İslamın Şiarları – İslami Sohbet

“Şiâr” kelimesi, “şiir” ile aynı kökten geliyor. “Sıklık, incelik, farkındalık” manalarını içeren bir kelime… Kısa, sık ve incelikli söz (şiir), inceliklerin farkında olan (şâir), inceliklerin farkında olma (şuur), ince ve sık biten/saç (şa’r), buğdaydan farklı olarak ucunda ince kılçık bulunan arpa (şa’îr), sıkça söylenen slogan, amblem (şiâr) kelimeleri bu kökten.

Demek ki birisine “Şuursuz” deyince “farkındalığı olmayan, farkı fark etmeyen, inceliği, derinliği olmayan” demiş oluyoruz. Keza “Şiirden anlamaz” demek de “incelik bilmez, farkındalığı zayıf” demek oluyor.

“Slogan” kelimesi de “slog” (sık) kökünden geliyor. “Sıkça söylenen kısa sözler” olarak Türkçe’de kullanılıyor. Arapça buna “şiâr” deniyor.

Bu durumda İslâm’ın iki büyük şiârı, “İslam’ın sıkça söylenen iki büyük kısa sözü” demek oluyor. Öyle ki bu sözler/şiarlar/sloganlar İslam’ın inceliklerini, farkını anlatır ve onu söyleyenlere “şuur” (bilinç) verir. Bundan habersiz olanlar şuursuz/bilinçsiz olmuş olurlar.

İslam’ın şiarlarına tapınak virdi haline getirilmiş bir halde ezanda, namazda, dualarda, niyazlarda vs. sıklıkla rastlarız. Ama bu makalede en çok tekrarlanan ve bilinen ikisi üzerinde duracağız: Allahuekber ve Lailahe illallah…

***

ALLAHU EKBER: Kur’an’da “Allahu ekber” lafzı ile geçmez. Fakat daha dördüncü surede “Rabbini tekbir et” (Müddesir; 3) diye emredilir. Müslümanlar da bu emri yerine getirmek için “Allahu ekber” derler. Böylece her Allahu ekber dendiğinde bu emir yerine getirilmiş olur.

Gelelim anlamına…

Malum “Allah en büyüktür” demek oluyor.

Allah’ın büyüklüğü zaten malum olduğuna göre bu söz kime karşı söyleniyor?

Çünkü artık mesele bu şiarların “kime karşı” söylendiğidir.

Cehennem tehditlerinin ve tabiat tasvirlerinin Mekke’nin ulularına yönelik olması gibi, bu söz de Mekke ve civarında (ve oradan tüm yeryüzünde) kendini “büyük, güçlü, karşı konulmaz” vs. zannedenlere yönelik olduğunu görüyoruz. Yani Allah’tan başka bir takım metafizik tanrılar var da, onlar büyüklük iddia diyorlar da onlara karşı söyleniyor değildir. Zira Allah’tan başka zaten tanrı yoktur.

Bu söz tamamen insanlardan kimilerinin servet ve iktidar (mülk) sahibi olmakla büyüklenmesine, kibirlenmesine, tanrılar kimi davranmasına karşı söylenmektedir.

Şiârda geçen “ekber” sözcügü “en büyük” demek olup “kibir” ile aynı köktendir.

Kibr, “şânın azametini izhar etmek/ortaya koymak” demek olup kişinin kendinde hak ettiğinden fazlalık görmesidir. Mal ve mevkîden dolayı kibirlenirse zehv, kibirden dolayı başını havaya kaldırırsa nahve, kibirden dolayı burnu havada olursa huzuvâne, kibrinden dolayı kendine hayran olursa ucb olur. Aslen büyük olmadığı halde kendini büyük sanana ise müstekbir denir. Servet ve iktidar sahibi olmaya ise kibriya denir. Mutekebbir ise Allah için kullanılır ve büyüklük, güç ve kudrete sahip olduğu halde zulmetmeyen demektir. Zor kullanan kibirliye ise ceberût denir. (Ebu Hilal el-Askeri; el-Furuq fi’l-Luğa, s. 366, işaret, ist. 2009).

Kur’an’dan birkaç örnek…

Firavun , Musa ve Harun’a şöyle der: “Yeryüzünde kibriyâ (servet ve iktidar) sizin ikinizin olsun diye mi geldiniz?” (Yunus; 78)…

Ad kavminin ileri gelenleri: “Bizden daha kuvvetli kim var? diyerek büyüklük tasladılar.” (Fussilet; 15)… Bunlar beş ayet önceki Allah’ın yeryüzünde insanlar “eşitçe” bölüşsün diye yarattığı kuvvetleri (egvât) kişisel mülkiyetine yığıp onunla üstünlük taslayanlardı. Ayette önce eşitliğin takdir edildiği belirtiliyor, beş ayet sonra da bunun nasıl bozulduğuna dair Ad kavminden örnek veriliyor (bkz. Fussilet; 10-15)…

İşte böyle servet ve iktidar temerküz ederek güç toplayıp büyüklük taslayanları, yığdıkları ve biriktirdiklerinin kurtaramayacağı söylenir: “Ne (güç ve servet) toplamış olmanız, ne büyüklük taslamanız (istikbarınız) size bir yarar sağlamadı.” (A’raf; 48)…

Çünkü onların “İçlerinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri büyüklük hastalığı (kibr) vardır.” (Mu’min; 56)…

Dahası böyle yapmakla hem kendilerini hem de egemenlikleri altında tuttuklarını ateşe sürüklemişlerdir: “Rabbimiz, gerçekten biz, seyyitlerimize (sâdetenâ) ve büyüklerimize (kuberâenâ) itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular.” (Ahzab; 67)…

***

Görüldüğü gibi Allahuekber şiarı, içimizden birilerine karşı söylenmektedir. Servet ve iktidar sahiplerinin “kibrini” kırmak için olduğu apaçık ortada.

Demek ki Allahuekber, ekâbirin tevhid vasatını (birlik, eşitlik ve adalet ortamını) terk edip ayrı baş çekmesine, servet ve iktidar gibi biriktirip topladıkları ile toplumdan ayrılmasına, kumlara karışmayı kibrine yediremeyip kum tepelerinde yaşamasına panzehirdir.

Bunun anlamı, “En büyük Allah’tır; Allah’a (en-Nâsa, topluma, halka) gel, halka karış, kibri bırak” demektir. Gökten yere inince Allahuekber bu demek olur.

Bu nedenle “burnu havada olan” demek olan kibirlinin, her secdede burnu yere sürtülür.

