Bu Tarikatın Gayesi Hizmettir – İslami Sohbet

HİZMET
–“Hizmet edene hizmet edilir çünkü hizmet nimettir”
–Biz malımızı, canımızı, devletimizi (malımızı mülkümüzü), elbisemizi sofilerin ayaklarının altına atmışız.

–. Biz bu hizmetlerde ortağız. Bu ortaklıkta ticaret ölünce bitmez. Yüz sene, beşyüz sene de değil, kıyamete kadardır

–“Kimki vakıflta hizmet eder ise bilsinki o direkten olarak Resuli
Ekreme(SAV) hizmet ediyor”.
–“Bu vakıf için gayret edin. Bu hizmet önünüze gelen bu iş size
Bir devlettir.”
–“Vakıflarda Hizmet edenlere, merked hariç köyde çalıştığınızın
Aynısı verilir. Bu vakfın bir ucundan tutana, hizmet edene
Amellerimizin yarısını vereceğiz. Siz hizmet edin size himmet
bize vacip olur.”
– “Hizmet etmek sevaptır.”
–Vird çeken,hatme yapanın ameline biz ortağız.
Hizmet yapanda bizim amelimize ortaktır.
–Bu hizmetlerde sadatlara ortak oluyorsunuz. Hem de bir dükkana ortak olmak gibi değil, fabrikaya ortak olmak gibidir. Siz bir insana sohbet ederseniz, o insan namaza başlarsa, tövbe alırsa, onun yaptığı bütün ibadetler sizin hanenize de yazılır. Kıldığı namaz, çektiği virtler hepsi size ve Peygamber (s.a.v) efendimize ve bütün sadatlara yazılır

– “Baskalarina hizmet etmek isteyenler, kendilerini islah etsin yeter.
Çünkü nefsini islah eden kimse baskalarina fayda verebilir ve güzel
seyleri temsil edebilir.Sadat-i Kiram,nefislerini islah edip güzel ahlaki
elde ettikleri için Allah yolunda insanlara büyük fayda vermislerdir.
En büyük hizmet,güzel ahlakli ve edepli bir insan olmaktir.?”
–“Kendinize Hızmete Bulun
Bir hac ziyareti sırasında Gavs (k.e.) Hz. leri
oturmuşlar ve rahlelerinin üzerinde Kuran okuyorlar.

O esnada Kuran okumak için gelen hacı adaylarına da
bir yandan kendi taraflarında olan rahlelerden bir bir
veriyorlar ve aynı zamanda da Kuran okumaya devam
ediyorlar.

Bu hali gören hızmetlilerden biri Mübarek sıkıntı çekmesin
niyeti ile;

-Gurban siz zahmet etmeyin rahleleri biz dağıtırız. diyor.

Mübarek tebessüm ederek bakıyor…;

-Neden benim hızmetime mani oluyorsunuz? Biz ümmet-i
Muhammed’e Allah için hızmet ediyoruz hadi siz de gidin
kendinize bir hızmet bulun. Hızmetimize mani olmayın. Diyor”.

islami sohbet,islami sohbet kanalları,islami sohbet net,islami sohbet odaları net,islami sohbetler,islami sohbete,islami sohbet kanal 7,islami sohbet siteleri,islami sohbet chat,islami sohbet dinle
islami sohbet odaları,islami sohbet kanalları,islami sohbet net,islami sohbet odaları net,islami sohbet kanal 7,islami sohbet siteleri,islami sohbet chat
islami sohbet dinle
islami sohbet konuları
islami sohbet indir
islami sohbet ankara
islami sohbet arkadaşlık
islami sohbet anadolu gurbet
islami sohbet arşivi
islami sohbet antalya
islami sohbet avrupa
islami sohbet almanya
islami sohbet anadolu gurbet hollanda
islam sohbet ankara
sohbet islami arkadaş
islami sohbet bedava
islami sohbet bursa
islami sohbet bayanlarla
islami sohbet net
islami sohbete baglan
islami bayan sohbet
islami sohbet duabahcesi
bayburt islami sohbet
berlin islami sohbet
islami sohbet chat
islami sohbet com
islami sohbet cet
islami sohbet chat odaları
islami sohbet canlı
islami sohbet candan ünal yazıları
islami chat sohbet
islami sohbet cet odaları
islami sohbete.com
islami sohbetler chat
islami sohbet dinle
islami sohbet dk
islami sohbet odaları
islami sohbet dinlemek istiyorum
islami sohbet dini chat
islami sohbet duabahcesi
islami sohbet dersleri
islam sohbet dinle
islam sohbeti dinle
islami dul sohbet
islami sohbet et
islami sohbet evlilik
islami sohbet eşliginde ilahi dinle
islamı sohbet evlılık zıyaretçı defterı
islami sohbet etmek istiyorum
islami sohbet e
islami sohbet evlilik sitesi
islami sohbet evi
islami sohbet etmek
islami evlilik sohbet odaları
islami sohbet facebook
islami sohbet fazileti
islami sohbet forum
islami sohbet fm
islami sohbet face
islami sohbet gen tr forum
forumankebut islami sohbet kuran tefsir fıkıh tasavvuf risale paylaşım merkezi
islami sohbet gen
islami sohbet görüntülü
islami sohbet gen tr forum
islami sohbet gen r
islami sohbet girişi
islami sohbet güzel sözler
islami sohbet gerdek
islami sohbete giriş
islam sohbet grubu
islam gülü sohbet
islami sohbet hocaları
islami sohbet hattı
islami sohbet hollanda
islam sohbet hattı
islami sohbet nihat hatipoğlu
islami sohbet anadolu gurbet hollanda
islam hakkinda sohbet
islami sohbet indir
islami sohbet izle
islami sohbet izmir
islami sohbet istanbul
islami sohbet ilahi
islami sohbet ilahiler
islami sohbet irc
islami sohbet indir mp3
islami sohbetler izle
islami sohbetlerin önemi
islami sohbet javasız
islami sohbet java
