Biz Ne Yapıyoruz

Biz Ne Yapıyoruz

Peygamberimizin döneminde zenginler fakirleri her bakımdan buna iman da dahil hor görme eğilimindeyken, günümüzde her iki taraf için bu geçerli hale geldi;
Zenginler inanan fakirlerin cahil, kültürsüz ve çaresiz olduklarını iddia ederek inançlarını buna bağlarken, fakirler de zenginlerin hayatın nimetlerinden en üst düzeyde faydalanan, hiç bir şey umurunda olmayan zevk- sefahat içinde ‘Allah’ın sevgili kulları’ olduklarını iddia edip inanmalarını buna bağlıyorlar. Tam tersi de geçerli.
Aynı iddialar sebebiyle zenginler fakirlerin inandığı şeye inanacak olurlarsa aşağı konuma düşeceklerini, İslam’ın onların böyle yaşamasına sebep olduğunu ve kendilerine bahşedilen tüm nimetlerden (eğitim, mal, çevre gibi ) yoksun olmalarına sebep olacağını bu sebeple de İslam’ın kendilerine hitap etmediğini düşünmekteler. Bu insanları da aşağılamaktalar. Fakirler ise zenginlerin bu güzellikleri elde etmesinin yanlış olduğunu, ya da böyle güzelliklere, inanan insanların sahip olamayacağını / olmamaları gerektiğini düşünmekteler. Kendilerince adaletsiz buldukları bu ortamın içindekilerin İslam’ı yaşamaya çalışmalarına iki yüzlülük sahtekarlık olarak bakmakta, onların dini gerçek olamaz, refah içinde kulluğu herkes yapar onlar samimi olamaz gibi düşüncelerle o kişileri ve onların inançlarını aşağılamaktalar.
Her iki tavırda da Allah’ın adil olmadığı düşüncesi, eğer bu kişiler İslam inancı üzere iseler çarpık bir kader anlayışı, karşı tarafa hoşgörüsüzlük ve onları küçümseme, kendinin daha samimi Müslüman olması gerektiğini düşünme yani kendini üstün görme gibi, Kur’an’daki pek çok ayete ters düşen durum vardır. Bu tür bir durumda bu insanların birbirine hayır dileklerde bulunması, zenginin-fakire fakirin-zengine tebliğ yapması söz konusu olamamakta, birbirlerinin ilminden mutluluğundan faydalanamamakta, ayrılığa düşmektedirler. Tabi ki bunlar da Kur’an’ı Kerim’de müminlerin uygulaması tavsiye edilen/istenen davranışların tam tersidir.
Sadece zengin fakir arasında da değil tabi ki bu ön yargılı ve kendini üstün tutan yaklaşım. Okuduğu okula göre, giydiği kıyafete göre, içinde bulunduğu topluluğa/ cemaate göre, güzel/az güzel oluşuna göre, konuştuğu dile göre, yaratıldığı ırkına göre, okuduğu kitap sayısına göre, yaşına göre, daha sayın gitsin… Kısacası kafalarındaki mümin imajına ve kriterlerine göre insanları yargılıyor, hüküm veriyor ve hatta bu hükümleri uyguluyorlar. Ağza alınmayacak söylemlerde bulunuyor, onlarla alay ediyor, onları çekiştiriyor, üstüne de ahirette bulunacakları makamın da iddiasında bulunuyorlar. İman hakkındaki hükmü verecek tek yetkilinin Allah olduğunu unutmuş gibi.
Kur’an’da Resulullah’a gelen bir uyarıdan öğrenelim:

“Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” (Enam Suresi 52. Ayet)
“«Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (Enam Suresi 53. Ayet)

Evet Allah müminleri daha iyi bilmez mi? O yüzden hakikatin talibi olmak, mümin olmaya çalışmak, aydınlanmak ve çevreyi aydınlatmaya çalışmak gerekir. Hakikat her kimin elinde ağzında gönlünde ise o hakikati arayıp bulmak, ön yargılardan kurtulmak, kendi helakine sebep olacak davranışlardan kaçınmak gerekir. İman ettiğini söyleyen hiç bir kimseye Allah’ın bu uyarılarını unutarak davranmamak gerekir. Eğer hatası varsa o kişiye en güzel biçimde doğrusunu öğretmek, o kişinin imanının artması için dua etmek gerekir.

“Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: ‘Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tövbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.’” (Enam Suresi 54. Ayet)

Allah en doğruyu bilendir. Sonsuz kudret sahibidir.

Yola Gelmek, Yolda Olmak

Dil ile “inandım, iman ettim” demek kolaydır. Bütün mesele inandığımızı yaşamakta, yalpalamadan istikamet üzere yürümekte, rüzgâr nereden eserse essin, müstakim yani dosdoğru olmaktadır ki çetin iştir. Halimizden yakınıyor, yaptığımız kulluğu kendimiz bile beğenmiyorsak, bazı şeyler “yolunda gitmiyor” demektir. Şikayet etmek, kendimizden kaçarak kalbimizdeki huzursuzluk yahut sıkıntıyı görmezden gelmek yerine çare aramanın yoluna bakmak, işleri hâle yola koymanın gayreti içinde olmak gerekir.
Sahabeden Süfyan b. Abdullah es-Sakafî r.a., Hz. Peygamber s.a.v.’e gelir ve “Ey Allah’ın Rasulü!” der; “İslâm’ı yaşama hususunda bana öyle bir söz söyleyiniz ki bir daha sizden başkasına bir şey sorma ihtiyacı hissetmeyeyim.”
Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurur:
“Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğu ol!”
Büyük alimlerimizden Kâdî İyâz rh.a., Efendimiz s.a.v.’in bu talimatının “cevâmi’ul-kelîm”den, yani az kelamla çok mana anlatan sözlerden olduğunu, Hz. Peygamber s.a.v.’in 23 senelik risaleti müddetince tebliğ eyledikleri her şeyin bu hadiste özetlendiğini söyler.
İslâm’ı yaşama konusunda Süfyan b. Abdullah r.a.’ın şahsında hepimize verilen bu kısa talimatı hayata aktarmak göründüğü kadar kolay değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de “dosdoğru olma”yı emreden ayetler vardır ve bunlardan Fahr-i Kâinat Efendimiz’e hitaben gelen “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 112) buyruğu, O’na “Hud suresi beni ihtiyarlattı” dedirtecek kadar ağır sorumluluklar içermektedir.
Dil ile “inandım, iman ettim” demek kolaydır. Bütün mesele inandığımızı yaşamakta, yalpalamadan istikamet üzere yürümekte, rüzgâr nereden eserse essin, müstakim yani dosdoğru olmaktadır ki çetin iştir.
Halimiz vaktimiz nasıldır?
Elhamdülillah müslümanız. Çoğumuzun ayetten, hadisten, günahtan, sevaptan, ahiretten, hesap gününden haberi var.
Dünyanın fani olduğunu, bir gün mutlaka öleceğimizi hepimiz biliriz. Sorulsa, bu dünyaya Allah’a kulluk edelim diye imtihan için gönderildiğimizi, Cenab-ı Hakk’ın kalbimizden geçenlere varıncaya kadar her halimizi bildiğini, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu söyleriz ama yine de yakamızı gafletten büsbütün kurtaramadığımız olur. İbadetlerimizi aksattığımız, bunları her vakit severek, bütün erkânına riayetle, huşu içinde yerine getiremediğimiz için huzursuz olanlarımız çoktur. Bazen nefsin hevasına uyar, dünyanın aldatıcı cazibesine kapılır, farkına bile varamadan bir günahın içinde buluruz kendimizi. Zaman zaman kibirden, öfkeden, hırs, haset ve gösterişten kendimizi alamadığımızı itiraf eder, bunlardan kurtulamamanın sıkıntısını duyarız. Dilimiz Allah der de kalbimiz ürpermez.
Bütün bunlar varsa, halimizden yakınıyor, yaptığımız kulluğu kendimiz bile beğenmiyorsak, bazı şeyler “yolunda gitmiyor” demektir. Şikayet etmek, kendimizden kaçarak kalbimizdeki huzursuzluk yahut sıkıntıyı görmezden gelmek yerine çare aramanın yoluna bakmak, işleri hâle yola koymanın gayreti içinde olmak gerekir. Ne söylediğimizin farkındaysak eğer, namazlarımızın her rekâtında tekrarladığımız “(Allahım) bizi sırat-ı müstakîme (dosdoğru yola) yönelt!” niyazı, aradığımız çare yahut yolun hiç değilse adını bildirmektedir bize.