Bu nedenle servet ve iktidar gücüyle toplumdan/halktan ayrılan kibirli, “Hacc-ı ekber” (Tövbe; 3) gününde halk deryasının içine karıştırılır.

İlginçtir, Kur’an “Hacc-ı ekber” tabirini kullanıyor. Allah yerine burada Hacc geçmiş. İslam’da Hacc, büyük halk kitlelerinin, insan deryası oluşturarak birlik ve eşitlik gösterisi yaptıkları toplanış, karışış, sarmaş-dolaş oluş ve dönüş ritüelidir. Verdiği mesaj Allahuekber’in yere indiğinde nasıl anlaşılması gerektiğinin tatbikatıdır: Allah’tan (en-Nâs’tan/halktan/toplumdan) daha büyük değilsin! Ona dön!

***

LAİLAHE İLLALLLAH: “Allah’tan başka ‘ilah’ yok” anlamına geliyor. Kur’an’da geçen “ilah” kavramının kullanımına baktığımızda, “ekber” gibi, içimizden kimilerinin, servet ve iktidar kuvvetleri (egvât) yığarak eşitliği bozmalarına ve böylece toplumdan ayrılarak büyüklenmelerine itiraz olduğunu görüyoruz. Kuralları uygulama bahenesiyle oluşturulan kör otoriteler “Lâ” (hayır) denerek reddediliyor.

Kur’an’ın “ilah” dediği şey bu anlamda insanlardan başkası değildir. Bu nedenle “Lailahe illallah” servet ve iktidar temerküzü neticesinde insanlar üzerinde otoriteleşenlere isyan çağrısıdır.

Yoksa insanlar sırf ineğe, taşa, tahtaya, buzağıya, soğana, put heykellerine tapınıyor da, Allah da onlara tapınmayı kıskanıp “Bana tapının, onlara değil” diyor değildir. İnek, taş, tahta, soğan, buzağı, put, heykel vs. biz insanların birbirimiz üzerine kurduğumuz servet, iktidar, otorite, hegemonya ve sınıflaşma araçlarının sembolleridir. Onları kaldırdığınızda ortada insanoğlu insandan başkası yoktur. İlahlar (âlihe) insanlardır; inek, taş, tahta, soğan, buzağı, put, heykel vs. onların sembolleri olup kendi başlarına adlarında geçtiğinden başka bir anlamları bulunmamaktadır.

Bunun böyle olduğunu “ilah” kavramının Kur’an’da 140 küsur yerde geçen kullanımından apaçık anlıyoruz.

Birkaç örnek…

“Firavun dedi ki: Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum.” (Kasas; 38). Görüldüğü gibi Firavun lafı evirip çevirmeden inek, boğa, buzağı (bakara) gibi heykel ve tasvirlerle ifade edilen “imparatorluk sembollerinin” altında neyin yattığını açık ediyor. “Asıl ilah benim, onlar hegemonyamızın işaret ve sembolleri” demeye getiriyor.

Kur’an’da adı anılan tüm putların durumu aynen böyledir.

Başka bir örnek…

“Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suva’dan, Yeğus’tan, Ye’uk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” (Nuh; 23).

İbnu’l-Kelbi’nin açıklamasına göre Ved putu iri yarı gövdeli bir erkek şeklinde idi. Suva bir kadın şeklindeydi. Yeğus dişi bir aslan biçimindeydi. Yeûk at şeklindeydi. Nesr akbaba şeklindeydi. Diğer bölgelerdeki tapınakların kapılarının üzerinde bu akbaba resimleri vardı.

Bunlar aynı toplum içinde kabile (sınıf) totemleri/sembolleriydiler. Kabilenin kurucusu ve ileri gelen bir büyüğünün anısına dikilmişlerdi. Genel insanlık içinde ise bugünkü ulus sembollerine tekabül ettiği söylenebilir. Her ulusun bir devlet arması/bayrağı vardır ve onların üzerinde ulusu simgeleyen bir takım şekil, bitki, hayvan veya tabiat figürleri vardır. Haç işareti, gamalı haç, yıldız, orak-çekiç, hilal, güneş, arslan, kurt, kartal, yaprak vs. Bunlar o ulusun kendi toprakları üzerindeki egemenliğini (hegemonya) ve mutlak otoritesini temsil eder.

Bu anlamda örneğin “uluslararası sular” henüz kimsenin egemenliğine girmemiş, etrafına çit (sınır/gümrük) çevrilmemiş yerler demektir. Cahiliye döneminde, bu, kabile toprakları (mer’a) şeklinde oluyordu. Oraya girdiğinizde kabileye toprak bastı/giriş parası (gümrük) ödüyordunuz. Kabilenin egemen olduğu yerler kabile toteminin arma ve sembolleriyle donatılmıştı ve genellikle merkezi bir yerde de ana tapınak bulunmaktaydı.

Şu halde Arapların ilahlar (âlihe) dediği, bu türden arma ve sembollerle ifade edilen devrin kurumsal kabile otoriteleri oluyor. Bunlar insanlar üzerinde servet ve iktidar hegemonyaları oluşturmakta ve sınıflaşma meydana getirmekteydiler. Üsttekiler ve alttakiler arasında keskin bir sınır (kast) vardı ve geçişkenlik yoktu. Üsttekiler, alttakileri mutlak egemenlikleri altında yönetiyorlardı. Eleştiriye ve sorgulamaya kapalıydılar. Egemenlikleri mutlaktı.

İşte bu mutlak ve ebedi zannettikleri hegemonya (egemenlik) totemlerine/sembollerine “ilah” demekteydiler…

***

Kur’an “din adamlığı” (hocalık, şeyhlik, seyyitlik, velilik, babalık, dedelik, ağalık, beylik, sultanlık, şahkululuk) hegemonyasına da “rablik/ilahlık” der: “Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilaha ibadet etmeleri emrolundu. O’ndan başka ilah yoktur.” (Tövbe; 31).

Kur’an “heva/heves/arzu/şehvet” hegemonyasına da “ilahlık” der: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? (Furkan; 43)

Kur’an melekler (nuranî varlıklar, cinler, periler, ifritler) ve peygamberler (İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ailesi ve soyu) hegemonyasına da “rablik/ilahlık” der: “Size melekleri ve peygamberleri rabler/ilahlar edinin, diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kafirliği emreder mi?” (Al-i İmran; 80)…

Kur’an’a göre peygamberin görevi “insanlara hükmetmek” (hegemonya) değildir. Bilakis “insanlar arasında” adil kararlar vermektir (hakem). Kur’an peygambere (ve bize) hitaben hep “onlara hükmet” (fehkumhum) değil; “onlar arasında hüküm ver/hakem ol” (fehkum beynehum) der. (bkz. Al-i İmran; 23, Nisa; 58, Maide; 42, 48, 49, A’raf; 89, Sad; 22, 26) Bunun hiç değişmediğini görüyoruz. Bu ikisi arasındaki farkı biraz düşünün…

Keza “Allah’a, resulüne ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emr) itaat edin” (Nisa; 59) ayeti gönüllü birliktelikten doğan yükümlülükleri ifade eder. Ayette geçen “Sizden olan emir sahipleri” (ulu’l-emri minkum) ifadesi “içinizden gönüllü rızanızı olarak işlerinizin başına getirdiğiniz kimseler” demektir. Bugün için “sizin kendi rızanızla seçtiğiniz kimseler” manasına gelir. Yine hegemonik ilişki yoktur.

