Yalanla itibar kazanılmaz

Lisede okuyan bir genç kızımız, yaşadığı bir olayı bizimle paylaştı ve bu anekdotun yayınlanmasını rica etti:
“En değerli şey bir insanın sağlıklı bir aileye sahip olmasıdır. Hamdolsun ben bu konuda çok şanslı biriyim. Ailem sağlıklı bir şahsiyet kazanmam için bana ve kardeşlerime çok yardımcı oldular. Annemle babam bize dürüst ve adil olmayı, paylaşmayı insanlara yardımcı olmayı haramlardan kaçınmayı öğrettiler. Onlar benim ilk öğretmenlerim. Hayatı onlardan öğrendim. Annem “Sakın yalana başvurma, yalan insanlığından bir şeyler eksiltir” derdi. Annemin bu tavsiyelerinin önemini yaşım büyüdükçe çok daha iyi anlayabiliyorum. Ama bazen bu, arkadaşlarım arasında sorun haline gelebiliyor. Geçtiğimiz günlerde şöyle bir olay yaşadım. Sıra arkadaşımla hayat görüşlerimiz tamamen farklı ama arkadaş olarak anlaşabiliyoruz. Cuma günü son iki ders boştu bana “bu akşam sevgilimle buluşacağım, anneme size gideceğimi söyledim, seni ararsa beni yalan çıkarma” dedi. Arkadaşım aslında benim, inancıma ve değerlerime ne kadar bağlı olduğumu biliyordu fakat pek çok konuda ona yardımcı olduğum için bu konuda da destek verebileceğimi düşünmüştü. Ona bu davranışını tasvip etmediğimi ve bu konuda yardımcı olamayacağımı söyledim. Israr ediyordu, bu buluşmanın kendisine zarar getireceğini üstelik dinimizde yalana sadece birkaç yerde müsaade edildiğini ifade ettim ve annemin “Yalan insanlığımızdan bir şeyler eksiltir” sözünü onunla paylaştım. Ama beni anlamadı ve kırıldı. Arkadaşımla iyi giden ilişkimiz bu olaydan sonra bozuldu ve şu an benimle konuşmuyor. Arkadaşımı memnun edeyim derken inandığım şeylerden ödün vermeye kalktığımda Allah’ın rızasını kaybedebilirim bunu biliyorum. O nedenle karşımızdaki kişi ne düşünürse düşünsün Allah’ın emrettiği şekilde davranmalı ve bu konuda kararlı olmalıyız. Yoksa başkalarının hatırı için harama meyledersek bir süre sonra bambaşka biri olabiliriz…” (Suzan K)
Lise son sınıfta okuyan bir genç kızın, bu örnek davranışının, işimi kaybedebilirim, itibarım azalabilir, daha az maaş alabilirim, makam ve mevki yönünden yükselme şansım olmaz… gibi gerekçelerle Allah’ın emirlerini ayaklar altına alan bütün insanlara örnek olmasını diliyorum. Ne yazık ki günümüz insanı, küçük bir dünyalık elde edebilmek için bağlı kaldığı değerleri satmaktan ve yalanı çıkarcılığı karakter haline getirmekten kaçınmıyor. Oysa yalan ve çıkarcılık bir kişinin karakteri haline gelmişse artık bu kişi güvenilirliğini ve gerçek manada itibarını kaybetmiştir. Kaybettiklerini telafi etmesi ise oldukça güçtür.

Rahman’ın Has Kulları

Allah’a kul olabilmek arzusuyla yüreği yanan bir insanın yangınını söndüren, geçmek bilmeyen yaralarını iyileştiren tek merhem; Allah’ın eşsiz kelâmı, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en büyük mucizesi olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dır. En büyük gayemiz, son nefesimize kadar tek kurtuluş çaremiz ve mânevî saadetimizin mührü; Rahman’a kul olmak, aslında Rahman’ın “has” kullarından olabilmektir. Bunu bir nebze olsun anlamak, geri kalan ömrümüzde böyle yaşamak, belki de unuttuklarımızı hatırlamak adına şimdi, kulak verelim mu’cizevî kelâmdan Sûre-i Furkan’a.