islami sohbet odaları java
islami sohbet kanalları
islami sohbet kanal 7
islami sohbet konuları
islami sohbet kanalı
islami sohbet kitapları
islami sohbet konya
islami sohbet kanal 7 net
islami sohbetler
islami çet sohbet lider
islami sohbet mirc
islami sohbet mp3 indir
islami sohbet müslümanlar
islami sohbet mobil
islami sohbet mirc indir
islami sohbet mp3
islami sohbet müslüman nesil
islami sohbet muhabbet
islami sohbet mynet
islami sohbet malatya
islami sohbet net
islami sohbet nur
islami sohbet nasıl yapılır
islami sohbet nedir
islami sohbet net forum kaydol
islami sohbet nihat
islami sohbet net kanal 7
islami sohbet nasıl
islami sohbet nihat hatipoğlu
islami sohbete net
islami sohbet odaları
islami sohbet odaları net
islami sohbet odası
islami sohbet oku
islami sohbet odaları konya
islami sohbet odaları kanal 7
islami sohbet odaları 7
islami sohbet odaları nur
islami sohbet power
islami sohbet programı indir
islami sohbet portalı
islami sohbet platformu
islami sohbet programı
islami sohbet power net
islami sohbet odaları
islamisohbet.net sohbet php
islami sohbet radyoları
islami sohbet radyo
islami sohbet radyo dinle
islami sohbetorg
islami sohbet radyo kanalları
islam sohbet radyosu
islami sohbet gen r
ravza gülü islami sohbet
rüyada islami sohbet
islami sohbet siteleri
islami sohbet söyle net
islami sohbet sesli
islami sohbet sözleri
islami sohbet soru cevap
islami sohbet script
islami sohbet seviyeli
islami sohbet sesli chat
islami sohbet s
islami sohbet serverleri
islami sohbet timurtaş
islami sohbet tanışma
islami sohbet toplantıları
islami sohbet gen tr forum
tevhid islami sohbet
forumankebut islami sohbet kuran tefsir fıkıh tasavvuf risale paylaşım merkezi
islami radyo dini sohbet us
islami sohbet videoları
islami sohbet vaazlar
islami sohbet video
islami sohbet vaaz
islami sohbet videolar
islami sohbet ve chat
islami sohbet ve arkadaşlık
islami sohbet ve evlilik
islami sohbet ve yarışma
islami sohbet ve ilahiler
islami sohbet xat
islami sohbet yazıları
islami sohbet youtube
islami sohbet yap
islami sohbet yarışma
islami sohbet yolum
islami sohbet yeri
islami sohbet yazılı
islami sohbet yerleri
islami sohbet yeni
islami yolu sohbet
islami sohbet ziyaretçi defteri
0 islamı sohbet
islami sohbet 1
islami sohbet 7
islami sohbet 724
islam sohbet 7
islami sohbet odaları 7

Dikkat Tehlike Var!

Dikkat Tehlike Var!
Kur’an’dan bir öğreti ile malumdur ki iktidarı ele almanın üç yolu vardır: Birincisi; kan dökmek. İkincisi; entrika çıkararak iktidarı ele geçirmek. Üçüncüsü; ilimden elde edilen çıkarım ile adil ve ıslah edici bir yönetim tarzı uygulayarak halkın sevgisini kazanmak. Bunlardan üçüncüsü zor olanıdır. Zor olmakla birlikte Nebevi bir metot gerektirdiğinden taliplisi de azdır. İlk ikisinin ise taliplisi ve uygulayıcısı çoktur. Usta idareciler ilk ikisini olduğu gibi üçüncüsünü de sahtekârlıkla kullanırlar.
Bu ustaların pirlerinden biri de hiç şüphesiz Firavun’dur. Firavun kan dökmeyi ve entrikayı çokça kullanmakla birlikte ilim kanadının nübüvvet ayağını da Belam vasıtasıyla oturtur ki güçlü bir iktidar elde eder. Firavunun ve idare sisteminin Kur’an’da uzun uzadıya bahsedilmesinin hikmetlerinden birisi de; Firavuni sistemlerin müminler tarafından iyice anlaşılmasının elzem olması gerekliliği olsa gerek. Malum, Firavun iktisadi dengeyi Karun’la, askeri ve teknik sorunları Haman’la olağan üstü görsellik sevdalısı ahmak kitlelerin kontrolünü büyücü ve sihirbazlarla, kitap ve sünnet eksenli tevhidi direnişi de satılmış saray uleması Belam ile halletmeye çalışır. Ve bütün bu kurumları da ustalıkla kurduğu entrikalarla ayakta tutmaya gayret eder. Bunun içindir ki zulüm ve küfür iktidarları entrikasız ayakta kalamaz. Entrikanın tıkandığı yerde kan dökülerek bastırılan muhalefet ruhu yeniden yeşerene kadar bu süreç devam eder gider.
Firavuni metot da ortaya konan en belirgin entrika halkı hiziblere ayırarak ileride olması muhtemel muhalefet ittifakının önünü kesmektir. Usta entrikacı Firavun’un kullandığı bu metot Kuran-ı Kerim’de Kasas suresinin. 4. Ayeti kerimesinde mealen: ” Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” şeklinde buyrulmaktadır.
Halkın gücünü kırmak, zayıf tutmak için halkı çeşitli şekillerde fırkalara bölen, Milat öncesi Firavun, İsrailoğullarını sınıflara ayırarak her sınıfa farklı vazifeler vererek kullanıyordu. Kimi sınıfı kendisine daha yakın tutarak onları diğerlerine oranla daha refah içerisinde yaşatıyor böylelikle. Ve aralarında rekabet hissi dikiyor ve bu toplumsal çekişmeden Firavun’un sistemi nemalanıyor ömrü uzuyordu.