***

“Lailahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) ne demek anlaşılıyor olmalı.

Yani: Yeryüzünde mutlak egemenlik altına girilecek hegemonya, otorite yoktur. Totem, put, heykel, kabile, sınıf, ulus, sınır, otorite, gelenek, tapınak, din adamları, heva ve heves, servet ve iktidar güçleri tartışılamaz, sorgulanamaz değildir.

“Allah” adına ortaya çıkmış otoriteler de buna dahildir. Hatta öyle ki hiçbir “otorite” Lailahe illalah kılıcından kendini kurtarabilmiş değildir.

İster Allah, ister din, ister kabile, ister sınıf, ister ulus, ister vatan, ister gelenek, ister tapınak, ister proleterya, ister burjuva vs. ne adına kurulmuş olursa olsun yeryüzündeki bütün otoriteler, sonuç itibariyle gerçeğin ta kendisi (hakk) olan Allah’ın ayetleri (varlık ve oluş kanunları, evrenin gidiş yasaları, gönüllü birliktelikten doğan yükümlülükler ve bunları öğütleyen Kitap) karşısında ve bunlara rağmen kurulmuşsa birer kurgu ve yalan (batıl) imparatorluğudurlar. İcabında yıkılabilir, değiştirilebilir ve yok edilebilirler…

“Allah” dış dünyada görünür bir nesne olmadığı ve onu temsil eden ebedî bir kurumsallık olmadığı için de, sonuç itibariyle Lailahe illallah, insanoğlunu, boyunduruk altında tutan tüm bağlardan kurtulmaya ve serazat bir “yeryüzü özgürlüğüne” çağırır.

İnsanoğlu ancak ve sadece Allah’ın ayetlerine (varlık ve oluş kanunlarına, evrenin gidiş yasalarına, gönüllü birliktelikten doğan yükümlülüklere ve bunları öğütleyen Kitaba) uyarsa hegemonik ilişkilerden arınabilir.

Aksi halde servet ve iktidar ilişkilerinden aile ilişkilerine, iş dünyası ilişkilerinden uluslarası ilişkilere bütün ömrü efendi-köle ilişkisi içinde geçer.

Allah-insan ilişkisi bile efendi-köle ilişkisi değil; “gönüllü birliktelik” ilişkisidir. Kur’an der ki: “Benim rabbim sırat-ı müstakim üzerindedir” (Hud; 56). Yani Allah, insanlarla hegemonik ilişki kurmuyor. Bizi zaten kendi uyduğu, üzerinde olduğu yola çağırıyor. Varlık ve oluş (sosyal) kanunlarına (sevgi, merhamet, adalet, doğruluk, dürüstlük) birlikte uyalım, ben de onlara uyuyorum diyor. “Kendime rahmeti farz kıldım” (Enam; 54) bu demek.

Hal böyleyken insan-insan; yöneten-yönetilen, işçi-işveren, karı-koca, devlet-millet vs. ilişkisi nasıl hegemonik/ceberût (sahiplik esasına, efendi-köle mantığına, zora dayanan, tek yanlı) ilişki olabilir? Kur’an peygamberine (ve tabi bize) şöyle der: “Sen bir zorba değilsin” (Ğaşiye; 22)

***

Buradan bakılınca “İslam’ın iki büyük şiarı” bir tapınak virdi değildir. Günde yüz kez, gece de bin kez zikrini çekmekle cennette huriler bizi bekliyor değildir. Hele bunları ölülerin arkasından okuyup üfürmek ise “İslam’ın şiarlarına” hakaret anlamına gelir.

Bunları dirilere okuyun, dirilere!

Para, servet, iktidar, devlet, mahkeme, evlilik, aile, iş, fabrika, uluslarası ilişkiler vs. gibi hayatın ve dünyanın kalbinin attığı yerlerde Allahuekber ve Lailahe illallah’ı ete kemiğe büründürecek, kendimizle yürür hale getireceğiz.

Her türden hegemonik ilişkiden kendimiz arınacak ve çevremizi de arındıracağız.

Yok edeceğiz insanın insana kulluğunu.

Her şeyden önce kendimize yabancılaşmayacağız.

Hep insan, sadece insan, insanoğlu insan kalacağız.

İnsan olmanın ve özgürlüğün ne demek olduğunu ancak o zaman anlarız.

“İslam’ın iki büyük şiarı” bize bunları öğretmiyorsa, havanda su dövüyoruz demektir.

iSLam, iSLami Sohbet, iSLami Chat, iSLami Sohbet Odalari, Dini Sohbet, Dini Chat, iSLami Bilgiler, Dini Bilgiler, iSLami Sohbetler, nur sohbet

El Mecîd Faziletleri

El Mecîd Faziletleri Mecîd المجيد Bu ismi şerifin manası:

Zatı ve sıfatlarıyla yücelik sahibidir.

Kimin akrabaları ve akranları arasında izzet ve kıymet yoksa ismi sabah namazından sonra doksan dokuz kere okursa ve üzerine üflerse; onlar arasında izzet ve heybet hâsıl olur. Kim cüzam hastalından korkarsa biyz günlerinde (kameri ayın 13–14–15. günlerin) oruç tutar, iftar vaktinde bu ismi zikrederse Allah onu cüzam ve baras hastalığından emin kılar.