Allah’a kulluk, insana üstün ahlâk ve vasıflar kazandırır. Her kim Allah’a itaat eder ve O’na ubûdiyet hususunda, kendisine emredildiği şekilde kulağını, gözünü, kalbini ve dilini meşgul ederse, o kimse “kulluk” sıfatını hak edenlerden olur.

Cenâb-ı Hak, Rahman’ın halis kullarının sıfatlarını, dünyevî ve uhrevî hâllerini, Furkan Sûresi’nin 63-76. âyetlerinde bizlere beyan etmektedir. Tefsir-i Kebir’in müellifi Fahreddin er-Razî bunları dokuz ana başlık altında vasıflandırmıştır:

1. Tevazu (alçakgönüllülük) ile davranmak
وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا“Rahman’ın (has) kulları o kimselerdir ki, onlar yeryüzünde tevazu ile yürürler.” Kul ihlâslı, sükûnet ve ağır başlı bir hâlde yürümelidir. Gösteriş ve kibirden uzak durmalı, Allah’a boyun eğen mümin izzetini kendine düstur edinmelidir. Mü’min, zarif insandır. Adâp güzel ahlâkın zirvesi iken nezaket ve zerafet de adâbın zirvesidir. Bu mevzuyla alâkalı bir rivayette; Hz. Ömer yürürken böbürlenen bir genç gördü ve ona “Böbürlenerek yürüyüş, Allah için cihat meydanında hâriç, mekruh görülen bir davranıştır.” diyerek nasihatte bulundu. Başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme, çünkü toprağı yaramazsın, boyca da dağlara eremezsin.” (İsrâ, 17/37) ve “İnsanlara karşı böbürlenme, yeryüzünde çalımla yürüme! Çünkü Allah övünen, gururlanan hiç kimseyi sevmez.” (Lokman 31/18).

2. Hilm ve yumuşak söz sahibi olmak
وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا “Cahiller kendilerine sataştıklarında “selametle kalın” deyip geçerler.” Cahiller müminlere kötü sözle saldırdıklarında, onlara aynı şekilde mukabelede bulunmamak hem akla uygundur hem de Allah katında güzel bir davranıştır ve kişideki takva melekesinin zuhur etmiş hâlidir. Münkirlere karşı âlicenap ve inanmış gönüllere mürüvvetli olmak gerekir. Cenâb-ı Hak, “Bir tatlı söz, bir kusur bağışlama, peşinden incitme gelen sadakadan çok daha iyidir.” (Bakara, 2/263) buyurmaktadır. Ebu Hureyre’den gelen bir rivayette Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyuruyor: “ …Güzel söz bir sadakadır, eziyet verici bir şeyi kaldırmak da bir sadakadır.” (Müslim, Zekât, 56). Mümin, kaba davranışlara karşı hiddetlenmez, bilakis hoşgörü ile muamelede bulunup, sadece hayrı söyler. “Selametle kalın.” lâfzı, eziyet etmemek, eziyete tahammül etmek ve kırmamak, kırılmamak arzusuyla söylenmelidir. Müminler cahillik edenlere çatmaya tenezzül etmezler.

3. Geceyi ibadetle ihyâ etmek
وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا “Onlar ki geceyi Rab’lerine secde ve kıyam ile ibadetle geçirirler.” Müminin gecesi gündüzü gibidir. Mümin gündüzleri en hayırlı gündüz, geceleri ise en hayırlı gece hâline getirmeye çalışır. Halis olan kul, geceleri itaatkâr ve ibadet ehli olarak secde ve rükû ile ihyâ eder. Mümin, gecenin bir kısmını uyku hâlinde değil de zikir, şükür ve tefekkürle geçirir. Uykunun en tatlı yerinde kalkar, nefsini zorlayan bir feragatle, Allah’a yönelir, işte o zaman açılır ona semanın kapıları ve candan dualarına icabet edileceği müjdesi verilir. Allah Teâlâ, bir başka âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümit içinde Allah’a dua ederler.” (Secde 32/16). Hasan el-Basrî Hazretleri şöyle diyor: “Onlar, Allah rızası için ayakta gecelerler. Rablerinden korktukları için gözyaşları içinde secdeye kapanırlar. “Yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin ve yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latif, öyle habîrdir.” (Lokman 31/16)

