aldandığı nokta

Mesnevi-i Nuriye’de geçen şu paragrafı açıklar mısınız: ‘Gafil nefis, ahireti dünyanın bitişiğinde ve dünyayla bağlı bir menzil zannediyor.
Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için ahireti düşünmekle ümitvar olur. -ahiret için lâzım olan a’mal külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevi işlerini ebedileştirmek için şöyle bir desise de vardır ki, ‘Matluplarımın dünyada semereleri olmasa da esasları ahiretle muttasıl ve ahirette faydaları vardır’ diye müteselli oluyor. Mesela, ilim gibi, ‘Dünyada menfaati olmasa bile ahirette faydası vardır’ diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.’1 Mevzuyu açıp izah ederek, doğruyu anlamama yardımcı olursanız memnun olurum.”

GAFİL NEFİS HAKİKATLE YÜZLEŞMEK İSTEMİYOR

Bediüzzaman Hazretleri burada nefsin yalancı, cerbezeci, hakikati alt üst edici, doğruyu kafasına göre yorumlayıcı-–tâbir yerindeyse—münafıklık ve flu hâlini nazara veriyor. Nitekim nefsin bu özelliğine daha ilk cümlede ‘gafil’ sıfatıyla dikkat çekiyor. Yani bu nefis gafildir. Gerçeklere kulağını tıkamıştır. Gerçekler nefsi rahatsız etmektedir. Bu yüzden gafil nefis hakikatle yüzleşmek istememektedir.

Hakikatler, Kur’ân’ın verdiği haberler ve görevlerdir. Ve hiç şüphesiz Kur’ân’ın verdiği haberler gafil nefse göre acı, görevler gafil nefse göre zordur. Bu zor görevlerden ve acı haberlerden sadece bir kısmı: Dünyada amal-i saliha adıyla çerçevelenmiş görevler, dünya imtihanı, musibetler, ölüm, kabir suali ve kabir azabıdır. Ruhun eğer salahati yoksa-–gaflette elbette salahatten söz edilemez; bu nedenle—ölümle gafil nefis bu gidişatta oldukça dipsiz kuyuya atılacak ve ölüm onun için haps-i ebediden farksız olacaktır.

Bunlar gafil nefis için acı gerçeklerdir.

GAFİL NEFSİN DÜNYA SEVGİSİ

Gafil nefis söz konusu bu acı gerçeklerle yüzleşmek ve kendisine çeki düzen vermek istemediğinden, kendi kafasınca yorumlar yaparak gerçekleri kendi kafasınca eğip bükmekte, tersyüz etmektedir. Böylece aslında gerçeklerden kaçmaya teşebbüs etmektedir.

Meselâ burada ifade edildiği gibi, ölüm gerçeğini görmek istemiyor, onu atlamak ve güya kaderi atlatmak istiyor. Ahrete inanıyor; inançsız değil. Salih amel gibi, ilim gibi iyi şeylerin fayda getireceğine inanıyor. Fakat ahrete ölümsüz geçiş gibi kendi kafasınca çizdiği bir güzergâh var. Yani gafil nefis imtihan gibi, ölüm gibi, azap gibi lezzetleri burnundan getirecek badireler istemiyor. Salih amel tanımını kendi kafasına göre yapıyor ve salih ameli bu tanımla kabul ediyor.

Bu yüzden gafil nefis, ahrete ölümsüz ve badiresiz geçeceğini umuyor. Aslında bu hali, dünya sevgisinden başı sarhoş olmuşluğun göstergesidir. Dünyanın zevalini düşününce ahiret inancı ona teselli veriyor. Ahrette hayatın devamlı ve baki oluşuna bel bağlıyor. Öyleyse buna göre amel etmek gerekir dendiğinde, ahiret amelini bir külfet görüyor ve başını gaflet kumuna sokarak bundan kendisini kurtarıyor veya kurtardığını zannediyor.

İsteyerek yaptığı-–ve aslında çoğunda riya bulunan—bir takım ameller için de yine kendi fehvasınca uhrevî hedefler çizebiliyor. -Böyle tatmin oluyor.- Meselâ bir hayır eseri görünümünde, ortaya bir gurur heykeli dikiyor. Bu eser için harcamalar yapıyor. Dünyada bunun semeresi nedir dendiğinde, ahreti gösteriyor. Ahrette faydası vardır diyor. Oysa gafil nefis, ihlâs cihetini ihmal ettiğinden, bir hayır eseri görünümüyle ortaya çıkan söz konusu bina ile ilgili olarak riyadan, gururdan, tekebbürden ve övünmekten kendini kurtaramıyor. Bu rezil duygularla yaptığı işi aslında dünyada harcıyor, bitiriyor ve ahrete hiçbir şey bırakmıyor. Fakat gafil nefis bundan habersiz, ahrette bunun semeresini alacağını hesap ediyor.