Sadık bir rehber ihtiyacı
Fatiha suresinde Cenab-ı Hakk’tan “sırat-ı müstakim”i istemekle kalmıyor; yanlışa sapanların, Allah Tealâ’nın gazabına uğrayanların gittiği yollardan bizi muhafaza etmesi niyazında da bulunuyoruz. Dosdoğru yol yanında, eğri büğrü, yalan yanlış, tehlikeli yollar da var demek ki ve biz evvela bir yol tercihiyle sınanıyoruz. Ama yolların hangisi haktır, hangisi bâtıldır, bunu bilmek, sırat-ı müstakimin tarifini öğrenmek yetmiyor. Dosdoğru yola yönelmek, o yolda kararlılıkla yürümek de imtihanımızın dahilinde.
İşte bu yürüyüşte yol iz bilen bir rehber şart. Öyle olmasaydı Cenab-ı Mevlâ yolu ve yürüyüş tarzını kullarına bir şekilde bildirir, bu yolda ümmetine rehberlik eden, yolun nasıl yürüneceğini bizzat gösteren peygamberler göndermezdi. Şu halde sırat-ı müstakime yönelmek de kâfi gelmemekte, Rasul-i Zişan s.a.v.’in ayak izlerini hakkıyla bilen peygamber mirasçısı bir kılavuzu bulup onun kafilesine katılmak da icap etmektedir. Esasen sadık bir rehber arayışı, sıratı müstakime yönelme ve istikamet üzere yürüme kararlılığının gereğidir.
Allah’a layıkıyla kul olmak, dünya yolculuğumuzu salimen tamamlayıp yüz akıyla Huzur’a varmak istiyorsak, öncelikle doğru yolu ve o yolun kılavuzunu aramakla mükellefiz. Kararlılıkla, samimiyetle, halis niyetle arayan mutlaka bulur. Çünkü Cenab-ı Hak kendisine yönelenleri, bu uğurda çaba gösterenleri doğru yola ileteceğini, hidayete erdireceğini vaat etmiştir. O, vaadinde en sadık ve güvenilir olandır.
İç içe geçmiş yollar
İşte bu ilâhi vaat bazen, kulun Allah dostu kâmil mürşitlerin varlığından haberdar edilip, kalbinde onların kervanına, talim ve terbiye halkasına katılma arzusunun uyandırılması ile gerçekleşir.
Allah’ın veli kullarının Hz. Peygamber s.a.v.’den devraldığı talim ve terbiye sistemine sonraki zamanlarda “tasavvuf” adı verilmiş, sırat-ı müstakimde bu sistem dahilinde yürümeye “tarikat” denilmiştir. Tarikatler, “ihsan” mertebesine ulaşmak için dosdoğru yolu Sahabe-i Kiram gibi yürümeyi öğreten mekteplerdir. Çokluğu ve çeşitliliği ufak tefek metot farklılığından kaynaklanır. Ehl-i Sünnet çizgisinde olmak şartıyla hepsi de haktır. Tarikatlerin çokluğu, aynı kaynaktan gelen suyun her evde farklı musluklardan akması gibidir. Muslukların çeşidi veya sayısı değil, kaynağın Kur’an ve Sünnet olması önemlidir. Çünkü sırat-ı müstakim Kur’an ve Sünnet yoludur.
Müslüman ancak Kur’an ve Sünnet’e uymakla dosdoğru olabilir. Şeriat, sünnet ve tarikat kelimelerinin sözlükte “yol” manasına gelmesi bu hakikate işaret eder. Fakat bazılarının zannettiği gibi bu yollar birbirinden ayrı değildir. Aynı zemin üzerinde iç içedirler. Şeriat, yolun zeminini ve sınırlarını belirler. Sünnet bu yol üzerindeki uyarı ve işaret levhaları gibidir. “Yöntem” manasına “yol” demek olan ve daha ziyade bir yürüyüş tarzını, yol tutma biçimini ifade eden tarikat ise geniş otobanlar üzerindeki özel yahut bölünmüş şeritlere benzer. Bir hedefe çabuk varabilmek için, daha hızlı ve güvenli gitmeyi sağlayan tahsisli yollar elbette asıl yolun zemini dahilindedir.