Dini Sohbet , iSLami Sohbet , iSLami Chat , Dini Chat , Dini Sohbet Odalari , Dini Forum , iSlami bilgiler

Meleklerin Söylediği Zikir

Ebu Zerr ( R.a.)den rivayete göre, Hazret-i Peygamber ( S.a.v.) Efendimiz:
” – Ey Ebu Zerr! Allah’ın en çok sevdiği kelamı size bildireyim mi? ” Buyurdu. Bende: ” – Bildir, Ya Resülallah!” dedim. Resulüllah ( S.a.v.) Efendimiz, ” – Bildir, Ya Resülallah.! dedim. Resulullah ( s.a.v) Efendimiz,” – Allah’ın en çok sevdiği kelam:
” Sübhanallahi ve bihamdihi” cümlesidir.” buyurdu
Hadis-i Şerifin bazı rivayetlerinde
” Bu tespih, Cenabı Allah’ın melekleri için seçtiği sözdür” buyrulmuştur. Her melek ” Sübhanallahi ve bihamdih” diyerek tespih eder. Ey Mümin! Sende bu mübarek tespihler ile Cenabı Allah’ı zikretmeye devam et.
Cennette bir hurma ağacı dikilir:
Abdullah bin Amr ( r.a.)dan rivayete göre, Hz. Peygamber ( A.s.) Efendimiz şöyle buyurmuştur.
” Her kim ki,
Sübhanallahi bihamdihi derse onun için cenette bir hurma ağacı dikilir buyurmuştur.
Yine Ebu Zerr ( R.a.)den rivayete göre, Hz Peygamber ( a.s.) şöyle buyurmuştur.
Manası:
Allah Teala katında sözlerin en sevimlisi, ” Sübhanallahi ve bihamdihi” kelamıdır.”
Diğer bir rivayete göre ise Efendimizden soruldu:
” – Eyyül” kelami efdalü?”
” Hangi söz ( hangi kelam ) daha faziletli, daha değerlidir.” diye soran kimselere Efendimiz ( A.s.) şu cevabı verdi:
“- Allah Teala’nın melekleri veyahut kulları için seçtiği ” Sübhanallahi ve bihamdihi” tespihidir. buyurdu.
Ey Dost.! Sen bu tespihi yani, ” Sübhanallahi ve bi hamdihi” cümlesini belleyip ezberlemelisin. Bununla ilgili daha bir çok bilgileri yeri geldikçe belleyeceğiz.
Bir defa söyleyene on sevap:
Abdullah Bin Ömer ( r.a.)den rivayete göre, Hazret-i Peygamber ( s.a.v) Efendimiz, bir gün ashabına hitaben:
” – Yüz defa ” Sübhanallahi ve bihamdihi” deyiniz. Kim bu Sübhanallahi ve bihamdihi” tespihini bir defa söylerse, kendisine on sevap yazılır. Kim de on defa söylerse yüz sevap, yüz defa okuyana da bin sevap yazılır. Kim de daha fazla yaparsa ( okursa ), Allah dilediği kadar o kimsenin sevabını artırır. Kim de istiğfar ederse ” Estağfirullah” derse, Allah o kimsenin günahlarını affeder. buyurmuştur….

islami sohbet, melekler, Meleklerin Söylediği Zikir, zikir

islami sohbet lerde yapılan gıybetler

islami sohbet lerde yapılan gıybetler malefdirki çok fazladır kardeşlerim bu sanal ortamda gıybet okadar basidirki genelde allah c c zikir ederiz özele geödigimizde ise şuna bak şu şunu yapmış bu kız şunla çıkmış bize ne ya onların özel hayatından bize ne ki biz kendimize bakalım acaba biz nasıl insanız buna bakmak yerine şu şöle diyoruz yanlış o kardeşinlemi ceheneme girmek istiyorsun rabım yar ve yardımcımız olsun inş

gıybet,islami sohbet lerde yapılan gıybetler,günah,cehennem,zikir

Zikir nedir ve türleri nelerdir

Zikir nedir? Kaç tür zikir vardır? Zikre göre amel etmek bireylerin manevi makam ve konumu esasınca mı olmalıdır? İsimleri zikretmek gayb âlemine girme açısından insanın kabiliyetine bir etki eder mi?

Zikir ve Allah’ı anmanın birçok ruhi ve ahlaki yapıcı etkisi vardır ve bunun karşısında Allah’ın kulunu hatırlaması, kalbin aydınlanması, kalp huzuru, Allah’a itaatsizlik etmeden korkmak, günahların bağışlanması ve ilim ve hikmet bunlardan sayılır. Genellikle zikir kalpsel ve dilsel olarak iki türe ayrılır. Dille yapılan zikre “vird” de denilir. Zikir gerçek manasıyla anmak anlamına gelir. Bu bakışta her varlık kendi varlıksal mertebesi esasınca özel bir makamda Allah’ı anar ve her insan da nerden geldiğine dair taşıdığı bilinç düzeyinde Allah’ı anmanın belirli bir mertebesinde yer alır yahut kendi gerçek kimliğine dönük bir unutma halinde bulunur. Bu yüzden kâmil insan Allah’ı anmanın ve hatırlamanın zirvesinde yer alır. Nitekim İslam Peygamberinin (s.a.a) adlarından biri de zikirdir. Şeriat ve irfanda özel şekillerde özen gösterilen vird veya dil zikrinin hedefi insanın Allah’a yönelmesi ve O’nu anmayla kalbin dirilmesidir. Böylece bu zikrin ve devamlı anımsamanın ışığında zikreden ile zikredilen arasındaki hicaplar kalkmaktadır. Bu yüzden irfanda zikir yolu da bu büyük hedefe nail olmak için bir mukaddime sayılır. Bu şekilde zikir yolcunun varlığında bulunan çokluk ve zulmet âleminin hicaplarını ortadan kaldırmak için gerekli kabiliyeti oluşturur.

Ayrıntılı CevapZikir anımsamak, dile getirmek, hatırlamak, söylemek, sena, dua ve vird manasına gelir.[1] Ariflerin sözlerinde ise anımsamak, amele dikkat etmek, korumak, itaat, namaz ve Kur’an anlamlarına gelir.[2] Allah ile âşıkane bir ilişkinin en güzel cilvelerinden ve Allah’a yolculuktaki en temel yollardan biri zikirdir; Allah’ı zikretmek kendi sınırlı varlığını ilahi isimleri hatırlayarak unutmaktır ve bunu devam ettirmek ve sürdürmek kalp üzerindeki günah paslarını siler. Zira Hak Teâlâ’dan gaflet etmek ve O’nu unutmak kalp memleketini kirletir. Bu yüzden ilahi velilerin ve semavi kitapların misyonlarından biri, bu kirlilik ve karanlığı bertaraf etmektir. Bu nedenle zikir Hz. Peygamberin (s.a.a) sıfatlarından ve Kur’an’ın isimlerinden biri olarak sayılmıştır. Nitekim Kur’an-ı Mecit Hz. Peygamberin (s.a.a) zikir olduğuna şöyle işaret etmektedir[3]:

“Allah, ahirette onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde, ey iman etmiş olan akıl sahipleri, Allah’a karşı gelmekten sakının! Allah, size bir zikir (Kur’an) indirdi. İman edip salih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah’ın apaçık ayetlerini okuyan bir peygamber gönderdi. Kim Allah’a inanır ve salih bir amel işlerse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona güzel bir rızık vermiştir.”[4] Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’in isimlerinden biri de zikirdir: “Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.”[5] Hz. Peygamberin (s.a.a) ve Kur’an’ın zikir olarak adlandırılmasının nedeni, onların Allah-u Teâlâ’yı hatırlatmaya vesile olmalarıdır; zira hatırlamak kalpsel bilgiye bağlıdır ve gaflet ve unutkanlık perdesini kalp üzerinden kaldıran ve ilahi nuru ona yansıtanlar bu peygamberler ve semavi kitaplardır. Bundan dolayı Allah’ı anmak insanı maddiyat karanlığından maneviyat zirvesine çıkarır, insanda ümidi diriltir ve maddi hayatın ve beşeri dengelerin darlıklarından kaynaklanan ümitsizlik ve karamsarlığı bertaraf eder.

Zikrin Kısım Ve Dereceleri

Zikir Allah için yapılan ibadetlerden sayıldığından diğer ibadetler gibi değişik kısımlara ayrılır. Genel zikir ve özel zikir bunun bir örneğidir. Genel zikir özel bir varlığa özgü değildir ve her şeyde mevcuttur; yani her şey Allah’ı anmakla varlığını sürdürmektedir. Özel zikir ise belirli tür varlıklara özgüdür. Melek veya insana özel olan zikir bu kabildendir. Zikir bazen kalpsel ve bazen de dil iledir. Elbette bu taksim insana özgü değildir; zira bazen şuur taşıyan diğer varlıklar da Allah’ı anarlar. Bu onların kalp zikri sayılır ve bazen de kendilerine özgü dilleriyle Allah’ın adını söyler ve O’nu anarlar ki bu da onların dil zikri sayılır. İmam Muhammed Gazzali, Kimya-i Saadet kitabında zikrin dört derecesi olduğunu belirtir:

1. Bu derecede zikir dil iledir ve kalp ondan gafildir. Bu tür zikrin etkisi zayıftır, lakin eserden de yoksun değildir. Çünkü hizmet ile meşgul olan bir dil beyhude bir işle uğraşan veya herhangi bir işle uğraşmayan bir dilden daha üstündür. İmam Humeyni (r.a), dil zikri hakkında şu görüşe sahiptir: Her ne kadar Hakk’ı zikretmek kalpsel sıfatlardan olsa da ve kalp zikretmesi durumunda zikir için bulunan tüm faydalar ortaya çıksa da kalp zikrinin dil zikriyle birlikte yapılması daha evladır. Zikir mertebelerinin tümünün en mükemmel ve üstün olanı, zikrin insan mertebelerinin tümünde cereyan etmesi ve hükmünün zahir ve batın, gizli ve açığa yayılmasıdır. Dil zikri de iyi ve istenen bir zikirdir ve insanı en sonda hakikate ulaştırır. Bu yüzden rivayetlerde ve kaynaklarda dil zikri çok övülmüştür.[6]

2. Zikrin kalpte olması, lakin yerleşik olmaması ve yer edinmemesidir.

3. Zikrin başka bir şey için zahmetlice kullanılabilecek şekilde kalpte yer edinmesidir.

4. Zikrin zikredenin kalbini istila etmesidir ve bu da zikir değil, Hak Teâlâ’dır [7]

Zikrin Eserleri

Allah’ı zikretmek yolcu kul ile malik rab arasındaki manevi bir irtibat oluşturur. Bu irtibat mucizevi ve muhteşem eser ve semereler taşır. Bunların her biri insanın ahlaki ve ruhsal yapılanışında büyük tesirler yaratır. Bu eser ve semerelerin en önemlilerinden bazıları şunlardır:

1. Allah’ın Kulu Anması

Allah’ı anmanın ilk eseri, yüce Allah’ın da insanı anmasıdır: “Beni zikredin ben de sizi hatırlayayım…”[8] Bu ayeti şerifede Allah’ın anımsaması kulun anımsamasına bağlı olarak değerlendirilmesi konusundan zarif bir nokta anlaşılmaktadır ve o da Allah tarafından gerçekleştirilen iki tür zikrin tasvir edilmesidir:

A. Genel zikir

B. Özel zikir

Genel zikir, tüm varlıkları kapsayan ve özel bir gruba özgü olmayan ilahi genel hidayetten ibarettir. Bunun göstergesi, ilahi genel zikrin evrendeki eserleri ve yüce Allah’ın tüm mümkün varlıklara bahşettiği nimetler ve bağışlardır. İlahi sürekli feyz olan bu kuşatıcı anımsama asla son bulmaz. Lakin özel zikir özel kullar ve zikredenlere aittir ve Allah tarafından bir tür dikkate alma ve lütuf sayılır.

2. Kalbin Aydınlanması

Yüce Allah kendi zikrini kalplerin nurlanması ve uyanmasına vesile bilmektedir. İmam Ali (a.s) evladı İmam Hasan Mücteba’ya (a.s) vasiyeti olarak yazdığı bir mektupta şöyle buyurmaktadır: Her şeyden çok kalbini bayındır kılmayla uğraş. Ey Evladım sana takvalı olmayı, Allah’ın emrine uymayı, O’nun zikriyle kalp ve ruhunu ongun kılmanı ve ilahi ipe sarılmanı tavsiye ediyorum…[9] Kalp ölümünü tedavi eden ve onu yeniden dirilten en önemli etkenlerden biri, Allah’ın zikrine sığınmaktır; Allah’ın zikri nurdur ve onda sürekli olmak kalbi karanlık, ümitsizlik ve katılıktan kurtarır ve ona sıcaklık ve yeni bir sevinç bahşeder. Zikrin bu semeresini Hz. Ali (a.s) şöyle beyan etmektedir: Yüce Allah kendinin anılmasını kalplerin cilalanmasına vesile karar kılmıştır; bunun neticesinde kulak ağırlıktan sonra duyar, göz karanlıktan sonra görür ve bu vesileyle inatçılık ve düşmanlıktan sonra baş eğer ve ram olur.[10]

