Bediüzzamana göre din ve milliyet

Bediüzzaman din, milliyet, islami sohbet, dini sohbet, nur sohbet, nur muhabbet

“Irk mı önemli, hamiyet-i milliye mi, yoksa din kardeşliği mi önemli ve üstündür?”

Allah katında tek üstünlük, Allah korkusundaki ve ahlâk güzelliğindeki üstünlüktür.1 İnsanlar da bu değerleri üstünlük değeri sayarlarsa ne âlâ! Aksi takdirde insanların değer verdikleri başka üstünlüklerin Allah katında ve hakikatte hiç ehemmiyeti yoktur. Ne ırk üstünlüğü, ne gösterişte kalan bir vatanseverlik, ne para, ne mal, ne makam, ne başka bir dünya üstünlüğü!… Bu üstünlükler kabir kapısına kadardır. Kabir kapısından sonra bu üstünlükler geçersizdir, orada sadece ahlâk üstünlüğü geçerlidir. Âhirette tek geçer akçe güzel ahlâktır!

Neden ırklara ve kabilelere ayrılarak yaratıldık? Irklar arası üstünlük kavgası verelim diye mi? Kabileler arası husûmet çıkaralım, kavga yapalım, kan dökelim diye mi? Hayır.

Birbirimizi tanıyalım, tanışalım, kaynaşalım, sevelim, birbirimize yardımcı olalım ve kolaylık sağlayalım diye ırk ırk, kabile kabîle, boy boy, sınıf sınıf yaratıldık. Kur’ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.”2 buyuruyor. Bu âyeti Üstad Bedîüzzaman Hazretleri şöyle tefsir ediyor: “Sizi tâife tâife, millet millet, kabîle kabîle yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâiyeye âit münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabîle kabîle yaptım ki, yek diğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz değildir.”3

Bediüzzaman’a göre, nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, takımlara ayrılır. Ta ki her neferin muhtelif ve farklı sorumlulukları, görevleri ve vazifeleri belirlensin, bilinsin, tanınsın ve ordunun fertleri görevlerini eksiksizce yerine getirsin, vatan ve millet düşman hücumundan korunsun. Yoksa bu ayrılma ve bölünme bölükler arası kavgaya, taburlar arası husûmete, alaylar arası düşmanlığa, fırkalar arası sürtüşmeye yarasın diye yapılıyor değildir.

Aynen bunun gibi, İslâm toplumları kabilelere, ırklara ve taifelere ayrılmıştır. Fakat binlerce birlik yönleri vardır. Hâlıkları birdir, Rezzâkları birdir, Peygamberleri birdir, kıbleleri birdir, kitapları birdir, vatanları birdir…. Böyle binlerce birlik bağları içindedirler. İşte bu kadar birlik bağı, Müslümanlar arasında uhuvveti, kardeşliği, muhabbeti ve birliği gerektiriyor. Demek insanlar bu âyetin ifade ettiği gibi kabilelere ve taifelere tanışmak ve yardımlaşmak için ayrılmıştır. Yoksa birbirini küçük görmek, inkâr etmek, yok saymak, asimile etmek, sömürmek, güçsüz olanı ezmek ve kaynaklarını kurutmak ve birbirine düşmanlık üretmek için kabilelere ayrılmış değillerdir.

Milliyet fikrinin iki kısım olduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, bunlardan birinin menfi, uğursuz ve zararlı olduğunu, başkasını yutmakla beslendiğini ve diğerlerine düşmanlık etmekle devam ettiğini, bu anlayışın kalıcı düşmanlıklara ve toplumlar arası huzursuzluklara sebep olduğunu kaydeder. Kur’ân’ın “cahiliyet taassubu”4 dediği, Peygamber Efendimiz’in de (asm), “İslâmiyet, cahiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği kaldırmıştır.”5 Hadis-i şerifi ile işaret buyurduğu taassup böyle menfi ve zararlı ırkçılıktır. Müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti ise, ona ihtiyaç bırakmıyor.

Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, milliyet fikrinin ikinci kısmı müsbet milliyettir. Müsbet milliyet, her toplumun kendi iç bünyesini sevmesi, yükselişini istemesi ve bunun için gayret etmesi demektir. Hamiyet-i milliye namıyla, her ferdin başka milletlere zarar vermeden kendi milletinin menfaatlerini takip etmesi elbette hakkıdır ve bu gayret zararsızdır. Bu gayreti İslâmiyet reddetmez. Bu gayret yardımlaşmaya, dayanışmaya ve güç birliğine de sebeptir. İslâm kardeşliğini güçlendirir.