Bâtın fıkhı da var
Tasavvufta maksat “ihsan” makamıdır. İhsan, daimi bir zikir halidir. Allah Tealâ’nın her an bizi gördüğü bilinciyle O’ndan gafil olmamak, her işimizde O’nun rızası istikametinde davranmaktır. İnsan ancak böyle bir hali kuşanmakla güzel ahlâka, züht, takva ve ihlâsa ulaşabilir. Aksi takdirde yapılan ibadetler kuru bir şekilden ibaret kalacak, Allah’a kulluktan zevk alınamayacak, huzursuzluk bir kurt gibi sürekli insanın içini kemirecektir. Bu sebepledir ki tasavvufa “bâtın fıkhı” demişlerdir. Nasıl herhangi bir ibadetin zahirî şartlarını öğrenip bunları yerine getirmek bir mecburiyetse, ihlâs ve huşu gibi batınî şartlarını hal olarak kesbedip hem kalbimizi hem ibadetlerimizin içini mamur kılmak da bir mecburiyettir. Batınî haller sözle, okuyarak değil; yaşanarak, görerek, mükemmel bir örnekten talim edilerek kazanılır.
Sahabe-i Güzîn‘in yaşadıkları devri “Asr-ı Saadet” yapan şanlı yürüyüşlerini, yani dosdoğru olmayı Efendimiz s.a.v.’in örnekliğiyle öğrendikleri gibi, sonraki nesiller de aynı yürüyüşü Hz. Peygamber s.a.v.’in mirasçısı alimlerden, kâmil mürşitlerden aynı yöntemle öğrenmiştir. Bundan sonra da böyle öğrenilmeye devam edilecektir. Öyleyse bir mürşid-i kâmilin kapısını çalmak, yola gelmek, böylece işleri hale yola koymak zarureti vardır.
Peki kâmil mürşit kimdir? Biz bir insanın Allah dostu, güvenilir bir kılavuz olduğunu nasıl anlayacağız?
Aramayan bulamaz
Madem bizi alıp sırat-ı müstakim üzere, Kur’an ve Sünnet çizgisinde yürütecek bir rehber bulmak istiyoruz, öyleyse o rehberde arayacağımız yegâne özellik “Kur’an ve Sünnet ölçülerine bağlılık” olmalıdır. Kâmil mürşitler Allah’ın veli kullarıdır. Velayete istikametle, yani dinin emir ve yasaklarına harfiyen uymakla, ibadette devamlılık ve titizlikle, nafilelerle ulaşıldığına göre, istikamet sahibi kimselerin Allah dostu olduğuna hükmetmelidir. Fakat evliyaullahtan olan salih müminlerin hepsi irşatla vazifeli değildir. İrşat vazifesiyle Hz. Peygamber s.a.v.’in örnekliğini sürdüren Allah dostu mürşid-i kâmillerin zahire yansıyan en belirgin özelliği, Sünnet-i Seniyye’ye harfiyyen uyma duyarlılığıdır.
Bunun dışında keramet gibi olağanüstü haller aramak doğru bulunmamıştır. Çünkü “evliyaullahın iradesi dışında kendilerinden sâdır olan fevkalade hal” manasına keramet, her kâmil mürşitte görülmeyebilir. Kaldı ki keramet istikametten daha üstün bir ölçü değildir. İstikamet yoksa, keramet tek başına velayet alameti de olmaz. Keramet düşkünlüğü, “istidrac” denilen ve fasık kimselerde de görülebilen olağanüstü hallere aldanıp yanlış yollara sapmaya, yanlış kişilerin peşine takılmaya sebebiyet vereceğinden, tehlikeli bir yöneliştir.
Arayış aşamasında kendisine ulaşılan mürşidin Ehl-i Sünnet çizgisinde istikamet sahibi kâmil ve sâlih bir zat olduğu anlaşıldıktan sonra onu kendimizce imtihana tabi tutmaya kalkışmak, kusurunu bulmak için beşerî hallerine tecessüs göstermek, halis niyetle aramadığımıza işarettir; kısmetsizlik sebebidir.
Bir ‘yol’a girmek
Esasen sırf Allah rızasını kazanmak, bâtınını mamur kılmak niyetiyle kibirden ve önyargılardan arınmış halde bir kâmil mürşide varanlar, onun meclisindeki manevi atmosferden etkilenecek, bakıldığında Allah’ı hatırlatan bu büyük veliye karşı gönüllerinde bir muhabbet ve emniyet hissedeceklerdir. İşte şimdi ona intisap etmenin, sırat-ı müstakime çıkarması için bu sadık rehberin kendisine uzattığı eli tutmanın vakti gelmiştir.