Milad öncesi ilkel Firavuni siyaset metodu, otuz yıllık hilafet döneminden sonra Emeviler dönemi ile birlikte daha da gelişti. Fıkhi mezheplerin de toplumsal çekişme esnasında kullandığı bu dönemden sonra işin içerisine tarikatlar da karışınca zaman zaman Osmanlı döneminde saltanatın bekası için her şey bir malzeme olarak kullanıldı. Maktuller devletin bekasına kurban edilirken vahye dayalı bilgiden eser yoktu. Ama vahye dayandırılmış fetvalar saray uleması eliyle mühürleniyordu. Osmanlıdan sonra hiper gelişmişlik gösteren Firavuni entrika metodu genellikle Türkiye ve diğer İslam coğrafyalarında ustalıkla işletilmektedir. Ustalıkla işleyebilmesinin ilk şartı ise; halkı mümkün olduğunca bilgisiz bırakmak ya da bilgi kirliliğine boğmaktır. İkinci şartı ise; kişiliksiz ve kompleks sahibi bireylerden oluşan bir kitle meydana getirmektir. Böylelikle bilgisiz ve kişiliksiz bireyleri hiziplere ayırmak daha kolay olacaktır. Sayısal çokluğu bir kıymet zannederek kendisinin de adam yerine konduğunun hissine kapılan kişiliksiz bireyler olmadık sembol ve renkler vasıtasıyla kolayca taraf olma psikolojisine girecek ve “ben de büyük bir oluşumun bir parçasıyım” hissi ile her türlü kullanılmaya müsait bir birey olacaktır. Kullanıma müsait bireylerin oluşturduğu hizipler diğer hiziplerle rekabet ede dururken idari çarpıklıkları sorgulayabilecek tefekkür zamanı elde edemeyecek, böylelikle güçlü bir muhalefet oluşamayacaktır. Bir de bunlara geçim sıkıntısı, hayat şartları, kişisel sorunlar da eklendiği zaman Firavuni siyaset metodu işliyor demektir.
Hiper gelişmiş Firavuni idare metotlarında sadece rejim ve kurucusu ilahlaştırılmaz. İlkel Firavun melik’lik ve rab’lik iddiasında bulunurken aynı zamanda ilahlık mertebesini de istiyordu. Toplumsal gelişmişliğin doğması ile birlikte Firavuni metot da gelişti. İma yolları ile rejim ve kurucusu ilahlık ve peygamberlik makamına oturtulmak istenirken alternatif din sunumunda yeni mezheblere ve tarikatlara gereksinim duyuldu. Bu yeni hizipler ve tarikatların amacı; içi boşaltılmış vahy dinini de kullanarak amaçsız ve sorgulama yeteneğini yitirmiş, sorgulasa da ancak rejimin istediği kadar sorgulayabilen halk kitlelerini meydana getirmekti. Buna binaen yeni bir din evrimi ile kaim olan Firavuni sistem resmi mezhepleri olarak siyasi partileri kurar. Bununla birlikte batı tarzı kültürel, sanatsal ve sporsal faaliyetlerin çoğu amaçsız kitleler oluşturmak için kurulmuş birer tarikat niteliğindedir. Rejim kendi akaidine uymayan mezhebi(partiyi) aforoz ettiği gibi kendi amaçlı amaçsızlıklarına da hizmet etmeyen faaliyetleri desteklemez. İşte bu noktada futbol tarikatının önemi ortaya çıkacaktır.
Kişiliksiz ve kompleks sahibi bireylerin aidiyet hissinden yola çıkılarak kurulan bu mezheb ve tarikatlar, “ben de önemli bir adamım ki böyle bir camiada kendime yer buluyorum” psikolojisiyle hareket eden kitleleri kendine bağlar. Taraf ve ait olmanın verdiği hazz ile müritler ya da halk çoğunluğun tarafında olma halinin verdiği mutluluk ile artık kolayca güdülme aşamasına gelir. Memleket yıkılsa da o gün iki büyük takımın maçı varsa kimsenin umurunda değildir. Hafta ortasına kadar yapılmış maçların kritiği hafta ortasından yine hafta sonuna kadar yapılacak maçların kritiği ile günler geçer. Yenenler en şerefli yenilenler en şerefsizdir(!) Tabi taraftarlar açısından da böyle zikirleri “top”ludur. Kişiliğini, onurunu sadece takımın başarısına endeksleyen bireyler her maçı kişilik sendromu ile beklerler. Küfür ettiği takımın oyuncusu milli takım kadrosuna geçince veya bir dahaki sezon kendi takımına geçince birden gözdesi oluverir. Futbol aşkı en büyük platonik aşktır. Karşılığı olmayacağı en belirgin olduğu halde hiçbir maşuk kendisine bu kadar ahmak âşık bulamamıştır. Rejimin olmazsa olmaz farz ve vaciplerini partiler eliyle sağlayanlar müstehaplarını da en çok futbol tarikatı vasıtasıyla yerine getirirler.
İslam coğrafyasında özellikle Türkiye coğrafyasında çevrilen entrikalar bitmek bilmez. Önce Arap Türk diye bölersin. Sonra kontrollü bir şekilde Türk Kürd diye bölersin. Kürd’ün ırkçılıktan bunalıp İslam kardeşliğine kaçmasını engellemek için örgütler kurarsın. Sonra Kürd bütün müslümanları ırkçı rejimin taraftarı zanneder. Vakti geldiğinde örgüt çökertilir. Bütün müslümanlar töhmet altında bırakılır. Bir taşla on kuş avlarsın. Alevi sunni diye ayırırsın. Sunnileri temsilen bir teşkilat kurarsın. Alevilerin nezdinde Sunniler yezidi olur. Ateistleri aleviler içerisinde beslersin sunniler gözünde aleviler ateist olur. Halbuki ne alevilerin sözü geçer ne sunninin. Daha yetmez sağcı, solcu, merkezci, “İslamcı” partiler kurarsın. Daha da yetmez taraftarlar kitlesi oluşturursun.
Böylece halk ırk, mezheb, particilik, taraftarlık gibi tüm bölünmüşlüklerle boğuşurken istediğin gibi at koşturur istediğin tahakkümü kurarsın. Güneydoğu, ortadoğu gibi bölgelerde haritalar şekillendirmeye çalışırsın. Rahat rahat işgal edersin. Kimine askeri işgal, kimine ekonomik işgal, kimine de kültürel işgal yaparsın, Yerli işbirlikçilerin vatanperver, ülkesini ve halkının hakkını savunanlar terörist olur.
Sular tamamen tersine akar. Şeyh Edebali(r.a)’nin Osman Bey’e nasihati tersine döner. İlahlık taslayanları kutsamak, ilahların iktisadi yönünü hafifletmek, askerliğini yapmak, sabırla sıkıntılara katlanmak hep halkın vazifesidir. Aşağılanmak, horlanmak, sömürülmek halkın, zalimlik, sömürmek, had bildirmek Firavunların.