Bediüzzaman’a göre milliyet fikri, İslâmiyete yardımcı olmalı, kale olmalı, zırh olmalı; fakat dînin yerine geçmemelidir. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet ve kardeşlik içinde “bin kardeşlik” vardır. Din kardeşliği berzah âleminde ve beka âleminde de kalıcıdır, yaşanmaya devam edilir. Onun için milliyetçilik ne kadar güçlü de olsa, İslâm kardeşliğinin ancak bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa İslâm kardeşliğini bırakıp, yerine milliyetçiliği koymak, büyük hatadır; kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmaktan farksız bir ahmaklık ve cinayettir.

Dipnotlar:
1. Hucurât Sûresi: 13
2. Hucurât Sûresi: 13
3. Mektûbât, s. 309
4. Fetih Sûresi: 26
5. Keşfü’l-Hafâ, 1/127

netlog chat
dini chat
islami chat
nur chat sohbetleri
risalei nur chat
islami chat odalari
nur cet
nur sohbet odalari

Kur'an İlmi Hakkında Nur Sohbet

Bediüzzaman Nur Sohbet Dini Sohbet İslami Sohbet

Hüseyin Yıldırım: “Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri rüyada Peygamberimizi görüyor ve ondan ilm-i Kur’ân talep ediyor. Peygamberimiz; “Sana Kur’ân ilmi verilecek, ancak ümmetimden sual sormamak şartıyla” buyuruyor. Verilecek olan Kur’ân ilminin sual sormama gibi bir şarta bağlanmasının hikmeti neler olabilir?”Burada, işin gerçek yüzünü Cenâb-ı Allah’ın bilebileceğini ifade etmek şartıyla, birkaç hikmetten söz edilebilir:

1- Verilecek olan Kur’ân ilmi Peygamber Efendimizin (asm) tasarrufuyla Kur’ân’ın semasından geliyor. Bu asrın insanına yeterlidir. Başka birisine sormaya gerek yoktur.

2- Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Allah’ın takdir ve tavzifiyle, Peygamber Efendimizin (asm) tasarrufunu arkasına almıştır. Asrın müceddididir. O, bu yetkiyle her soruyu halledecek, fakat soru sormayacaktır. Soru sormaması, bu yetkinin alâmetidir.

3- Ümmetin soru sormaya değil; yıllardır birikmiş sorularına ve sorunlarına yığınla çözüme ihtiyacı vardır. Ümmet soru sorma, Bediüzzaman ise cevap verme makamındadır.

4- Soru sormak, öğrenme amaçlı olmadığında gizli kibir taşır. Oysa sırf cevap vermek, Allah’ın kendisine ihsan ettiği ilmi vermektir. Bu şükürdür. Bunda tevazu, şefkat ve ümmete yaklaşma vardır.

5- Peygamber Efendimiz (asm) ümmetinin sorularla rencide edilmesini istemiyor. Ümmetinin, gönderilen ilimle yolunu aydınlatmasını ve amel etmesini istiyor.

Kes Traşı İcraata Bak

Evet sevgili okuyucular, İsrail günlerdir süren hava harekatının ardından kara harekatını başlattı. Çocuk, genç, kadın, kız demeden katliamlarına bir yenisini daha ekliyor, masum insanları hedef alıyor, çocukların üzerine bombalar atıyor. Tüm dünya orantısız güç kullanan İsrail Devletini sadece seyrediyor. Seyretmekle kalmayıp bazı ülkeler açıkça destek veriyor. Gizli Müslüman! olduğu söylenen Obama bile İsrail Devletine hak veriyor. Almanya ve Fransa açıkça İsraili destekliyor.
Tam da bu sırada iki Güney Amerika ülkesi dikkatleri üzerine topluyor. Venezuela ve Şili
Venezuella israil büyükelçisini sınırdışı etmiş, Şili ise israil ile tüm ticari ilişkilerini kestiğini duyurdu. Bu ülkeleri tebrik ediyorum, ayakta alkışlıyorum. Bizim islam ümmeti aval aval baksın, hani ümmet ? hani islam? hani tüm müslümanlar kardeşti? Bu işler Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında oy toplama uğruna İsrail devletine yönelik şovenist söylemlerle olmuyor sayın Başbakan! Traşı kes icraata bak, ziraa fazla traş cilt bozarmış! Lafa gelince Venezuela ve Şiliye gavur dersiniz, ama bana göre insanlığa en yakın iki ülke bu, siz müslüman oldunuz da ne yaptınız ALLAH aşkına?
Sayın Başbakanımızdan benim hiç bir umudum ve beklentim yoktur. Terör bitsin, kan dursun diye neredeyse örgüt yandaşlarıyla ve örgüt başıyla kucaklaşacak kadar aciz bir duruma düştü.
Günlerdir IŞİD denilen kanlı örgütün elinde rehin tutulan vatandaşlarımızı kurtarmak için hiç bir siyasi veya askeri planı yok, sadece televizyonlardan IŞİD’e yalvarıyor. Ne olursunuz vatandaşlarımızı bırakın, Allah’ınızı severseniz bırakın, eğer bırakırsanız size elma şekeri alacam!
Kendi ülkesindeki sorunları halledememiş bir başbakanın İsraile yaptırım uygulaması, ticari ilişkileri kesmesi veya boykot uygulaması akıl ve mantığa yatkın gelmiyor.
Güya müslüman bir ülkeyiz ama, başta Türkiye olmak üzere diğer müslüman ülkelerin tavrına bakınca Şili ve Venezuelaya iltica edesim geldi.