Tasavvufta bir kişinin gidip bir şeyhe bağlanmasına “intisap”, “inabe”, “el alma”, “tövbe alma” gibi isimler verilir ve bunların tarikatlere göre değişen usulleri vardır. Böyle şekil gibi görünen usul ve âdab önemlidir. Çünkü çerçeve veya kap hükmündeki usuller özün muhafazası, esasın dağılıp bozulmaması için şarttır. Üstelik tasavvufun bütün usul, erkân ve adabı mutlaka Efendimiz s.a.v.’in bir uygulamasından alınmıştır. Nitekim intisap Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “biat alma” usulüne dayanır. Hz. Peygamber s.a.v. zaman zaman kendisine kayıtsız şartsız tabi olmaları yahut belli bazı konularda sorumluluk üstlenmeleri hususunda ashabından “söz” alır, karşılıklı sağ eller tutulmak yahut üst üste konulmak suretiyle yapılan bu sözleşmeye “biat”denirdi.
Mürşide intisap, intisap edenin ona tabi olacağı, yola gireceği, günah işlememeye azami gayret edeceğine dair Allah’a söz vermesidir. Bu sözleşme sırasındaki “tövbe”, mürşidin şahit tutulması ve duasıyla kabulüne vesile olması için iki tarafın da duyacağı kadar yüksek bir sesle yapılır.
Dünyada ahirete doğmak
“Ya Rabbi! Yapmış olduğum bütün günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım!” diyerek mürşit huzurunda yapılan bu ilk tövbe, yola gelme niyetini alenen beyan etmek yanında, tasavvuf mektebine girmek için bir nevi ön kayıttır. Nakşî-Halidî yolunda kesin kayıt, “sekiz şart” da denilen sekiz adabı yerine getirmekle gerçekleşir. Sekiz şarttaki küçük ve büyük taharetle her türlü kirden arınan, istihare ederek tercihini bir kere daha gönlüne yatıran, tövbe ve istiğfarla günaha yönelmeme kararlılığını pekiştiren, Fatihalarla andığı Sâdât-ı Kirâm’ın manevi desteğini kalbinde, mürşidini her an yanı başında hisseden “talip”, artık yola gelmiş, “mürid” olmuştur.
Mürit, yola girmeyi, girdiği yolda kendi iradesini yok sayıp mürşidine kayıtsız şartsız teslim olmayı irade eden demektir. Mürit, alıp tamir eylesin, içindeki putlardan temizleyip “beytullah” kılsın diye gönlünü Allah’ın “halîl” kullarından bir mürşide verendir. Mürşide gönül vermeden tam bir teslimiyet olmayacağını, teslimiyetsiz de yol alınamayacağını bilendir mürit.
Mürit olmak bu dünyada iken ahirete doğmaktır. Ölmeden evvel ölmeye soyunmaktır. Bunun için yola gelmiş, reşit olup kemâle ermek ümidiyle bu yoldaki bir yürüyüş tarzına, bir gidişata uymaya söz vermiştir. Yola gelmek, kendini bir gidişata tabi kılmak, kervana dahil olmak; elbette yürümek, yol almak içindir. Öyle ya, yola gelmek, yolda olmaktır. Yolda olmak ise sürekli bir “seyir” halini, sürekli yol almayı, mesafe kat etmeyi gerektirir.
Kalbini arındır, kendini temizle
Bir mürşid-i kâmil rehberliğinde yapılan bu yolculuk bir terbiye sürecidir aslında. Bu süreçte kalbin tasfiyesi, nefsin de terbiyesi ve tezkiyesi amaçlanır. Kalp tasfiyesi, kalpte bulunmaması gereken ağırlıkların atılması, günahların peyda eylediği siyah noktaların zikir ve tövbe ile silinmesi, böylece kalbin saflaştırılması, ilahî tecelliyata mazhar bir letafete kavuşturulması demektir. Nefs terbiyesi ise özellikle başlangıçta, şerrinden emin olmak için nefs-i emmareyi kontrol altında tutmanın, nefse hükmetmenin çare ve yöntemlerini kuşanmaktır. Esas olan ise tezkiye ile, yani kötülüklerinden arındırarak, rağbetini Hakk’a ve hayra yönlendirerek nefsi müslüman eylemek, onu hiç değilse nefs-i mutmainne mertebesine yükseltmektir.