GAFİL NEFSİN ALDANIŞI

Bilgi edinme ve ilim sahibi olma noktasından da gafil nefis aynı vartaya yuvarlanmaktan kendini kurtaramıyor. Edindiği ilmi, bilgiyi, hikmeti-–çoğu zaman da faydasız bilgiyi—gurur, riya, kibir ve övünç kaynağı kabul ediyor ve bu kabul edişle aslında ahrete hiçbir şey bırakmıyor. Fakat o bu bilgilerin dünyada faydası olmasa bile, ahirette faydası vardır diye teselli buluyor ve böylece faydalı faydasız birçok bilgiyi merakla öğrenmeye, birçok ilmi edinmeye devam ediyor.

Aslında gafil nefis ilim öğrenmek derdinde değil; bu dertte gözükmesinin sebebi, sadece merak saikası ve sadece bunu itibar alma, saygınlık görme gibi işlerde kullanma duygusu. Bu nedenle burada ilim öğrenmekte temel saiki aslında meraktan ve dünyada fayda görmekten-–meselâ itibar görmekten ve alkış almaktan—başka bir şey değildir. Oysa o bunu atlıyor ve işi ahiret inancına bağlıyor. Çünkü itibar kazanması için böyle yapması gerektiğini biliyor. Ve dolayısıyla ilim öğrenme işinde, bir ahiret ameli yaptığı görüntüsünü veriyor. Oysa yaptığı bu işle, sadece söz konusu kötü duygularını gizliyor. İlim öğrenmenin iyi ve sevap cihetini göstermekle, bu gizleme işini de örtüyor, kötü duyguları yutturuyor.

Bediüzzaman hazretleri bu paragrafta son sözünü hülâsa kaydıyla söylemiştir: ‘Nefis devekuşu gibidir; şeytan sofestai, heva da bektaşidir.’ Yani nefis kendini gizlemekte ve doğru işten kaçmakta pek mahirdir. Şeytan tam bir cerbezecidir, nefsi de aldatıyor. Heva ise bir Bektaşi gibi gafil nefsin bu ayıplarına kılıf uydurmakla meşguldür.

Dipnot:
1- Mesnevi-i Nuriye, s. 154 (yeni tanzim s. 291)

Zekât çeşmemiz nereye akıyor

İman ve Kur’ân hizmeti yapılan merkezlere zekât verilir mi?”
DİN HİZMETİNİN ZEKÂTTAN İSTİHKAKI VARDIR

Bu zamanda din hizmetinin her türlüsüne zekât verilir.
Çünkü bu zamanda din hizmetinin her türlüsü manevi cihad hükmündedir.

Çünkü bu zamanda Kur’ân etrafındaki surlar kırılmıştır. Kur’ân’a hücum edilmiştir. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa eder konuma gelmiştir. Kur’ân’ın i’câzı onun çelik bir zırhı olmuştur. Cihad bu zırh ile yapılmaktadır.

Bu zamanda din, iman ve Kur’ân hizmeti Müslümanın en asil ve en acil hizmeti olarak fakir boynunda bulunmaktadır.
Bu zamanda dünya büyük bir köye dönmüştür.
Ne kadar hizmet yapsan, hak dini ne kadar tebliğ etsen, dünya bu hizmete yine aç, yine açtır!
Yedi milyar insana ulaşacaksın; dini, iman-ı tahkikiyi ve Kur’ân’ı ulaştıracaksın!
Bu zamanda önünde hiçbir engel yok! Paradan ve maddî güçten başka!
Bediüzzaman bu nedenle diyor ki: “Bu zamanda İ’lâ-yı Kelimetullah maddeten terakkîye mütevakkıftır.”1
Müslümanın önünde bugün, böyle bir mega-proje var!
Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu dünyaya gösterme2 projesi!
Bu mega-projeye destek vermediğinde sorumluluğu büyük, mahşerde işi vahimdir.

“FÎ SEBİLİLLAH” MADDESİ

Kur’ân, zekât verilecek yerlerden birini “fî sebilillah”3 olarak belirliyor.

Fî sebilillah maddesini dört mezhep uleması cihad, yani i’lâ-yı kelimetullah olarak yorumlamıştır. Ve dört mezhebe göre, mücahidin kılıncı, kalkanı, ok’u, silahı, atı, barınağı, yiyeceği ve sâir tüm ihtiyaçları bu kalemden karşılanabilecektir.

Çünkü İslâm’ı tebliğ etmek için sıcak çatışmalara girme zorunluluğu bulunan eski zamanda cihad malzemeleri bunlardı. Çünkü savaşıp müstebit yönetimleri etkisiz hâle getirmeden o ülkenin halkına ulaşamıyordunuz!