Bu tehlikeli durum içerisinde müminler, entrikaların tuzağına düşmeden, ahmakça bölünmüşlüklere tevessül etmeden ittifak edilen konular üzerinde konuşarak hep birlikte “ALLAH’ın ipine sarılarak” kurtuluş yoluna doğru koşmalıdırlar. Musa(a.s)’nın peşine düşen Firavun nasıl sularda boğuldu ise mazlum mümin halkın peşine düşen Firavunlar da mutlak kendi tuzaklarında boğulacaklardır. Ama biz boğulacağımız tarafa değil de küfrü boğacak taraf olan Kur’an deryasına doğru koştuğumuzda böyle olacaktır. Entrikacı rejimlerin istediği yöne koşanlar boğulacağı yere doğru koşanlardır. ALLAH-u Teala’nın işaret ettiği tarafa koşanlar, zalimlerin boğulup mazlumların kurtulacağı tarafa koşanlardır.
Gerçekten ALLAH, kâfirlerin hileli-düzenlerini boşa çıkarıcıdır.

Yola Gelmek, Yolda Olmak

Dil ile “inandım, iman ettim” demek kolaydır. Bütün mesele inandığımızı yaşamakta, yalpalamadan istikamet üzere yürümekte, rüzgâr nereden eserse essin, müstakim yani dosdoğru olmaktadır ki çetin iştir. Halimizden yakınıyor, yaptığımız kulluğu kendimiz bile beğenmiyorsak, bazı şeyler “yolunda gitmiyor” demektir. Şikayet etmek, kendimizden kaçarak kalbimizdeki huzursuzluk yahut sıkıntıyı görmezden gelmek yerine çare aramanın yoluna bakmak, işleri hâle yola koymanın gayreti içinde olmak gerekir.
Sahabeden Süfyan b. Abdullah es-Sakafî r.a., Hz. Peygamber s.a.v.’e gelir ve “Ey Allah’ın Rasulü!” der; “İslâm’ı yaşama hususunda bana öyle bir söz söyleyiniz ki bir daha sizden başkasına bir şey sorma ihtiyacı hissetmeyeyim.”
Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurur:
“Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğu ol!”
Büyük alimlerimizden Kâdî İyâz rh.a., Efendimiz s.a.v.’in bu talimatının “cevâmi’ul-kelîm”den, yani az kelamla çok mana anlatan sözlerden olduğunu, Hz. Peygamber s.a.v.’in 23 senelik risaleti müddetince tebliğ eyledikleri her şeyin bu hadiste özetlendiğini söyler.
İslâm’ı yaşama konusunda Süfyan b. Abdullah r.a.’ın şahsında hepimize verilen bu kısa talimatı hayata aktarmak göründüğü kadar kolay değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de “dosdoğru olma”yı emreden ayetler vardır ve bunlardan Fahr-i Kâinat Efendimiz’e hitaben gelen “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 112) buyruğu, O’na “Hud suresi beni ihtiyarlattı” dedirtecek kadar ağır sorumluluklar içermektedir.
Dil ile “inandım, iman ettim” demek kolaydır. Bütün mesele inandığımızı yaşamakta, yalpalamadan istikamet üzere yürümekte, rüzgâr nereden eserse essin, müstakim yani dosdoğru olmaktadır ki çetin iştir.
Halimiz vaktimiz nasıldır?
Elhamdülillah müslümanız. Çoğumuzun ayetten, hadisten, günahtan, sevaptan, ahiretten, hesap gününden haberi var.
Dünyanın fani olduğunu, bir gün mutlaka öleceğimizi hepimiz biliriz. Sorulsa, bu dünyaya Allah’a kulluk edelim diye imtihan için gönderildiğimizi, Cenab-ı Hakk’ın kalbimizden geçenlere varıncaya kadar her halimizi bildiğini, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu söyleriz ama yine de yakamızı gafletten büsbütün kurtaramadığımız olur. İbadetlerimizi aksattığımız, bunları her vakit severek, bütün erkânına riayetle, huşu içinde yerine getiremediğimiz için huzursuz olanlarımız çoktur. Bazen nefsin hevasına uyar, dünyanın aldatıcı cazibesine kapılır, farkına bile varamadan bir günahın içinde buluruz kendimizi. Zaman zaman kibirden, öfkeden, hırs, haset ve gösterişten kendimizi alamadığımızı itiraf eder, bunlardan kurtulamamanın sıkıntısını duyarız. Dilimiz Allah der de kalbimiz ürpermez.
Bütün bunlar varsa, halimizden yakınıyor, yaptığımız kulluğu kendimiz bile beğenmiyorsak, bazı şeyler “yolunda gitmiyor” demektir. Şikayet etmek, kendimizden kaçarak kalbimizdeki huzursuzluk yahut sıkıntıyı görmezden gelmek yerine çare aramanın yoluna bakmak, işleri hâle yola koymanın gayreti içinde olmak gerekir. Ne söylediğimizin farkındaysak eğer, namazlarımızın her rekâtında tekrarladığımız “(Allahım) bizi sırat-ı müstakîme (dosdoğru yola) yönelt!” niyazı, aradığımız çare yahut yolun hiç değilse adını bildirmektedir bize.
Sadık bir rehber ihtiyacı
Fatiha suresinde Cenab-ı Hakk’tan “sırat-ı müstakim”i istemekle kalmıyor; yanlışa sapanların, Allah Tealâ’nın gazabına uğrayanların gittiği yollardan bizi muhafaza etmesi niyazında da bulunuyoruz. Dosdoğru yol yanında, eğri büğrü, yalan yanlış, tehlikeli yollar da var demek ki ve biz evvela bir yol tercihiyle sınanıyoruz. Ama yolların hangisi haktır, hangisi bâtıldır, bunu bilmek, sırat-ı müstakimin tarifini öğrenmek yetmiyor. Dosdoğru yola yönelmek, o yolda kararlılıkla yürümek de imtihanımızın dahilinde.
İşte bu yürüyüşte yol iz bilen bir rehber şart. Öyle olmasaydı Cenab-ı Mevlâ yolu ve yürüyüş tarzını kullarına bir şekilde bildirir, bu yolda ümmetine rehberlik eden, yolun nasıl yürüneceğini bizzat gösteren peygamberler göndermezdi. Şu halde sırat-ı müstakime yönelmek de kâfi gelmemekte, Rasul-i Zişan s.a.v.’in ayak izlerini hakkıyla bilen peygamber mirasçısı bir kılavuzu bulup onun kafilesine katılmak da icap etmektedir. Esasen sadık bir rehber arayışı, sıratı müstakime yönelme ve istikamet üzere yürüme kararlılığının gereğidir.