Tasavvuf yolundaki “seyir”, arızî olanı, yani sonradan ve geçici olan unsurları peyderpey terk edip “asl”a, ezelî ve ebedî olana varmak için yapılan bir iç yolculuğudur. Müridin cehaletten ilme, kötü huylarından güzel ahlâka, beşeriyetinden âdemiyetine hicret eylemesi; kısaca kendine gelmesi, kendini bilmesidir. Kendini bilen Allah’ı bilir, marifetullaha nail olur denilmiştir. Yolun büyükleri, marifetullaha erenlerin artık sürekli yaşadıkları “huzur”u muhafaza için “takva” dediğimiz bir edep ve teyakkuz hali içinde olduklarını, ibadetlerini Allah’ı görüyormuş gibi ihlâs ve huşu ile yaptıklarını, şeytandan ve nefslerinden takva elbisesi ile korunduklarını söylerler ki, ihsan mertebesine işarettir.
Yol, bu mertebeye ulaşılsın diye vardır. Mürit bu mertebeye vasıl olmak için yol alır. Vusûl (kavuşma) bu mertebededir.
Vusûl, usûl ile olur
Şüphe yok ki yol, o yolun sonundaki bir mazhariyete vasıl olmak için kat edilmektedir. Fakat “vusûl, usûl iledir”. Yani vasıl olunacak mazhariyeti sadece istemek yetmez; ona ulaşmak için gayret, azim ve sabır göstermek, yürüyüş adabını gözetmek, usulüne göre yol almak da icap eder. Zaten yolun her aşamasında istikamet üzere dosdoğru olmak, sürekli ilerlemek esastır ki usûl ve adab bunu sağlamak için vardır.
Bu usulün ilk ve en önemli şartı mürşide kayıtsız şartsız teslimiyettir. Mürit mürşidine tabi olmalı, onun talimatına harfiyen uymalıdır. Yerine getirilmesi istenen adabı ihmal etmek, sorgulamak, usûl dışına çıkarak kendince uygulamaya çalışmak teslimiyet ve irade eksikliğine işarettir. Yolcuyu yerinde saydırır. Zikir, tesbihat, teveccüh, tevessül, rabıta, hatme, sohbet ve hizmet, usul ve adabına riayet edilmeden, yüksünerek yapılırsa fayda vermez. Mürşide duyulan emniyet, muhabbet ve teslimiyette noksanlık varsa bu vazifeleri şevkle ve özenle yapmak da mümkün olmaz. Aynı şekilde mürşidin ayak izlerini takip etmek yerine dönüp dönüp arkaya yahut sağa sola bakmak tökezlemeye, yolda kalmaya, hatta yoldan düşmeye sebeptir.
Yol üzerindeki menziller, o menzildeki hali yaşayıp her geçen an biraz daha donanımlı olarak yürümek içindir. Sebep ne olursa olsun yaşanmış, geride kalmış bir hale takılıp kalmak geçmişle oyalanmak; henüz ulaşılmamış bir menzilin haliyle meşguliyet ise gelecekle oyalanmaktır. Her iki durumda da içinde bulunulan hal zayi edilmekte, o hal ile kazanılması umulan donanımdan mahrum kalınmaktadır. Halbuki sofi “ibnü’l-vakt/vaktin çocuğu” olmalı, geçmişle de gelecekle de oyalanmadan içinde bulunduğu halin gereklerini yaşamalıdır.
Korku ve ümit arasında
Yol, yürümeyi; yürümek ise dengeyi gerektirir. Dengeyi sağlayamamışsanız ayakta duramaz, yıkılır, sağa sola savrulursunuz. Denge, ifrat veya tefrite düşmeden itidal üzere olmakla sağlanır. Yahut iki karşıt halden ne birine ne ötekine tam tabi olmadan arada, ortada bir çizgi tutturabilmektir. Mesela yol alamamaktan, bazı halleri kaybetmekten, geçmişte işlenmiş günahlardan, ufak tefek kusurlardan dolayı ümitsizliğe düşmek yanlıştır. Ama yolda ulaştığı hallerden dolayı şımarıp gevşemek, “ben oldum, erdim” vehmiyle ya da mürşidim nasılsa himmet eyler, üstelik Allah’ın rahmeti geniştir diyerek ibadet ve vazifeleri terk de bunun kadar yanlıştır. Denge için havf ile reca, yani korku ile ümit arasında olmak şarttır.