Biz Ne Yapıyoruz

Biz Ne Yapıyoruz

Peygamberimizin döneminde zenginler fakirleri her bakımdan buna iman da dahil hor görme eğilimindeyken, günümüzde her iki taraf için bu geçerli hale geldi;
Zenginler inanan fakirlerin cahil, kültürsüz ve çaresiz olduklarını iddia ederek inançlarını buna bağlarken, fakirler de zenginlerin hayatın nimetlerinden en üst düzeyde faydalanan, hiç bir şey umurunda olmayan zevk- sefahat içinde ‘Allah’ın sevgili kulları’ olduklarını iddia edip inanmalarını buna bağlıyorlar. Tam tersi de geçerli.
Aynı iddialar sebebiyle zenginler fakirlerin inandığı şeye inanacak olurlarsa aşağı konuma düşeceklerini, İslam’ın onların böyle yaşamasına sebep olduğunu ve kendilerine bahşedilen tüm nimetlerden (eğitim, mal, çevre gibi ) yoksun olmalarına sebep olacağını bu sebeple de İslam’ın kendilerine hitap etmediğini düşünmekteler. Bu insanları da aşağılamaktalar. Fakirler ise zenginlerin bu güzellikleri elde etmesinin yanlış olduğunu, ya da böyle güzelliklere, inanan insanların sahip olamayacağını / olmamaları gerektiğini düşünmekteler. Kendilerince adaletsiz buldukları bu ortamın içindekilerin İslam’ı yaşamaya çalışmalarına iki yüzlülük sahtekarlık olarak bakmakta, onların dini gerçek olamaz, refah içinde kulluğu herkes yapar onlar samimi olamaz gibi düşüncelerle o kişileri ve onların inançlarını aşağılamaktalar.
Her iki tavırda da Allah’ın adil olmadığı düşüncesi, eğer bu kişiler İslam inancı üzere iseler çarpık bir kader anlayışı, karşı tarafa hoşgörüsüzlük ve onları küçümseme, kendinin daha samimi Müslüman olması gerektiğini düşünme yani kendini üstün görme gibi, Kur’an’daki pek çok ayete ters düşen durum vardır. Bu tür bir durumda bu insanların birbirine hayır dileklerde bulunması, zenginin-fakire fakirin-zengine tebliğ yapması söz konusu olamamakta, birbirlerinin ilminden mutluluğundan faydalanamamakta, ayrılığa düşmektedirler. Tabi ki bunlar da Kur’an’ı Kerim’de müminlerin uygulaması tavsiye edilen/istenen davranışların tam tersidir.
Sadece zengin fakir arasında da değil tabi ki bu ön yargılı ve kendini üstün tutan yaklaşım. Okuduğu okula göre, giydiği kıyafete göre, içinde bulunduğu topluluğa/ cemaate göre, güzel/az güzel oluşuna göre, konuştuğu dile göre, yaratıldığı ırkına göre, okuduğu kitap sayısına göre, yaşına göre, daha sayın gitsin… Kısacası kafalarındaki mümin imajına ve kriterlerine göre insanları yargılıyor, hüküm veriyor ve hatta bu hükümleri uyguluyorlar. Ağza alınmayacak söylemlerde bulunuyor, onlarla alay ediyor, onları çekiştiriyor, üstüne de ahirette bulunacakları makamın da iddiasında bulunuyorlar. İman hakkındaki hükmü verecek tek yetkilinin Allah olduğunu unutmuş gibi.
Kur’an’da Resulullah’a gelen bir uyarıdan öğrenelim:

“Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” (Enam Suresi 52. Ayet)
“«Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (Enam Suresi 53. Ayet)

Evet Allah müminleri daha iyi bilmez mi? O yüzden hakikatin talibi olmak, mümin olmaya çalışmak, aydınlanmak ve çevreyi aydınlatmaya çalışmak gerekir. Hakikat her kimin elinde ağzında gönlünde ise o hakikati arayıp bulmak, ön yargılardan kurtulmak, kendi helakine sebep olacak davranışlardan kaçınmak gerekir. İman ettiğini söyleyen hiç bir kimseye Allah’ın bu uyarılarını unutarak davranmamak gerekir. Eğer hatası varsa o kişiye en güzel biçimde doğrusunu öğretmek, o kişinin imanının artması için dua etmek gerekir.

“Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: ‘Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tövbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.’” (Enam Suresi 54. Ayet)

Allah en doğruyu bilendir. Sonsuz kudret sahibidir.

Ümmet ve İmamet

BÜTÜN Müslümanların tek bir Ümmet olmaları gerekir. Bir Müslümana “Sen hangi topluluğa mensupsun?” sorusu yöneltildiğinde “Ben elhamdülillah İslam Ümmetindenim” cevabını vermelidir.

Müslümanların etnik kimlikleri olabilir. Türk, Kürt, Arap, Çerkes… Müslümanlar çeşit çeşit diller konuşabilir… Müslümanların farklı tarafları olabilir ama birinci ve temel mensubiyet İslam Ümmetidir.

Kendisinde Ümmet şuuru(=bilinci) olmayan Müslüman eksik bir Müslümandır.

İslam dini ırkçılığı, bölücülüğü, menfi kavmiyetçiliği yasaklamıştır.

Kendisinde cemaat, hizip, fırka, tarikat, sekt asabiyeti var ama Ümmet şuuru yok, böylesi tam ve gerçek Müslüman değildir.

Ümmet’in başında ehliyetli, liyakatli, dirayetli, kiyasetli, muktedir bir İmam-ı Kebir bulunması ve bütün Müslümanların bu muhterem zata biat ve itaat etmesi gerekir.

Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) “Zamanındaki İmam’a biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” buyurarak Müslümanları uyarmıştır.

İslamda din ve dünya ayırımı yoktur.

Uyanık, olgun, şuurlu Müslüman İmama bağlı olmamasının üzüntüsünü çeker.

Müslümanların ileri gelenleri Ümmetin başına geçecek bir İmam aramak, bulmak ve ona biat etmekle yükümlüdür. Bunu yapmazlarsa sorumlu olur, vebal altında kalırlar.

İmam veya halifeler ikiye ayrılır: Gerçek imam, sûrî imam.

Şeriata aykırı işler yapmaması ve kendisinde bozuk inançlar bulunmaması şartıyla sûrî imama da biat ve itaat edilir.

Son gerçek İmam, Sultan Abdülhamid’tir.

Ondan sonra gelen Sultan Reşad ve Sultan Vahidüddin, İttihad Terakki çetesinin, dinsiz Jön Türklerin, Dönmelerin ve Masonların gölgesinde kaldıkları için sûrî imamlardır.

Son Halife, bir tür ruhanî liderdi ama yine de İslamı ve Müslümanları temsil ediyordu, hiç halife olmamasından iyiydi.

Hilafet 1924’te kaldırılmıştır.

Sultan Vahidüddin 1926’da İtalyada San Remo şehrinde, Halife Abdülmecid bin Abdülaziz 1944’te Pariste vefat etti.

İslam dünyası şu anda başsız vaziyettedir ve param parçadır, pek perişandır. Ümmet birliği bitmiş, İslam dünyası bir sürü ulusal devlete, hizbe, fırkaya, diktatörlüğe, vesayet rejimine ayrılmıştır.

İmâmet veya Hilafet boşluğu İslam dünyasına kaos, anarşi ve zaaf getirmiştir.

Hilafetin kaldırılmasının Lozan’ın gizli protokollerinde yazılı olduğu iddia edilmektedir.

Müslümanların başsız olmaları çok büyük bir felaket ve hezimet sebebidir.

İslam dünyasındaki millî devletler, krallıklar=saltanatlar Hilafet istemezler.

Bid’atçi cemaatler ve sektler Hilafet istemezler.

Siyonistler ve Haçlılar istemezler.

Emperyalistler ve sömürgeciler istemezler.

Münafıklar Hilafet istemezler.

Dönmeler ve Pakraduniler istemezler.

Devlet içinde devlet gibi ve holdinge yapılı büyük cemaatler Hilafet istemezler.

İslam dünyasındaki kaos ve anarşi ancak İmametle ve Ümmet teşkilatı ile giderilebilir.

Bütün mü’minlere ve Müslimlere Hilafet şuuru aşılanmalıdır.