4. Cehenneme girmekten korkmak:
وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا “Onlar ki şöyle derler: Ey Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzaklaştır. Zîrâ onun azabı tahammülü zor ömür tüketen bir derttir. Ne kötü bir varış yeri ne fena bir yerleşim yeri orası.” Rahman’ın has kulları, Rabbinden korkan, O’na titreyerek dua eden ve Ey Rabbimiz, cehennem ateşinden bizleri muhafaza eyle diyendir. “Hakikaten orası ne kötü bir karargâh ve ikametgâhtır.” İmam Râzî bu âyetin tefsirinde şöyle söylemektedir: İlk olarak, Muhakkak ki Cehennem azabı helâktir. İkincisi ise, orası çok kötü bir karargâh (müstekarr) ve ikametgâhtır (mukâm). Öyleyse bu iki ibare arasında bir nüans vardır. Müstekarrın iman ehli olan günahkârlar için olması muhtemeldir. Çünkü onlar ateşte geçici bir süre kalacaklardır. Mukâm kelimesi ise müşrikler içindir. Ve orada (ebedî) mukim olacak olan onlardır.

5. Harcamada itidalli olmak
وَالَّذِينَ إِذَا أَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا “Rahman’ın has kulları harcamalarında ne israf ederler, ne de eli sıkı davranırlar; ikisi arasında bir denge tutarlar.” Rahman’ın halis olan kulları, kendilerine veya ailelerine harcama yaptıklarında savurgan değildirler ve ihtiyaçlarından fazlasını harcamazlar. Nafakaları üzerine vacip olan kimseler hakkında ihmal edip cimrilik de yapmazlar. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmaktadır: “Cimri Allah’tan uzaktır, Cennet’ten uzaktır, insanlardan uzaktır. Cehennem’e yakındır.” (Tirmizî, Birr, 40). Mümin, denge insanıdır, itidal içinde bir yol izler ve israftan, cimrilikten uzaktır her dâim. Savurganlık, başta mal mülk olmak üzere Allah’ın verdiği maddî-mânevî nimetleri şuursuzca ve yerinde olmayarak tüketmesine verilen isimdir.” Bir âyette Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu görüyoruz: “Savurganlar şeytanın kardeşleridir.” (İsrâ 17/27), Başka bir âyette “kendilerine verdiğimiz nimetlerden onlar hayra harcarlar.” (Secde 32/16) buyurmaktadır. Bilindiği gibi hayırda israf olmaz ve zaten israfta da bir hayır yoktur. Dinimizde nefsin arzu ettiği -meşru da olsa- her şeyi alması pek makbul değildir. Enes b. Malik’ten gelen bir rivayette Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Yiyiniz, tasadduk ediniz ve giyiniz. Fakat bunları yaparken israfa ve tekebbüre kaçmayınız.” (Nesai, Zekât, 66) İsraf kelimesinden başka bir murat ise, helâl de olsa dünyada nimetlenme ve ona dalma hususunda haddi aşmadır, bu da kendini beğenme ve kibre sebebiyet verdiğinden mekruhtur.

Allah Teâlâ, bundan sonraki âyet-i kerimelerde, fâsıkların ve müşriklerin sıfatları olan, ancak müminlerin uzak durması gereken vasıfları şöyle zikretmektedir:

6. Şirk, adam öldürme ve zinadan uzak durmak
وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللهِ إِلَهًا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا “Onlar Allah ile birlikte bir başka ilah edinip ona kulluk etmezler, Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim de bunları yaparsa günahının cezasını bulur.” Yani o bahtiyar kullar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar ve Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zinaya yaklaşmazlar. İtaât ve ibadet yalnız Allah içindir. Allah katında cürümlerin en büyükleri şunlardır: Allah’a şirk koşmak, cana kastederek adam öldürmek ve zina etmektir. Abdullah ibn Mes’ud şöyle demiştir: Ben Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sordum: Allah katında hangi günah en büyüktür? Resulullah: “Seni Allah yaratmış olduğu halde Allah’a bir eş uydurmandır.” buyurdu. Sonra “Hangi günah?” diye sordum. “Seninle beraber yemek yemesinden korkarak çocuğunu öldürmendir.” Bundan sonra hangisi dedim. “Komşunun halilesiyle (yani zevcesiyle) zinâ etmendir.” İbn Mes’ud dedi ki: Resulullah’ın bu söylediklerini tasdik edici olarak şu âyet indi: “Onlar ki Allah’ın yanına başka ilah katmazlar. Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur.” (Buharî, Kitâbu’t-tefsir, 228) Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (Furkan, 25/70) Bu âyet iki şekilde yorumlanmıştır. Birincisi, Allah kötü ameli iyi amelle, şirki ihlâsla, fücuru namuslulukla, küfrü İslâm ile değiştirir. Yani bu değişim dünyada, tesiri ise âhirette olur. İkincisi, bu kötülükler bizzat ihlâs ve tövbe ile iyiliklere döner. Çünkü bu kimse geçen günahlarını her hatırladığında pişmanlık duyar, Allah’a yönelir, istiğfar eder ve böylece bu değişiklik dünyada değil, âhirette olur. Dinimizde İslâm kardeşliğinin ve Müslüman hukukunun ehemmiyeti büyüktür. Biliyoruz ki, Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, ona zulmetmez, haset etmez ve ona yalan söylemez.

“Kıyamette, o büyük duruşma gününde onun cezası katmerli olur ve azapta, zillet içinde ebedî kalır. Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur). Kim tövbe edip, güzel ve makbul işler yaparsa, gereğince tövbe eden işte odur.” İbn Ebzâ’dan gelen rivayetle İbn Abbas’a “Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir.” (en-Nisâ 4/93) kavli soruldu ve bir de “Allah’ın haram kıldığı canı haksız olarak öldürmezler… Meğerki tövbe edip iyi amelde bulunan kimseler ola.” bu kavilden de soruldu. İbn Abbas şöyle dedi: Bu âyet indiği zaman Mekke ahâlisi: Hakikaten bizler Allah’a denk uydurup ortak kıldık, Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürdük ve çirkin işler yaptık, dediler. Allah akabinde “Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler ve sâlih amel yapanlar bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Allah çok mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir.” mealindeki âyeti indirdi.(Buharî, Kitâbu’t-tefsir, 229)

7. Yalancı şahitlik etmezler ve yalandan sakınırlar
وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “Onlar yalan şahitlik etmezler, boş ve kötü söze rastladıkları vakit vakarla oradan gelip geçerler.” Halis bir kul, başkasının aleyhine kasten yalancı şahitlik yapmaz ve yalan meclislerinde bulunmaz. Ebû Bekre’den rivayet edilen bir hadîste, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) üç defa şöyle buyurdular: “Size büyük günahların en büyüklerini haber vereyim mi?” dedi. Biz de, evet dedik. Bunun üzerine şöyle devam etti: “Allah’a şirk koşmak, anne babaya isyan etmek.” Sonra ise “Dikkat edin yalan söz de büyük günahtır, yalan yere şahitlik de büyük günahtır.” Bunu o kadar tekrar etti ki biz: “Keşke sükût buyursalar da kendilerine eziyet etmeseler.” diye içimizden geçirdik (Müslim, Kitabu’l-iman, 88). Bediüzzaman, İşaretu’l-İ’caz adlı eserinde bu hususa dair şöyle söylemektedir: “Mümin için yol ikidir; ya sükût etmektir. Çünkü söylenilen her sözün doğru olması lazımdır. Ya da sıdktır. Çünkü İslâmiyet’in esası sıdktır.” Ahlâk-ı âliyenin hayatı ve Âlem-i İslam’ın nizamı sıdktır.

8. Öğütleri kabul etmek
وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا
“Kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağırlar ve körler gibi davranmazlar.” Yeni bir âyet veya sûre nazil olduğunda veya kendilerine âyetle nasihatte bulunan kimselere karşı duyarsız kalmazlar. Allah’ın kelâmını işittiklerinde hiç etkilenmeyen, durumları değişmeyen, sanki hakikate karşı kör ve hakkı duymayan sağırlar gibi değillerdir. Bu kelâm güneş gibidir. Yani güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. Halis olan müminler, tuğyan ve bilgisizlikleri üzerine devam eden münafık ve kâfirler gibi olamazlar. Bilakis onlar âyetlere karşı pürdikkat kesilir, şuurlu bir kalble ve basiretli bir zihinle Rahman’ın davetine odaklanırlar. “Ebû Rukayye, Temîm İbni Evs ed-Darî’ den rivayet edildiğine göre, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Din nasihattir.” buyurdu. Biz kendisine: “Kimin için nasihattir?” dedik. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah, Kitabı, Resulü, müminlerin yöneticileri ve bütün Müslümanlar için nasihattir.” buyurdu. (Buhari, İman, 42)