Allah’a layıkıyla kul olmak, dünya yolculuğumuzu salimen tamamlayıp yüz akıyla Huzur’a varmak istiyorsak, öncelikle doğru yolu ve o yolun kılavuzunu aramakla mükellefiz. Kararlılıkla, samimiyetle, halis niyetle arayan mutlaka bulur. Çünkü Cenab-ı Hak kendisine yönelenleri, bu uğurda çaba gösterenleri doğru yola ileteceğini, hidayete erdireceğini vaat etmiştir. O, vaadinde en sadık ve güvenilir olandır.
İç içe geçmiş yollar
İşte bu ilâhi vaat bazen, kulun Allah dostu kâmil mürşitlerin varlığından haberdar edilip, kalbinde onların kervanına, talim ve terbiye halkasına katılma arzusunun uyandırılması ile gerçekleşir.
Allah’ın veli kullarının Hz. Peygamber s.a.v.’den devraldığı talim ve terbiye sistemine sonraki zamanlarda “tasavvuf” adı verilmiş, sırat-ı müstakimde bu sistem dahilinde yürümeye “tarikat” denilmiştir. Tarikatler, “ihsan” mertebesine ulaşmak için dosdoğru yolu Sahabe-i Kiram gibi yürümeyi öğreten mekteplerdir. Çokluğu ve çeşitliliği ufak tefek metot farklılığından kaynaklanır. Ehl-i Sünnet çizgisinde olmak şartıyla hepsi de haktır. Tarikatlerin çokluğu, aynı kaynaktan gelen suyun her evde farklı musluklardan akması gibidir. Muslukların çeşidi veya sayısı değil, kaynağın Kur’an ve Sünnet olması önemlidir. Çünkü sırat-ı müstakim Kur’an ve Sünnet yoludur.
Müslüman ancak Kur’an ve Sünnet’e uymakla dosdoğru olabilir. Şeriat, sünnet ve tarikat kelimelerinin sözlükte “yol” manasına gelmesi bu hakikate işaret eder. Fakat bazılarının zannettiği gibi bu yollar birbirinden ayrı değildir. Aynı zemin üzerinde iç içedirler. Şeriat, yolun zeminini ve sınırlarını belirler. Sünnet bu yol üzerindeki uyarı ve işaret levhaları gibidir. “Yöntem” manasına “yol” demek olan ve daha ziyade bir yürüyüş tarzını, yol tutma biçimini ifade eden tarikat ise geniş otobanlar üzerindeki özel yahut bölünmüş şeritlere benzer. Bir hedefe çabuk varabilmek için, daha hızlı ve güvenli gitmeyi sağlayan tahsisli yollar elbette asıl yolun zemini dahilindedir.
Bâtın fıkhı da var
Tasavvufta maksat “ihsan” makamıdır. İhsan, daimi bir zikir halidir. Allah Tealâ’nın her an bizi gördüğü bilinciyle O’ndan gafil olmamak, her işimizde O’nun rızası istikametinde davranmaktır. İnsan ancak böyle bir hali kuşanmakla güzel ahlâka, züht, takva ve ihlâsa ulaşabilir. Aksi takdirde yapılan ibadetler kuru bir şekilden ibaret kalacak, Allah’a kulluktan zevk alınamayacak, huzursuzluk bir kurt gibi sürekli insanın içini kemirecektir. Bu sebepledir ki tasavvufa “bâtın fıkhı” demişlerdir. Nasıl herhangi bir ibadetin zahirî şartlarını öğrenip bunları yerine getirmek bir mecburiyetse, ihlâs ve huşu gibi batınî şartlarını hal olarak kesbedip hem kalbimizi hem ibadetlerimizin içini mamur kılmak da bir mecburiyettir. Batınî haller sözle, okuyarak değil; yaşanarak, görerek, mükemmel bir örnekten talim edilerek kazanılır.
Sahabe-i Güzîn‘in yaşadıkları devri “Asr-ı Saadet” yapan şanlı yürüyüşlerini, yani dosdoğru olmayı Efendimiz s.a.v.’in örnekliğiyle öğrendikleri gibi, sonraki nesiller de aynı yürüyüşü Hz. Peygamber s.a.v.’in mirasçısı alimlerden, kâmil mürşitlerden aynı yöntemle öğrenmiştir. Bundan sonra da böyle öğrenilmeye devam edilecektir. Öyleyse bir mürşid-i kâmilin kapısını çalmak, yola gelmek, böylece işleri hale yola koymak zarureti vardır.
Peki kâmil mürşit kimdir? Biz bir insanın Allah dostu, güvenilir bir kılavuz olduğunu nasıl anlayacağız?
Aramayan bulamaz
Madem bizi alıp sırat-ı müstakim üzere, Kur’an ve Sünnet çizgisinde yürütecek bir rehber bulmak istiyoruz, öyleyse o rehberde arayacağımız yegâne özellik “Kur’an ve Sünnet ölçülerine bağlılık” olmalıdır. Kâmil mürşitler Allah’ın veli kullarıdır. Velayete istikametle, yani dinin emir ve yasaklarına harfiyen uymakla, ibadette devamlılık ve titizlikle, nafilelerle ulaşıldığına göre, istikamet sahibi kimselerin Allah dostu olduğuna hükmetmelidir. Fakat evliyaullahtan olan salih müminlerin hepsi irşatla vazifeli değildir. İrşat vazifesiyle Hz. Peygamber s.a.v.’in örnekliğini sürdüren Allah dostu mürşid-i kâmillerin zahire yansıyan en belirgin özelliği, Sünnet-i Seniyye’ye harfiyyen uyma duyarlılığıdır.