Hilafet konusunda en büyük tehlike Siyonistlerin, Haçlıların, ABD’nin, Kriptoların Müslümanların başına emr-i vaki ile fantoş bir Halife müsveddesi getirmeleridir. Böyle bir şey gerçekten büyük felaket olur.

İslam dünyasında şu anda Halife, İmam-ı Kebir olabilecek ehliyet ve liyakatte bir kimse var mıdır?

İnşallah bir buçuk milyar Müslüman içinden böyle bir kimse çıkar.

Müslümanların gelecekleri, başlarına bir İmam-ı Kebir seçip Ümmetleşmezlerse çok karanlıktır.

İlim, irfan, hikmet, yüksek kültür sahibi ehliyetli bir Halife Ümmete nasihat edecek, onları doğru yolu gösterecektir.

Böyle bir Halife Allahın tevfikine nail olacak, Resulullahın (Salat ve selam olsun ona) ruhaniyetinin gölgesinde bulunacaktır.

Müslümanlar ehliyetli bir İmama biat ve itaat edip de Ümmet haline gelmezlerse kurtulamazlar.

(İkinci yazı)

Alâmet bir Gemi

KÜÇÜK veya büyük bir gemide yolculuk yapan kimselerin, binmiş oldukları gemi ile bazı sorular sormaları, ona ait bazı sağlam bilgilere sahip olmaları gerekir.

Siz “yemîn” istikametine gitmek istiyorsunuz, gemi ise “şimale” gidiyor…

Şimale doğru hızla, bata çıka yol alan çok uzun, Keşti-i Nuh gibi büyük bir geminin ön ucundan (burnundan) arka tarafına doğru yürümüş olsanız, göreceli olarak yemîn istikametine gitmiş olursunuz ama, gemi şimale gittiği için bunun bir kıymeti olmaz.

Üzerinde hayat yolculuğu yaptığınız geminin sistemini veya düzenini mutlaka bilmelisiniz.

Bu gemi bir İslam gemisi midir?

Bu gemi bir Hıristiyan gemisi midir?

Bu gemi bir Yahudi gemisi midir?

Bu gemi laik bir gemi midir?

Geminin sistemi Laik midir, Laikçi midir?

Gemide büyük sayıda tayfa ve yolcu bulunmaktadır. Bu gemide adalet ve güvenlik var mıdır?

Yolcu ve tayfaya dağıtılan yemekler, içecekler sağlıklı mıdır?

Halkının çoğunluğunun Müslüman olduğu bu gemide yolculara haber verilmeden evcil ve yaban domuzu, eşek eti yedirilmekte midir?

Gemide bankacılık, ticaret, sanayi işleri yapılmaktadır. Bunlar meşru ve helal şekilde mi yapılıyor, yoksa içlerine haram karışıyor mu?

Gemi nüfusunun yarısı kadın ve kız. Bunlara saygı gösteriliyor mu? Gemide namus, iffet ve şeref var mı? Seks azgınlıkları teşvik mi ediliyor, bastırılıyor mu?

Gemide yasal, gizli veya yarı gizli seks ticareti ve seks köleliği var mı?

Geminin çoğunluğunu oluşturan Müslümanların, çok uzun yolculuk esnasında çocuklarını kendi dinlerine ve imanlarına uygun şekilde yetiştirecek bir eğitim sistemi var mı?

Gemide âsâyiş, huzur, dirlik düzen, rahat ve saadet var mı?

Yolcuların işte bunlar gibi bir yığın soruyu sormaları ve cevap aramaları gerekir.

Geminin yolcu ve tayfasının ezici çoğunluğu Müslüman olduğuna göre, seyir istikametinin Yemîn olması gerekir.

Gemide Müslümanlar için din, iman, inandığı gibi yaşamak, eğitim hürriyeti olması gerekir.

Geminin güvenliğine, İslamî ölçü ve nizamlar dairesinde dikkat edilmesi gerekir.

Geminin, uluslararası sularda herhangi başka bir gemi ile çarpışmaması için tedbirler alınmalıdır.

Titanic gibi batmaması için buzdağlarından korunmalıdır.

Geminin her yerindeki direklerde hoparlörler varmış ve günde beş kez ezan okunuyormuş, öyleyse gemi ve gidişat iyiymiş… Böyle konuşanlara güvensinler mi yolcular?

Doğrusu bu gemi hepimizi çok yakından ilgilendiriyor.

Geminin doğru dürüst bakımı yapılıyor mu?

Gemide adalet, güvenlik ve huzur sağlanıyor mu?

Geminin bir bölümünde otuz yıl boyunca çarpışmalar olmuş, ya gemi batarsa, batırılırsa?