Şimdi ise tek kişinin burnu bile kanamadan bütün dünya halklarına ulaşılabiliyor, medenî metotlarla hak din tebliğ edilebiliyor!

Bediüzzaman bu nedenle diyor ki: “Medenilere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir!”4

DÂHİLDE CİHAD MANEVİDİR

Öyleyse bu günün cihadı manevî bir boyut kazanmıştır.

Bediüzzaman bu nedenle diyor ki: “Dâhildeki cihad-ı mânevî, mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki, maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır.”5

Keza Bediüzzaman diyor ki: “Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını defetmek silâh ile, kılınç ile olmuş; istikbalde, silah, kılınç yerine, hakiki medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlûp edip dağıtacak.”6

Öyleyse, “berahin-i katıa”, yani bürhanlar ve hikmetler, yani Sözler ve Risaleler, bu zamanın elmas kılıncıdır,7 seyfülislâmdır, İslâm’ın kılıncıdır.8

BÜYÜK ÇEŞMEMİZİ SU-İ İSTİMAL ETMEYELİM

Bediüzzaman, Münazarat’ta, işi bu zamanın manevî cihadına zekâtla desteğe getiriyor ve aynen diyor ki:

“Büyük bir çeşme var, şimdiye kadar sû-i istimal ile şûristana dağılıp bazı seele ve acezeye neşvünemâ verdi.”9

Kısa bir tahlil: Şûristan, çorak topraktır. Seele ve aceze, dilenen ve acziyet gösteren insandır. Bu zamana kadar zekât sû-i istimal edilmiş ve böyle çorak topraklara sarf edilmiştir. (Gerçekten hayatî şekilde zekâta ihtiyaç duyan mazlumlar ve ciddi ihtiyaçlılar sınıfı elbette bahsimizden hariçtir. Onlara tabii ki verilebilecektir. Ama ciddi ihtiyaçlı olmasa da sırf onlara tahsis edip, din ve iman hizmetlerini ihmal etmek günahtır, vebali vardır.)

Bediüzzaman devam ediyor: “Bu çeşmeye güzel bir mecrâ yapınız, mesâi-yi şer’iye ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostan-ı kemâlâtınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez ve tükenmez bir menbadır.”

HİZMETE ZEKÂT VERMEK BİR ZARURETTİR?

Suâl: Nedir o çeşme?
Cevap: Zekât. Sizler Hanefî ve Şâfiîsiniz!”10

Bizce mesele o kadar açık ki, cevazın da ötesinde; Bediüzzaman’ın “bostan-ı kemâlât” dediği din, iman ve Kur’ân hizmetlerini zekâtlarımızla desteklemek bir zarurettir!

Artık “taşı, toprağı, binası, halısı, kalemi, kitabı, defteri, bilgisayarı” demeyeceğiz!
Çünkü bunların hepsi bugün cihad malzemesidir.
Meseleye havuz olarak bakacağız ve bu havuzu her şekilde-–araya hülle koyma garabetine düşmeden—zekâtlarımızla destekleyeceğiz.

Bu zamanda bu bir sorumluluktur ve zorunluluktur!
Allah kabul etsin. Âmin!

Dipnotlar:
1- Hutbe-i Şamiye, s. 97; Tarihçe-i Hayat, s. 149
2- Tarihçe-i Hayat, s. 81
3- Tevbe Suresi: 103
4- Hutbe-i Şamiye, s. 217; Tarihçe-i Hayat, s. 105
5- Emirdağ Lâhikası, s. 48
6- Hutbe-i Şamiye, s. 98; Tarihçe-i Hayat, s. 94, 149
7- Tarihçe-i Hayat, s. 105, 243
8- Tarihçe-i Hayat, s. 244
9- Münazarat, s. 245
10- Münazarat, s. 246

Yukarı

4 dilli ve İpad'li imam, açığa alındı,Dini Sohbet

29 Temmuz 2012 Pazar – 14:29
Türkiye’nin en popüler imamı Selman Okumuş’un görevi tehlikede… Camide toplanan paraları zimmetine geçirmek ve gayrimeşru ilişkiye girmek iddialarıyla suçlanan 4 dilli ve İpad’li imam Okumuş, açığa alındı. Okumuş hakkında idari soruşturma da başlatıldı.