Bunun dışında keramet gibi olağanüstü haller aramak doğru bulunmamıştır. Çünkü “evliyaullahın iradesi dışında kendilerinden sâdır olan fevkalade hal” manasına keramet, her kâmil mürşitte görülmeyebilir. Kaldı ki keramet istikametten daha üstün bir ölçü değildir. İstikamet yoksa, keramet tek başına velayet alameti de olmaz. Keramet düşkünlüğü, “istidrac” denilen ve fasık kimselerde de görülebilen olağanüstü hallere aldanıp yanlış yollara sapmaya, yanlış kişilerin peşine takılmaya sebebiyet vereceğinden, tehlikeli bir yöneliştir.
Arayış aşamasında kendisine ulaşılan mürşidin Ehl-i Sünnet çizgisinde istikamet sahibi kâmil ve sâlih bir zat olduğu anlaşıldıktan sonra onu kendimizce imtihana tabi tutmaya kalkışmak, kusurunu bulmak için beşerî hallerine tecessüs göstermek, halis niyetle aramadığımıza işarettir; kısmetsizlik sebebidir.
Bir ‘yol’a girmek
Esasen sırf Allah rızasını kazanmak, bâtınını mamur kılmak niyetiyle kibirden ve önyargılardan arınmış halde bir kâmil mürşide varanlar, onun meclisindeki manevi atmosferden etkilenecek, bakıldığında Allah’ı hatırlatan bu büyük veliye karşı gönüllerinde bir muhabbet ve emniyet hissedeceklerdir. İşte şimdi ona intisap etmenin, sırat-ı müstakime çıkarması için bu sadık rehberin kendisine uzattığı eli tutmanın vakti gelmiştir.
Tasavvufta bir kişinin gidip bir şeyhe bağlanmasına “intisap”, “inabe”, “el alma”, “tövbe alma” gibi isimler verilir ve bunların tarikatlere göre değişen usulleri vardır. Böyle şekil gibi görünen usul ve âdab önemlidir. Çünkü çerçeve veya kap hükmündeki usuller özün muhafazası, esasın dağılıp bozulmaması için şarttır. Üstelik tasavvufun bütün usul, erkân ve adabı mutlaka Efendimiz s.a.v.’in bir uygulamasından alınmıştır. Nitekim intisap Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “biat alma” usulüne dayanır. Hz. Peygamber s.a.v. zaman zaman kendisine kayıtsız şartsız tabi olmaları yahut belli bazı konularda sorumluluk üstlenmeleri hususunda ashabından “söz” alır, karşılıklı sağ eller tutulmak yahut üst üste konulmak suretiyle yapılan bu sözleşmeye “biat”denirdi.
Mürşide intisap, intisap edenin ona tabi olacağı, yola gireceği, günah işlememeye azami gayret edeceğine dair Allah’a söz vermesidir. Bu sözleşme sırasındaki “tövbe”, mürşidin şahit tutulması ve duasıyla kabulüne vesile olması için iki tarafın da duyacağı kadar yüksek bir sesle yapılır.
Dünyada ahirete doğmak
“Ya Rabbi! Yapmış olduğum bütün günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım!” diyerek mürşit huzurunda yapılan bu ilk tövbe, yola gelme niyetini alenen beyan etmek yanında, tasavvuf mektebine girmek için bir nevi ön kayıttır. Nakşî-Halidî yolunda kesin kayıt, “sekiz şart” da denilen sekiz adabı yerine getirmekle gerçekleşir. Sekiz şarttaki küçük ve büyük taharetle her türlü kirden arınan, istihare ederek tercihini bir kere daha gönlüne yatıran, tövbe ve istiğfarla günaha yönelmeme kararlılığını pekiştiren, Fatihalarla andığı Sâdât-ı Kirâm’ın manevi desteğini kalbinde, mürşidini her an yanı başında hisseden “talip”, artık yola gelmiş, “mürid” olmuştur.
Mürit, yola girmeyi, girdiği yolda kendi iradesini yok sayıp mürşidine kayıtsız şartsız teslim olmayı irade eden demektir. Mürit, alıp tamir eylesin, içindeki putlardan temizleyip “beytullah” kılsın diye gönlünü Allah’ın “halîl” kullarından bir mürşide verendir. Mürşide gönül vermeden tam bir teslimiyet olmayacağını, teslimiyetsiz de yol alınamayacağını bilendir mürit.
Mürit olmak bu dünyada iken ahirete doğmaktır. Ölmeden evvel ölmeye soyunmaktır. Bunun için yola gelmiş, reşit olup kemâle ermek ümidiyle bu yoldaki bir yürüyüş tarzına, bir gidişata uymaya söz vermiştir. Yola gelmek, kendini bir gidişata tabi kılmak, kervana dahil olmak; elbette yürümek, yol almak içindir. Öyle ya, yola gelmek, yolda olmaktır. Yolda olmak ise sürekli bir “seyir” halini, sürekli yol almayı, mesafe kat etmeyi gerektirir.
Kalbini arındır, kendini temizle
Bir mürşid-i kâmil rehberliğinde yapılan bu yolculuk bir terbiye sürecidir aslında. Bu süreçte kalbin tasfiyesi, nefsin de terbiyesi ve tezkiyesi amaçlanır. Kalp tasfiyesi, kalpte bulunmaması gereken ağırlıkların atılması, günahların peyda eylediği siyah noktaların zikir ve tövbe ile silinmesi, böylece kalbin saflaştırılması, ilahî tecelliyata mazhar bir letafete kavuşturulması demektir. Nefs terbiyesi ise özellikle başlangıçta, şerrinden emin olmak için nefs-i emmareyi kontrol altında tutmanın, nefse hükmetmenin çare ve yöntemlerini kuşanmaktır. Esas olan ise tezkiye ile, yani kötülüklerinden arındırarak, rağbetini Hakk’a ve hayra yönlendirerek nefsi müslüman eylemek, onu hiç değilse nefs-i mutmainne mertebesine yükseltmektir.
Tasavvuf yolundaki “seyir”, arızî olanı, yani sonradan ve geçici olan unsurları peyderpey terk edip “asl”a, ezelî ve ebedî olana varmak için yapılan bir iç yolculuğudur. Müridin cehaletten ilme, kötü huylarından güzel ahlâka, beşeriyetinden âdemiyetine hicret eylemesi; kısaca kendine gelmesi, kendini bilmesidir. Kendini bilen Allah’ı bilir, marifetullaha nail olur denilmiştir. Yolun büyükleri, marifetullaha erenlerin artık sürekli yaşadıkları “huzur”u muhafaza için “takva” dediğimiz bir edep ve teyakkuz hali içinde olduklarını, ibadetlerini Allah’ı görüyormuş gibi ihlâs ve huşu ile yaptıklarını, şeytandan ve nefslerinden takva elbisesi ile korunduklarını söylerler ki, ihsan mertebesine işarettir.