Gemi hikmetle=bilgelikle idare ediliyor mu?

Gemide birtakım acayip iki kimlikli zümreler var.

Gemi çok büyük… Gemi bir alamet… Gemi zaman ve tarih denizinde yol alıyor…

Geminin içinde casuslar var, civarında ise su sathında periskoplar görülüyor.

Geminin çok lüks lokantalarında tabağı 269 TL’ye yemek yeniyor.

Geminin halkı bölünmüş… Müslümanlar yekun olarak çoğunlukta ama bin parçaya ve fırkaya ayrılmışlar.

Gemide müthiş bir faiz sektörü var.

Gemide genelevler var, vesikalı seks köleleri çalışıyor.

Gemide kumar, gemide her çeşit günah ve eğlence var.

Yolcuların bir kısmı ibadet ederken, üstteki lüks salonlarda mutlu bir azınlık gel keyfim gel, oh kekah fısk u fücur içinde yaşıyor.

Ufukta üçüncü dünya savaşının fırtınaları…

Geminin etrafı dev köpek balıkları ve deniz canavarları ile sarılmış.

Geminin stadyumlarında futbol maçları yapıldığı zaman takım holiganlarının tezahüratı tekneyi tir tir titretiyor.

Gerçekten bir alamet olan bu gemi nereye gidiyor?

Ümmetin Alimleri ve Nebiler

Soru: Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” hadisi hakkında bilgi verir misiniz? Böyle bir hadisin olmadığı ve olmayacağı söylenmektedir. Bediüzzaman ise hadis olarak almıştır. Konuya açıklık getirir misiniz?

Cevap: Peygamberimizin (asv) 23 yıllık nübüvvet döneminde bütün konuşmaları, davranışları, amelleri ve takrirlerinin tamamına hadis denir ki bunlar binlerce değil, milyonlarcadır. Ancak hadis ulemasından İmam-ı Şafii hazretleri “Usul ilmini” geliştirerek ahlaka, siyere ve mev’izeye ait olan hadisleri değil, ahkâma ait olan hadislerden hüküm çıkarmak için bu usule uyulması gerektiğini savunmuştur. Buhari ve Müslim gibi ahkâma ait hadisleri toplayan muhaddisler de ahkâma ait olan hususlarda sahih ve rıza-ı ilâhiye uygun amellere kaynak olacak hadisleri sağlam kriterlerden geçirmiş ve “Sahihine” ancak bir milyon hadisten 4 bin adedini almıştır. Diğerlerine “Hadis değildir” dememiş, benim kriterlerine tam olarak uymadığı için almadım demiştir. Diğer hadisleri “Siyer/Tarih” ve “Edebü’l-Müfred” gibi Ahlaka dair hadis kitaplarına almıştır. Bu nedenle Sahih-i Buhari’de olmayan hadisler hadis değildir denmemiştir ve denemez.

Kütüb-ü Sitte dışında İmam Malik’in Muvatta ve Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi ve diğer pek çok “Cami” ve “Müsned” adı verilen sahih hadis kitapları vardır ki bunlarda geçen hadisler de kesinlikle doğrudur ve peygamberimize (asv) aittir; ancak bu kitapların sahipleri Buhari ve Müslim’in aradığı şartlara tam uygun bir ravi zincirine sahip değillerdir. Munkatı’, zayıf ve sahih değil manası hadis değildir şeklinde anlaşılamaz, ancak “sahih senetle hadisiyeti peygamberimize (asv) ulaştığı sabit değildir” demek gerekir ve İslam bilginleri olan muhaddisler böyle kabul etmişlerdir.


“Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” hadisi de kat’i senetle peygamberimize ulaşmayan hadislerdendir. Manası hak ve hakikattir ve mana yönüyle sahihtir. 
Bazı hadis münekkidi olan ulema tarafından “Hadis olduğu sabit değildir” denirken Aclunî gibi öenmli bir münekkid  “Bu hadisin kesin olarak Hz. Peygamber’e (asv) dayanan merfu bir hadis olduğunu söyleyen âlimler arasında Fahreddin Razî, İbn Kudame, el-Esnevî, el-Barizî, el-Yafiî de vardır. Hadisin manasının sahih olduğunu söyleyenler arasında ise Teftezanî, Fethuddin eş-Şehid, Ebu Bekr el-Mevsilî de bulunmaktadır. Suyutî, el-Hasais adlı eserinde bu görüşü desteklemiştir. En-Necm “Hüsnü’t-Tenbih” adlı eserinde bu hadisin doğruluğunu gösteren başka şahitlerin de olduğunu söylemiştir. Aclunî, bunları belirttikten sonra, “Bu bilgiler, hadisin bir aslının olduğunu güçlendirmektedir” ifadesine de yer vermiştir. (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, 2:64)