Yürümek bir eylemdir, bir amel halidir. Lafla olmaz. Örnek almayacaksak, geçmişte yaşamış yol erlerinin menkıbelerini anlatmak kimseye fayda vermez. Bunun gibi çeşitli tasavvuf nazariyeleri hakkında üstümüze vazife olmadığı halde konuşup tartışmak da boş yere nefes tüketmektir. Çoğu zaman bir derinleşme cehdi gibi, zora talip olmak gibi gösterilen bu tür tutumlar aslında gönül eğlemenin, kolaya kaçmanın alametidir. Oysa yolda olmak kolaycılıktan kaçmayı, az konuşup çok iş yapmayı, ruhsatlara değil azimete sarılmayı gerektirir. Bu yoldaki gayret, tasavvufun söze dökülemeyen derin hallerini konuşarak boyumuzu aşan sulara girmekle değil, azimetle amel ederek, yolun usul ve adabına titizlikle uyarak, mürşidin adımları peşinde kararlılıkla yürüyerek gösterilir.
Yoldaşlık hukuku
Yolda olmak, nihayet bir kafileye katılıp yoldaş olmaktır. Yoldaşlık hukukuna riayet gerektirir. Yoldaşlık hukukunun evveli ise hizmet ve sohbettir. Kişi tevazu ile kendini yol arkadaşlarının en kusurlusu görmeli, kibirden, başkalarının hatalarını gözetmekten sakınmalıdır. Muhabbet ve kardeşliğin icabı olarak bir yoldaşını ikaz edecekse, bunu muhatabını incitmeden, küçük düşürmeden, tenhada yapmalıdır. Çok konuşmamalı, tartışmamalı, öfkeyi yenmeli, şan şöhret kazanma, baş olma sevdasına kapılmamalı, görülecek bir hizmet varsa başkalarını beklemeden kendisi bir ucundan işe koyulmalıdır. Hizmette muhabbet sırrı vardır. Lakin iltifat beklemek, fark edilmek için yapılan hizmetten muhabbet doğmaz.
Gelene git denmeyeceği için kafilede gül de olacaktır, diken de… Cemâl ve Celâl tecellileri her zaman bir aradadır. Öyleyse dikenden şikayet etmek de, güller arasında rehavete kapılıp keyif çatmak da yanlıştır. Öte yandan içinde bulunulan cemaatin bir zikir, sohbet ve hizmet halkası olması hasebiyle mahremiyeti vardır. Fakat bu mahremiyet, dışarıda kalan diğer insanlarla ünsiyete mani olmamalıdır. Yol hallerini uluorta konuşmamakla birlikte, halkın arasına karışmalı, gizli saklı bir iş yapıyormuş gibi onları tecessüse ve su-i zanna sevk eden tavırlardan kaçınmalıdır.
Yola dair söz bitmez. Anlatmakla tükenmeyecek güzellikleri yola gelip yolda olmaya gayret ederek yaşamak lazım. Her şeyin maddileştiği, insanın beşer derekesine mahkûm edildiği bu çağda bizi fıtratımıza, âdemiyetimize, kemâle götürecek yollara ve yol bilen Allah dostlarına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Maneviyat Yoluna Niçin Girilir?
Tasavvufa bir takım olağanüstü haller yaşamak, gayb aleminden haberdar olmak, keramet görmek veya göstermek için girilmez. Amaç, Ehl-i Sünnet akaidi çizgisinde istikamet sahibi olmaktır. İmam-ı Rabbanî k.s., Mektubat’ında, “Tarikat talebi gayba ait şekil ve suretleri görmek, bazı renk veya nurları seyre dalmak için olmamalıdır. Bunlar oyun ve oyalanma kabilinden şeylerdir.” (210. Mektup) dedikten sonra özetle şu izahatı yapar:
“Gayb alemindeki suretler ve nurlar da görünür alemdeki suretler ve nurlar gibi Allah Tealâ’nın yarattığı şeylerdir. Allah’ın varlığına ve birliğine yakinî iman için görünür alemdeki kudret eserlerini tefekkür kâfi iken, gayb iştiyakı ile çeşitli riyazetlere girmek yerine Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına uygun yaşamaya çalışmak öncelikli ve hayırlıdır.”
Hâce Ubeydullah Ahrar k.s. Hazretleri, “Bana Ehl-i Sünnet itikadı verilmiş olsa, ama gayb aleminden gelen hal ve vecdlerden bütünüyle mahrum kalsam, bunun için gam çekmem.” demiştir.