9. Salih eş ve evlat isterler
وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا Ve şöyle niyaz ederler: “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan eyle, bizi muttakilere önder eyle!”
Hayır işleyen, şerden uzak duran, gönlünde her daim sürur olmasını isteyen hakiki mümin, gözlerini nurlandıracak, İslâm ve sâlih amelle hidayet bulmuş bir hayat arkadaşı (eş) ve hayırlı evlâtlar niyaz eder. Cenâb-ı Hak’tan. Çünkü kul, yanında bir yoldaş olsun ister ve bu öyle bir yoldaş olmalı ki, Allah’a istikrarlı bir şekilde kulluk eden, dünya ve âhirette kalbi ancak Allah’ı zikretmekle mesrur olan, çehresine bakıldığında yahut bir yerde adı geçtiğinde; ona, Allah’ı hatırlatan ve “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü seviyorum.” dedirten bir yoldaş. Bu âyetin bizde bıraktığı mânâyı güçlendirmek adına Peygamberimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen şu rivayeti zikretmede fayda vardır. “İnsan ölünce üç şey hariç ameli kesilir: Faydası devamlı olan sadaka, kendisinden yararlanılan ilim, kendisine dua eden sâlih bir evlat.” (Müslim, Vasiyyet, 14; Tirmizi, Ahkam, 36)
Şimdi Rahman’ın kullarına verilen müjdeleri ifade eden âyetlerle konuyu hitama erdirelim.

أُولَئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًا خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا “İşte onlar (Rahman’ın has kulları), sabretmelerine karşılık, cennetin en yüksek makamları ile mükâfatlandırılacaklar ve orada selâmla karşılanacaklar. Orada sonsuza değin kalacaklar. Ne güzel bir uğrak, ne güzel bir konak… De ki: Rabbimden size ne kıymet, duanız olmasa?! Demek ki yalanladınız, o halde yarın azap yakanıza yapışacak.” (Furkan, 25/75, 76, 77)

Netice
Yaratılışın başlangıcı, yokluğun bağrına atılan “kün/ol” sözüdür ve her güzel ömür Kef ile Nun arasında süzülür. Bizler yokluktan varlığa misafir olduk, varlıktan gayba giden tek seferli yolcuyuz. Bu sevdayla yanan insan kul olur, kül olur ve sonra bir gül olur. Müslüman kabul, tasdik ve teslimiyet çerçevesinde yaşayandır. Toplumda timsâli bir hayat adına meful değil, fail olandır. Bu Müslüman kimliğinin inşasında da Furkan Sûresi’nde buyrulan, Rahman’a has kul olmanın vasıflarını kullanmalıyız. Duadır mümini mümin yapan, geceyi ve gündüzü Allah’ı zikrederek ihyâ etmektir kişiyi Rahman’ın katında has kul yapan. Yürekler dua dua yükseldikçe arşa, O’ndan her şeyin hayırlısını istemek, haram ile helâl arasındaki o ince çizgide durabilmektir sâlih kullardan olmak. O sâlih kulların ecirleri; takdir, tebrik ve selâmla, ebedî olan güzel bir diyar, âlâ olan mevkiler olacaktır. Müminin en büyük hürriyeti, Yaratan’a kul olmaktır, kulluğun en büyük emaresi, bir ve tek olan Allah’a itaatle yaşamaktır. Bütün bu düsturlar Müslümanlar için hakiki rehberlerdir. İslâm’ın bir emniyet ve güven dini olduğunu ispatlamak için bizler bu istikamet üzere devam edip kimliğimizin gereğini sergilemeliyiz. Rahman’ın huzurunda “has kul” olabilmekse muradımız; yakarışlarımız, dualarımız tek dayanağımızdır…