Bu hadis konusunda şunlar da söylenebilir:

Birincisi: Bu hadiste bir teşbih/benzetme vardır. Peygamberimiz (asv) ümmetinin âlimlerinin Benî İsrail’in peygamberleri gibi dini güçlendireceklerini ve dine hizmet edeceklerini haber vermiştir. Teşbihler elbette zayıf olanı güçlü olana kıyas etmek için yapılır. Burada da ümmetin âlimleri peygamberler gibi vazife icra edecekler denilmiştir. Zaten “Âlimler peygamberlerin varisidir” (Buhari, İlim, 10) hadisi de aynı manayı takviye etmektedir. Bu nedenle bu hadisi Benî İsrail’in peygamberlerini küçük düşürecek manasında anlaşılamaz. Nitekim İmam-ı Rabbanî (ra) “Eski zamanda yüce Allah Mürsel peygamberlere kitap vererek dini ikame etmiş, sonra onların dinini kuvvetlendirmek için nebileri görevlendirmiştir. Nebiler kendilerine kitap verilen peygamberlerin dinini güçlendirmişlerdir. Peygamberimizden (asv) sonra nebi gelmeyeceği için bu dini güçlendirme işi müceddit ve müçtehit olan ümmetin âlimlerine kalmıştır. Bu nedenle yüce Allah bu dini müceddit ve müçtehit olan âlimler ile güçlendirir. Bunun için peygamberimiz (asv) “Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in mücedditleri gibidir” buyurmuştur” demektedir. Bu sebeple bu hadisten kast edilen ulema “Mücedditler” ve “Müçtehit” âlimlerdir ki bunlar her asırda ancak bir ikiyi geçmezler. Ancak onlar bu dinin kıyamı ve kıvamıdırlar.

İkincisi: Mücedditler ve müçtehit âlimlerin dini güçlendirmesi zaman içinde dine sokuşturulan bid’a ve dalalet fikir ve amelleri kaldırarak peygamberin sünnetini ihya etmeleri şeklindedir. Zira dinin terki sünnetin terki ve dinin ihyası sünnetin ihyası iledir.(Darimi, Mukaddime, 16) Nitekim Allah’ın emirleri ve yasakları ancak peygamberin (asv) uygulamaları ile sabit olur ve uygulanabilir. Aksi takdirde nasıl ibadet edileceği ve uygulanacağı bilinemez ve ibadet ortadan kalkar. Ulema ise peygamberin (asv) uygulamalarını ortaya koyarak ümmeti ona uymaya davet ederek dini ihya ederler. Zira yüce Allah “Peygamber size ne verdi ise onu kabul edin ve sizi neden sakındırdı ise ondan da kesinlikle kaçının” (Haşr, 59:7) ferman etmiştir. “Peygamberin sünnetine aykırı olan ve yerine geçen her adet bid’attır ve her bid’at sahibini cehenneme götürür.” (Ebu Davud, Sünne, 5) Bu nedenle âlimler bid’atları dinden çıkarır ve sünneti ihya ederler. Peygamber nasıl ibadet ediyor ise ve ne yapıyorsa onu yapmak sünnettir (Nesai, Taksir, 1) ve ona uymak da Allah’ın emridir.

Üçüncüsü: Âlim kur’andan hüküm çıkaracak ve ümmetin ihtilaflarını gidererek sünneti ihya edecek seviyede ilim ve ihtisas sahibi olan kimseye denir. Yeni ortaya çıkan meselelere Kur’an ve Sünnetten hüküm çıkararak şüpheleri giderecek ve hadisi ve sünneti koruyacak bilgiye sahip olamayan ve inkâr yoluna girenler âlim denmez. Onlar nakilcidirler ve neyin gerçek ve neyin yanlış olduğunu bilmedikleri için belli âlimlere takılmışlar ve onlardan etkilenmişlerdir. Bu nedenle özellikle “Ehl-i Sünnet Uleması” yerine “Ehl-i Bid’a” olan âlimlerin görüşlerini naklederek hadislerin mantıklı ve doğru izahını yapamayarak, anlamadıklarına “bu hadis değildir” diye inkâr yoluna gidenler gerçek âlim değillerdir. Bunlar ancak nakilcidirler ve saptırıcı âlimlerdir. Bu nedenle bunlardan uzak durmak gerekir. Âlim izah ve ispat eden ve şüpheleri giderendir, inkara sapan ve şüphe uyandıranlar âlim olma vasfına ulaşmamışlar demektir. Ve bu âlim geçineneler elbette bu hadisin işaret ettiği âlim değillerdir. Bunlar âlim olmadıkları için Benî İsrail’in peygamberleri gibi tabii ki dine hizmet edip dini güçlendirmekten uzaktır.