Ataullah İskenderî k.s. ise, “Kişinin nefsinde gizlenmiş kusurları bulup düzeltmeye çalışması, kendisinden gizlenmiş olan gayba ulaşmaya çalışmasından daha hayırlıdır.” buyurmuştur.
Sekiz Kapı Sekiz Adım
Nakşî-Halidî yolunda bir mürşide intisap edince, mürşidin manevi terbiyesi ve tasarrufu altına girmek, yola gelmek için “sekiz şart” denilen adaba noksansız bir şekilde uymak gerekir. Geceleyin yerine getirilecek bu şartlar sırasıyla şöyledir.
Küçük Taharet: Tövbe niyetiyle ve yıkanan uzuvlarla işlenmiş günahlardan arınma niyazıyla abdest almak.
Büyük Taharet: Tövbe niyetiyle ve kendisinin dışını temizlediği gibi, Cenab-ı Hak’tan da vücudunun içini temizlemesini niyaz ederek gusül abdesti almak.
İstihare Namazı: Fatiha’dan sonra ilk rekâtında Kâfirûn, ikinci rekâtında İhlâs suresini okuyarak iki rekât istihare namazı kılmak ve namaz sonunda girdiği yolun hayırlara vesile olması için dua etmek.
Tövbe: Daha önce mürşit huzurunda yapılan tövbeyi, samimi bir pişmanlıkla kendi duyacağı bir sesle üç defa tekrarlamak.
İstiğfar: Gözleri kapatarak ve önceden işlediği günahları pişmanlıkla hatırlayarak yirmi beş kere “estağfirullah” demek.
Fatiha: Gözler kapalı halde sekiz adet Fatiha okuyarak bunları Rasulullah s.a.v.’in, Ehl-i Beytinin, ashabının ve sırasıyla silsiledeki Sâdât-ı Kiramın ruhlarına hediye eylemek.
Ölüme Rabıta: Gözleri kapatıp sekerat halinden kabirdeki ahvaline kadar her aşamasıyla kendi ölümünü düşünüp fanilik hissini hakka’lyakin tatmaya, dünyaya bağlılıktan kurtulup kalbi yumuşatmaya çalışmak.
Mürşit Rabıtası: Yine gözler kapalı halde iken, mürşidini karşısında heybetle oturur vaziyette hayal ederek ondaki feyiz ve nurdan istifadeye çalışmak. Mürşit rabıtasından sonra yeniden yirmi beş defa “estağfirullah” denilerek gözler açılır ve o gece güneş doğuncaya kadar bir şey yiyip içilmez, dünya kelamı konuşulmaz.
Velilerin Huzurundaki Edepler
Mürşid-i kâmiller, Rasulullah s.a.v.’in bir hadis-i şeriflerinde haber verdiği gibi, Allah Tealâ’nın, “Onlar benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür” buyurduğu veli kullarıdır. Kâmil mürşitlerin bu mazhariyetine “firaset” denir ki, hakikatleri Allah’ın nuruyla görmelerine, Allah Tealâ dilemişse kalplerdekine vâkıf olmalarına imkan verir. Bu sebeple bizim kesbî malumatımıza aykırı gibi görünse dahi onların vehbî bir ilmin eseri olan sözlerini, ikazlarını, talimatını can kulağıyla dinlemeli, asla yabana atmamalıdır. Bu emniyet, hürmet ve teslimiyet onların gıyaplarında da huzurlarında da edebe azami riayetle hasıl olur. Muhammed b. Abdullah Hânî, Nakşibendî adabını anlattığı “Behçetü’s-Seniyye” isimli eserinde velilerin huzurunda takınılması gereken edepleri şöyle sıralar:
• Onların meclisinde bulunurken kalbinden geçenlere sahip olmak. • Huzurlarında yüksek sesle konuşmamak. • Beraber kılınmıyorsa, kâmil mürşitlerin meclisinde ayrıca nafile namazla meşgul olmamak. • Onlar konuşurken konuşmamak. • Onlar sormadıkça bir şey söylememek. • Onların kötü gördüklerini kötü görmek. • Evlerinin içine, geçim kaynaklarına, ihtiyaçlarını ne ile giderdiklerine bakmamak. • Kendi mürşidi dışında başka bir mürşide gitme, ondan el alma gibi düşüncelerle gözü dışarıda, kalbi eşikte olmamak.