Kaynaklar
• Suat Yıldırım, Kur´ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali.
• Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, Tefsirü’l-Münir, Beyrut, 1991, 10/90-104.
• Fahruddin er-Razî, Tefsir-i Kebîr, Mefâtîhu’l-Gayb, Ankara, 1994, 17/276-297.
• Şeyhülislam Ebussuûd Efendi, Ebussuûd Tefsiri, İstanbul, 2007, 10/4416-4422.
• Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1990, 6/272-281.
• Gülen, M. Fethullah, Cemre Beklentisi, İstanbul, 2011, s. 65.
• Beşer, Faruk, Başarının Manevi Sebepleri, İstanbul, 2011.
• Bediüzzaman Said Nursi, İşaretu’l-İ’caz, İstanbul, 2010, s. 83.
• DİA, Furkan Suresi, İstanbul, 1996, 13/221-222.

Dini Sohbet , iSLami Sohbet , iSLami Chat , Dini Chat , Dini Sohbet Odalari , Dini Forum , iSlami bilgiler , Dini Bilgiler

SEN EYY NEFİS

Ey hasetçi kıskanç nefis din ve dava yolunda ileri giden
kardeşlerinin başarıları seni memnun edeceği yerde
bakıyorumki üzülüyorsun

Sen hak davanın güçlenip gelişmesinden çok, kendi
şöhret ve itibarını düşünüyorsun

Yazıklar olsun sana hürmet ve iltifat gören kardeşlerini
gözden düşürmek için gıybet, iftira gibi çok çirkin ve bayağı
yollara tenezzül ediyorsun Kur’an’sız bir hayat ve
ahlaksız gidişattan cidden ve hakıkaten rahatsız olmuyorsun,
Din adına dava adına olan hizmetinde göstermelik
bır gayretten öte geçmiyor
Dinini dünyaya alet ediyorsun, bütün hizmet ve ibadetlerini
“Halk içinde övüleyim, herkese sevileyim iltifat ve ikram göreyim,
şanım ve şöhretim yayılsın” diye yapıyorsun
insanları nankörlükle suçluyorsun Hani Allah’ın rızasını arıyordun ?
Hani ibadet ve Itaatini ahiret sermayesi için yapıyordun ?

Hayır Ey nefis sen bir riyakarsın Sen bir sahtekarsın

Münafıklıktan bahsediyorsun Ya konuşmadığın, ya kıskandığın
mü’mln kardeşin için

kötü şeyler planlamanın ve düşünmenin münafıklık
alameti olduğunu bilmiyormusun?
Namazı kılıyorsun ruhun dünyaya ait işlerde, cesedin seccadede
Böyle namazın sana günde beş defa beddua ettiğini bilmiyor musun?

Dilinle dini savunuyor, dine dost görünüyorsun,
yaşayışınla dine ters düştüğünü bilmiyor musun ?

Resulullah’ı övüyorsun, O’nun sünnetini tavsiye ediyorsun
sünneti hayatına uygulamıyorsun
Harama bakmanın haram olduğunu söylüyor
harama bakmakla günahkar gözlerini e cemalullahı nasıl
göreceği ni düşünüyor musun ?

Sonunda tiksinti var günahın, kabahatın,
Anahtarı ibadet huzurun ve rahatın.

Alıntı.
_________________
İbâdet tahtımdır, hidâyet tâcım,
Başka hiçbir tâca, yok ihtiyacım,
Her an, her mekânda Sana muhtâcım,
Kapında secdesiz, bırakma beni!

insan iftira ve yalan

insan fe iftira insan lar kendi çıkarlarını elde edmek için müslüman kardeşini gözü kapalı silecek bir hale geldi ne yazık ki kendi çıkarları için ana babasına zulum eden bir bir toplum haline geldik sevgili kardeşlerim.

İftira neden atılır

insan neden yalan yere masum bir insanı suçlar? İftira atmak iftiracıya nasıl bir haz verir? Nedir bu kuru iftira dedikleri? Yoksa iftiranın kökeninde müfterinin bizzat kendisi mi vardır?