Dördüncüsü: Gerçek âlimler imanları güçlendiren ve şüpheleri gideren, insanları ahirete davet eden, kibirden tevazua, riyadan ihlasa, düşmanlıktan dostluğa ve kardeşliğe davet edenlerdir. Bunların yanında hak ve hakikati izah ve ispat edip gösterirler. İlimleri ve faziletleri ile din yolunda takva ve cihadları ile meşhur olmuş olanlar ve ulema beyninde müçtehit ve müceddit olarak kabul edilenlerdir. Onlar bildikleri ile amel ettikleri için (Aluni, Keşfu’l-Hafa, 2:236; Gazali, El Munkızu mine’d-Dalal, 60) yüce Allah onlara bilmediklerini de “İlham ve sünuhat tarıkıyla” öğretmiştir. Bu nedenle hakaık-ı eşyaya ve ledünniyata vakıftırlar. Ümmetin uleması arasındaki ihtilafları ancak bunlar giderirler. Bunlar da İmam-ı Şafii ve mezhep imamları, Hüccetu’l-İslam İmam Gazali, İmam Celaleddin-i Suyuti, İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursi gibi allamelerdir. Nitekim İmam Şazelî anlattığı bir rüyasında Peygamberimizin (asv) bir kürsü üzerinde diğer peygamberlerin de yerde oturdukları halde Hz. Musa’nın (as) “Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” buyurmuşsun. Bana bunlardan birin göster” deyince peygamberimizin (asv) İmam-ı Gazali’yi gösterdiğini söyler. İmam Gazali’ye Hz. Musa (as) bir soru sorar. O da on şıkla cevap verdiğini, Hz. Musa’nın (as) on takdir ettiğini ifade eder. (Ragıb El-Isfahani, El Muhadaratu’l-Udebâ, s.317)

Beşincisi: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri müceddit ve müçtehit olduğu ve eserlerini “İlham ve Sünuhat” olarak kalbe doğan ilhamlar yoluyla yazdığı için sözleri ve rivayet ettiği hadislerde “Usul Ulemasının” kurallarına uyma zorunda değildir. Yazdığı ve hadis olarak belirttiği hususlar kesinlikle hadistir. Mücedditlerin ilham ve sünuhat kabilinden yazdıkları hususlar esas olup diğer âlimlerin görüş ve düşünceleri onların sözleri ile tashih edilirler. Bu nedenle Bediüzzaman Said Nursi hazretleri hadis diyorsa kesinlikle hadistir. Ulemanın vazifesi bu rivayetin hadis olduğunu inkâra yönelik değil, ispata yönelik çalışmalar yapmaları gerekir. Yani Bediüzzaman’ın tasdik edecek şekilde çalışma ve araştırma yapmaları icap eder. Zira peygamberimizin (asv) hadisine göre ulemanın “Zamanın imamını tanıyarak ona uyma mecburiyeti” (Müsned-i Ahmed, 4: 96) vardır.

Altıncısı: Hayrettin Karaman gibi ulema-i ilm-i zahirin bu hadise itirazları ve şüpheleri ise bu konuda yüzeysel bilgiye sahip olmalarından ve zamanın imamını tanımamalarından, Bediüzzaman Said Nursi gibi zamanın allamelerinden istifade etmemelerinden kaynaklanmaktadır. Hayrettin Karaman bu konuda hadisi kabul eden âlimleri değil de kabul etmeyen âlimlerin görüşlerini nakletmiştir. Tahavi’nin “Bu uydurma bir sözdür” sözünü nakletmiş, ancak Farettin-i Razi, İbn-i Kudame, Taftazanî, Ebubekir Mevsilî, Celaleddin-i Suyuti, İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursi gibi allame ve müçtehitlerin bu sözü hadis olarak kabul etmelerinden dolayı da “Bu bir teşbih ve benzetme olabilir” diye ince bir teville hadisi kabul ettiğini de itiraf etmiştir. (1) Yine Hayrettin Karaman aynı yerde “İlm-i Ledün” konusunda da olumlu yaklaşmış ve ümmetin âlimlerinin kitap ve sünnete aykırı olmamak şartı ile ilham ve sünuhat tarikıyla hakikatlerin inkişaf edeceğini beyan etmiştir.

iSLam , iSLami Sohbet , iSLami Chat , iSLami Sohbet Odalari , Dini Sohbet,nur sohbet