3. Kalp Huzuru

Allah’ı anmanın üçüncü bir eseri insan kalbinde huzur yaratmasıdır. Kur’an’ın tabiri ile kalbin itminan ve sükûneti Allah’ı anmanın direkt eserlerindendir: Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.[11] Allah’ı anmak manevi ıstırap ve depresyonun ilacıdır. Psikologların bakışında bunların nedeni korku, geleceğin ipham taşıması, yenilgiye uğramaktan endişe duymak, hastalıklardan korkmak ve doğal etkenlerden kaygı duymaktır. Istırap hastalığı meselesi bir yana, huzur isteminin insan fıtratında bir kökü vardır ve insanların doğasında huzur istemi hissi mevcuttur. Gerçekte insanın birçok faaliyeti fıtratın ilahi nidasına yanıttır. Kendimizin ve birçok bireyin hayatına baktığımız vakit, birçok işimizin hedefinin değerli huzur cevherine ulaşmak olduğunu gözlemleriz; yani insanlar huzur ve sükûnete ulaşmak için ömür boyunca çabalamaktadırlar. Bu noktada insanlar arasında görüş birliği vardır, lakin görüş ayrılığı hayata huzur bahşeden şeyleri belirleme ve teşhis etme konusundadır. Bu değerli cevheri servet biriktirme ve maddi refahta gören birçok insan vardır. Bir başka grup ise huzuru makam ve şöhret elde etmekte görür. Lakin Kur’an-ı Kerim huzur ve sükûneti Allah’ı anmakta görür “Kalpler sadece Allah’ı anmakla huzur bulur”. Yüce Allah namaz hakkında şöyle buyurmaktadır: “Namazı benim zikrim ile kıl.”[12]

4. Allah’tan Ürkmek Ve Korkmak

Müminler için Allah’ı anmanın eserlerinden biri de Allah’tan korkmak ve ürkmektir. Kur’an bu hususta şöyle buyuruyor: “Müminler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.”[13]

5. Günahların Bağışlanması

Allah’ı anmanın uhrevi eser ve semelerinden biri, Allah’ı ananları kapsayan ilahi mağfirettir. Buna ek olarak yüce Allah böyle bireylere büyük ecir ve ödül vaadi de vermiştir. Kur’an-ı Mecid bu hususta şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”[14] Yüce Allah kulları affetmek için değişik fiil ve yolları vesile karar kılmıştır ve herkes bir vesile ile kendi için bağışlanma dileyebilir. Bunlardan biri de yüce Allah’ı çok zikretmektir.

6. Hikmet Ve İlim

Zikrin semerelerinden biri aklın olgunlaşması ve kemal ile hikmettir. Zikir insanın idrak yetisinin gelişmesi ve düşüncenin üretime geçmesine neden olur. İnsan ruhu, gaybi hakikatlerin kendinde tecelli etmesi liyakatine erer ve yüce Allah böyle bireylerin düşünce ve aklına yardım ulaştırır. Bu hakikati İmam Ali şöyle beyan etmektedir: “Nimetleri büyük olan yüce Allah için her zaman diliminde, peygamberlerin bulunmadığı ve dinin gevşediği dönemlerde düşüncelerinde kendileri ile sırlaştığı ve akıllarında kendileri ile konuştuğu kulları olagelmiştir. Bunlar hidayet meşalesini gözlerin, kulakların ve kalplerin uyanmasının aydınlığıyla tutuşturup yükseltmişlerdir.”

Zikir Ve Zikredenlerin Manevi Konumu

Zikir anımsamak ve Allah’ın isimlerini tekrarlamaktan ibaret olan vird olarak dil ile veya zihin ile iki şekilde yapılması nedeniyle, zikrin mertebeleri ve onun zikredenlerin manevi makamı ile ilişkisi hakkında da açıklama yapmak gerekir:

1. Anımsamak manasıyla zikir hakkında şöyle söylemek gerek: Zikir yolunda bulunan her yolcu insan, gerçekte Allah’tan başlayan ve en alçak düzeye ulaşan bir yolu anımsamak ile meşguldür; yani yolcu bu yolu Allah’a dönme açısından hatırlamakta ve bu anımsamak manevi ve irfani bir dalga halini insana hatırlatmaktadır. Bazen bundan yâri ve diyarı anımsamak ve vuslat gününü hatırlamak diye de tabir edilmiştir; çünkü insan ruhu bu dünya diyarında hicrana maruz kalmış, gurbete gelmiş, tedrici olarak asıl vatanını anımsamış ve ona doğru hareket etmiş bir yuva kuşu mesabesindedir. Bu dönüş yolu, Allah’ı zikretmek ve onu anımsamaktan ibarettir. İnsan ancak önceden görmüş olduğu ve unuttuğu şeyi hatırlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de bu hususa işaret edilmiş ve Allah’ı anmayı unutan kimselerin kendilerini de unuttukları belirtilmiştir: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.”[15]Bundan dolayı hepsi zikir dairesinde belirtilmiş olan ve zikir manasıyla kullanılmış olan namaz, Kur’an, peygamber ve diğer hususlar bu anımsamayı dile getirir ve bundan dolayı onlara zikir denilmiştir. Bu bakışta herkesin hatırlayanlar kategorisinde özel bir derecede yer aldığı apaçıktır. Kendi ilahi hakikatinden ve Allah ile olan fıtri ilişkisinden bir eseri bile hatırlamayan ve sadece dil zikriyle yetinen kimselerin olması da muhtemeldir. Bazıları da bu ilahi kimliklerinden haberdar olmuş ve Allah’a doğru hareket etme isteğinde bulunmuştur. Bunlar zikir eden ve zikredilen birbiriyle bir oluncaya dek zikir yolunda hareket ederler. Bundan dolayı bu bakışta her birey kendine özel bir zikir makamında yer alır.

Allah’ın isimlerini tekrar etme ve vird manasıyla zikir hakkında ise şöyle söylemek gerekir: Bu mesele İslam’da iki açıdan ve iki farklı boyut perspektifinden göz önünde bulundurulmuştur:

1. Şeriat boyutu

2. İrfan ve tarikat boyutu

Şeriat boyutunda birçok hadislere işaret edilebilir. Bu hadislerde kutsal zikir ve virtler tavsiye edilmiş ve onların söylenmesi de manevi ilerlemenin, Allah’a yakınlaşmanın ve şeriat sahibinin istediği doğrultuda yer almanın vesileleri olarak değerlendirilmiştir. Bu açıdan tüm zikir ve virtler iyidir ve herkes bulunduğu manevi her makam ve konumda bu zikirleri yerine getirebilir. Örneğin en çok tavsiye edilen zikir olan salâvat veya istiğfar veyahut dua kitapları ve meşhur rivayetlerde yer alan “la havle vela kuvvete illa billah” zikirleri tabii olarak irfan ve riyazet ehlinin belirttikleri özel ve belirli şartlara tabi değildir ve belirli birey ve gruplara veya özel bir manevi makama sahip kimselere özgü değildir. Gerçekte bütün bu zikirler zikreden bireyde manevi miracın ve Allah’a dönmenin batıni yolculuğunun başlaması için kalbi hazırlama niteliğindedir.