İftira atmak yani asılsız suçlamalarla bir insanı incitmek, zor duruma düşürmek, onurunu zedelemek, aşağılamak ve insanların gözünden düşürmek, maddi manevi ona zarar vermek çok çirkin bir davranıştır.
İftiranın kökeninde bilinçaltındaki intikam duygusu yatar. İftiracı kendisini inciteceğini umduğu suçlamaları, özellikleri, ithamları iftira attığı kişiye yakıştırır daha doğru bir tabirle yapıştırır (!) “çamur at izi kalsın” mantığıyla karalamaya çalışır. İftira atmak bir insanı incitmenin, onun inandırıcılığını ortadan kaldırmanın en sinsi ve çirkin yoludur. Üstelik atılan iftira bir ayna gibi kişinin bilinçaltını yansıtır. Bastırdığı duygularını, gizlediği suçlarını, günahlarını, hırslarını ve hayallerini yansıtır. Evet iftiralar hayalleri yansıtır çünkü bunlar karşıdaki insanı görmek istediğiniz şekilde tasvir eden asılsız suçlamalar başka bir deyişle hayallerdir.
Kuşkusuz iftira atmak insanoğlunun sahip olabileceği en kötü alışkanlıktır. Evet iftira bir tür alışkanlıktır. Bazı insanlar iftira atmaktan tarifsiz bir zevk alırlar. İftira, bastırılmış duygularının dışavurumu gibidir, onları zehir akıtır gibi rahatlatır.

İftira, iftiracının iftira attığı kişinin masumiyetinden, dürüstlüğünden ve inandırıcılığından korktuğunun, çekindiğinin çok açık göstergesidir. İftira bu anlamda bir tür psikolojik savaş yöntemi olarak karşımıza çıkar. Bir insanı susturmanın, konuşsa da sözlerinin tesirini azaltmanın yolu o insanın inandırıcılığını zedelemek yani ona en olmadık iftirayı atmaktır. Buradaki amaç şudur; “öylesine uzak bir yalan atmalı ki bu kişi kendini savunurken dahi bu çamura saplanıp kirlensin”. Politikacılar, sanatçılar, halka mal olmuş insanlar, başarılı iş adamları ve iş kadınları, “meyve veren ağacı taşlarlar” misali zaman zaman iftiraya uğramaktadırlar. Oysa atılan iftiralar daima iftirayı atanların ayna misali kendi bakış açılarını yansıtmaktadır. Örneğin dolandırıcılık yapan veya buna niyet eden biri karşısındaki herkesin böyle bir kartı olduğu fikrine kapılarak onu dolandırıcılıkla suçlar. Ya da gayri ahlaki bir hayat süren bir insan ister istemez bu hayat anlayışını iftiralarıyla açığa vurur. Kaldı ki “yansıtma” çok bilinen bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.
Unutulmamalıdır ki; “güneş balçıkla sıvanmaz”, yalan ve iftira ile kurgulanmış bir hayat mutlaka açık verir, çelişkilerin ve detayların içinde boğulur ve bu çirkin sözler iftira atanın kendisine döner, ayağına dolanır. İftirayı atmak kadar, bu asılsız sözleri yaymak ve şahit olmadan, hiçbir bilgiye dayanmadan bir yalana çanak tutmak çok büyük bir suçtur.

İftira ancak kendini ispatlayamayanların yada sizi çekemeyenlerin kirletmek için yaptığı pis bir durumdur.Asıl konu arkadaşlarınızı yanlış yönlendirip size karşı cephe almasını sağlamaktır.Somut olarak gösterdiği hiç birşey yokken bir insanı karalamak ancak seviyesi düşük insanların işidir.Allah büyüktür birgün o da aynı şeyle karşı karşıya kalır inşaallah.

hakkınızda işlem yapmaya yetkili resmi makamlar şikayet veya ihbar edlmesi lazım . İnsanlar sizin hakkınızda yapmadığınız bir suçu kendi aralarında kouşuyor ise burada iftra değil hakaret suçu oluşur.
Adli makamlara yahut hakkınızda işlem yapmaya yetksi bulunan idari bir makama şikayet edilmişse o zaman iftira suçu kapsamında değerlendirilebilecektir.Bu makamların sizin hakkınizda bir işlem yapıp yapmaması öemli değildir,önemli olan haksız yere resmi makamlara şikayet edilmiş olmasıdır.

asıl sitelerde cok konuşarak karalayarak iftira atanlar ajandır.