Yol, bu mertebeye ulaşılsın diye vardır. Mürit bu mertebeye vasıl olmak için yol alır. Vusûl (kavuşma) bu mertebededir.
Vusûl, usûl ile olur
Şüphe yok ki yol, o yolun sonundaki bir mazhariyete vasıl olmak için kat edilmektedir. Fakat “vusûl, usûl iledir”. Yani vasıl olunacak mazhariyeti sadece istemek yetmez; ona ulaşmak için gayret, azim ve sabır göstermek, yürüyüş adabını gözetmek, usulüne göre yol almak da icap eder. Zaten yolun her aşamasında istikamet üzere dosdoğru olmak, sürekli ilerlemek esastır ki usûl ve adab bunu sağlamak için vardır.
Bu usulün ilk ve en önemli şartı mürşide kayıtsız şartsız teslimiyettir. Mürit mürşidine tabi olmalı, onun talimatına harfiyen uymalıdır. Yerine getirilmesi istenen adabı ihmal etmek, sorgulamak, usûl dışına çıkarak kendince uygulamaya çalışmak teslimiyet ve irade eksikliğine işarettir. Yolcuyu yerinde saydırır. Zikir, tesbihat, teveccüh, tevessül, rabıta, hatme, sohbet ve hizmet, usul ve adabına riayet edilmeden, yüksünerek yapılırsa fayda vermez. Mürşide duyulan emniyet, muhabbet ve teslimiyette noksanlık varsa bu vazifeleri şevkle ve özenle yapmak da mümkün olmaz. Aynı şekilde mürşidin ayak izlerini takip etmek yerine dönüp dönüp arkaya yahut sağa sola bakmak tökezlemeye, yolda kalmaya, hatta yoldan düşmeye sebeptir.
Yol üzerindeki menziller, o menzildeki hali yaşayıp her geçen an biraz daha donanımlı olarak yürümek içindir. Sebep ne olursa olsun yaşanmış, geride kalmış bir hale takılıp kalmak geçmişle oyalanmak; henüz ulaşılmamış bir menzilin haliyle meşguliyet ise gelecekle oyalanmaktır. Her iki durumda da içinde bulunulan hal zayi edilmekte, o hal ile kazanılması umulan donanımdan mahrum kalınmaktadır. Halbuki sofi “ibnü’l-vakt/vaktin çocuğu” olmalı, geçmişle de gelecekle de oyalanmadan içinde bulunduğu halin gereklerini yaşamalıdır.
Korku ve ümit arasında
Yol, yürümeyi; yürümek ise dengeyi gerektirir. Dengeyi sağlayamamışsanız ayakta duramaz, yıkılır, sağa sola savrulursunuz. Denge, ifrat veya tefrite düşmeden itidal üzere olmakla sağlanır. Yahut iki karşıt halden ne birine ne ötekine tam tabi olmadan arada, ortada bir çizgi tutturabilmektir. Mesela yol alamamaktan, bazı halleri kaybetmekten, geçmişte işlenmiş günahlardan, ufak tefek kusurlardan dolayı ümitsizliğe düşmek yanlıştır. Ama yolda ulaştığı hallerden dolayı şımarıp gevşemek, “ben oldum, erdim” vehmiyle ya da mürşidim nasılsa himmet eyler, üstelik Allah’ın rahmeti geniştir diyerek ibadet ve vazifeleri terk de bunun kadar yanlıştır. Denge için havf ile reca, yani korku ile ümit arasında olmak şarttır.
Yürümek bir eylemdir, bir amel halidir. Lafla olmaz. Örnek almayacaksak, geçmişte yaşamış yol erlerinin menkıbelerini anlatmak kimseye fayda vermez. Bunun gibi çeşitli tasavvuf nazariyeleri hakkında üstümüze vazife olmadığı halde konuşup tartışmak da boş yere nefes tüketmektir. Çoğu zaman bir derinleşme cehdi gibi, zora talip olmak gibi gösterilen bu tür tutumlar aslında gönül eğlemenin, kolaya kaçmanın alametidir. Oysa yolda olmak kolaycılıktan kaçmayı, az konuşup çok iş yapmayı, ruhsatlara değil azimete sarılmayı gerektirir. Bu yoldaki gayret, tasavvufun söze dökülemeyen derin hallerini konuşarak boyumuzu aşan sulara girmekle değil, azimetle amel ederek, yolun usul ve adabına titizlikle uyarak, mürşidin adımları peşinde kararlılıkla yürüyerek gösterilir.
Yoldaşlık hukuku
Yolda olmak, nihayet bir kafileye katılıp yoldaş olmaktır. Yoldaşlık hukukuna riayet gerektirir. Yoldaşlık hukukunun evveli ise hizmet ve sohbettir. Kişi tevazu ile kendini yol arkadaşlarının en kusurlusu görmeli, kibirden, başkalarının hatalarını gözetmekten sakınmalıdır. Muhabbet ve kardeşliğin icabı olarak bir yoldaşını ikaz edecekse, bunu muhatabını incitmeden, küçük düşürmeden, tenhada yapmalıdır. Çok konuşmamalı, tartışmamalı, öfkeyi yenmeli, şan şöhret kazanma, baş olma sevdasına kapılmamalı, görülecek bir hizmet varsa başkalarını beklemeden kendisi bir ucundan işe koyulmalıdır. Hizmette muhabbet sırrı vardır. Lakin iltifat beklemek, fark edilmek için yapılan hizmetten muhabbet doğmaz.
Gelene git denmeyeceği için kafilede gül de olacaktır, diken de… Cemâl ve Celâl tecellileri her zaman bir aradadır. Öyleyse dikenden şikayet etmek de, güller arasında rehavete kapılıp keyif çatmak da yanlıştır. Öte yandan içinde bulunulan cemaatin bir zikir, sohbet ve hizmet halkası olması hasebiyle mahremiyeti vardır. Fakat bu mahremiyet, dışarıda kalan diğer insanlarla ünsiyete mani olmamalıdır. Yol hallerini uluorta konuşmamakla birlikte, halkın arasına karışmalı, gizli saklı bir iş yapıyormuş gibi onları tecessüse ve su-i zanna sevk eden tavırlardan kaçınmalıdır.