2. Lakin irfani boyutta genellikle bazı irfani amel buyruklarında görüldüğü üzere yolcuya özel bir zikri belirli bir sayıda ve özel günler sayısınca (bir kırk gün) yapması tavsiye edilir. Bunun ruhsal ve psikolojik olarak özel eserleri mevcuttur. Bu meselede dikkate şayan olan nokta şudur: Bu tür irfani amel buyrukları üstat ve izne ihtiyaç duyar ve bunlar herkese tavsiye edilemez. Elbette bu durumda her zikir ve vird yolcunun manevi makamı, konumu ve özel engelleri ile uyuşur olacaktır. Bu yüzden kâmil üstat kendi ilmiyle mürit ve yolcuyu vird ve zikirlerden oluşan özel bir programa yöneltir ve gerçekte manevi bir araç sıfatıyla bu zikirlerin etkilerinden istifade eder. Bu bakışta manevi miracın mertebelerinin veya gaybi ve manevi makamlara girmenin yolcu için hâsıl olması gayesiyle vird ve zikir yolundan yardımcı bir etken sıfatıyla yararlanılır. Gerçekte zikrin özel bir mertebesine nail olmak, manevi âlemleri hatırlamak manasına gelir. Bazen bazı kitaplarda gaybi hususlara ve tabiat ötesine ulaşmak için özel bir takım virtleri içeren bazı konu ve amel buyruklarının nakledildiğini belirtmek gerekir. Bilinçli ve arif bir üstat olmadan bu meseleler ile uğraşmak yolcunun şaşkınlığına neden olur. Bu yüzden bu yolda kâmil ve vuslata ermiş bir üstadın olması zorunlu hususlardan sayılmaktadır.

——————————————————————————–

[1] Saidi, Gül baba, FerhengiIstılahatıİbni Arabi, s. 228, İntişaratıŞefii, çapı dovvum, Tahran, 1384.

[2] Seccadi, Seyyid Cafer, FerhengiIstılahatıİrfani, s. 402, İntişaratıTahuri, çapı çaharum, Tahran, 1378.

[3] Talak Suresi, 10 ve 11. ayet.

[4] Hicr Suresi, 9. ayet.

[5] İmam Humeyni, Şerhi Çehil Hadis, s. 292 – 293, Müessese-i neşri asarı İmam Humeyni, Tahran, çapı bistuheştum, 1387.

[6] Gazali, Kimyayı Saadet, c. 1, s. 254, İntişaratı ilmi ve fehengi, Tahran, çapı heftum, 1375.

[7] Bakara Suresi, 152. ayet.

[8] Nehcü’lBelağa, name 31.

[9] a.g.e, hutbe 222.

[10] Ra’d Suresi, 28. ayet.

[11] Taha Suresi, 14. ayet.

[12]Enfal Suresi, 2. ayet.

[13]Ahzab Suresi, 35. ayet.

[14] Nehcü’lBelağa, hutbe 222.

[15] Haşr Suresi, 19. ayet.

Kelime-i Tevhid Ruhu-Dini Sohbet

Bu sözün ruhu ve sırrı; Şanı yüce isimleri mübarek ve kendinden başka ibadete layık ilâh bulunmayan Rabbi; sevgide, tevekkül, saygı duyma gibi hususlarda birlemek, bunları yalnız

O’na has kılmaktır.

O’ndan gayri sevilen her şey O’nun (c.c.) sevgisine bağlı olarak ve O’na (c.c.) olan sevgiyi artırmaya bir vesile olarak sevilir.

O’ndan başkasından korkulmaz,

O’ndan başkasından umulmaz,

O’ndan gayrisine tevekkül edilmez.

Ancak O’na yönelinir,

Ancak O’ndan sakınılır,

Yalnız O’nun adıyla yemin edilir,

Ancak O’na bakılır.

Yalnız O’na tevbe edilir,

Yalnız O’nun emrine itaat edilir,

Ancak O’ndan (c.c.) sevap umulur,

Sıkıntılı anlarda ancak O’ndan yardım istenip yalnız O’na sığınılır.

Ancak O’na secde edilir,

Hayvan ancak O’nun için ve O’nun adıyla kesilir.

Tüm bunlar bir kelimede bir araya gelirler. O da: “Her türlü kulluğun yalnız O’na yapılmasıdır.” “Lâilâhe illallah” şehadeti işte böyle tezahür eder.

O yüzden Allah’dan başka ibadete layık ilâh bulunmadığına hakikî şahitlikte bulunan kimseye cehennem ateşi haram kılınmıştır ve bu şehâdetin hakikatini yerine getirenin ve uygulayanın cehenneme girmesi imkansızdır.

Yüce Allah’ın (kurtuluşa ermiş müminler hakkında) buyurduğu gibi:

“Onlar ki şahitliklerini yerine getirirler.” (Meâric, 33)

Bu, şahitliğini açıkta ve gizlide, kalbinde ve kalıbında (bedeninde) gerçekleştirmiş kişidir.

Çünkü:

– Bazı insanların şahitlikleri (kelime-i şehadet sözleri) ölüdür.

– Bazılarınınki uykudadır, uyartıldığında uyanır.

– Bazılarınınki yatmış vaziyette,

– Bazılarınınki ayakta haldedir.

Bunun kalpteki yeri ruhun bedendeki yeri gibidir.

– Bazı ruhlar ölü,

– Bazı ruhlar hasta ve ölüm yatağında,

– Bazıları hasta ve yaşama daha yakın,

– Bazıları ise bedenin gereksinimlerini yerine getirmeye devam eden sağlıklı ruhlardır.

Sahih bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurur:

“Hakikaten ben öyle bir söz biliyorum ki ölüm anında onu her söyleyen kulun ruhuna ruh katar.”

Bedenin hayatı ondaki ruhla olduğu gibi ruhun hayatı da içinde bu sözün bulunmasıyla olur. Bu söz üzere ölen kişi cennettedir, orada dilediği gibi gezer. Bu sözü gerçekleştirmek ve uygulamak üzere yaşayan kimsenin ruhu ebedî cennette keyif sürer, orada en hoş ve en mutlu yaşamı sürer.

Yüce Allah:

“Her kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva-hevesinden men’ederse onun yurdu cennet olur.” (Nâziat, 40-41)

Evet, Rabbiyle buluştuğu günde de yeri-yurdu cennettir.