İSTANBUL – – Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın twitter’dan ‘Hutbeyi tablet bilgisayarından okuyan İmam Selman hoca iletişim uzmanı’ diyerek övdüğü Kılıç Ali Paşa Camii İmamı Selman Okumuş hakkındaki ciddi iddialar nedeniyle idari soruşturma başlatıldı.
4 dil bilen, bir cuma namazında hutbeyi İngilizce okuyan, hutbelerde İPad kullanan, teknolojiyi yakından takip eden çift ‘master’lı Kılıç Ali Paşa Camii’nin 35 yaşındaki imamı Selman Okumuş hakkındaki iddialar nedeniyle açığa alındı. Kamuoyunda ‘The İmam’ olarak tanınan Okumuş’un ‘Cuma namazı sonrası cemaatten toplanan paraların bir bölümünü zimmetine geçirdiği ve gayrimeşru ilişki yaşadığı’ iddiaları üzerine idari soruşturma başlatıldığı öğrenildi.

MÜFETTİŞ RAPORU OLUMSUZ
Halen süren idari soruşturma çerçevesinde iddiaların kesinlik kazanması halinde Okumuş’un imamlığı da tehlikeye girebilir. İddiaların yalanlanması halinde ise Okumuş görevine dönebilir.
Soruşturma kapsamında, Diyanet İşleri Başkanlığı’na gelen şikayetler üzerine başkanlık bir müffettiş görevlendirdi. Müfettiş raporunda ilk etapta iddiaların doğru olduğu yönünde görüş belirtildi. Bunun üzerine Okumuş, Ramazan ayının başlamasının hemen öncesinde açığa alındı.
Diyanet İşleri Başkanlığı Okumuş’un açığa alınmasının ardıdan camide bir başka imamı görevlendirdi. Diyanet İşleri Başkanlığı uzun süreden bu yana İmam Selman Okumuş’un bu kadar kamuoyunun gözü önünde olmasını istemeyen tavrıyla dikkat çekiyordu. (AKŞAM)

Nefsanî işin sonu, Rahmanî olmaz,Dini Sohbet

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir genç, bir zata gelip, (Efendim, ben Allah rızası için evlenmek istiyorum) der. O zat da, (Cenab-ı Hak sana, arzuna uygun bir kız nasip etsin!) diye dua eder. Allahü teâlâ, gencin hâlis niyetini ve o mübarek zatın duasını kabul eder. Allah rızası için gelen, muradına erer. Çok saliha bir kızı Allahü teâlâ ona nasip eder. Bu, her iki taraf için de büyük bir nimettir. Her işini besmeleyle yapan, namazını kılan, tesettüre riayet eden, Allah’tan korkan bir hanıma kavuşmak nimet olmaz mı? Kendisini ve hanımını haramlardan koruyan koca da, hanım için büyük nimettir. Kızın babası da mesuttur, bahtiyardır, çünkü (Kızını fâsıka veren melundur) hadis-i şerifinde bildirilen duruma düşmüyor.
Eğer bir ana baba, kızını vereceği kişiye, dininden önce onun mesleğini ve parasını soruyorsa, o kızın hayatı sönmüştür, bitmiştir. Ana baba da ölünceye kadar ondan hayır görmez. Çünkü vasıtanın istikameti değişti. İstikamet Cennet iken, dünyaya döndü. Mesleğini, dünyalığını sormak, nefsanî bir harekettir. Nefsanî hareketin sonu, Rahmanî olamaz. Allahü teâlâ bir hadis-i kudside, (Nefsinize düşman olun! Çünkü o nefsiniz bana düşmandır) buyuruyor. Yani nefsine uyan, nefsanî hareketler peşinde koşan, Allah’ın düşmanı olur.
Karşı tarafın şunu bunu istemesi yüzünden, evlilikler daha başlamadan bozuluyor. Dindarlığını düşünmeden, malı mülkü olana kızlarını veriyorlar, ama 7-8 ay sonra hem de, sopayla, dayakla boşanıyorlar. Kendimize gelelim, dindarlıktan başka üstünlük aramayalım. Hazret-i Ömer buyuruyor ki: (Müslüman olmak, kemal noktasıdır. Müslüman olmanın üstünde, hiçbir itibar ve şeref yoktur. Kim Müslüman olmak şerefinin dışında, herhangi başka bir şeyde, izzet ve şeref ararsa, Allah onu mutlaka rezil eder.)
Mübarek zata biri, (Efendim bir hırkanızı da bana verseniz, memleketimde talebe yetiştireyim) demiş. O mübarek zat da, (Bir merkebe benim hırkamı giydirsen, o merkebin kafasına benim külahımı koysan, bu merkep, merkeplikten çıkar mı?) demiş. O da, (Çıkmaz efendim) deyince, buyurmuş ki: (Eğer sen hırkama ve takkeme gönül bağladıysan, sana onu versem de, külahımı başına geçirsem de, sen yine aynı kalırsın. Sen gel de, önce dinini doğru olarak öğren ve hakiki Müslüman ol!)