Yola dair söz bitmez. Anlatmakla tükenmeyecek güzellikleri yola gelip yolda olmaya gayret ederek yaşamak lazım. Her şeyin maddileştiği, insanın beşer derekesine mahkûm edildiği bu çağda bizi fıtratımıza, âdemiyetimize, kemâle götürecek yollara ve yol bilen Allah dostlarına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Maneviyat Yoluna Niçin Girilir?
Tasavvufa bir takım olağanüstü haller yaşamak, gayb aleminden haberdar olmak, keramet görmek veya göstermek için girilmez. Amaç, Ehl-i Sünnet akaidi çizgisinde istikamet sahibi olmaktır. İmam-ı Rabbanî k.s., Mektubat’ında, “Tarikat talebi gayba ait şekil ve suretleri görmek, bazı renk veya nurları seyre dalmak için olmamalıdır. Bunlar oyun ve oyalanma kabilinden şeylerdir.” (210. Mektup) dedikten sonra özetle şu izahatı yapar:
“Gayb alemindeki suretler ve nurlar da görünür alemdeki suretler ve nurlar gibi Allah Tealâ’nın yarattığı şeylerdir. Allah’ın varlığına ve birliğine yakinî iman için görünür alemdeki kudret eserlerini tefekkür kâfi iken, gayb iştiyakı ile çeşitli riyazetlere girmek yerine Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına uygun yaşamaya çalışmak öncelikli ve hayırlıdır.”
Hâce Ubeydullah Ahrar k.s. Hazretleri, “Bana Ehl-i Sünnet itikadı verilmiş olsa, ama gayb aleminden gelen hal ve vecdlerden bütünüyle mahrum kalsam, bunun için gam çekmem.” demiştir.
Ataullah İskenderî k.s. ise, “Kişinin nefsinde gizlenmiş kusurları bulup düzeltmeye çalışması, kendisinden gizlenmiş olan gayba ulaşmaya çalışmasından daha hayırlıdır.” buyurmuştur.
Sekiz Kapı Sekiz Adım
Nakşî-Halidî yolunda bir mürşide intisap edince, mürşidin manevi terbiyesi ve tasarrufu altına girmek, yola gelmek için “sekiz şart” denilen adaba noksansız bir şekilde uymak gerekir. Geceleyin yerine getirilecek bu şartlar sırasıyla şöyledir.
Küçük Taharet: Tövbe niyetiyle ve yıkanan uzuvlarla işlenmiş günahlardan arınma niyazıyla abdest almak.
Büyük Taharet: Tövbe niyetiyle ve kendisinin dışını temizlediği gibi, Cenab-ı Hak’tan da vücudunun içini temizlemesini niyaz ederek gusül abdesti almak.
İstihare Namazı: Fatiha’dan sonra ilk rekâtında Kâfirûn, ikinci rekâtında İhlâs suresini okuyarak iki rekât istihare namazı kılmak ve namaz sonunda girdiği yolun hayırlara vesile olması için dua etmek.
Tövbe: Daha önce mürşit huzurunda yapılan tövbeyi, samimi bir pişmanlıkla kendi duyacağı bir sesle üç defa tekrarlamak.
İstiğfar: Gözleri kapatarak ve önceden işlediği günahları pişmanlıkla hatırlayarak yirmi beş kere “estağfirullah” demek.
Fatiha: Gözler kapalı halde sekiz adet Fatiha okuyarak bunları Rasulullah s.a.v.’in, Ehl-i Beytinin, ashabının ve sırasıyla silsiledeki Sâdât-ı Kiramın ruhlarına hediye eylemek.
Ölüme Rabıta: Gözleri kapatıp sekerat halinden kabirdeki ahvaline kadar her aşamasıyla kendi ölümünü düşünüp fanilik hissini hakka’lyakin tatmaya, dünyaya bağlılıktan kurtulup kalbi yumuşatmaya çalışmak.
Mürşit Rabıtası: Yine gözler kapalı halde iken, mürşidini karşısında heybetle oturur vaziyette hayal ederek ondaki feyiz ve nurdan istifadeye çalışmak. Mürşit rabıtasından sonra yeniden yirmi beş defa “estağfirullah” denilerek gözler açılır ve o gece güneş doğuncaya kadar bir şey yiyip içilmez, dünya kelamı konuşulmaz.
Velilerin Huzurundaki Edepler
Mürşid-i kâmiller, Rasulullah s.a.v.’in bir hadis-i şeriflerinde haber verdiği gibi, Allah Tealâ’nın, “Onlar benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür” buyurduğu veli kullarıdır. Kâmil mürşitlerin bu mazhariyetine “firaset” denir ki, hakikatleri Allah’ın nuruyla görmelerine, Allah Tealâ dilemişse kalplerdekine vâkıf olmalarına imkan verir. Bu sebeple bizim kesbî malumatımıza aykırı gibi görünse dahi onların vehbî bir ilmin eseri olan sözlerini, ikazlarını, talimatını can kulağıyla dinlemeli, asla yabana atmamalıdır. Bu emniyet, hürmet ve teslimiyet onların gıyaplarında da huzurlarında da edebe azami riayetle hasıl olur. Muhammed b. Abdullah Hânî, Nakşibendî adabını anlattığı “Behçetü’s-Seniyye” isimli eserinde velilerin huzurunda takınılması gereken edepleri şöyle sıralar:
• Onların meclisinde bulunurken kalbinden geçenlere sahip olmak. • Huzurlarında yüksek sesle konuşmamak. • Beraber kılınmıyorsa, kâmil mürşitlerin meclisinde ayrıca nafile namazla meşgul olmamak. • Onlar konuşurken konuşmamak. • Onlar sormadıkça bir şey söylememek. • Onların kötü gördüklerini kötü görmek. • Evlerinin içine, geçim kaynaklarına, ihtiyaçlarını ne ile giderdiklerine bakmamak. • Kendi mürşidi dışında başka bir mürşide gitme, ondan el alma gibi düşüncelerle gözü dışarıda, kalbi eşikte olmamak.