Allah’ı tanıma, sevme, O’nunla (c.c.) yalnızlığını giderme, O’nunla buluşmak için can atma, O’nunla huzur bulma, O’ndan ve O’nunla beraber olmaktan hoşnut olma cenneti de; kişinin ruhunun bu dünyadaki sığınağı ve yurdudur.

Bu dünyada yurdu bu cennet olan kişinin Rabbiyle buluştuğu gündeki yurdu da o ebedî cennetler olur. Bu dünyada bu cennetten yaşamlarında zorluklarla karşılaşsalar dünyada sıkıntılı yaşasalar da cennetlerdedirler.

Fasıklar ise, dünyevî geçimleri çok rahat olsa da aslında cehennemdedirler.

Yüce Allah:

“Erkek veya kadın, her kim mü’min halinde salih amel işlerse, andolsun ki ona hoş bir hayat yaşatacağız” (Nahl, 97) buyurur.

“Hoş hayat” tan maksat “dünya cenneti”dir. Yüce Allah yine:

“Allah her kimi doğru yola iletmeyi dilerse onun göğsünü İslama açıverir. Her kimi saptırmak isterse onun da göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar” (En’am, 222), buyurur.

Göğsün açık ve geniş olmasından daha hoş bir nimet, göğsün dar olmasından daha acı bir azap var mıdır?

Yüce Allah şöyle buyurur:

“İyi bil ki Allah dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar ki inandılar ve sakınmaktadırlar. Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlara! Allah’ın kelimeleri değişmez. (Onun verdiği söz, mutlaka yerine getirilir.) İşte büyük kurtuluş budur.” (Yûnus, 62-64)

Demek ki kendisini Allah’a adamış mü’min, insanlar arasında yaşamı en hoş, aklı en rahat, göğsü en açık, kalbi en mutlu kimsedir. Bu, ahiretteki cennetten önce girdiği dünya cennetidir onun.

Allah Rasûlü:

“Cennet bahçelerinin yanından geçerseniz orada otlanın” buyurmuş,

Sahabiler “Cennet bahçeleri nedir?” diye sorunca:

“Zikir halkaları” buyurmuştur.

Başka bir hadisinde Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):

“Evim ile (camideki) minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurmuştur. İftarsız ve sahursuz ard arda oruç tutmayı yasakladığında sahabiler peygambere kendisinin bunu yaptığını hatırlatmışlar, O ise, şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin gibi değilim. Ben hep Rabbimin yanındayım. O beni yediriyor, içiriyor.”

Allah Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) burada Rabbi katındaki (manevî) gıdanın en güzel yiyecekler ve içecekler yerine geçtiğini, bunun sadece kendisine özgü bir şey olup başkasının buna sahip olmadığını, yeme-içmesini terkettiğinde onun yerine geçecek, ona gerek bırakmayacak bir alternatife sahip olduğunu haber vermektedir.

Şairin dediği gibi:

O kadar hoş sözlü ki onu hatırlayınca

Yeme-içme ihtiyacını unutursun.

Yüzünde seni aydınlatan bir nûr vardır.

Ondan bahsetmen sana şarkı söyleme zevki verir.

Yolculuğunun bıkkınlığından şikâyetçi olsan,

Buluşma ümidi seni teselli eder, buluşunca da dirilirsin.

Bir şey kula ne kadar lazım ve faydalı ise, onu kaybetmekten o derece çok ızdırap ve acı duyar. Bir şeyin de yokluğu ona ne kadar faydalı ise onun varlığından o kadar çok ızdırap duyar.

Kul için kesinlikle Allah’a (c.c.) yönelmek, O’nu (c.c.) zikretmekle meşgul olmak, sevgisiyle hazlanmak ve rızasını istemek kadar faydalı hiçbir şey yoktur. Hatta bu olmaksızın onun ne yaşamı, ne sevinci, ne de mutluluğu vardır. Dolayısıyla bunun yokluğu onun için en acı verici ve en zor bir şeydir.

Ruhun bu azap ve işkenceyi hissetmemesinin, nedeni ise başka şeylerle uğraşmasıdır. Böylece, kendisi için en iyiden mahrum olmanın elem ve ızdırabını hissetmez.

Bu kimse evi, malları, ailesi ve çocukları yanmış, ama sarhoşluğundan ötürü kendinden geçmiş kimseye benzer, kendine gelinceye, sarhoşluk perdesi kalkıncaya ve sarhoşluk uykusundan uyanıncaya kadar bu musibetlerin elem ve acısını hiçbir şekilde hissetmez. Ama kendine geldiğinde tüm bunların farkına varır.

Perdenin kaldırılıp ahiret penceresinin açıldığı dünyadan ayrılıp Allah’a gittiğinin farkına vardığı vakit de kulun durumu aynen böyledir. Hatta buradaki elem, ızdırap ve pişmanlık kat kat fazladır. Çünkü dünyada başına bir musibet gelmiş kimse bunun başka yollarla telafi edilmesini umar ve başına gelen belânın geçici olduğunu, daimî olmadığını bilir. Ama, kurtulma imkânının olmadığı, telafisinin imkansız olduğu, artık dünyayla ilişkisinin kalmayacağı bir musibete duçar olmuş kimsenin hali nicedir. Yüce Allah hayatını sona erdirmek suretiyle onu bu azap ve pişmanlıktan kurtarsaydı çoktan razı olurdu. Çünkü ölüm, onun en büyük istek ve arzusu haline gelmiştir. Tüm bu acı ve ızdıraplar sadece, kaçırılan bir fırsattan dolayı duyulan pişmanlığın acısıdır. Bir de bedene yapılacak ölçülmesi imkansız azap ve işkence vardır; bu kulun hali nice olur o zaman?

Şimdi, onsuz hayatı düşünemediğin dünyada en çok sevdiğin şeyi düşün. Farzet ki o etinden alındı veya en çok ihtiyaç duyduğun şeyden engellendin. O durumda halin nice olur?

Bu, alternatifi olan, benzerini elde edebileceğin bir şey. Peki, alternatifi bulunmayan kimseyi kaybedip ondan mahrum olduğunda halin nice olur?

Şairin dediği gibi:

Kaybedecek olsan her şeyin bir alternatifi benzeri var.

Allah’ı kaybedecek olursan yok O’nun alternatifi

Bir kudsî hadiste Yüce Allah şöyle buyurur:

“Ey Adem oğlu! Seni bana kulluk edesin diye yarattım; öyleyse oynama, oyalanma; senin rızkına kefil oldum; öyleyse kendini yorma, parçalama.

Ey Adem oğlu! Beni iste, hemen yanında bulacaksın. Beni bulunca her şeyi bulacak, beni kaybettiğinde her şeyi kaybedeceksin. Ben, senin en çok seveceğin varlığım!”