O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylediniz ve bunu kolay sandınız; oysa o Allah Katında çok büyük (bir suç)tür. Onu işittiğiniz zaman: “Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah’ım) Sen yücesin; bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi? (Nur Suresi,15-16)
Eger Birine Iftira Atip Vicdansizlik Edersen,
Bu Seni Olunceye Kadar Dusundurur,

Baskalarinin Emegiyle Kazandiklari Onurlu ve Kararli Durusu,
Onursuzluk Yaparak, Iftiralarla Karalamak Insanliga Ihanettir.

1) Kar gibi olsan yine iftiradan kurtulamazsin.

2) İftira kötü köpek gibidir, kaçanın ardından ürür, pervasızlıkla yüzüne baktın mı sesini keser.

3) İkiyüzlülüğü, dalkavukluğu beceren, iftirayı da becerir.

4) İftira eşek arısına benzer, onu ilk vuruşta öldüremeyecekseniz, hiç dokunmamak daha iyidir.

5) İftira, kılıçtan daha zalim silahtır, çünkü iftiranın açtığı yaralar hiç kapanmaz.

6) İnsan iftirayı ancak önem vermemekle yenebilir. İftira edileni değil, edeni kirletir.

7) Bir iftira başka iftiralar doğurur ve yerleştiği yerde ebediyen kalır.

8) Maksat iftira atmak olduktan sonra, söylenecek sözmü bulunmaz, fazilet bile iftiranın ekmeğine yağ sürer.

9) İnsan genellikle başkasına sürmek istediği çamura bulanır.

10) Iftira atan`da ne sucluluk duygusu, ne arlanmak, ne utanmak, nede onur vardir, tek bir meslegi vardir, oda Insanlik dusmanligidir,

insan ve iftira,dünya,islami sohbet,iftira,İftira neden atılır,yalan,

Kim yalan söylüyorsa-Dini Sohbet

Benî Necrân diye Hristiyan bir kabîle vardı. Fahr-i âlem Efendimiz bunlara nasîhatte bulundu. Ama ıslâh olmadılar.
Îmâna gelmediler.
İnât ettiler.
Haklarında vahiy geldi.
Âyet-i kerîmede meâlen;
“Onlara de ki: Geliniz, oğullarımızı ve kadınlarımızı çağıralım. Sonra ‘Kim yalan söylüyorsa, Allahü teâlânın lâneti onun üzerine olsun’ diyelim!” buyuruldu.
Efendimiz bunu okudu.
Ve mübâheleye çağırdı.
Yâni onları;
“Îsâ aleyhisselâm hakkında kim yalan söylüyorsa, Allahü teâlâ hazretleri ona lânet etsin” demeye dâvet etti.
Onlar durakladılar.
Karar veremediler.
“Müşâvere edelim. Yârın gelip kararımızı bildirelim” dediler.
Reîslerine sordular.
Reisleri düşündü.
Korktuğu belliydi.
Netîcede cevâben;
“Ey Nasârâ cemâati. Muhakkak biliniz ki, Muhammed (aleyhisselâm) Peygamberdir. Bir kavim Peygamber ile mübâheleye kalkışırsa, onların büyüğü küçüğü muhakkak helâk olur” dedi.
Ertesi gün oldu.
Bunlar toplandı.
Huzûra geldiler.
Mübâhele’yi kabul etmeyeceklerini söyleyeceklerdi.
Pişman olmuşlardı.
Resûl-i ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hazret-i Hüseyin’i kucağına almış, hazret-i Hasen‘in elinden tutmuş, hazret-i Fâtıma da onların ardınca yürürdü (radıyallahü anhüm).

Dini Sohbet – iSlami Sohbet, dinisohbet, dini sohbet odalari, dini sohbetler, dini forum, Dini Chat.

Niçin Namaz Kılıyoruz Dini Sohbet

Niçin Namaz Kılıyoruz Dini Sohbet

Selam aleyküm ey müminler hiç kendi kendinize sorduğunuz oldumu? niçin namaz kılıyorum yada niçin namaz kılayım ? ya da hiç çevreniz dekileri yargıladığınız oldumu içinizden niye bu insanlar namaz kılmıyor? gibi keşke herkez namaz kılsa diye hayeller kurdunuzmu? benim gibi,:(